• "Antalya'nın sönmesi için turizmin yön değiştirmesi gerekir. Tatil göçlerinin batıdan doğuya değil, doğudan batıya gerçekleşmesi gerekir. Böyle bir ihtimalse, on milyon yıl sonra dünyada hayat olması kadar düşüktür. Çünkü turist, güneşle yaşıt olmak için, doğduğu yere kadar giden kişidir. Sarı doğup kırmızı batan güneş gibi, turistte beyaz gelip siyah gitmeye yemin etmiştir. Güneş batıdan doğana kadar turizm doğuya ait kalacaktır ve Antalya yanmaya devam edecektir. Bu yüzden kıyıları ıslaktır. Bu yüzden kıyıları Akdeniz'dir. İnsanın topraktan geldiğinin kanıtı, her yıllık izninde ateş ve suya koşmasıdır. Antalya ve Akdeniz."
  • Kırmızı lastiklerle tutturulmuş beyaz çorap ve rugan pabuçlar giymişti. Çıplak ayaklarımdan utandım.
  • Yosun tutmuş kaldırımlarında yürüyorum
    Dar ve ıslak sokakların
    Bir soğuk Şubat akşamında
    Bacalardan çıkan dumanların isleri siniyor
    Yağan yağmurun üzerine
    Hasret tüter bu kaldırımlar
    Sevgiliye
    Yıldızlar da görünmüyor bu gece
    Kaç yağmur yağdı sevgili
    Gidişinin peşine

    Sen baharları severdin
    Çiçek açmış ağaçları
    Mis kokan frezyaları, sardunyaları
    Nergisleri ve fulyaları
    Hatırlarım evinizin bahçesinde
    Bir manolya ağacı vardı
    Ihlamur çiçekleri açardı
    Güller ekmişti annen
    Kırmızı ,beyaz ve tatlı bir sarı
    Kameriyenin altında çay içerdik
    Yağmurda kokardı toprakları
    Uzaklarda cırcır böceklerinin sesleri
    Dinlerdik yaz akşamları

    O bahçenin önündeyim şimdi
    Bu soğuk Şubat akşamı
    Bir ürperti sarıyor yüreğimi
    Hatırladıkça anıları
    Yıkık ,viran evin karşımda
    Kameriye mi ,o da yok şimdi
    Güller solmuş, çiçekler yok olmuş
    Toprak kokmuyor eskisi gibi
    Sen bilmezsin
    Gidişinin ardından
    Kaç mevsim soldu
    Kaç yağmur yağdı sevgili

    Fulya
  • Şaşırmayınız, elbette ölümün de renkleri var.
    Çeşitleri var çünkü. Ölümler var.
    Dizimin dibinde büyüdüğüne göre, şimdi sormalısın ey talib!
    Büyüdüğün kadar sormalısın, büyüttüğün kadar.
    Sorularını. Öfkeni. Cehaletini. Aşkını. Büyüdüğün ve büyüttüğün kadar.
    "Hangi ölüm?" diye sormalısın.
    Rengârenk ölümler: beyaz, kırmızı, yeşil ve siyah.
    Ölümün dört rengi.
    Ölmeden önce ölmenin...
    İrfanın... yani bilmenin değil, tanımanın...
    Beni.
    Belki, sonra seni.
    Dücane Cündioğlu
    Sayfa 34 - Kapı Yayınları- 4.baskı, Ekim 2010
  • Tarihi efsaneler üretir çoğu zaman. Tarihi anlamlı ve çekici kılan bu olgudur. Eğer bir efsaneniz yoksa kayda değer bir tarihiniz de yok demektir. Efsaneler anlatıldıkça köklenir maziniz. Unutulmazlar arasına girer yaşadıklarınız. Futbol kulüpleri için de bu durum aynen geçerlidir. Tarihleri kültürleridir takımların. Bir diğer deyişle, mazisi olan kulüp, kültürü olan kulüp demektir.
    Mehmet Yılmaz
    Sayfa 131 - İletişim Yayınları 3. Baskı 2012
  • 1.
    Sevgli Pollyanna,
    Sen bu mektubu okurken
    Soğuk bir doğu sokağında,
    Acılarla yüklü bir faytonla dolaşıyor olacağım
    Atların boynunda ziller ve pembe orlondan püsküller
    Şaklayan kırbaç ve gıcırdayan tekerlekler.

    Kömürümüz bitti tam kışın ortasında
    Toz hatıra ve talaş bastık sobaya
    Üşüse böyle yapardı mutlaka hazreti İsa da. Aşkın yüzünden düşen bin parçayı
    Toplamaktan yoruldum ben artık Pollyanna

    Yolda bavulumu çaldılar
    Bana hediye ettiğin o kırmızı elbise de içindeydi
    Ne güzeldi
    Ben kendime çilek derdim onu giydiğimde
    Bakar bakar anne derdim memelerime İnsanın memesi olması büyük bir çilektir Pollyanna
    Güzeldi yine de o yıllar
    Küçük sarı pütürleriyle
    Ne çabuk geçti.

    Ama zaten onu burada giymeme izin vermezlerdi
    Belki artık hiç olmaması daha iyi
    Çalınmış bir güzellik,
    Yasaklanmış bir güzellikten iyidir.
    Ama onu asla unutmayacağımı bilmelisin.

    Dilerim sen pötikareli gömlekler gibi neşeli,
    İri dişli iki mısır koçanı kadar
    Mutlu ve yan yanasındır.
    Belki bir gün beni ziyarete gelirsin
    Sana krem fıstıklı ekmek ikram ederim
    Artık çok mutlu olacağızlı ekmekler
    Süte ekmek doğrar ve
    Papara papara diye şarkı söyleriz.
    Sen ruhumun misafir odasında uyursun,
    Süt ve gözyaşı lekeli yumuşak yer yatağında.

    II.
    Sevgili Pollyanna,
    Senin romanlarında her şey o pazartesi başlardı
    Kot pantolonlu, uzun bacaklı pazartesilerdi onlar
    Ben mutfakta Edith Piaf dinler,
    Bir lağım faresiyle göz göze bulaşık yıkardım.
    Şehrimizin aşkı ve şehrimizin şarkısı
    Öfkeyle pis su borularında dolaşırdı.
    Sana patates kızartırdım.
    Patatesler pazartesi kadar kırmızı oluncaya kadar...
    Ölüm bizi ayırıncaya kadar...
    Aşkımız şehrin en güzel aşkıydı
    Kolay değildi, kolay olmamıştı
    Yıllarca şehrin en güzel aşkının benekleriyle yaşamak.

    Kirli muşamba perdeli meyhanelerde ağlardım
    Masaaltı kedileriydi benim için ağlamak,
    Bazen tekirdi, bazen sarman
    Kim önce fırlarsa parsayı toplardı.

    Öfkem içimde emekleyen kırmızı patikli
    Bir bebekti sanki Pollyanna
    Her köşede nergisler satıyorlardı sokaklarda Baygın kokulu güneşler gibi...

    Onları satın almak,
    Sonra bir gün yüzü çatlak intiharlarımı boyatıp
    Otuz altı numara bir hayata başlamak...
    Uzun bir nekahet döneminden sonra
    Nihayet ayağa kalkmak...
    Öfkem
    Üstü kalsın derdi ve bırakırdı hayatımı
    Bayat bisküvi kokan o mahalle bakkalına
    Öfkem
    İşi bitmiş bir çalı süpürgesi gibi
    Dayamaktır kendini duvara...
    Öfkem
    Pollyanna
    Neden güzeldi?
    Bütün güzeller gibi elinde bir bardak sıcak çayla

    Her şey o pazartesi başlardı
    Şehrimizin aşkı ve şehrimizin şarkısı
    Öfkeyle pis su borularından taşardı.

    III.
    Sevgili Pollyanna,
    Radyo tiyatrosu dinlenirdi bir zaman içimde, İçimde dünyanın en eski kedisi
    Eski bir sobanın yanında uyuyordu.
    Çocuklar bir köşede
    Yenidünya çekirdekleriyle beştaş oynardı Frenk elması da derler
    Sarılı kahverengili bir meyve.
    Annem işte öyle bir kadındı
    Çocuklar gökyüzüne bakar sorardı:
    Ay dede orada ne yapıyor anne?
    Annem öldüğünde ay dede içimde
    Yüzlük bir ampul gibi parçalandı.
    Annem işte öyle bir kadındı
    Aşure getiren çocuklara,
    Teşekkür eder gibi yaşadı
    Öldüğünde gül resimli bir takvim yaprağıydı.

    Pollyanna,
    Sana göre insan
    Profiterol yer gibi yaşamalı
    Bir çamur deryasının içinde
    Küçük beyaz mutluluk topları yakalamalı.
    Bense vücuduma şiirler saplıyorum durmadan
    Sen de bilirsin ya Allah
    Dayanabileceği kadar acı verirmiş insana.

    Geçen yazı
    Bir dut ağacının altında roman okuyarak geçirdim
    Dut taneleri düşerdi sayfalara
    Tıpkı tatlı bir yaz yağmuru gibi
    Büyük taneli tıpırtılarıyla
    Kendimi dut ağacının gölgesini yiyen
    Bir ipek böceğine benzetirdim.
    Ucuz teşbihler beyaz atlı prenslerdir Pollyanna
    Bir şiire gelir
    Ve onu bu hayattan kurtarırlar.Ah Pollyanna, 

    İçimde sanki hep aynı şarkıyı çalan bir laterna: 
    Cancağızım basma perdeme bir çiçek de sen olsaydın
    Kaçarken yangın merdivenlerine
    Keşke grapon kağıtları assaydın.
  • Her duygunun bir rengi var bence. Mesela mümkünün rengi pembe... İhtimal kırmızı, umut da beyaz, yani azıcık ihtimalle umudu yan yana getirirsen, her şey mümkün olabilir. Bunu fark ettiğimden beri, önce pembeden başlıyorum sevmeye renkleri.