• 112 syf.
    "Kadınların, kendi kendilerini, tüm yeteneklerini (cinsel, duygusal, ahlaki, siyasi ve düşünsel alanlardaki) geliştirme hakkına sahip insanlar olarak algılamaları, erkeklerin geleneksel olarak onlara kabul ettiregeldikleri sınırlamaları reddetmeleri, yüzyıllar boyunca örflerin, yasaların, dinlerin, erkeklerce geliştirilen felsefelerin etkisiyle kendilerini hep eş, anne ve gündelik ihtiyaçları karşılayan üretici rolünde görmeye koşullandırılan, dolayısıyla bir türlü özgür ve yaratıcı bireyler olarak algılayamayan kadınlar açısından büyük bir devrim sayılır. Kuşkusuz bu, kadınların eş ve anne olmayı yadsıyacakları anlamına gelmez; ama, onlara benimsetilen "kadınlık" imgeleri nedeniyle başka rolleri reddedip, salt bunlarla yetinmelerinin yanlışlığını gösterir."

    (Andree Michel)

    Feminist politikanın kadınlar açısından en önemli sonuçlarından biridir bu farkındalık bilinci. Yine de eleştirecek noktalar var tabii. Feminist hareket henüz 3.Dünya kadınlarının kurtuluşunu sağlayacak kadar diplere inememektedir. Ataerkil sistemin en ağır yaptırımlarına maruz kalan o kadınların kurtuluşu sağlanmadan orta sınıf ve soylu sınıfa mensup kadınlarla oluşan kadın cinsinin bağımsızlığı hep yarım kalacaktır. Ziraa üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan kadın nüfusu oran olarak kalanların çok üstünde bir orana sahiptir. Feminist harekete getirilen en büyük eleştirilerden biri de bu sınıflar arası sıkışmışlıktır.

    Bell Hooks, Feminizm Herkes İçindir adlı eserinde bu konuya şu şekilde değişecektir:

    "Başta imtiyazlı beyaz kadınlar olmak üzere çoğu kadın, mevcut toplumsal yapı içinde ekonomik güç kazanmaya başladığında devrimci feminist anlayışı zihninden sildi. Bu anlamda, devrimci feminist düşüncenin en çok akademik çevrelerde kabul görmüş olması ise ironikti. Bu çevrelerde devrimci feminist teori geliştirildi, fakat neredeyse hiçbir zaman halka açılmadı. Zamanla etrafımızdaki okuryazar, iyi eğitimli ve genellikle de maddi anlamda imtiyazlı olan kişilere mahsus bir söylem haline geldi ve hâlâ da öyledir."


    Son cümledeki "hâlâ öyledir" söylemi günümüzde biraz daha yumuşatılabilir hâle gelmiştir. Alt sınıflara mensup kadınlar arasında teorik olarak çok yüksek bir feminist felsefe bilgisi olmasa da kadın haklarının farkındalığı üzerine bilinç gittikçe artmaktadır. Ülkemiz için konuşursak geleneksel aile yapısında devam eden "ev kadınlığının kutsallığı" ile süregelen emek sömürüsü devam etmekle beraber "erkek şiddetine karşı sessiz kalma" durumu büyük bir oranla devam etmektedir. Tabii ses çıkarıp yardım isteyen kadınlara da otorite tarafından sağlanması gereken koruma prosedürleri tam olarak uygulanmamakta ya da uygulanan yumuşak tedbirler sonucunda şikayet edilen erkek "şiddet boyutunu" bir üst seviyeye taşıyarak http://anitsayac.com
    da yer alan kadın cinayetlerinin istatistiki verilerine şuan (+) bir sayısını eklemeye devam etmektedir.


    Auguste Bebel sosyalist bir yazardır. Yazdığı "Kadın ve Sosyalizm" eserinin verdiği mesajlardan en önemlisi: Kadın kurtuluşuna kapitalistlerin verdiği şiddetli tepkilere varacak oranda bazı sosyalistlerin de bu tepkileri gösterdiklerini ve bu yüzden kadınların kendi davalarını kendilerinin yürütmeleri gerektiğini savunuyordu. 1880 yılında yazdığı eserle kadınlar için tek kurtuluş yolunun bir kadın hareketi olduğunu ifade ediyordu. Tabii ki bilinçli ve kapsamlı bir kadın hareketi olması gereken en önemli şeydir lakin erkeklerin bu konuda sessiz kalacağı anlamına gelmiyordu. Yine Bebel'in Kadın ve Sosyalizm eserinde üstünde durduğu bir söyleme gelmek istiyorum.

    "Geleceği ancak, kadınları ortak savaşçılar olarak kazanırsak elimize alabileceğiz."

    Kurtuluş yolu çok açık bir şekilde bellidir. "Eşitlik" hem kadın-erkek cinslerinin arasındaki eşitlik hem de ayrı ayrı her cinsin bireyleri arasında oluşması gereken imkan eşitliği. Ataerkil sistemin kaymağını yiyerek hemcinsinin sırtına basan kitlelerin büyüklüğü bu mekanizmanın işleyişinin ana kaynağını oluşturur.

    Andree Michel'in bu kitabını Türkçeye çeviren kişi Şirin Tekeli'dir. Kendisi ülkemizde bir sürü kadın hareketinin kuruluşunda yer almışsa da en bilineni olan Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakıflarının kurucu üyesidir. Andree Michel'in bu kitabı sayfa sayfası olarak az ama kapsam olarak fazla olan kitaplardan biridir.

    Paleolitik Çağdan 1980'li yıllara kadar ayrı ayrı bölümler halinde kadın haklarının durumuna değinmeye çalışan yazarın amacı genel bir görünüm sağlamaktır bana göre. Çünkü kapsam olarak birkaç cilde sığacak olan konuları bir arada toplayarak daha önce daha ayrıntılı okumalar yapmış olan okurlara daha faydalı olacak bir eser kaleme almıştır. Çünkü faydalandığı yazarların görüşlerine kısa bir şekilde değinmiştir. Benim açımdan iyi bir okuma süreci oldu. Kitapta geçen isimlerin çoğunun kadın hareketi konusunda olan kitaplarını okumuştum bu durum metinlerarası ilişki kurma konusunda çok yararlı oldu. Bu yazımda kitapta geçen yazarlara daha çok değineceğim bu benim feminizm ve kadın çalışmaları üzerine ilk incelemem değil o yüzden o incelemeleri de buraya eklemek istiyorum. Feminizmin tanımı ve genel çerçevesine Feminizm Herkes İçindir kitabına yaptığım incelemede kendimce değinmeye çalıştım.
    #59871830

    Simone de Beauvoir Kadın İkinci Cins üçlemesinin ilk ve son ciltlerine de inceleme yazmıştım.

    1.kitap: #59597414

    3.kitap #63547318

    Türkiye, Filistin, Pakistan, Fas, Nijerya gibi farklı ülkelerden araştırmacıların makalelerinin yer aldığı Müslüman Toplumlarda Kadın ve Cinsellik, adlı kitaba da bir yazı yazmıştım.

    #70043451

    Yine Simone de Beauvoir'a ait olan ve ilerleyen yaşlarında katıldığı Feminizm hareketine dair görüşlerini, Feminizm öncesi çelişkilerinin de satır aralarında yer aldığı bir röportaj kitabı olan Ben Bir Feministim adlı kitabına değinmiştim.

    #69600131

    Yerli tiyatromuza gelirsek Medea'dan yola çıkarak Anadolu Kadınının bin yıllık sessiz çığlıklarına değinen Güngör Dilmen'in Kurban adlı oyununa bir inceleme yazmıştım.

    #56241535

    Sonra kuzeye doğru gidersek Norveç'in aykırı edebiyatçısı ve Feminizm'in öncü isimlerinden Henrik İbsen'in Nora'sı üzerine de bir yazı kaleme aldım.

    #71508685

    Son olarak bu alandaki okumaları yoğunlaştırma sebebim Sevgili Mary Wolstonecraft'ın Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi kitabının üzerine de bir inceleme yazmıştım lakin onu şuan paylaşmıyorum. Çünkü Mary'nin önemine yaraşır bir yazı olduğunu düşünmüyorum. Bir süre sonra kitabı tekrar okuyup ona ithafen güzel bir yazı kaleme alacağım.


    "Kadınlar ve Sosyalizm" adlı kitabında Sharon Smith şöyle bir tespitte bulunacaktır.

    "Geleneksel olarak feministler sosyalistleri, kadınlara uygulanan baskıya karşı
    mücadeleyi, sınıf savaşımından önemsiz görmekle suçlamaktadır. Ancak
    sosyalistler, uzun zaman önce ana akım feministlerin yarıda bıraktığı kadınların
    özgürleşmesi ilkelerine, tam da bütün işçi sınıfının çıkarları için mücadele
    ettiklerinden, sadık kaldı."

    Ana akım feministleri ile diğer sol akım savunucuları arasında sürmekte olan amansız bir üstünlük mücadelesi var. Sosyalistler işçi sınıflarına kadar inmedikleri için Feministleri eleştirir. Feministler de onları işin sadece sınıfsal farklılık boyutunu düşündükleri için eleştirir. Sonuç olarak da iki taraf azınlıkta kalır ve iktidarı hep aşırı sağ partiler, kapitalistler alır.

    Andree Michel'in kitabında tarihsel süreç içinde kadın hareketinin gelişimi için emek veren insanlara değinmektedir. İlk olarak Mary WOLLSTONECRAFT'a kısaca bakalım. Okuduğum isimler üzerinden gideceğim. Andree Michel, Wollstonecraft'ın başta Fransız devriminden etkilenenler başta olmak üzere tüm ülkelerin burjuvalarına getirdiği isyandan bahsediyor. Mary'nin vurguladığı mesaj şuydu: "Artık kadınların yaşam tarzında bir devrim gerçekleştirmenin zamanı gelmiştir. Kadınlara yitirdikleri onurlarını geri vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalınmıştır."

    Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi kitabını okudum. Kadın Hakları savunucularının saygıyla andığı bir isimdir Mary Wollstonecraft. 1792 yılında yazmıştır kitabını. O zamanlarda yüzlerce yıldır sömürülen kadın haklarını dile getirecek. Ve hemcinslerini de çok sert bir dille eleştirecektir. Kitaptan bir alıntı verecek olursak:
    "Kadınlara kraliçeler gibi davranılması onların öylesine başını döndürüyor ki, bu çağın davranış biçimi değişmedikçe ve daha akılcı temellere oturtulmadikça, onları kendini küçük düşürerek elde ettikleri bu haksız gücün bir lanet olduğuna ve yalın ama gerçek duyguların sağladığı tatmin duygusunu yaşamak istiyorlarsa, doğaya ve eşitliğe dönmeleri gerektiğine inandırmak mümkün olmayacaktır."
    Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi, Mary Wollstonecraft

    Mary öncü bir kitap yazarak büyük bir saygı kazanmıştır. Bazı noktalara çok takılıp zaman kaybetmiştir bana göre lakin ona hayran olma durumumu değiştirmez bu durum. Andree Michell Erkek yazarların eksik noktalarını çekinmeden söyler ve bu erkekler Sosyalizm-Komunizim eksenindeki yazarlardır. August Bebel, Marx ve Engels gibi.. lakin ondan aynı tutumu Mary'nin kadının ekonomik kurtuluşuna herhangi bir çözüm önerisi getirmemiş olma durumunu da dile getirerek yapmasını bekliyor insan. Çünkü ben bu durumdan hoşlanmıyorum. Andree Michel giriş bölümünde erkek egemenliğinden sıyrılan kaynaklara başvurduğunu söyler. Ki öyledir de çok kaliteli isimlerden ve onların görüşünden alıntılar mevcut. Sonradan Feministlerin buluştuğu en büyük ortak noktalardan biri olan kadının ekonomik bağımsızlığının öneminin temeli işçi sınıfının içindeki kadın mücadelesi ile ortaya çıkmıştır. Andree Michel August Bebel için şu yorumu yapıyor:

    "August Bebel, Kadın ve Sosyalizm'de (1880) kadının kurtuluşuna, kapitalizmin sosyalizme karşı çıktığı kadar inatla karşı çıkan sosyalistler bulunduğunu itiraf ediyordu. Dolayısıyla Marx ve Engels'ten farklı olarak, o, kadınların kendi davalarını kendilerinin yürütmeleri gerektiğini savundu. Yine de Bebel'e göre, "kadın sorunu", "sosyal sorunun" bir yönü olmanın ötesine geçmiyordu."

    Her kuramın ve her kuramcının eksik yönü bulunur. Hepsinin eksik yönlerine değinip irdelemek gerekir. Eğer Andree Michel August Bebel'in eserlerini okumuşsa şayet son cümleyi kurmazdı. Kadın bedeninin sömürülme geçmişinden başlayarak istatistiki bir sürü tabloya yer vererek 500 küsür sayfalık bir araştırma inceleme kitabı hazırlayan ilerici bir yazarı sadece kadın hareketini sosyal sorunun bir yönüne işaret ediyor diye geçiştirmek benim hiç hoşuma gitmedi.

    August Bebel için inceleme yazısı yazmam gerekiyordu umarım ilerleyen zamanlarda kitabına bir yazı kaleme alırım ama şuan biraz değinmek istiyorum.

    "Biz cinsel ayrım gözetmeyen, her kişiye eşit hak veren bir toplum isteriz. Bu da ancak, üretim araçları toplumun malı olursa gerçekleşebilir. Bizim istediğimiz eşitlik; bilimsel ve teknik düzeltmelerle emeğin en çok verimli hale geldiği, her kişinin emeğinin bir parçasını toplumsal emek olarak ayırabildiği bir toplumda mümkündür. Emeğin bir kısmını topluma verecek olan bu kişilere, toplum, karşılık olarak, tüm yeteneklerini geliştirmek, hayatın zevklerinden yararlanmak, iş garantisi ve aç kalmamak fırsatlarını verecektir."

    Emek-sermaye sisteminin dışında kalan Ev kadınlarını görevlerinin kutsallığı ile oyalan ataerkil sistemi devirecek önemli silahlardan biri yeterli gelir kaynağıdır. Kendi ayakları üzerinde duran bir kadının buna erişemeyeceğini bilen kadınlarla arasındaki en büyük fark özgüven fazlalığı olur.

    Bir başka Bebel alıntısı şöyledir:
    "Kişisel mülkiyetin kurulmasıyla, kadının erkeğe bağlı olması kesinlik kazanmıştır. Bu bağlılık sonucu olarak kadın, aşağı bir yaratık olarak görülmüş ve küçümsenmiştir. Anaerkil, komünizmi ve herkesin eşitliğini meydana getirmişti. Babaerkil kişisel mülkiyeti, mirası, kadının bağlılığını ve tutsaklığını meydana getirdi."

    Bebel'in öne sürdüğü görüşlerin dayanakları hâlâ geçerli. Hâlâ Ataerkil sistem ve ona bağlı kadın sömürüsü ile mücadele edilmektedir. Burjuva aile yapısının, kilisenin, devletin ve bunları kullanarak çıkar sağlayan insanların alt sınıf kadınlara vurduğu prangaları "Kadın ve Sosyalizm" eserinde ayrıntılı bir şekilde ele alıyor Bebel.

    Ama özellikle kadın bedeninin istismarı üzerine ayrıntılı istatistiki tablolar yer alıyordu. Özellikle Fuhuş düzeninin sürdüren burjuva yaşamına çarpıcı eleştiriler getirmekteydi.

    Eserinin 268. Sayfasında şöyle diyecek Bebel:

    "Kadın, tıpkı erkek gibi, güçlerini geliştirme ve özgürce kullanma eşit hakkına sahiptir; o da erkek gibi insandır ve onun gibi kendi efendisi olarak kendisi üzerinde tasarruf özgürlüğüne sahip olmalıdır. Kadın olarak doğmuş olma rastlantısı bunda bir değişiklik yapmamalıdır."

    Ve 275. Sayfada şöyle devam edecek:

    "Kadın gelişiminin tarihini azbuçuk bilen hiçbir kimse, binlerce yıldır kadına karşı ağır günahlar işlendiğini ve hâlâ işleniyor olduğunu reddedemez."

    Kadına karşı ağır günahkar hâlâ işleniyor... Bebel konusunda hassas davrandım çünkü Bebel en çok önemsediğim konulardan biri olan orta ve üst sınıfa mensup kadınların proleter kadınları nasıl yok saydığını ve oluşturdukları dernek, sendikalarla kendi geleceklerini garanti altına alıp proleter kadını tek başınalığa bıraktıkları konusu uzeinde de çok durmaktadır. Ana akım Feminizm'in yakın durmak istemediği bir sınıftır Proleterya.

    197.sayfada şöyle değinecek bu konuya:

    "1894 ilkbaharında Berlin Kadın Kongresi'nde bir azınlık tarafından, burjuva kadınların proleter kadınlarla, yani sosyal-demokrat kadınlarla el ele yürümesi gerektiği düşüncesi ifade edildiğinde, çoğunluk öfke fırtınasına kapıldı. Fakat burjuva kadınlar kendilerini kendi saç örgülerinden çekerek, bataklıktan kurtulmayı başaramayacaklardır."

    Şimdi de Feminist hareketin tıkandığı noktalardan biridir bu. Ulaştığı kesimler sınırlı ve ulaşılmaya çalışılan kesimler de sınırlı olunca savunuculardan çok kuramcıların kendi içlerinde kutuplaşmalar yaşanıyor ve ileri doğru atılması gereken adımlar yerinde saymakla sonlanıyor.

    Bebel için kadın sorununu "sosyal sorunun bir yönü olarak" görme ile eleştiriyor lakin Proleter sınıfın en etkili savunuculardan olan Clara Zetkin, Rosa Lüksemburg için şöyle bir yorum getiriyor Andree Michel:

    "Almanya'da Sosyalist Parti'nin "kadınla erkek
    arasındaki hak eşitliğini yasal ve sınırlı bir ·biçimde de olsa programınaa geçirebilmesi için 1891 yılına kadar beklemek gerekti." Clara Zetkin (1857-1933) birkaç yıl boyunca
    sosyalist feminizmin savunulduğu bir dergi (Eşitlik) çıkardı.
    Alman Sosyal-Demokrat Partisi'nin kadın kolunu da o kurdu. Clara Zetkin ve Rosa Luxembourg (1871-1918) kitlelerinin devrimci eyleme demokratik bir biçimde katılabilmesi-
    ni sağlamak için didindiler; erkek sosyalistlerin şoven yönelişlerine karşı barışçı enternasyonal sosyalizm çizgisi savundular. Rosa Luxembourg ayrıca, iktisat teorilerinin dönemin koşulları ışığında yeniden yorumlanmasına çok önemli
    bir katkıda bulundu."

    Bu ifadeler doğru. Lakin paragrafı irdelerseniz apaçık bir taraf tutma olduğunu göreceksiniz. Sosyalist erkeklerin içinde kadın haklarının oluşumunu engellemeye çalışanların olduğunu biliyoruz. Bunu sosyalist August Bebel'in kendisi söylüyor zaten. Ve bu nedenle kadınlara kendinizi ancak kendiniz kurtarabilirsiniz demekten de çekinmiyor. Lakin Andree Michel ısrarla erkek sosyalistleri/komünistleri genelleme yoluna gidiyor. Şayet ben bu yazarlar hakkında okumalar yapmamış olsam yanlış yönlendirilmiş olurdum. Bu uzun incelemeyi de bu yüzden yazıyorum. Karşılaştırmalı olarak gidelim de ileride okuyan olursa yorumunu da eklesin doğru mu yanlış mı olduğunu tartışabilelim diye..

    Clara Zetkin ve Kızıl Rosa çok etkili iki kadındır. Lakin onlar hem kadın haklarının savundu hem de işçi sınıfının savunusunda çok güçlü ilerici fikirlere sahip erkeklerle hareket ettiler. Rosa için faşist düzenin onunla birlikte ölüme mahkum ettiği yoldaşı Karl Liebknecht'i örnek gösterebiliriz. Clara Zetkin ise dilimize
    Kadın Sorunu Üzerine Seçme Yazılar ve Clara Zetkin Üzerine diye çevrilen eserinin bazı noktalarında August Bebel'in görüşlerine yer verecek. Bir bölümde Bebel'in kitabından şu alıntıyı yapacaktı"
    "Geleceği ancak, kadınları ortak savaşçılar olarak kazanırsak elimize alabileceğiz."

    Yani bizim istediğimiz ne? Feminist hareketin yayılması mı? Kutuplaşmayla tıkanması mı? Kendi içinde bile bir sürü kola ayrılan Feminist hareket ideolojik ve cinsiyetçi çarpışmalara yenik düştüğü sürece olan sadece haklarından yoksun ekonomik sömürüye mahkum bırakılan kadınların sönen hayatlarına olacaktır...

    Yapılması gereken şey herhangi bir görüşe saplanıp kalmak değildir. İki cins içinde eşitliğe inanan insanların aynı şeyi söyleyebilir hale gelmesi önemlidir. Benim görüşüme göre siyasi ideolojiler kadın sorununu çözme konusunda hiçbir zaman yeterli olmayacaktır. Çünkü her ideoloji diğerinin yıkımının üzerine kurulacağı için kazanan ve kaybeden tarafın kadınları yine erkek yöneticilerin çıkaracağı kanunların eline bakacak. Binlerce yıldır süregelen erkek hakimiyetinin belki de biraz daha yumuşak devresinde yaşamaya çaba gösterecektir. O yüzden cinsiyet eşitliğini savunmak bir hevesin ötesindedir. Bir süreçtir belkide israrla üzerinde durulan bu eşitlik vurgusunun gelecekte oluşacak kapsamlı olumlu sonuçlarını yaşarken göremeyeceğiz çünkü şimdiye kadar bu eşitliği savunan insanlar bunu göremedi. Tarihsel aşamalarda gittikçe artan bir farkındalık olmuş olabilir. Ama 230 yıl önce Mary Wollstonecraft'ın dediği: "Toplum içinde cinsiyetlere özgü davranışlar gibi bir ayrım güdülmediğini görmeyi istiyorum gerçekten.." Mary Wollstonecraft bunu göremedi. Aşağılandı, onunla dalga geçildi. Belki de başka eserler yazabilecekken vazgeçti umudu kırıldı. August Bebel ise "GELECEK SOSYALİZMİNDİR, YANİ İLK PLANDA İŞÇİNİN VE KADININ" diye yazdı. 130 yıl geçti hâlâ o gelecek belirsiz o da göremedi.

    Clara Zetkin 100 yıl önce
    "kadının köleliğinin kökü kapitalist yapıdadır, köleliği sona erdirmek için yeni bir toplum biçimine geçilmek zorundadır." Dedi yeni bir toplum yapısı ise hâlâ ütopyadır. O da göremedi..

    Faşistler tarafından katledilen cesedi beş ay sonra su kanalında bulunan Rosa Luxemburg ise “Hareket etmeyenler, zincirlerin ne kadar ağır olduğunu bilemezler.” Hareket etmeyenler yüzünden ne hâle geldiğimiz çok açık değil mi?

    Bu ve benzeri güçlü yazarlar hareket ettikçe üstlerindeki ağırlığı hissederek bir şeyler yapma zorunluluğu duydular içlerinde. Onlar daha iyi bir dünya düzenini göremediler lakin içlerinde daima bir aydınlatma umudunu taşıdılar Çehov'un da dediği gibi belki biz mutlu olamayacağız ama çocuklarımız, torunlarımız için yaşıyoruz onlar mutlu olsun diye uğraş veriyoruz. Belki onlarda hareket edip zincirlerinin ağırlığını hissederek mutsuz olacaklar lakin bu mutsuzluk; aptal dayanaklara dayanan tüm mutluluklara bedeldir. Varsın mutsuzluğu farkındalık oluştursun...

    Rosa Luxemburg'un Hapishane Mektuplarından bir bölümle bitireyim..

    "Geri döndürülemeyen yılların "yaşanmadan" geçip gittiği için nasıl üzüldüğünüzü duyumsuyorum. Ama sabır ve yüreklilik! Daha yaşayacağız, büyük olaylar yaşayacağız. Şu sıralar öncelikle eski bir dünyanın hergün bir parçasının nasıl battığını ve kaydığını ve bir parçasının yeni dev düşüşünü görüyoruz... Garip olan şu ki, çoğu kişi bunu fark etmiyor ve hâlâ sağlam bir tabanın üstünde dolaştıklarına inanıyorlar..."
  • .... Sizden ayrılmam dedim. Neden ayrilmazsin bana bitişik misin buyurdular. "Etinize kemiğinize bitişik değilim. Fakat ifade ettiğiniz manaya bitişiğim." Dedim..
    Kemal Tahir
    Sayfa 43 - İthak yayınları
  • STALİN'LE WELLS’İN RÖPORTAJ

    Stalin: Burjuvazinin iyiliğine inanmıyorum; başkanlar gider, başkanlar gelir...

    1934 yılında HG Wells, o dönem başkanı olduğu Uluslararası PEN kurumuna dahil olmakla ilgilenen Sovyet yazarlarıyla buluşmak için Moskova’ya gelir. Burada bulunduğu sırada Stalin onunla bir röportaj yapması için izin verir. Wells’in röportaj sırasındaki saygılı ve uyumlu tarzı JM Keynes ve George Bernard Shaw gibi kişiler tarafından eleştirilir. Aşağıdaki görüşme ilk kez New Statesman’ın 27 Ekim 1934 günkü özel ekinde basılmıştır.

    Wells: Bay Stalin, beni kabul ettiğiniz için size müteşekkirim. Yakın zamanda ABD’deydim. Başkan Roosevelt ile uzunca bir görüşmem oldu ve onun belli başlı fikirlerinin neler olduğunu anlamaya çalıştım. Şimdi size de dünyayı değiştirebilmek için neler yaptığınızı sormak istiyorum…

    Stalin: Çok bir şey değil.

    Wells: Dünyada sıradan bir insan gibi dolaşıyorum ve sıradan bir insan olarak etrafımda olup biteni gözlemlemeye çalışıyorum.

    Stalin: Sizin gibi önemli insanlar “sıradan insan” değildir. Elbette şu önemli kişinin veya bu meşhur kişinin gerçekte ne değerde olduğunu ancak tarih gösterebilir; her durumda siz dünyaya “sıradan bir insan” olarak bakmıyorsunuz.

    Wells: Gereksiz tevazu göstermiyorum. Söylemek istediğim, dünyayı sıradan bir insanın gözleriyle görmeye çalışıyorum, bir siyasi partiye mensup bir politikacı veya sorumluluk sahibi bir yönetici gözüyle değil. ABD’ye yaptığım ziyaret beni oldukça heyecanlandırdı. Eski finans dünyası çöküyor; ülkenin ekonomik hayatı yeni bir şekilde düzenleniyor. Lenin, kapitalistlerden işletmeye dair öğrenmemiz gereken şeyler var demişti. Bugün kapitalistler sizden öğrenmek zorunda, siz sosyalizmin ruhunu özümsemiş durumdasınız. Bana kalırsa ABD’de yaşananlar çok derin bir yeniden yapılanma, planlı yani sosyalist bir ekonominin oluşturulması arefesinde. Siz ve Roosevelt iki farklı noktadan başlıyorsunuz. Ancak Moskova ile Washington arasında bir ilişki, fikirsel bir yakınlık yok mu? Washington’da gördüklerimi görünce çok şaşırdım; yeni ofisler kuruluyor, devlet işleyişini düzenlemek için kurumlar oluşturuluyor, uzun süredir eksikliği çekilen bürokrasiyi yeniden ele alıyorlar. Onların ihtiyacı olan, sizin de ihtiyacınız olan yönetmek becerisi.

    AMERİKA VE RUSYA

    Stalin: ABD, bizim SSCB’de hedeflediğimizden farklı bir yöne doğru ilerliyor. Amerikalıların izlediği hat, ekonomik zorluklardan ve krizden kaynaklanıyor. Amerikalılar ekonomik altyapıyı değiştirmeden, bireysel kapitalist faaliyetin temel krizinden kurtulmak istiyorlar. Halihazırdaki ekonomik sistem tarafından yaratılmış olan çöküşün ortaya çıkardığı zararı azaltmaya çalışıyorlar. Biz burada ise, bildiğiniz gibi, eski harap ekonomik sistem yerine yepyeni bir ekonomik temel kuruyoruz. Amerikalılar size hedefledikleri amaca nasıl yaklaştıklarını, örneğin zararı nasıl aşağılara çektiklerini anlatsalar da kapitalist sisteme içkin olan piyasa anarşisinin kökünü kurutamazlar. Sonunda ne yaparlarsa yapsınlar üretim anarşisine yolaçacak olan ekonomik sistemi koruyorlar. Böylece en iyi durumda yaptıkları ne toplumu yeniden düzenlemek, ne anarşi veya krize yolaçan eski sosyal sistemi alaşağı etmektir, sadece aşırılıkları törpülüyorlar. Belki Amerikalılar öznel olarak toplumlarını yeniden düzenlediklerini sanıyorlar ancak nesnel olarak yaptıkları toplumun halihazırdaki temelini korumaktır. Bu yüzden nesnel olarak toplumlarında yeniden bir düzenleme de gündemde değildir. Planlı ekonomi de olmayacaktır. Planlı ekonomi nedir? Özellikleri nedir? Planlı ekonomi işsizliği kaldırmayı amaçlar. Bir an için bunun olabildiğini varsayalım, yani kapitalist sistemin varlığını koruduğu koşullarda işsizliğin en aza indirilebileceğini varsayalım. Ancak herhalde hiçbir kapitalistin işsizliğin tamamen ortadan kaldırılmasına, iş piyasasına baskı yaparak ucuz işgücü sağlayan işsiz yedek işgücü ordusunun lağvedilmesine onay vereceğini düşünmüyorsunuzdur. Halkın ihtiyaçlarının karşılanması adına kârını azaltarak kendi kendisini zarara uğratması yönündeki uygulamaları hiçbir kapitaliste yaptıramazsınız. Kapitalistlerden kurtulmadan, üretim araçlarındaki özel mülkiyeti kaldırmadan planlı bir ekonominin kurulabilmesi imkansızdır.

    Wells: Söylediklerinizin çoğuna katılıyorum. Ancak belirtmek istediğim bir şey var, eğer bir ülke topyekün şekilde planlı ekonomi prensiplerini benimserse, eğer bir hükümet adım adım bu prensipleri uygulamaya başlarsa, finans oligarşisi sonunda alaşağı edilecektir ve sosyalizm,



    kelimenin Anglosakson anlamıyla, gelecektir. Roosevelt’in “New Deal” adı verilen fikirlerinin etkisi çok güçlü ve bana göre bunlar sosyalist fikirler. Bence iki farklı dünyanın karşıtlıklarını ortaya çıkartmaktan çok halihazırdaki konumda yapıcı güçlerin ortak iletişimini sağlayabilecek bir dil tutturmalıyız.

    Stalin: Kapitalizmin ekonomik altyapısını korurken planlı ekonominin prensiplerinin hayata geçirilmesinin imkansızlığından bahsederken kesinlikle Roosevelt’in girişkenliği, cesareti ve kararlılığı gibi olağanüstü kişisel özelliklerini küçümsemek amacında olmadım. Hiç şüphe yok ki Roosevelt modern kapitalist dünyanın liderleri arasında en öne çıkan güçlü bir isim. Bu yüzden bir kez daha yinelemek istiyorum, kapitalizm koşullarında planlı ekonominin imkansız olması yönündeki düşüncem, Başkan Roosevelt’in kabiliyet ve cesareti gibi özellikleri konusunda şüphelerim olduğu anlamına gelmez. Ancak eğer koşullar elverişli değilse, en becerikli lider bile hedeflenen yere varamaz. Teorik olarak elbette kapitalizm koşullarında aşama aşama, yavaş yavaş sizin Anglosakson anlamı çerçevesinde sosyalizme doğru ilerlemek imkansız değildir. Ancak bu “sosyalizm” nasıl bir sosyalizmdir? En iyi ihtimalle kapitalist sömürünün en sınırtanımaz temsilcilerinin belirli bir seviyeye kadar kontrol altına alınmasıdır, ulusal ekonomide denetimin bir miktar artırılmasıdır. Buraya kadar gayet güzel. Ancak ne zaman ki Roosevelt veya modern burjuva dünyasındaki herhangi bir lider, kapitalizmin temellerine yönelik bir müdahalede bulunsun, derhal ve kesinlikle tasfiye edilecektir. Bankalar, fabrikalar, büyük kuruluşlar, büyük çiftlikler Roosevelt’in elinde değildir. Bütün bunlar özel mülkiyettedir. Demiryolları, ticaret filosu hep özel mülkiyetindir. Son olarak kalifiye işçi ordusu, mühendisler, teknisyenler Roosevelt’in değil özel kurumların denetimindedir, hepsi kendi patronları için çalışmaktadır. Burjuva dünyasında devletin yapısını da unutmamalıyız. Devlet, ülkenin savunmasını ve “düzenin devam etmesini” örgütleyen bir kurumdur; vergi toplayan bir araçtır. Kapitalist devlet ekonomiyle kelimenin tam karşılığı anlamında ilgilenmez, ekonomi devletin kontrolünde değildir. Tam tersine, devlet kapitalist ekonominin elindedir. Bu yüzden tüm enerjisi ve kabiliyetlerine rağmen Roosevelt bahsettiğiniz hedeflere ulaşamaz, eğer hedefi gerçekten buysa. Belki de bu hedefe ulaşabilmek için nesiller boyunca çalışmak gerekir ancak şahsen ben bunun olası olduğunu düşünmüyorum.

    SOSYALİZM VE BİREYSELCİLİK

    Wells: Belki ben siyasetin ekonomik ele alınmasına sizden biraz daha meyilliyim. Keşifler ve modern bilim sayesinde daha iyi bir işleyiş, toplumun daha verimli hale gelmesi, yani sosyalizm amacıyla çok büyük bir enerji biraraya getirilmiş durumda. Organizasyon ve bireysel eylemin denetimi sosyal teorilerden bağımsız bir şekilde mekanik zorunluluk haline geldi. Eğer bankaların devlet tarafından kontrol edilmesiyle başlarsak, sıra büyük sanayi kuruluşlarına gelecek, sanayiden ticaret vb alanlara doğru genişleyecek, bu çaplı bir kontrol ulusal ekonominin tüm kollarında devlet mülkiyetine denk düşecek. Sosyalizm ve bireyselcilik siyahla beyaz gibi birbirine zıt değildir. Aralarında çok sayıda kademe mevcuttur. Haydutluğa yaklaşan bireyselciliğin karşıtı disiplinli örgütlülük sosyalizme eşdeğerdir. Planlı ekonominin hayata geçirilmesi, çoğunlukla ekonomiyi örgütleyen, kalifiye teknik kesime dayanır. Bu kesim sosyalist organizasyon prensiplerine dahil edilebilir. En önemlisi budur çünkü organizasyon sosyalizmden önce gelir. Önemli olan bir faktör bu. Organizasyon olmadan sosyalizm fikri sadece bir fikir olarak kalacaktır.

    Stalin: Bireysel olanla kolektif olan arasında, tekil bir kişinin çıkarlarıyla kolektifin çıkarları arasında uzlaşmaz bir çelişki yoktur ve olmaması gerekir. Olmaması gerekir çünkü sosyalizm bireyin çıkarlarıyla kolektifin çıkarlarını bütünleştirir, ayrıştırmaz. Sosyalizm kendisini kişisel çıkardan dışlayamaz. Kişinin çıkarlarının tamamen güvence altına alınmasını sadece sosyalist toplum sağlayabilir. Bunun da ötesinde sadece sosyalist toplum bunu garanti altına alabilir. Bu anlamda kişisel çıkarla sosyalizm arasında uzlaşmaz bir çelişki yoktur. Ancak sınıflar arasındaki çelişkiyi inkar edebilir miyiz, mülk sahibi kapitalist sınıfla emekçi sınıf proletarya arasındaki çelişkiyi? Bir yanda bankalara, fabrikalara, madenlere, ulaşım araçlarına, sömürgelerdeki çiftliklere sahip olan sınıf var. Bu insanlar sadece kendi çıkarlarını düşünür, kârlarının peşinden koşarlar. Kolektifin iradesine boyun eğmezler; tersine tüm kolektifin iradesini kendi iradelerine itaate zorlarlar. Diğer yanda ise sömürülen, yoksul sınıf vardır, ne çalıştığı fabrika onundur, ne de bankalar, işgücünü kapitalistlere satarak hayatta kalmaya çalışır, temel ihtiyaçlarını bile giderecek kaynaklardan yoksundur. Bu karşıt çıkarlar nasıl uzlaşabilir? Bildiğim kadarıyla Roosevelt bu karşıt çıkarların uzlaşmasına dair bir yöntem bulmuş değil. Ayrıca deneyle sabit olduğu üzere bunu gerçekleştirmek imkânsızdır. Siz ABD’deki durumu benden daha iyi biliyorsunuz, ben orada bulunmadım, bilgim edebî eserlerdeki bilgiyle sınırlıdır. Ancak sosyalizm davası için verdiğim kavgadan dolayı biraz deneyimliyim, bu deneyime göre eğer Roosevelt kapitalist sınıfların aleyhine olacak şekilde proleteryanın çıkarlarına uygun bir adım atması halinde kapitalistler derhal onun yerine başka bir başkan koyacaklardır. Kapitalistler şöyle diyecektir: Başkanlar gelir başkanlar gider, ancak bizim iktidarımız süreklidir; eğer şu ya da bu başkan çıkarlarımızı korumayacaksa derhal başkasını buluruz. Başkan kapitalist sınıfların aleyhine ne yapabilir?

    Wells: İnsanoğlunun bu şekilde yoksul ve zengin olarak basitleştirilmiş şekilde sınıflandırılmasına karşıyım. Elbette bir insan kategorisi sadece kâr için çaba göstermekte. Ancak burada başağrısı olarak tanımlanan bu insanlardan Batıda da yok mu? Batıda kârı son hedef olarak algılamayan, bir miktar servete sahip olarak bundan belirli bir yatırım sonucu getiri bekleyen ancak sonal amacı kâr olmayan kişiler yok mu? Bence böyle çok sayıda kişi var, bunlar kapitalist sistemin yetersizliğini görerek, gelecekteki kapitalist toplumda büyük bir rol oynama potansiyeline sahipler. Son bir kaç yılda mühendisler, havacılar, askeri teknik kişiler vb arasında sosyalizm ve kozmopolit kültür lehine propaganda yapılması üzerine düşündüm ve yapmaya da çalıştım. Bu insanlara iki sınıflı sınıf savaşımı propagandasıyla yaklaşmak anlamsız. Bu insanlar dünyanın içinde bulunduğu durumu görebiliyorlar. Kanlı bir mücadelenin sürdürdüğünü anlıyorlar ancak sizin basitleştirilmiş sınıf savaşımı karşıtlığını saçmalık olarak değerlendiriyorlar.

    SINIF SAVAŞIMI

    Stalin: Zengin ve yoksul şeklinde yapılan ayrıma basitleştirilmiş gerekçesiyle karşı çıkıyorsunuz. Elbette arada bir bölme var, bahsetmiş olduğunuz teknik işlerle uğraşan aydınlar mevcuttur ve aralarında son derece iyi ve dürüst bireyler barındırırlar. Ancak yine aralarında namussuz ve kötü insanlar da vardır, her türlü insan vardır. İnsanoğlu ilk elden zengin ve fakir olarak bölünüyor, mülk sahipleri ve sömürülenler olarak. Kişinin kendisini bu temel ayrımdan ve zenginle fakir arasındaki bu çelişkiden azâde görmesi temel bir veriden kendisini soyutlaması anlamına geliyor. Çelişkide olan iki sınıftan bir tanesinin tarafını seçen veya süregiden kavgada tarafsız kalmaya çalışan ara bölmelerin olduğunu yadsımıyorum. Ancak tekrarlamak durumundayım, kişinin kendisini toplumdaki bu temel ayrımdan ve iki ana sınıf etrafında süren savaşımdan azâde görmesi gerçekleri görmezden gelmektir. Savaşım sürüyor ve sürecek. Sonuç ise işçi sınıfı tarafından belirlenecek.

    Wells: Ancak fakir olmamasına rağmen çalışan ve verimli çalışan çok sayıda insan da yok mu?

    Stalin: Elbette, küçük toprak sahipleri, zanaatkârlar, küçük ölçekli tacirler; ancak ülkenin kaderine yön veren bu insanlar değildir, toplumun tüm ihtiyaçlarını üreten emekçi yığınlarıdır.

    Wells: Ancak çok farklı tür kapitalistler mevcuttur. Sadece kârını ve zenginliğini düşünen kapitalistler var, öte yandan fedakârlık yapmaya hazır olan kapitalistler de var. Yaşlı [JP] Morgan’ı ele alalım örneğin. Sadece kârını düşünürdü, toplum için bir asalaktı, sadece servet biriktirirdi. Diğer taraftan [John D.] Rockefeller’e bakalım. Mükemmel bir organizasyon ustasıdır, petrolün dağıtım organizasyonuna dair yaptıkları tam dersliktir. Veya [Henry] Ford’u ele alalım. Elbette Ford bencildir. Ama aynı zamanda sizin bile kendinize dersler çıkardığınız tutkulu bir üretim verimliliği organizasyoncusu değil midir? Dikkatinizi son dönemlerde İngilizce konuşan ülkelerde Sovyetler Birliğine yönelik kamuoyundaki değişime çekmek istiyorum. Bunun sebebi ilk başta Japonya’nın durumu ve Almanya’daki olaylar. Ancak uluslararası siyasetin dışında da bu ilginin sebepleri var. Bu ilginin derindeki temel sebebi çok sayıda insanın bireysel kâra dayalı sistemin çöktüğünü görmesidir. Bana öyle geliyor ki, bu şartlar altında iki dünya arasındaki çelişkileri ön plana getirirken, tüm yapıcı unsurları aynı hedef doğrultusunda biraraya getirmeye çalışmalıyız. Bence ben sizden daha solda duruyorum Bay Stalin; eski sistem bence sonuna sizin düşündüğünüzden daha yakın.

    TEKNİK SINIF

    Stalin: Sadece kâr ve zenginlik peşinde koşan kapitalistlerden bahsederken bunların hiçbir işe yaramaz, değersiz insanlar olduğunu söylemek istemiyorum. Birçoğu tartışmasız olağanüstü organizasyon kabiliyetine sahip, bunu reddetmek aklımın ucundan bile geçmez. Biz Sovyet insanları kapitalistlerden çok şeyler öğrendik. Olumsuz özelliklerine vurgu yaptığınız Morgan, şüphesiz iyi ve becerikli bir organizasyoncuydu. Eğer kastınız dünyayı yeniden inşa edecek insanlarsa, elbette bunları kâr sevdasına sadakâtle hizmet edenlerin arasında bulamazsınız. Biz ve onlar tamamen zıt konumlarda yer alıyoruz. Ford’dan bahsettiniz. Elbette, çok iyi bir üretim organizasyoncusu. Ancak işçi sınıfına yönelik tutumunu bilmiyor musunuz? Kaç işçiyi sokağa attığını bilmiyor musunuz? Kapitalistler kâra sıkı sıkıya bağlıdır, yeryüzünde hiçbir kuvvet onları kârdan ayıramaz. Kapitalizm alaşağı edilecek, üretim organizasyoncuları tarafından değil, teknik aydınlar tarafından değil, işçi sınıfı tarafından. Çünkü yukarıda bahsettiğimiz ara bölme bağımsız bir rol oynamamaktadır. Mühendis, üretim planlamacısı istediği gibi çalışamaz, patronunun işine geldiği şekilde ve emredildiği gibi çalışır. Elbette bazı istisnalar söz konusudur, kapitalizmin zehrinin farkına varmış insanlar da vardır bu bölmede. Teknik aydınlar, bazı koşullarda mucizeler yaratabilir ve insanlığa çok faydalı olabilirler. Ancak çok büyük zararlar da verebilir. Biz Sovyet insanlarının da teknik aydınlarla azımsanmayacak bir deneyimimiz var. Bazıları Ekim Devrimi’nin ardından yeni toplumun inşa edilmesi sürecine katılmayı reddetti; bu yeniden inşa sürecini reddetmenin de ötesinde bu süreci sabote ettiler. Olabildiğince, bu katmanı yeniden kuruluş sürecine dahil etmeye çalıştık; bu amaç uğruna çeşitli yollar denedik. Teknik aydınlar yeni sistemin kurulması için çalışmaya ikna oldular. Bugün bu katmanın en iyi kısımları sosyalist toplumun en ön saflarındaki kurucular arasındadır. Bu deneyimimiz üzerinden teknik aydınların iyi ve kötü yanlarını azımsamaktan çok uzaktayız; biliyoruz bir yandan çok ciddi zarar verebilen bir katman, diğer yandan “mucize”ler gerçekleştirebilmektedir. Elbette, bu katmanı bir dokunuşta kapitalist dünyadan kopartmak mümkün olsaydı, her şey çok değişik olurdu. Ama bu bir ütopyadır. Burjuva dünyadan koparak yeni bir toplum kurmak için kolları sıvamak isteyen kaç kişi vardır? Örneğin Fransa’da veya İngiltere’de bunu yapabilecek olan çok insan var mıdır? Hayır; patronlarından koparak yeni bir dünya inşa etmeye başlayabilecek olanların sayısı çok azdır.

    Wells ve Stalin

    SİYASİ İKTİDARIN KAZANILMASI

    Stalin: Ek olarak, dünyayı değiştirmek için siyasi iktidarın fethedilmesi gerektiği gerçeğini unuttuk mu? Bana öyle geliyor ki Bay Wells, siyasi iktidar sorununu o kadar azımsıyorsunuz ki tamamen kurgunuzun dışına düşmüş durumda. Dünyadaki en iyi niyetli insanlar bile siyasi iktidarın alınması konusunu ele almazsa ne yapabilir ki? En iyi ihtimalle iktidarı alan sınıfa yardım ederler ama kendileri dünyayı değiştiremezler. Bu iş ancak kapitalist sınıfın yerini alabilecek ve ona egemenliğini kabul ettirebilecek bir büyük sınıf tarafından yapılabilir. Bu sınıf işçi sınıfıdır. Elbette, teknik aydınların yardımı kabul edilmelidir ama onlar da işçi sınıfının safında olmalıdır. Ancak teknik aydınların bağımsız bir tarihsel rol oynayabileceği düşünülmemelidir. Dünyanın değiştirilmesi meselesi çok muazzam, karmaşık ve acı dolu bir süreçtir. Bu görev için büyük bir sınıfa ihtiyaç vardır. Ancak büyük gemiler uzun seferlere çıkabilir.

    Wells: Evet, ancak uzun seferlerde kaptan ve seyrüseferci gerekir.

    Stalin: Doğru, ancak sefere çıkmak için ilk elden gerekn büyük bir gemidir. Gemisiz bir seyrüseferci ne işe yarar? Hiçbir işe yaramaz.

    Wells: Bahsettiğiniz büyük gemi insanlıktır, bir sınıf değil.

    Stalin: Görülüyor ki siz, Bay Wells, tüm insanların aslında iyi olduğu varsayımıyla başlıyorsunuz. Ben ise aksine çok sayıda kötü insan olduğunu unutmuyorum. Burjuvazinin iyiliğine inanmıyorum.

    Wells: Teknik aydınlarla ilgili konuyu yıllar öncesinden hatırlıyorum. O zamanlar bu katmanın sayısı çok azdı ama yapılacak iş çoktu, her mühendis, her teknik personel, her aydının eline bir fırsat geçiyordu. Bu yüzden teknik aydınlar devrimci sınıflar arasında sayılmazdı. Ancak şimdi teknik aydın fazlalığı sözkonusu ve olaylara bakış açıları değişti. Daha önce devrimci söyleme ilgisiz kalan bu katman şimdi çok ilgili. İngiltere’deki çok önemli bilimsel topluluk olan Royal Society üyeleriyle yemekteydim geçen günlerde. Başkanın yaptığı konuşma sosyal planlama ve bilimsel kontrol üzerineydi. Otuz yıl önce bugün onlara söylediklerimi duymak bile istemezlerdi. Bugün, Royal Society Başkanı olan kişi devrimci fikirlere sahip olabilmekte ve insanoğlunun toplumunun bilimsel esaslara göre yeniden organize edilmesini savunuyor. Sizin sınıf savaşımı propagandanız, bu verilere ayak uyduramamış durumda. Mentalite değişir.

    Stalin: Evet, bunu biliyorum, bu durum kapitalist toplumun içine girmiş olduğu çıkmaz sokak durumuyla açıklanabilir. Kapitalistler bu sınıfın onuru ve çıkarlarıyla uyumlu bir çözüm arıyor ama bulamıyor. Bu krizden çıkmak için ellerinin ve dizlerinin üzerinde sürünebilirler ancak krizden başları dik, onurlu bir şekilde çıkabilecekleri bir çıkış, aslında kapitalizmin çıkarlarını temelden sarsacak bir çıkış bulamazlar. Elbette bu durum teknik aydınların geniş kesimlerince bilinmeyen bir durum değil. Çoğu bu çıkmazdan çıkabilecek sınıfın çıkarlarıyla kendi ortak çıkarlarını görmeye başlıyor.

    Wells: Bay Stalin, pratik olarak bir devrimle ilgili sizin bilginiz herkesten çok. Kitleler ayaklanır mı? Devrimlerin belirli bir azınlık tarafından yapıldığı gerçek değil midir?

    Stalin: Bir devrimi meydana getirebilmek için öncü bir devrimci azınlık şarttır ancak en kabiliyetli, en fedakâr ve en enerjik azınlık bile en azından milyonların pasif desteğini arkasına almadan çaresiz kalır.

    Wells: En azından pasif dediniz? Belki de farkında olmadan?

    Stalin: Belki yarı-içgüdüsel ve yarı-farkında olarak ancak milyonların desteği olmaksızın en mükemmel azınlık bile bir şey yapamaz.

    ŞİDDETİN YERİ

    Wells: Batıdaki komünist propogandasını görüyorum ve bana bu zamanda bu tür propaganda artık çok eski moda geliyor çünkü silahlı ayaklanma çağrısı yapılıyor. Tiranlığa karşı kullanıldığında sosyal sistemin zorla alaşağı edilmesi propagandası gayet yerindeydi. Ancak modern zamanlarda, zaten çökmekte olan bir sistem varken, ayaklanma yerine verimlilik, beceriklilik ve üretime vurgu yapılmalı diye düşünüyorum. Ayaklanma çağrılara bana modası geçmiş gibi geliyor. Batıdaki komünist propaganda sola açık zihinlere sahip kişilere hitap etmiyor.

    Stalin: Eski sistem elbette çözülüyor, çürüyor. Bu doğru. Ancak doğru olan başka bir şey de ölmekte olan bu sistemi koruyabilmek ve hayatta tutabilmek için her türlü girişim yapılıyor. Doğru bir varsayımdan yanlış bir sonuç çıkartıyorsun. Eski düzenin çökmekte olduğunu söylerken doğrusun. Ancak kendi başına çöktüğünü söylerken yanlışsın. Hayır, bir sosyal düzenden diğerine geçiş çok karmaşık ve uzun bir devrimci süreçtir. Kendiliğinden gelişen bir süreç değildir, bir kavgadır; sınıflar arası savaşıma bağlı bir kavgadır. Kapitalizm çürüyor ancak çürümüş ve yere devrilmesi beklenen bir ağaca kesinlikle benzetilmemelidir. Hayır, devrim, bir sosyal düzenin yerine diğerini koyma mücadelesi hep acı dolu, acımasız, bir ölüm-kalım kavgası şeklinde olmuştur. Yeni dünyanın halkları ne zaman iktidara gelseler, eski dünyadaki statükocu güçler tarafından alaşağı edilme tehdidine maruz kalırlar, bu yüzden yeni dünyanın insanları daima tetikte olmalıdır, yeni düzeni eski düzenin saldırılarından korumak için hazır beklemelidirler. Eski sistem çözülüyor ama kendi başına değil. Faşizmi ele alalım örneğin. Faşizm eski düzeni şiddet sayesinde korumaya çalışan gerici bir güçtür. Faşistlerle ne yapabilirsiniz? Tartışabilir misiniz? İkna etmeye çalışabilir misiniz? Bunun onlara hiçbir etkisi olmaz. Komünistler şiddet yöntemlerini idealize etmezler. Ancak komünistler şaşırtılmayı da sevmezler, sahneden ayrılmak üzere olan eski düzene güvenemezler, eski sistemin çılgınca kendisini savunduğunu görürler, bu yüzden komünistler işçi sınıfına şöyle hitap eder: Şiddete şiddetle cevap verin, ölmekte olan rejimin sizi ezmesine karşı elinizden geleni yapın, o sistemi devirecek olan ellerinizin bağlamasına izin vermeyin. Gördüğünüz gibi komünistler bir sosyal sistemden diğerine geçilmesini kendiliğinden ve barışçıl bir süreç olarak değil, karmaşık, uzun ve şiddet içeren bir süreç olarak görürler. Komünistler verileri gözardı edemez.

    Wells: Ama kapitalist dünyada bugün yaşananlara bakın. Çöküş hiç de basit değil, gangsterliğe doğru dejenere olan bir gerici şiddet içeriyor. Bana öyle geliyor ki gerici ve kör şiddete karşı sosyalistler hukuka başvurabilir ve polisi bir düşman olarak görmeyip gericilere karşı mücadelelerinde destek verebilirler. Eski ayaklanmacı tarz sosyalizm metodlarının uygulanmasının fayda vermeyeceğini düşünüyorum.

    TARİHTEN ALINACAK DERSLER

    Stalin: Komünistlerin dayanağı zengin tarihsel deneyimlerdir, buradan öğrendiğimiz ise artık işe yaramaz hale gelen sınıfların tarih sahnesinden gönüllü olarak ayrılmadıklarıdır. 17. yüzyıl İngiltere’sini hatırlıyor musunuz? Herkes eski rejimin çürüdüğünü söylemiyor muydu? Ancak her şeye rağmen onu zor kullanarak alaşağı etmek için bir Cromwell gerekmedi mi?

    Wells: Cromwell anayasa uyarınca ve anayasal düzen adına hareket etti.

    Stalin: Anayasa adına şiddete başvurdu, kralın kafasını kesti, Parlamentoyu dağıttı, bazılarını tutukladı, diğerlerini idam etti! Bizim tarihimizden de bir örnek verebilirim. Çarlık sisteminin çözüldüğü çok uzun süredir belli değil miydi? Ancak bu rejimi alaşağı etmek için ne kadar kan döküldü? Ekim devrimine ne demeli? Sadece biz Bolşeviklerin doğru olan çıkış yolunu işaret ettiğimizi çok sayıda kişi söylemiyor muydu? Rusya’daki kapitalizmin çürüdüğü açık değil miydi? Ancak direncin ne kadar büyük olduğunu, Ekim Devrime dört bir yandan saldıran düşmanlardan korumak için ne kadar çok kan dökülmesi gerektiğini de biliyorsunuz. Veya 18. Yüzyıl Fransa’sını ele alalım. 1789 yılından çok önceleri mutlakiyet rejiminin, feodalizm sisteminin ne kadar çürüdüğü apaçıktı. Ancak bir halk ayaklanması, bir sınıf savaşımı engellenemedi. Neden? Çünkü tarih sahnesinden ayrılması gereken sınıflar, görevlerinin sona erdiğini en son algılayanlardır. Onları buna ikna etmek imkânsızdır. Eski düzenin çatlaklarının onarılıp, düzenin kurtarılabileceğini zannederler. İşte bu yüzden ölmekte olan sınıflar silaha sarılarak iktidardaki varlıklarını korumak için her yola başvururlar.

    Wells: Ancak Fransız Devriminin lider kadrosunda hiç de azımsanmayacak sayıda hukukçu vardı?

    Stalin: Devrimci hareketlerde aydınların rolünü inkâr etmiyorum. Ancak acaba Büyük Fransız Devrimi bir halk devrimi değil de bir hukuçular devrimi miydi? Acaba zaferi kazanan, feodalizme karşı ayaklanan halk kitleleri değil miydi? Büyük Fransız Devrimi'nin hukukçu liderleri eski düzenin yasaları uyarınca mı davrandılar? Yeni, devrimci-burjuva yasaları gündeme getirmediler mi? Tarihin muazzam pratiği bize hiçbir sınıfın yerini gönüllü olarak başka bir sınıfa bırakmadığını gösteriyor. Bunun tarihte örneği yok. Komünistler de tarihin bu dersini iyi öğrendiler. Komünistler burjuvazinin gönüllü olarak iktidardan çekilmesine elbette karşı çıkmaz. Ancak olayların bu şekilde ilerlemesi imkânsızdır, bize tarihin öğrettiği budur. İşte bu yüzden komünistler en kötüsüne hazırlıklı olup, işçi sınıfına daima tetikte savaşa hazır olmaları gerektiğini hatırlatıyor. Kendi silahlı birlikleri için gerekli önlemleri almayan, düşmanın asla teslim olmayacağını anlamayan, onun yenilmesi için mutlaka ezilmesi gerektiğini anlamayan kişi nasıl bir komutan olabilir? Böyle bir komuta tarzı, işçi sınıfını kandırmak, ona ihanet etmek demektir. Bu yüzden size eski moda gözüken şeyler, gerçekte işçi sınıfı için devrimci bir görevdir.

    DEVRİM YAPMAK

    Wells: Zor kullanılması gereğini yadsımıyorum ancak kavganın tarzı halihazırda yürürlükteki kanunların mümkün kıldığı her türlü olasılığı sonuna kadar kullanabilecek ve bu verili hali gerici saldırılara karşı koruyabilecek şekilde olmalıdır. Eski sistemi dağıtmaya gerek yok çünkü bunu kendi kendine pekâla yapabiliyor. İşte bu yüzden eski düzene, kanuna karşı ayaklanma fikri bana eski moda ve içi boş geliyor. Burada konunun özüne gelebilmek için biraz abarttığımı kabul ediyorum. Fikirlerimi şu şekilde formüle edebilirim: İlki, ben düzenden yanayım; ikincisi, halihazırdaki sisteme düzeni sağlayamadığı için saldırıyorum; üçüncüsü, bence sınıf savaşımı propagandası, sosyalizm davasının en çok katkısına muhtaç olduğu eğitimli kesimi sosyalizmden kaçırıyor.

    Stalin: Çok önemli sosyal bir içeriğe sahip büyük bir hedefe ulaşmak için esas kuvvete, bir tahkimâta, bir devrimci sınıfa ihtiyaç vardır. Sonrasında bu asıl kuvvete yardımcı kuvvetlerin örgütlenmesi gereklidir, bu örnekte bu yardımcı güç partidir, aydınların en iyi ve en ileri unsurları partiye dahil olmuştur. Az önce “eğitimli insanlar”dan bahsettiniz. Ancak aklınızda nasıl bir eğitimli insan tipolojisi var? 17. yüzyılda İngiltere’deki eski düzenin saflarında sayısız eğitimli insan yok muydu? Fransa’da 18. yüzyıl sonlarında, Ekim Devrimi döneminde Rusya’da? Eski rejim hizmetinde olarak eski rejimi dişiyle tırnağıyla savunan sayısız eğitimli insan vardı, bu insanlar yeni düzene karşıydılar. Eğitim, kimin eliyle verilirse onun için bir silah haline gelir. Elbette, proletarya ve sosyalizm eğitimli insanlar ister. Sosyalizm davasında savaşan proletaryaya destek olacak, sosyalizmin inşasına yardım edecek kişilerin elbette eğitimli olması istenir. Aydınların rolünü azımsamıyorum; tam tersine ona vurgu yapıyorum. Sorun, kimin bu tip aydın olduğudur. Çünkü gördüğünüz gibi aydın çok çeşitlidir.

    Wells: Eğitim sisteminde radikal bir değişim olmaksızın devrim olamaz. İki örnek bunun için yeterli olacaktır sanırım – Almanya “Weimar” Cumhuriyeti örneği, eski eğitim sistemini değiştirmedikleri için asla tam bir cumhuriyet olamadılar; diğer örnek ise İngiltere İşçi Partisi, eğitim sisteminde radikal bir değişimde ısrarcı olmak için yeterince kararlı davranmıyor.

    Stalin: Doğru bir gözlem. Size üç başlıkta yanıt vermeme izin verin lütfen. Birincisi, devrim için aslolan sosyal bir tahkimâtın varlığıdır. Devrimin tahkimâtı işçi sınıfıdır. İkincisi, bir yardımcı güce ihtiyaç vardır, buna komünistler parti demektedir. Partide akıllı işçiler ve aydın kesiminin işçi sınıfıyla yakın bağları olan kısımları vardır. Bunlar eğer işçi sınıfına karşı çıkarsa önemlerini kaybederler. Üçüncüsü, değişimin gerçekleşebilmesi için iktidarın alınması şarttır. Yeni siyasi iktidar yeni yasalar yapar, yeni düzeni inşa eder, bunun adı devrimci düzendir. Benim istediğim başka bir düzen şekli yok. İşçi sınıfının çıkarlarının gerçekleşmesini istiyorum. Eğer eski düzenin yasaları yeni düzen mücadelesi lehine kullanılabilirse, kullanılmalıdır. Son olarak, komünistleri şiddet sevdalısı olarak görerek yanılıyorsunuz. Komünistler, eğer iktidardaki sınıf iktidarı işçi sınıfına vermeye razı olursa seve seve şiddet yöntemlerini bir kenara koyar. Ancak tarih bize bunun olmayacağını söylüyor.

    Wells: İngiltere tarihinde bununla ilgili bir olay vardı, bir sınıf isteyerek iktidarı diğer bir sınıfa veriyordu. 1830-1870 yılları arasındaki dönemde hala hatrı sayılır seviyede etkileri olan aristokrasi, büyük çaplı bir kavga vermeden ve gönüllü şekilde iktidarı monarşiye göstermelik bir bağlılık deklare eden burjuvaziye vermiştir. Sonuçta iktidarın bu eldeğişimi finans oligarşisinin iktidarının yolunu açmıştır.

    Stalin: Ancak siz belli belirsiz bir şekilde devrimin sorunlarından reformun sorunlarına geçiyorsunuz. İkisi aynı şey değil. 19. yüzyıl İngiltere’sinde Çartist harket reformların yapılmasında önemli bir rol oynamadı mı sizce?

    Wells: Çartistlerin yaptıkları çok azdır ve hiçbir iz bırakmadan sahneden çekildiler.

    Stalin: Sizinle aynı görüşte değilim. Çartistler ve örgütledikleri grevler çok önemli bir rol oynadı. İktidardaki sınıfa yaptıkları baskıyla oy hakkının verilmesini sağladılar, “rotten borough”* uygulamasının sona ermesini sağladırlar ve manifestolarının bazı maddelerinin hayata geçirilmesini başardılar. Çartist hareketin tarihte oynadığı rol önemsiz değildi ve hareket iktidardaki sınıfın büyümekte olan büyük krizi ertelemek için bazı reformlar yapmaya, ödünler vermeye zorlamıştır. Genel olarak konuşursak, iktidardaki sınıflar, İngiltere’yi yöneten sınıflar, yani hem aristokrasi hem de burjuvazi, iktidarlarını sürdürebilme kabiliyeti ve sınıf çıkarlarını koruma bakımından çok esnek ve çok becerikli çıkmıştır. Bunun örneklerini modern tarihten de verebiliriz, 1926 İngiltere Genel Grevini ele alalım. Dünyadaki diğer iktidarların hemen hemen tümü sendikaların ilan ettiği genel grev karşısında sendika liderlerini tutuklardı. İngiliz burjuvazisi bunu yapmak yerine kendi sınıf çıkarları açısından zekice davrandı. Birleşik Devletler, Almanya ve Fransa’da burjuvazinin bu kadar akıllıca davranabileceğini zannetmem. İktidarlarını sürdürmek için İngiltere’deki yönetici sınıflar hiçbir zaman ödün vermekten, reform yapmaktan geri durmadı. Ancak bu reformları devrimci olarak değerlendirmek hatalı olur.

    Wells: Ülkemdeki yönetici sınıfa benden çok saygı duyuyorsunuz. Ancak küçük bir devrimle, büyük bir reform arasındaki büyük fark nedir? Reform aslında küçük bir devrim değil midir?

    Stalin: Alttan gelen baskıya, kitlelerin baskısına yanıt olarak burjuvazi bazen sürmekte olan sosyal-ekonomik sistem içinde kalmak kaydıyla bazı kısmî reformlar yapabilir. Bu sayede sınıflarının iktidarını sürdürecek şekilde durumu idare eder. Reformun özü budur. Devrim ise tersine, iktidarın bir sınıftan diğerine geçmesidir. Bu yüzden reformu devrim olarak tanımlamak imkânsızdır.

    RUSYA'NIN YAPTIĞI YANLIŞLAR

    Wells: Bu görüşme için size minnettarım, benim için bu çok önemliydi. Bana bazı temel bilgileri anlatırken belki de devrimden önce illegal dönemde çevrenize anlattığınız sosyalizmin temel meselelerini anımsadınız. Bugünden bakılınca söylediği sözler milyonlar tarafından dinlenen sadece iki kişi var – siz ve Roosevelt. Diğerleri istedikleri gibi vaazlar verebilir, söyledikleri kaale alınmayacaktır. Ülkenizde yapılanları tam olarak gözlemleme imkânım olmadı, daha dün geldim. Ancak çevremde gördüğüm mutlu ve sağlıklı kadın ve erkeklerden görebildiğim kadarıyla çok önemli şeyler yapılıyor. Gördüklerim, 1920 yılında gördüklerimle mukayese kabul etmez.

    Stalin: Eğer Bolşevikler daha zeki olmuş olsaydı çok daha fazlasını yapabilirdik.

    Wells: Hayır, insanlar daha zeki olmuş olsaydı. İnsan zekasının yeniden yapılandırılması için yepyeni bir Beş Yıllık Plan uygulaması hiç fena olmazdı, mükemmel bir sosyal düzenden hala çok uzağız ne de olsa. (Kahkahalar)

    Stalin: Sovyet Yazarlar Birliği kongresine katılmayacak mısınız?

    Wells: Maalesef, katılmak zorunda olduğum bazı toplantılar olduğu içn SSCB’de ancak bir hafta bulunabileceğim. Sizi görmeye geldim ve doğrusu görüşmemizden çok memnun ayrılıyorum. Ancak Sovyet yazarlarıyla PEN üyeliği hakkında da görüşmek istiyorum. Örgütümüz hala zayıf, buna rağmen çok sayıda ülkede temsilciliğimiz var, en önemlisi ise üyelerimizin açıklamaları yerel basında kendisine yer bulabiliyor. Fikirlerin özgürce dile getirilmesini savunuyoruz – muhalif fikirler bile olsa. Bu konuyu Gorki ile görüşmek istiyorum. Sizin bu seviyede özgürlük için hazır olup olmadığınızı bilemiyorum…

    Stalin: Biz Bolşevikler buna “özeleştiri” diyoruz. SSCB’de yaygın kullanılır. Eğer yapabileceğim bir şey olursa seve seve yardımcı olmaya çalışırım.

    * Çevirenin notu: Rotten-borough, birebir çevirisi “çürümüş kasaba” olan terim İngiltere’de mülkiyete dayalı seçim yasalarının geçerli olduğu dönemde kimsenin yaşamadığı ancak toprak mülkiyetine sahip olan asilzadenin iradesi uyarınca çok sayıda milletvekili çıkartan seçim bölgesini tarif eder.