Bir Adam Girdi Şehre KoşarakTarık Tufan

·
Okunma
·
Beğeni
·
7.688
Gösterim
Adı:
Bir Adam Girdi Şehre Koşarak
Baskı tarihi:
Haziran 2012
Sayfa sayısı:
120
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759962814
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Profil Yayıncılık
MEKSİKA SINIRI ve KAFA DENGİ TELEVİZYON PROGRAMLARININ VAZGEÇİLMEZ SUNUCUSU TARIK TUFAN’DAN...

Camlardan ölesiye sarkan gündelikçi kadınlar, elindeki eczane poşetleriyle çaresiz bekleyen yaşlı adamlar, pazar yerlerinden artık toplayanlar, eskimiş kıyafetleriyle düğün salonlarında şarkı söyleyenler, sefer tasından utanan genç adam ve diğerleri.

Şehrin ötekileri yani. 

Biraz Raif Efendi, biraz Maria Puder, Sartre, Bachelard, Anna ve biraz Kudüs.

Karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir şehirde hayatta kalabilmek için her şey.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulabilmek için yani.

Tarık Tufan, “Bir Adam Girdi Şehre Koşarak” kitabında her şey hızla akarken, yavaş gidenleri, yorulanları, rekabete güç yetiremeyenleri ve onların mekanlarını anlatıyor.
O sırada şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi; şöyle dedi: "Ey kavmim! Bu elçilere uyun. ﴾20﴿ (DİB. Kur’an-i Kerim Meali, Yâsin Suresi, 20)

Merhaba kitapsever arkadaşlar, küresel dünyada uzun zamandır kendisini tanısam da bu, yazarın okuduğum ilk kitabı. Kitap içerisinde “spoiler” -okurbozan, okurkaçıran ya da okurayartan- vardır.

Kitap ismini yukarıda yazmış olduğum ayetten almakta ve bana göre her ne kadar şehrin öbür uçundan koşarak gelmese de, modern/kentli hayatın tam göbeğinden fırlamış ve bu misyonu yüklenmiş bir kitaptır kendisi. İçerisinde, modern hayatın hengâmesinden kendini kaybeden insana nahif bir şekilde seslenen birbirinden güzel denemeler var. Denemeler son derece kısa ama içerik olarak dolu ve net.
Yazarımız Tarık Tufan ilksöz’üne; “Yakama yapışan cümleleri yazdım. Bir cümle insanın yakasına yapışır mı demeyin, yapışır.” diyerek başlıyor ve adeta kendi yakasına yapışan cümleleri hissettirmeden bizim yakamıza iliştiriyor. İşte günümüz toplumda kanayan bir yara olarak yakama yapışan bir kelime; “Çünkü en iyi o kadınlar bilirler ki, bu ülkenin genç ve güzel kızları hüzne en yakın insanlardır. Bu topraklar da güzel kadınların yaşamaları muhtemel çok acı vardır.” Bu alıntı daha önce üçüncü sayfa, son zamanlarda birinci ve ikince sayfa çıkan “kadına şiddet” haberlerine ne kadar da uyuyor. Şiddetin kadını, erkeği, çocuğu ve hatta hiçbir meramını anlatamayan hayvana yapılanı bile olmaz biliyorum ama bazı coğrafyalarda kadın olmak gerçekten zor. Daha doğrusu artık kadın olsun erkek olsun modern insan için daha zor olanı galiba sadece İNSAN olmak, evet sadece İNSAN OLMAK.

Tarık Tufan’ın sesinde bir taşralılık hissettim ben. Bu ses, kentli yaşamından sıkılmış kendini bir an önce toprağa yani öze, insanın kendisine salmak istiyor. Taşra deyince aklıma iflah olmaz bir taşra savunucusu olan Anadolu’nun güzel hikâyecisi Mustafa Kutlu geliyor hemen. (Kutlu okumaya açık davettir. :D)

Yazarımız modern hayatta her şeyin otomatik olduğunu ancak aşkın ve dostlukların kurmalı saat gibi sürekli kurulması ve ilgilenilmesi gerektiğini şu ifadelerle çok güzel aktarmış bize. “Modern hayat; otomatik, mekanik, tekdüze, tek sesli, naylon, kokusuz, steril, tek frekanslı aşkları dayatıyor hepimize. Oysa aşk, masa üstündeki kurmalı saattir. Gözlerine bakmayı, ellerine dokunmayı gerektirir. Dostluklar da böyle bir yanıyla. Siz sanırsınız ki, o eski dostlar bıraktığınız yerde aynı mekanik döngüyü sürdürürler.
Öyle değil.
Dostlar da kurmalı saatler gibidir; onların da kalplerine dokunmalısınız.”

Şehrin öbür ucundaki adamı beklemeden kendimize, sevgimize ve sevdiklerimize sahip çıkmak dileği ile….
Sevgi ve saygılar.
Final haftasında adeta ilaç gibi gelen bir Tarık Tufan eseri. Kekeme Çocuklar Korosundan sonra bir göz atmak için elime aldığım bu kitabı bir daha bırakamadım. Bir solukta bitti.

Yeni yeni tanıştığım yazarın her eseri bende ayrı bir yer edinecek sanırım.

Kitabın arka kapağında da söylediği gibi, hayat hızla akarken, yavaş gidenleri, yorulanları, rekabete güç yetiremeyenleri, yani bu düzeni kaldıramayanları anlatmış bizlere..
Yer yer Maria Puder, Sartre, Kafka, Raif Efendi gibi hayatlara değiniyor.
Yer yer Kudüs, Diyarbakır, Gazze veya İstanbul'da yorgun düşmüş hayatlara dokunuyor...

Kitaptan bazı alıntılarla devam edelim ,

**
"şehrin en uzak ucundan bir adam koşarak geldi ve; 'Ey kavmim!' dedi, :Bu elçilere uyun! Sizden hiçbir karşılık beklemeyen ve kendileri doğru yolda olan bu kimselere uyun! '" Yasin Suresi 20-21
...
Kavmi elçileri yalanladığında, uğursuzlukla itham ettiğinde, zarar vermeye hazırlandığında koşarak gelen adam benim kahramanım.
...
O adam bizim şehrimize de gelse.
Bütün kirlerimizden arındırsa bizi. Rahman'ı anlatsa. Bizden hiçbir karşılık beklemeyen mübarek Elçi'yi ve dostlarını. Haydar'ı Kerrar'ın cenklerini, Sıddık'ın geniş yüreğini, Hattab'ın oğlunun adaletini ve Zinnureyn'in utanma duygusunu...

Koşarak gelse. Biz tükenmeden, ruhumuzu tüketmeden önce gelse.

**

Bu mekanikleşen dünyaya bir adam girse koşarak...
Dünyada eksik kalan tüm bu duyguların canlı örneklerini sunmuş bizlere, kısa kısa denemeler halinde.

Çekilen acıları, bu döngüye ayak uyduramayanların ve yorgun düşen insanları kafamıza çaka çaka anlatmış.
Yeterince kendinizi vererek okursanız sizi ağlatabilecek, dünyanın gerçeklerinden bahsediyor... hem de her cümlesinden edebiyat akıtarak.

Her neyse bu kadar ip ucu yeter, kesinlikle alın okuyun derim hatta bununla birlikte Kekeme çocuklar korosunu da okuyun (hatta bana okumam için Tarık Tufan kitapları önerebilirsiniz de) ben henüz Tufan'ın iki kitabını okuma fırsatı bulabildim ama son olmayacağına eminim, beni kendine hayran etmeyi başardı yazarımız.
En çok tekrarladıklarım, en çok ihtiyaç duyduklarımdır..Bundan öte bir amacım yok...
.
.
."Sonra öderim." sözünü duymayalı ne kadar uzun zaman oldu..
Kapitalizm yüz yüze bakmamaktır çünkü..
Çünkü kapitalizm insansızlıktır..
.
.
.Bazıları gökyüzünden yıldız satın alıyormuş. 
Bir internet sitesi aracılığıyla gökyüzünden diledikleri yıldızı alıp, diledikleri isimleri veriyorlarmış. Milyonlarcasını böyle satmışlar. 
Zenginlerin, şarkıcıların, mankenlerin gökyüzünde yıldızları var. 
Şimdi göğe bakma durağına gittiğimizde ne yapabileceğimizi bilmiyorum. 
Ah sevgilim !
Şimdi gökyüzüne bakmak, başkalarının evini gözetlemek kadar tedirgin edici. 
Gidelim başka bir gökyüzü bulalım, başka bir ay bulalım kendimize. 
Bu doymazlar, bu arsızlar gökyüzümüzü çalmışlar !
.
.
.Okulun bahçesinde ip atlayan kız çocuğu tam gökyüzüne yükselmişken, kurşunlar gri kanatlarıyla gelip kızı başka göklere çıkarıyorsa orası Gazze'dir.
Artık dünyanın neresinde bir çocuk ölürse orası Gazze'dir.
Gazze, çocukların öldüğü yerlerin adıdır bundan böyle...
.
.
Dergideki yazılarını beğenerek okuduğum sevgili @tarik_tufan 'ın okuduğum ilk kitabı oldu #biradamgirdişehrekoşarak..Kısa kısa denemelerden oluşan kitap sizi hiç sıkmadan satırlarında gezdiriyor..Her konuya değinilmiş..Özellikle ilk söz bölümünde yazdığı "Yakama yapışan cümleleri yazdım.Bir cümle insanın yakasına yapışır mı demeyin,yapışır" sözleri çok hoşuma gitti..Mustafa Kutlu kitaplarında hissettiğim samimiyeti huzuru hissettim..Kütüphanemde iki kitabı daha var ve en kısa sürede diğer kitapları da eklenecek..Velhasıl kelam iyi ki okumuşum.!
Mustafa Kutlu'nun kitaplarından sonra kelimelerin icime böyle damla damla aktığı bir kitap okumamıştım desem yeridir. Kitabı bu zamana kadar ne kadar istesem de bir türlü alamadığımı ve geç kaldığımın çokça farkındayım. İyi ki elime ulaştı, iyi ki hediye edildi de kendime yeni bir soluk getirebildim, yeni çizgilerim var artık benim. Kitabın her sayfasında ben bu duyguları daha önce hiç yaşadım mı diye tekrar tekrar sordum, bazılarını farkedemeyişime de yüreğim acıdı.Tarık Tufan bana o kadar iyi geldi ki, kitabı elimden bir türlü bırakamadığım halde her aldığımda da keşke hiç bitmese dedim. Cümlelerin hepsi bizden yanaydı, yani insanlığımızdan..

Bir kitabın arka kapağında yazılanları her ne kadar takip etsem de bilirim o cümleler biraz samimiyetten uzaktır ama bu kitapta öyle degildi iste. Arkada ne varsa icinde de o vardı..

Benden, senden, bizden söz ediyordu her sayfa. Ilk gençliğimizden, aşklarımızdan, acılarımızdan, yoksulluğumuzdan.. Kudüs'ü, Gazze'yi, küçükcük yaşında ölen çocuklarımızı anlatıyordu bize. Belki biraz isminin başı sonu olmayan kadınlardan veya korkulu rüyası bankalar olan adamları anlatıyordu. Tecavüz edilen kadınlar, sevilmeyen kadınlar yani anlaşılmayan, değer verilmeyen ruhları söylüyordu işte..

Sartre da vardı, Maria Puder de, Raif Efendi de; Kafka da vardı, Max Brood da.

Anna'ya sesleniyorduk; bizi affet, gözümüzün içine bak, bize sarıl.. Bizi bu öteki ruhların içinde yaşat, bizi bu şehirde kalmaya zorla. Biliyorum sen varsan biz daha güzeliz demektir.
Tarık Tufan'ı Ot dergisinden takip ederim, yazım tekniğini, cümlelerini severim. Genelde her yazısında altını çizdiğim bir kaç bana dokunan satır olur. Dini bir tarafının olduğunu da biliyordum fakat bu kitapta o kadar fazla dini gönderme var ki artık sıkıldım, yarısında bırakacaktım. Çünkü arada kalmış bir kitap. Ne dini göndermelerin altı doluyor ne de verdiği mesajlar destekleniyor. Bir kere kitabın tamamında dua edelim teması var. Dua ettik çünkü etmek güzel, dua edelim çünkü Allah dua edenlerin yanında. Tamam da bu ne kattı bana? E kardeşim madem böyle temalı bir kitap yazacaktın, koy ismine Eyvallah, koy Elif Gibi Sevmek sür gitsin piyasaya, en azından para kazanırsın. Ama yok hem o güzel cümleleri yazacak hem de nasıl bir insan olduğunu gösterecek. Keşke bu kitaba rastlamasaydım. Dergide o kadar içten cümleler yazıyordu ki, takip edeyim dedim. Bu kitap yüzünden şimdi mimli bir yazar olarak kalacak gözümde. Yazım olarak daha yüksek puanları hak etse de içerik olarak hiç beğenmedim.
Özellikle Kudüs'e gidelim, gazzeli çocuklar ölmesin minvalinde satırlar var ki hay aklını sevdiğim dedim, dünyada bir tek Gazze'li çocuklar mı var ya da Vatikan'da da o Kudüs'te belirttiğin dinginlik huzur yok mu? Bu kadar mı vizyonsuz kitap yazılır. Bu kadar din sömürülür. Dünya edebiyatına açılamayışımızın altında kültürümüz yatıyor bu bir gerçek. Kültürümüzü dışarıya açacağımıza, boğulup gidiyoruz. Hep bu ötekileştirme yüzünden. Daha çok şeyler yazardım da, yazarı seviyorum.
Tarık Tufan ın okuduğum bu ikinci kitabı.. sırada Ve Sen Kuş Olur Gidersin kitabı var..aldım bekliyor.. belli aralıklarla belli dozlarda alıyorum Tufan ın kitaplarını.. tek hatam okumaya ilk Beni onlara verme adlı son kitabından başlamak oldu.. yüksek dozda alınan kalp ilacı misali bana bi kaç gün kriz geçirtti.. Anladığınız üzere 2010 da yazılmış bu kitabı ilk okuduğum kitabından hem sayfa sayısı hem de içerik olarak biraz daha iyi geldi.. iyi derken yanlış anlaşılmasın içinde öyle yerler var ki yine can damarınıza denk geliyor..kudüse bosnaya afrikaya bağdata diyarbakıra ve aziz yurdumuzun en ücra köşelerine götürüyor sizi.. bir avuç insan manzarası gözünüzün önünden film şeridi gibi geçiyor.. o anları yaşamadığınız için şükr mü etseniz yaşayanlara yüreğinizi mi dağlasanız bilemiyorsunuz.. iki damla gözyaşı yeter mi bu kadar acıya.. bütün acılar aynıyken hiç yeni yıla girilir mi , girilen yıl yeni olur mu diyorsunuz onunla birlikte.. 'laf aramızda ben onlara hiç inanmıyorum' dediği yüksek ve gürültülü otobüslerden göğe selam verir gibi poz veren, çok küçük bedellerle sokaklarımızda umut satanlara siz de 'ben de inanmıyorum' diyorsunuz..onunla birlikte Bağdat a gidip soruyorsunuz onun gibi 'sahi kim bunlar camilere koşup da kendini patlatan? Bir o tarafa bir bu tarafa koşup ortalığı kana bulayan adamlar kim? Dualarımızı yarım bırakan adamlar..diyorsunuz..
Daha çook şey soruyor daha çok şeye cevap duymak istemeden suskunluğa gömülüyorsunuz onun gibi..
Evet sonunda Tarık Tufan ile de tanıştım. Uzun süredir merak ettiğim bu yazarın dili ve kitaplarına ilk yazdığı kitaptan başladım.
Kitap deneme türünde yazılmış bir eser arkadaşlar ve çok kısa. Hayatın içinden çok farklı konulara değinilmiş bir eser olmuş. Bunlar ne ki diye soracak olursanız ?
Kudüs, Afrika, Gazze ve Filistin’deki çocuklar başta olmak üzere; sanayi devrimi, Neşet Ertaş, Beşiktaş, Maria Puder ve Sabahattin Ali, açlık, aşk ve çocukluk… gibi çok çok farklı türleri ve konuları ele almış; bunları ise sorgulayıcı ve düşündüren dille ki gayet de yumuşak ve sade dili var hissettiklerini bize aktarmış. Yazarın dili duygusal ve dini yönden ele alınmış çok güzel cümlelerle bezenmiş bir kitap olmuş.
Birçok deneme türünde eserler var. Elbette ki muhteşem, harika denilecek bir kitap değil ama içerdiği konular itibariyle 30 konudan 10 tanesinden ders alsak bile gayet iyi bir kitap. İçerisindeki konulardan ziyade öylesine güzel cümleler var ki zaten alıntı olarak da paylaştım. Görmek isteseniz kitaba yapılan alıntılarda da görebilirsiniz. Çok güzel bir eser demiyorum ( beklentiyi yükseltmek istemem ) zaten bazıları olmamış dedirtti ama sonuç itibariyle tanıştığım için memnunum. Diğer kitaplarını da aldım. Zamanı gelince sırasıyla okumaya çalışacağım. Bu arada kitabın ismi Yasin Suresi’nden bir ayet dostlar. Tavsiye ederim.
Herkese iyi okumalar mutlu günler.
-Kalbimi Kaplayan Yazar Ve Kitapları-

Yine bir gün zamanımı ekran başında öldürürken nasıl denk geldiğimi hatırlamıyorum Bir Adam Girdi Şehre Koşarak kitabına denk geldim. Sonra başka bir yerde sonra kitapyurdu derken bu kitap kesinlikle alınmalı diyip tüm kitapçıları talan etmiştim. Her zamanki gibi aradığım kitap yoktu. Netten mi sipariş versem acaba derken bir arkadaşa sormuştum biliyor musun diye o da gerek yok güzel bir kitap değil demişti. Onun aklına uyarak almamıştım. Hayatımda pişmanlık yaşadığım durumlardan birisi oldu kesinlikle. Beni en çok seveceğim yazardan mahrum bırakmıştı birkaç yıl. Bu kitapla ilgili sayfayı da böylece kapatmıştım. Ta ki Ve Sen Kuş Olur Gidersin'e kadar. Okudum ve hala da okuyorum, çok şükür.

Anna, Kalk Kudüs'e Gidelim, Bir Yağmuru Olmalı İnsanın şiirleri var bu kitapta. Tarık Tufan'ı kendi yapan şiirleri. Mesela Anna hiç dinlediniz mi? Bir kere de olsa dinleyin. Kudüs'ü her okuduğumda veya dinlediğimde oraya olan özlemimi bir kez daha hissediyorum iliklerimde. Ama nedense bu kitapta bir sönüklük hissettim diğer kitaplarında aldığım tadın bir tık aşağısındaydı. :(
Camlardan ölesiye sarkan gündelikçi kadınlar, elindeki eczane poşetleriyle çaresiz bekleyen yaşlı adamlar, pazar yerlerinden artık toplayanlar, eskimiş kıyafetleriyle düğün salonlarında şarkı söyleyenler, sefer tasından utanan genç adam ve diğerleri.

Şehrin ötekileri yani.

Biraz Raif Efendi, biraz Maria Puder, Sartre, Bachelard, Anna ve biraz Kudüs.

Karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir şehirde hayatta kalabilmek için her şey.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulabilmek için yani.

Tarık Tufan, "Bir Adam Girdi Şehre Koşarak" kitabında her şey hızla akarken, yavaş gidenleri, yorulanları, rekabete güç yetiremeyenleri ve onların mekanlarını anlatıyor.
Tanıtım bülteninde yukardaki bölümü okuduktan sonra aldım kitabı. ilk sayfalarda yanlış bi tercih mi yaptım diye sorgularken arkasından farklı bir yazarla karşı karşıya mıyım düşüncesi geldi birde baktım ki kitap bitmiş. farklı
Yazarın çeşitli konularda içini döküyormuş gibi bir üslup kullanarak yaşamdan kendi penceresine takılan konuları, fikirleri ve olayları kendince değerlendirdiği, bazen sorguladığı, bazen kendini kaçmak isteyeceği durumlarda bulduğu, bazen de duyumsadığı sancı ile bir şeyleri değiştiremeyecek olduğunu farkettiği ama bu durumlar karşısında naif bir duruşla üzüntüsünü dile getirdiği dikkat çekiyor. Kitabın içinde 'kadın' konusunun işlendiği birçok bölüm var. Toplumun mahvettiği, suskunlaştırdığı, yalnızlaştırdığı, kimsesizleştirdiği kadınlarla karşılaşmanın yazarda bıraktığı hisler var. Sonunda bir kadın olarak şunu sorarak kapattım kitabın kapağını: "Bu vicdan ve erdem sahibi insanlar neden toplumun içinde dehşet salan kitlenin değişmesi için aktif bir hareketi, herkesin gözü önünde yapmazlar? Keşke yazmak dışında yapsalar, deneseler..."
Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan,
çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan,
hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.
Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.
Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.
Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetin iki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.
İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
insaf et Anna!
gidelim buradan.
Tarık Tufan'ın okuduğum ilk eseri 'Bir Adam Girdi Şehre Koşarak' oldu. Kitap tam 118 sayfa birer ikişer sayfalık, birbirinden bağımsız denemelerden oluşuyor ki okuması çok kolay. Kitaba ''İlk Söz'' olarak 'Yakama yapışan cümleleri yazdım' diyerek başlamış. Her sayfasından aynı oranda etkilenmesem de bilinmeyen açılardan bakmış çoğu konuya. Kâh okuduğu kitapların yazarları ile monolog yapıyor, Kâh şehre bir atla giriş yapıp park ediyor onu, Kâh aklı bir gazete haberine takılı kalıyor :) Hepsinin bütününde bakıldığında nerede bir acı, fakirlik, acizlik, haksızlık, gayri insani değerler varsa onlara veya düzenin doğrudan kendisine bir serzenişte bulunuyor aslında. Diğer kitaplarının da böyle denemeler mi olduğunu merak ediyorum desem yeri var. Keyifli okumalar :)
Biz her şeye, esirgeyen ve bağışlayan, çokça esirgeyen ve çokça bağışlayan, hep esirgeyen ve hep bağışlayan Rabbin adıyla başlayan adamlarız Anna.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulmamız da bundan.

Sanayi devriminde bile, karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir fabrikada hayatta kaldık sırf bu yüzden.

Piyasaların hınçla dolu iniş çıkışlarına kalbimiz dayanıyor bir şekilde. Kalbimiz derken, ilk gençliğimiz, sakalımız, bir kasetiniki yüzüne de ardarda kaydedip dinlediğimiz şarkımız diyorum aslında.

İşte böyle yaşıyoruz ve yaşamak da sana dair uzayıp giden bir özleme dönüşüyor.
İnsaf et Anna!

Gidelim buradan.

Senin masumiyetini, bilgelik zamanlarından kalma sırları, dünyanın bütün sabahlarını yanımıza alıp da gidelim.

Hesap etmeden, haritaya bakmadan gidelim.

Ölelim diyecektim az kalsın. Ölmeyelim. Hiç ölmeyelim Anna.

Sarılalım diyecektim az kalsın. İçimden böyle şeyler de geçiyor işte. Sarılalım, dudakların…

Tamam sustum.

Gitmek istemezsen bir şiir miktarı kadar otursak diyorum. Şiir kalsın istersen, sadece otursak. Oturmasan da olur benimle, sadece ellerimi tut. Ellerimi tutma dilersen sadece yüzüme bak. Yüzüme bak ama Anna, yüzüme bak. Gözlerime bak, gözlerimin içine bak.

Gözlerim biraz karanlık. İçinde cenkler, ayinler, kesik damarlar, kapıları yumruklayışlar, cipralexler, Turgutlar, Edipler, Sezailer, siyahlar, beyazlar, uykusuzluklar, bitmeyen başağrıları, bildirilerin öfkesi, duvarlara uzun dalmışlıklar var.

Gözlerim biraz yorgun. İçinde bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler, bekleyişler…

Bekleyişler Anna. Köylü çocukların parasız yatılı sonuçları mesela. Nişanlısı askerde kızlar, kızı ölüm orucundaki baba, babası tersanede oğul, oğlu şizofren anne.

Hepsini sayamam gerçi, utançlarım da var. Ama geçecek hepsi, geçecek. Şifalı gözlerin her şeyi iyi edecek.

Gözlerimin içine bakmaktan korkma Anna.

Sen adımını attığın andan itibaren Hira dinginliğine dönüşecek ortalık.

Tanrı bizimle de konuşur belki.
Şiddetin aşktan daha çok kavramla anlatılabildiği bir ülkede insanlar öfkenin her türlüsüne uygun aptalca kararlar alabildiği halde aşk için bunu yapamıyorlar. Çünkü şiddet hakkında söyleyebildikleri, aşk hakkında söyleyebildiklerinden daha fazla. Çünkü bir kadını anlayabilmekten acizken, akılları her türlü siyasal ve ekonomik teoremlere yeterince eriyor.

Bir kadını anlayabilmek, bir sürü sosyo-ekonomik süreci anlayabilmekten daha zor ve zahmetli geliyor. Bunun için bu ülkede aşk için kurulabilecek basmakalıp ezber cümlelerin dışında yeni bir şey söyleyemezsiniz ama şiddeti, öfkeyi, dalavereyi, hainliği anlatabilmenin bin çeşit yolunu bulabilirsiniz. Bunların dili aramızda yaşıyor ve gün geçtikçe de genişliyor.

Bir kadının kalbini kazanmak, siyasette, borsada kazanmaya oranla hiçbir anlam ifade etmiyor bu ülkede. Kadınlar bütün bunları kazanabilmenin basit araçları haline dönüşüyor. Takıldığınız kadınların, evlendiğiniz kadınların niteliği sizin geleceğe dair hedefleriniz için birer malzemeye dönüşüyor. Bir kadına aşık olmanın böylesi çarpık bir hayata katabileceği hiçbir şey yok çünkü.
Tarık Tufan
Sayfa 86 - Profil Yayıncılık
Bazı adamlar için yaşamak ne kadar zorlaşıyor farkında mısın?

Hayatında ilk kez gittikleri bir devlet dairesinde cesaretini toplayıp da, asık suratlarıyla masalarının arkasında siper almış memurlara ne yapmaları gerektiğini soramayan adamlardan söz ediyorum.

Saatlerce bekleyip de kendisine bir türlü sıra gelmediği halde, bunun sebebini sorma cesaretini bulamayan adamlar için gün geçtikçe her şey zorlaşıyor.

...

"Orta iki terk" adamlar bunlar, sabah evden çıkarken saçlarına limon sürenler, radyodan haber dinleyip reel-politikten habersiz olanlar, annelerinin seçtikleri kızlarla evlenenler, sigarayı azaltarak bırakma duygusundan vazgeçmeyenler, çocuklarına kendi tuttukları futbol takımını sevdirebilmek için çabaya girişenler, yıllardır sakladıkları deftere şiir niyetine şarkı yazanlar.

Oturdukları apartmanın kapıcısından bir şey istemeye utanan adamlardan söz ediyorum. Bakkala kendi gidenler, faturalarını kendisi ödeyenler.

Yaşamak nasıl da zorlaşıyor bu adamlar için.
...
Pek çok kişi ceplerinden, çantalarından çıkardıkları müzik çalarların, radyoların, cep telefonlarının kulaklıklarını aceleyle kulaklarına geçiriyor.
Böylece aramızdan ayrılıveriyorlar. Artık yüksek müzikten başka hiçbir şeyi duyamayacaklar. Kulaklarında büyüyen gürültüye tutunup, her şeyi dışarıda, sessizlikte, geride bırakacaklar.
Kulaklıklarını takıyorlar ve kaçıyorlar.
Bir gürültünün varoluşumuzu kabalıklaştıran ve fakat kabalaştırdıkça da ezen, küçülten, inciten, yoksullaştıran, sessizleştiren döngüsüne teslim oluyorlar.
Kulaklıklar ruhlarımızı uzaklaştırıyor birbirinden.
İç çekenleri duymayacaklar, öksürenleri, içli içli ağlayanları duymayacaklar mesela. Bir otobüsün içinde karanlık boşlukları delen en insancıl, en kısık seslerimizi duymayacaklar artık.
Bir işçinin tutmayan hesaplarını kendi kendine tekrar edip, sayıklamalarını duymayacaklar. Bu şehri duymayacaklar, bu şehrin gökyüzünü de.
Kadınlar, konjonktür denilen belirsiz düşmanın tehditlerine aldırmadan, sadece kalplerinde yanan cılız bir ışığın peşine düşebilecek kadar cesurdurlar. Çünkü kadınlar, iktidar denilen vahşi hayvanın ağzından saçılan şantajlara boyun eğmeyecek kadar cüretkardır, aşkın kıyısında bekledikleri anlarda.

Kadınlar kısa anlarda yaşarlar. Kinleri de, öfkeleri de, merhametleri de o anda açığa çıkan duygu durumundan fışkırır. Bunu saklayamazlar. Uzun hesaplar peşine düşmüş kadınlar, artık kadınsılıktan sıyrılıp, erkeksi bir dünyadan pay kapabilmek için aç gözlülükle beklerler.

Uzun hesaplar, planlar yapmak kadınsılıktan sıyrılmaktır.
Anneler ve sevgililer için her şey içinde bulundukları anda anlam kazanır. Bu yüzden erkekler siyasi, ekonomik, sosyal bütün hesaplarını kadınlar üzerinden güçlendirmenin yolunu ararlar. Artık kadınsılığını yitirmeye yüz tutmuşlarla birlikte uzun dönemlerin hesaplarını yaparlar.
Tarık Tufan
Sayfa 87 - Profil Yayıncılık
Şehrin en uzak ucundan bir adam koşarak geldi. Ve Ey kavmim dedi. Bu elçilere uyun! Sizden hiçbir karşılık beklemeyen ve kendileri doğru yolda olan bu kimselere uyun.
Benim kahramanım o adam. Şehrin öte ucundan kan ter içinde koşturup gelen adam. Kavmi elcileri yalanladığında, uğursuzlukla itham ettiğinde, zarar vermeye hazırlandığında koşarak gelen adam benim kahramanım.
Can havliyle koşturmasını hayal ediyorum. Elçilere zarar gelmesin diye, hakikate omuz vermek için koşturduğunu hayal ediyorum.
O adam bizim şehrimize de gelse diyorum bazen gelse de yanımıza otursa. Iyilikten söz etse, gökyüzünden gelen kutlu sözleri hatırlatsa sabırla.
Bir çay ocağında otursak, hani o oyunsuz olandan, hani o tabureleri olandan.
Otursak ve onu dinlesek, terini silse demli bir çay söylesek ve anlatmaya başlasa.
Koşarak gelse. Biz tükenmeden, ruhumuzu tüketmeden önce gelse.
O adam bizim şehrimize de gelse!
"Bizim de bir mağaramız olsa keşke.
İçinde kıyametimizi beklesek.
Kapkalın fondöten süren ve özenle uzattıkları tırnakları kırılınca küfür eden kadınların ne istediklerini anlayamayan erkekler bu mağaraya sığınsa mesela.Kredi kartına taksit yaptırmaktan korkan erkekler...
...Çocukların bitimsiz masraflarından , gelinlerin de ihtiraslı tatil arzularından kendilerine sıra gelmediği için oralara gidemeyip, camideki arkadaşlarının Mekke, Medine hatıralarını yaşlı gözlerle dinleyen heveskar yaşlıların sığınabileceği bir mağara olsun bizimkisi. Onların lütufkar hayat arkadaşları da otursunlar Yasin, Amme, Tebareke okusunlar ölmüşlerimiz için, kendi kıyametine erkenden tutunanlar için…

...Büyük bir mağaramız olsun bizim de.
Bu şehre, bu karmaşaya, bu merhametsizliğe, bu gürültüye ayak uyduramayanların sığınabileceği mağaramız olsun."

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Bir Adam Girdi Şehre Koşarak
Baskı tarihi:
Haziran 2012
Sayfa sayısı:
120
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759962814
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Profil Yayıncılık
MEKSİKA SINIRI ve KAFA DENGİ TELEVİZYON PROGRAMLARININ VAZGEÇİLMEZ SUNUCUSU TARIK TUFAN’DAN...

Camlardan ölesiye sarkan gündelikçi kadınlar, elindeki eczane poşetleriyle çaresiz bekleyen yaşlı adamlar, pazar yerlerinden artık toplayanlar, eskimiş kıyafetleriyle düğün salonlarında şarkı söyleyenler, sefer tasından utanan genç adam ve diğerleri.

Şehrin ötekileri yani. 

Biraz Raif Efendi, biraz Maria Puder, Sartre, Bachelard, Anna ve biraz Kudüs.

Karanlık, rutubetli, çok bağırışlı, çok nefessiz, çok sabahsız, çok aşksız, çok çiçeksiz, çok neşesiz, çok kitapsız bir şehirde hayatta kalabilmek için her şey.

Büyücülerin, haramilerin, borsacıların, reklamcıların, korsanların, işgalcilerin, bankacıların elinden kurtulabilmek için yani.

Tarık Tufan, “Bir Adam Girdi Şehre Koşarak” kitabında her şey hızla akarken, yavaş gidenleri, yorulanları, rekabete güç yetiremeyenleri ve onların mekanlarını anlatıyor.

Kitabı okuyanlar 1.303 okur

  • Tuğba Arslan
  • Yunus Kaçar
  • Aaaaa
  • Eren Kurt
  • Berk MERTOĞLU
  • Merve Çağlayan
  • Elif Sena
  • Rabia Deniz
  • Belkıs Aslan
  • Mihmân

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.4
14-17 Yaş
%7.9
18-24 Yaş
%33.2
25-34 Yaş
%36.2
35-44 Yaş
%11.1
45-54 Yaş
%2.3
55-64 Yaş
%1.5
65+ Yaş
%1.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%74.1
Erkek
%25.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%35.9 (152)
9
%18.7 (79)
8
%22 (93)
7
%13.5 (57)
6
%6.4 (27)
5
%1.4 (6)
4
%1.2 (5)
3
%0.7 (3)
2
%0
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları