Çırak, Cerrah’ın gölgesinden doğan bir kâbusun devamı…
Bu sefer yalnız değilsin.
O gölge artık bir öğrenci edinmiş. Bir çırak. Ve çırak, ustasından daha açgözlü, daha kibirli, daha… yaratıcı.
Boston’da hava o kadar sıcak ki asfalt eriyor, ter gömlekleri yapıştırıyor, nefesler ağırlaşıyor. Ama asıl boğucu olan, sokaklardaki sessizlik değil; evlerin içindeki çığlıklar. Zengin kocalar, karılarının gözleri önünde bağlanıp izlemeye zorlanıyor. Kadınlar önce aşağılanıyor, sonra kaçırılıyor, sonra… günler sonra cesetleri bulunuyor. Ama bu seferki katil, Cerrah’ın neşterini taklit etmiyor sadece; onu geliştiriyor. Daha acımasız, daha teatral, daha kalabalık bir seyirciye oynuyor.
Jane Rizzoli burada tam anlamıyla doğuyor. Cerrah’tan kalan yaraları henüz kabuk bağlamamışken, yeni bir canavarın izini sürüyor. O artık yalnız bir dedektif; ortağı Thomas Moore evlenmiş, Catherine Cordell’le uzaklarda. Jane’in omuzlarında hem bir seri katilin taklidi, hem de kendi travmasının ağırlığı. Ve Gerritsen bize şunu hissettiriyor:
“Hayatta kalmak yetmez.
Hayatta kalmak, seni her gün yeniden öldürür.”
Çırak’ın en derin yarası şu: Warren Hoyt (Cerrah) hapiste. Ama o hapiste bile kan kokusunu duyuyor, hücre duvarlarının ötesinden öğrencisini çağırıyor. Ve çırak geliyor. Çünkü bazı usta-çırak ilişkileri, demir parmaklıkların ötesinde bile kesintisiz devam eder. Katil ikilisi birleştiğinde, Boston bir av sahasına dönüşüyor. Ve avlanan sadece kadınlar değil; Jane’in kendi güveni, kendi bedeni, kendi karanlığı da avlanıyor.
Maura Isles burada ilk kez sahneye çıkıyor otopsi masasının soğuk kraliçesi. O ve Jane arasındaki o ilk kıvılcım, serinin en güzel yanı: biri neşterle kesiyor, diğeri silahla vuruyor. Ama ikisi de aynı gerçeği görüyor:
“Ölüm herkesi eşit kılar.
Ama korku, bazılarını daha