Adı:
Dövüş Kulübü
Baskı tarihi:
Temmuz 2019
Sayfa sayısı:
224
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755393226
Orijinal adı:
Fight Club
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
İstenmeyen yağlar. Pahalı, butik sabunlar. Maaş çekleri, güzel bir ev, zarif mobilyalar. Yalnızlık ve yabancılaşma. Tüketimin susmayan arsız çağrısı. Yalanlar ve yalanlar. Nefret ve öfke.

İlk kez yayımlandığı 1996'dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler'in felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir dövüş kulübü ülkenin dört yanını saracaktır. Ama Tyler'in dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler'in peşine takılır...

Chuck Palahniuk'un ilk romanı, tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzellik idealine ve iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri yöneltiyor. Palahniuk, karanlık bir mizahla desteklediği güçlü ve çarpıcı üslubuyla, yaşadığımız dünyanın çirkin suretine ayna tutuyor. Son on yılın en özgün, en sarsıcı romanları arasında sayılan Dövüş Kulübü'nü Türkçe'ye kazandırmaktan sevinç duyuyoruz.
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Neden öneriyorum?

    Gören olmuştur sitede kitap ya da film önerisi istendiğinde bu eseri öneriyorum. Peki neden? Nedir beni bu kitapta bağlayan? Öncelikle defalarca kitabını okuyup, kitabın filmini de izlemiş biri olarak bir de üstüne üstlük bu kitabı inceleyen Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü kitabını da araştıran biri olarak yeterince bilgi sahibi olduğumu düşünüyorum.

    Şimdi ben bu eseri keşfetmeden önce Camus'un varoluşçuluğu ile Dostoyevski'nin yeraltısıyla iki arada bir derede gidip geliyordum. Bu iki yazarın ortak ele aldığı akımlar "Kendini toplumdan soyutlama, ve dışlama" dır. Şahsen hayatımı da bu akımlar düzeyince geçirip gidiyordum. Ancak bu kitap ile tanıştıktan sonra böyle bir farklılık, böyle bir haz almadım. Şimdi yanlış anlayanlar elbet olacak; ben Dostoyevski ve Camus'u asla gömmüyorum. Onların eserleri hâlâ benim için bir başyapıt değerinde. Ancak bu eser gerek kurgusundan gerekse topluma yönlendirdiği sivri dilli göndermelerle gönlümde baş sıraya koyuyor.

    Evet, değiştirdi. Şu an bile bana deseler; "Sana bir kitap okutacağız ve hayatını değiştirecek." yine de inanmam. Ancak samimi olarak söylüyorum ki bu kitap benim topluma ve dünyaya olan bakış açımı kökünden değiştirdi. Tüketim kültürüne, markalara, popüler kültüre ve para babalarına nasıl köle olduğumuzu gördüm. Hayatımdaki birçok olaylara karşı gözlerim açıldı.

    Ahh! Evet, sizi biraz sıktım değil mi? Keşke baştan uyarsaydım içeriğe girmeyeceğim diye. Sıkıcı bir insanım ben! Her neyse nerede kalmıştık? (Kitabın içeriğine ve konusuna ulaşmak için diğer incelemeleri ve kitabın arka kapağını okumanız yeterli.)

    Öncelikle kitap bir yeraltı edebiyatı olduğu için bolca kara mizah, bolca argo bulunuyor. "Ayy! Ben küfür sevmiyorum." diyenlerden ve "İslam, dünyaya hakim olacak moruk!" diye geçinenlerdenseniz bu kitap sizlere asla uymaz! Kitapçılarda önünden bile geçmeyin. Şimdi, bu eserde cüzi derecede felsefe, profesyonel olmayacak düzeyde postmodernizm, biraz sosyoloji, gerektiği kadar topluma yönelik sivri dilde eleştiri, çoğu kitabı aratmayacak kadar duygusallık, eşsiz benzersiz bir kurgu, üç tane farklı kişilikleri temsil eden üç ayrı karakter, bolca yeraltı edebiyatı ve bir o kadar da kara mizah var. Evet, bunların hepsini karıştırınca karman çorman olmaması elde değil. İşte bu yüzden bu eseri bir düz metinmiş gibi sorgulamadan, aklını kullanmadan okuyanlar ya bir daha yeraltı edebiyatına girmemek üzere tövbe ediyor ya da "Sadece dövüşüyorlar ya!" deyip bir daha kitabın yüzünü açmıyorlar. Anlamaya uğraşarak okuyanlar ise böyle bir eseri okuyarak toplumdaki bu uyuşukluğumuzu görerek tabiri caizse "gözleri açılıyor". Eşsiz benzersiz kurgu dedim. Evet, çünkü bu eseri Dostoyevski'nin Öteki eseriyle kıyaslıyorlar. Şahsen iki eser de birbirinden apayrı eserler. Aslında bu konuda söyleyecek o kadar çok şeyim var ki... Ama susacağım. Siz yine de ikisini de anlayarak okuyun da. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

    Filmi mi? Kitabı mı?

    Eveet, tartışmalı konuya geldik sonunda. Aslında bu soruyu sormak için kendimize şunu sormalıyız; "Ne için kitap okuyorum?". Çoğunuzun cevabını tahmin edebilirim; "Kendimden bir şey bulabilmek için.". Peki filmden mi daha çok şeyler alırız yoksa kitaptan mı? Bunun cevabı bu eser için diğer filmi yapılan kitaplara oranla daha da zor. Çünkü filminde vermek istediği mesajı tamamıyla verdiğini düşünüyorum. Ayrıca muhteşem oyuncu kadrosu ile de gönüllere taht kurdu (en azından şahsıma). Ancak bir filmi izlerken o karakteri o oyuncu ile bağdaştırırsın. Kitapta ise tüm o olayları kendi hayalgücünde resmederek tüm o kurguyu kendi içinde yaşarsın. Hazır aklımdayken şunu da söyleyeyim; kitabında filminde yer vermediği birkaç bölüm de var, haberiniz olsun. Bunlar yüzünden önce kitabını yaşamanızı, sonra isteğe bağlı olarak filmini izlemenizi öneririm. Ya da unut, bu söylediklerimin hepsini unut! İnsanlar gerçekleri okumaya dayanamaz... Zaten her kim okusun ki böyle gerçekleri söyleyen ve herkesin kendine bir şeyler katabileceği bu gereksiz eseri... Eğer bana aldırmayıp okumayı hâlen düşünüyorsanız, hiçbir şey için daha geç değil, vazgeçebilirsiniz. Ancak eğer başladıysanız; aşağı tırmananların dünyasına hoşgeldiniz. Son olarak şunu da söyleyeyim; "YERALTI ASLA SEVİLMEZ.".

    Daha söyleyeceklerim bitmedi. Geliyorum.

    Kahvemi içip kafam yerinde olduğuna göre, bir cesaretlik yapıp, birçok kuralımızı çiğneyerek, hayalarımın kesilmesi uğruna sizlere bizlerden bahsedeceğim; Bizler her yerdeyiz, gündüz görebileceğiniz her meslekte olabiliriz; öğretmen, aşçı, polis... Ancak geceleri bizler apayrı kişileriz. Tüm bu topluma olan öfkemizi birbirimizden çıkarıyoruz ve dövüşüyoruz. Dövüşlerde kazanmak ya da kaybetmek umurumuzda değil. Yeter ki fiziksel acıyla tanışıp bu tüketim toplumunun uyuşturucu etkisinden kurtulalım. Etrafa zarar veriyoruz bu doğru ama bize asla bir şey yapamazlar. Bizler onların yemeklerini hazırlıyoruz, ulaşımlarını sağlıyoruz. Hatta güvenliklerini bile biz sağlıyoruz. Onlar bizlere her zaman bağımlı, tıpkı yaptıkları tüketimler gibi. Bizler sağcı ya da solcu değiliz. Görüşümüz, paranın yönettiği tüm şeylere karşıyız. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizler büyük bir acı yaşamadık çünkü bizim acımız, hayatlarımız. "Televizyon programları izleyerek bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandık. Ama, hiçbirini olamayacağız." (180) Tanrının bizi sevmeme ihtimâlini düşündüğümüz için, kendimize çok öfkeliyiz...
  • 224 syf.
    ·3 günde·10/10
    BİR TÜMÖRÜM OLSA ADINI MARLA KOYARDIM!!
    Sendrom-lu/suz bir pazartesi sabahından herkese merhaba;

    Malum bahar geldi, bi inceden üstüme çöken rehavet sebebiyle okumalarım biraz ağırlaştı falan, aslına bakarsanız Chuck Palahniuk bu dönemlerde benim kurtarıcı şövalyem sayılır, halihazırda Hakan Günday okuma çabaları içerisindeyken bunalıp bir anda kendimi Fight Club'a başlamış buldum.

    Kitabı okurken keşke filmi izlemeseydim diye içimden geçirdim sık sık, her zaman önce kitap parolasıyla yola çıksam da yıllar önce izlemiş bulunduğum için kitaba çok özgün bir şekilde başlayamadım. Hatta ilk on bölüm kitaba adapte de olamadım. Çünkü Marla Singer denildiğinde aklıma direkt Helena Bonham Carter'ın gelmesini engelleyemiyorum. He diyeceksiniz ki bu yorum filme haksızlık etmiyor mu?
    -Asla! Film kendi çerçevesinde olabilecek en iyiler arasında bundan zerre kadar şüphem yok , ayrı ayrı, ikisi de türünün en iyisi ama ben sadece kitabı okumuş olmayı tercih ederdim, daha özgün bir okuma yapabilmek için.

    Gelelim kitaba, sahip olduğu her şey; pahalı eşyalar, lüx araçlar, kabarık banka hesapları, pahalı bir muhitte dublex bir daire, ve bunun karşılığında, asık suratlar, biteviye mesai saatleri, sahtekarca gülüşler, yalanın bini bin para insanlar, bitmeyen depresyonlar, antidepresanlar, ucundan tutulamayan lojman griliğinde bir hayat.
    Tanıdık geldi değil mi? Bukowski'nin ''Yaşama sevincimi, sigortalı bir iş karşılığında sattım! '' sözü tüm bu söylediklerimin özeti aslında.

    ''İstediğim şeyler gün geçtikçe hep istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı. '' -Görünmez Canavarlar


    Daha pahalı bir araç, daha pahalı bir ev, daha pahalı kıyafetler, toplumun gözünde daha prestijli olmanızı sağlamıyor! İnsanlar sistemin içerisinde öyle bir evriliyorlar ki, o daha pahalı saatin, daha pahalı ayakkabının, sahibi olmak için geceli gündüzlü ömrünü tüketiyor.

    Bomboş..

    Janjanlı hayatlarınız, sahip olup içinde bile yaşamadığınız evleriniz, göstermelik arkadaşlıklarınız, sahtekar gülüşleriniz.. Bomboş..


    Fight Club'da Tyler Durden karakteri, anlatıcının sahip olamadığı,ama hep olmak istediği karakteri açığa çıkarıyor. Anlatıcı dipte, Tyler gökdelenin zirvesinde. Anlatıcı mesai bitirmek istiyor, Tyler tüm yüklerinden kurtulana dek dövüşmek. Hele hele son bölümlerde ki Kargaşa Projesi tam anlamıyla Tyler'ın modern anarşisinin dışa vurumu. Hangimiz istemedik çılgınlar gibi :)

    Velev ki; benden tam puan alan bir okuma oldu, okuyacak arkadaşlara tavsiyem filmi izlemeden okuyun. Keyifli okumalar dilerim tabi mümkünse ;)
  • 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tüketiyoruz;
    Tükettikçe TÜKENİYORUZ!

    Kendimden geriye, sizden ileriye, Tyler’dan sonsuza, Chuck Palahniuk’ten günümüze. Sistemi eleştiren sistemin yazarına, sistemin içinde çifte kavrulmuş benden, tersten sistemsiz bir inceleme.

    Dövüş Kulübü=Biz, Biz=Hiç

    Hiçlikte doğmuş, hiçliğe gidiyoruz. Durup bir bakıyoruz, gördüğümüz tek şey, koskoca bir HİÇ!

    “Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.”

    Sistemi eleştiren kitapları yazan yazarlar dahil, yazdıklarının tüketilmesi sonucunda bir kazanç ve ün sağlıyorlar. 1999 yapımı Dövüş Kulübü filminin bütçesi 63 milyon dolardır. Sistemi eleştiren kitabı beyazperde de insanlara aktarmak için bile, sistemin başrolüne en sistemsel para kazananlar başroldedir. Yani, sana kapitalist sistemin zararlarını anlatan kitabın, aslında tam bir kapitalizm koktuğunu söylüyorum. Çok sevdiğim bir kitap ve film ama gerçekler böyledir. Acıtır…

    Kapitalizmin damarlarımızda gezdiğini, ona direnmenin ya da onun hakkında masal anlatmanın bir mantığı olmadığı gibi, onunla ilgili akıl verenlerinde en büyük kapitalistler olduklarını aklınızdan çıkarmayın. Herkesin bir çıkarı vardır, o çıkar uğruna her şey yapılır. Kapitalizmi yıkıp yerine FreddieMercuryizm de getirseniz konu değişmez. Her zaman pasta payı, en baştakilerin olur. Bu sistemleri halk uğruna kullananlar olmadı mı, belirli oranda oldu. Lakin, o iş öyle olmuyor. İçeriden nemalanamayan herkes, çomak sokar. En temiz düşünceli lider, sistemin içinde ki çarkları beslemek zorundadır. Beslemez ise; Devrim’in karşısına her zaman Karşıdevrim çıkar. Ve bu oyun sürer gider…

    Hayal dünyası ile gerçekler arasında ki fark, 400km hızla giderken Lamborghini ile duvara çarpmak gibidir. Dışarıdan baktığınızda o araçtan sağ çıkacağınız düşüncesi vardır ama o araba sadece dünyevi maddelerden üretilmiş, özel bir kalkanı olmayan, lüks döşemesi ve özel tasarımından ibarettir. Duvara çarpar ve ikiye katlanır, parçalanır, patlar ve parçalarınız dahi bulunmaz. Kapitalizmin karşısında durmakta buna benzer. Hepimiz en büyük antikapitalistler olabiliriz lakin lafta. Neden mi lafta?

    Bu incelemeyi yazdığım bilgisayarım Amerikan malı, işletim sistemi Amerikan malı, yazıyı yazdığım program Amerikan malı, kullandığım fare Amerikan malı... Hepsi konforuma özel, özenle seçilmiş bir birleşimden ibaret. Kapitalizmin en kapitalist ülkesinin markasını kullanıyorum. Sözde Türk malı kullansam ne olur, ne değişir. Hiçbir şey. İçinde ki işlemci Amerikan malı, ekran Amerikan malı, Anakart Amerikan malı. Kapitalist düzen böyle bir şeydir. Sen istersin, onlar üretir. Onlar üretir sen alırsın. Sen alırsın onlar zenginleşir. Sonra bir bakmışsın hiç ihtiyacın olmayan şeyler almaya başlamışsın. Unutma, bu yazıyı okuyan sen, kapitalizmin doruklarında halay çeken ülkelerin markalarını kullanıyorsun.

    Her aldığın yeni şey, muhtemelen birinci derece de ihtiyacın olmayan şeydir. Kapitalist düzen, sen de olanın bir başka türünü sana sessizce aldırır. Hatta aynısını aldırmaktan geri durmaz.

    Şimdi Tyler Durden’a kulak verelim:

    "Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."

    Konfor alanı, sizin ölüm fermanınızdır aslında. Konforunuz varsa, daha fazlası için asla durmazsınız. Daima daha iyisi için çalışırsınız. Mesai yapar, canınız çıkana kadar çalışırsınız. Peki ne için, ortalama 240 Dolar maliyetle üretilmiş bir Iphone’a 1000 Dolar vermek için. Ülkemizde KDV’si ile birlikte "minimum" 8000TL’ye karşılık buluyor. Peki ne içinmiş, çok daha ucuza işinizi görecek olanı almak yerine, belki de kullanmayacağınız özelliklerle dolu ve o parayı hak etmeyen bir cihazı almak için. Peki ne için, gösteriş için.

    Hayat böyledir. Zaman; değecek olan şeylere değil, değmeyecek olan şeylere harcanır.

    Fight Club bir fenomendir. Sistem eleştirisi ile birlikte, bizim içimizde bulunduğumuz toplumu ve dünyayı eleştirir. Buna karşı seni hazırlar ve olman gereken şeye dönüşmeni sağlama çabası güder. Bu eleştiriyi okudukça, hepimizin hoşumuza gider. Bir sol yumruk yeriz, ardından sağ yumruk, sonra meşhur Aparkat!

    Aslında günlük hayatta gizlenen insanlar, kuralsızca ve dilediklerince istediklerini yapmak, kuralsızlığa karşı kuralların olduğu dövüş kulübüne içlerinde biriktirdikleri öfkeyi kusmak için gelirler, fakat; evrim kendisini tam tamamlamaz. Çok karıştı değil mi, sistemsizlik bile kendi içinde sistem doğurur diyorum!

    Sistemin içinde olup sistemi eleştirmek o kadar kolaydır ki, o sistemin içinde olup sistemi değiştirmek ise imkansıza yakındır. Dünya bir sisteme sahip olmasaydı, Saramago’nun Körlük kitabında ki her şey büyük oranda gerçekleşir, körler ülkesinde tek gözü olan kral olurdu. Tek gözü olmasa da aklını kullanan bir kör, diğer körlere hükmedecek bir yol bulurdu. Eşit doğmadık, eşit ölmeyeceğiz. Bir tek toprak altında eşit olacağız. O da kimisi gül ağacından tabutla iniyor yeraltına, kimisi çam ağacı. En iyisi mi şöyle diyelim, sadece çürüdüğümüzde eşit olacağız. Onun dışında, hepimiz bir sistemiz.

    Sistemle barışmak, onun zararlarını minimuma indirmek bir seçenektir. Sistemi çökertmek kaosa sebep olur. Kaos anarşizmi doğurur. Kargaşa herkesin bir baş olmasını, güçlünün güçsüze hükmetmesine olanak sağlar. The Walking Dead, çok uzak bir örnek olmasa gerek? Ne yazık ki insanlar doğası gereği, boyun eğmek ve itaat etmek zorundadır. İnsanlar kendilerine emir verilmesini ve denilen şeyleri yapmak isterler. Asla kendi başlarına bir şey yapmak için çaba sarf etmezler. Dünyanın %99’undan bahsediyoruz burada, %1lik kısmın hayalciliği, %99’un altında ezilmesindendir. Hayaller insanların sözde direncini ayakta tutar. Söz de direnç aslında tek bir parmak şaklatmasıyla yok olur. En iyi sistem sistemsizlik olmadığı gibi, olağan durumda ki sistemde değildir. Çünkü; duyduğumuz ve gördüğümüz şeylerden çok, duymadığımız ve görmediğimiz şeylerin itaati altında yaşarız.
    Sistem üzerine kendimden yeterince yazdım sanırım? Şimdi Kitap üzerinden sisteme bir göz atalım.

    Dövüş Kulübü bir başkaldırıdır. Neye? Her şeye!

    Bizler dünyanın ürettiği hiçbir mal değiliz, doğamız gereği biyonik değil biyolojiğiz. Düşünerek yaptığımız bir çok şey gibi düşünmeden yaptığımız bir çok şeye de gebeyiz.

    “Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.”

    Birçok insan tam olarak bu tanıma uyuyor. Bunlar distopik kitaplarda, zorla itaat eden insanların, zorla değil kendilerince hipnotize olmuş hallerini temsil ederler. Kalkarlar, işe giderler, çalışırlar, eve gelirler, yemek yerler, televizyon izlerler, propaganda ile beslenir, sistemin kölesi olurlar. Kendi bireysel istekleri yerine, sistemin kendileri yerine seçim yapmasına razı olurlar.

    “Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.”

    Son yıllarda tüketim çılgınlığı iyice arttı. İnsanların daha çok alması için değişik stratejiler geliştirildi. Blackfriday, Cybermonday, 12.12, 11.11, En uzun gece, vsvsvsvsv… İhtiyacımız olan şeyler yerine, hiç ihtiyacımız olmayan şeylerin üretilmesine sebebiyet verdik. Bu hiç ihtiyacımız olmayan şeyler satın alınmasa, bir başka ihtiyacımız olmayan şeyler üretilir miydi? Efendim? Cevap belli…

    Hayata geldiğinizden itibaren kendiniz olmaktan ziyade sistemin bir varlığı olursunuz. Kendini sistemin dışında tuttuğunu söyleyen insanlar gerçek değillerdir. Bunu yapmaları için, tamamen doğal koşullarda yaşamaları ve tamamen sanayi üretimi şeylerden arınmış olmalıdırlar. Kısacası ilk insanın yaşayış biçimine yaklaşması gerekmektedir. Yoksa bilmem kaç bin TL’ye alınmış karavan ile doğaya gidip, ben sistemi yendim demek tam olarak sisteme yenilmek hatta sistemin bokuna batmış olmak demektir. Net olarak diyebiliriz ki; sen kimi kandırıyorsun ULAN!

    Dövüş Kulübü’nün içeriği tam olarak bu yazdıklarımı barındırmaktadır. Kitabı okuduğunuzda içinizde sisteme karşı bazı öfke nöbetleri oluşacak, değişik triplere girecek, ben mi sistemden; sistem mi benden büyük göstereceğim diyecek gibi olacak, telefon, doğalgaz, elektrik faturalarını ödeyemediğini anladığınızda, otobüse binecek paranız, kalacak eviniz olmadığında gerçekleri anlayacak ve o eli indireceksiniz. Sistemin askeri olacaksınız.

    Bazı kitaplar gerçektir, yaşamı anlatır, doğrudur. Yaşamın içinde insanlar gerçeklerden uzak durur, günlerini yalana yakın şeyler üzerine kurarlar. Gerçeklerin acıttığı ve birçok düşünceyi ve hayali öldürdüğü doğrudur. Alt tarafı birkaç milyar insan hayalleri ile yaşıyor, umut dolu ponçik bir gelecek planlıyor. Bunlardan olmak kötü bir şey olmadığı gibi olmamakta kötü bir şey değildir. Bazen sadece renk değişir ama lacivertin raylar üzerinde giden, ara sıra peronlara gelirken sinyalizasyon sistemi sayesinde ayrılan, daha sonra yine aynı yolda aynı istikamette birleşen yaşamlarıyız.

    Çok yerine yeteri kadarı ile yaşamayı öğrenirsek, sistemi hissetme oranımız azalır. Varmış gibi ama yokmuş gibi yaşama sanatı. Daha azına razı olursan doruklarda hisseder, şemsiye ile tanışırsın, daha çoğunu istersen en tepeye ulaşsan dahi dibe vurursun.

    Tabi ki şunu da unutmamak ve Tyler’a kulak vermek lazım;

    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun.”

    Ve unutmadan sevgili okur…

    "Kıçına tüy takmak seni tavuk yapmaz"

    Saygılar benden…
    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Bol sistemli günler dilerim.

    Not: Şu incelemeyi okurken bile kaç kb kapitalist interneti harcadın acaba…
  • 224 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Neredeyim ben? Hala yer altında mıyım? Şayet yer altındaysam bu kitaptan sonra biraz yükselmem gerekirdi... Biraz göğü görür gibi oldum hah tamam.

    Düzenli olarak okuduğum 18-19. yüzyıl kitaplarında katıldığım balolardan ayrıldım. Korseli, ayağıma dolanan süslü püslü parfüm kokan elbisemi çıkarıp yerine siyah gömlek, siyah pantolon bir de siyah ayakkabılar giyip Dövüş Kulübüne doğru yürüdüm. Bir barın altında yapılan Dövüş Kulübünün kapısını çaldım. "Tam zamanında geldin." dedi birisi. İçeride sarışın yakışıklı bir adam konuşuyordu:

    "Dövüş Kulübünün ilk kuralı dövüş kulübü hakkında konuşmamaktır."

    Adımı yazdırıyorum, bu benim dövüş kulübündeki ilk günüm bu yüzden dövüşmek zorundayım. Kural kuraldır. Karşıma birisi geçiyor. Önce o vuruyor. Yanağımı kayıp giden bir gök taşı gibi sıyırıyor. Yüzüne bakınca bana vururken neden keyif aldığını anlıyorum. Sonra ben vuruyorum ve vurduktan sonra fark ediyorum neden dövüşmek istediğimi...
    Tüketmeye doymayanlara vuruyorum, parasını sırf daha iyi bir koltuk takımı için saklayan ve ihtiyacı olanla paylaşmayanlara vuruyorum! Tek derdi altındaki son model lüks arabasıyla gösteriş yapmak, bu kadar mala sahip olduğu için kasım kasım kasılanlara vuruyorum! VURUYORUM! Kozmetik üreticilerine, sırf kadınlar güzel görünsün diye(!) denek hayvanlarına eziyet çektirenlere vuruyorum. Adaletsizliğe, düzensiz mal paylaşımına, insanların iğrençliklerine, ruhlarının kirliliğine. İçinin kirliliğini dışarı yansıtıp dünyanın içine edenlere vuruyorum !

    Aldığım fiziksel acı beni yeniden doğuruyor...

    Bunlar benim sözlerim değil, Tyler Durden'in sözleri.
    Ben melek gibi bir kızdım.

    Daha fazla anlatamam.
    "DÖVÜŞ KULÜBÜNÜN İLK KURALI DÖVÜŞ KULÜBÜ HAKKINDA KONUŞMAMAKTIR!"
  • 224 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bazen öyle sinirleniyorum, öyle sıkılıyorum ki hayattan.Açıkçası bir dövüş kulübüne gitmek istiyorum.

    Kimleri mi dövmek istiyorum?

    Dünyayı bu hale getiren herkesi.
    Haksızlık yapan herkesi.
    Yerlere çöp atan herkesi.
    Birileri açlıktan ölürken yemekleri atan herkesi. Birilerinin bir yılık kazancını bir ayakkabıya veren herkesi.
    Eğitimin ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmayıp ahkam kesen herkesi.
    Bizi bu düzenlere köle kılan herkesi.
    Haksızlık karşısında sesi çıkmayıp bana değmiyorsa sorun yok diyen herkesi.
    Geçmişi çabucak unutup kendi yaptıklarını eleştirdiğinden haberi olmayan herkesi. Ağzıyla konuştuğunu fiilen yapmayan herkesi. Sadece ve sadece dünya kendine aitmiş gibicesine diğer bütün varlıkları sömüren herkesi.
    İnsanları futbolla,ten rengiyle,diniyle,sac rengiyle,düşünceleri ile ayıran herkesi. Çocukların saflığından faydalanan herkesi. Savaş çıkaran herkesi.
    Hayvanlara eziyet eden herkesi.
    Şehirleri beton yığınına çeviren ve bunu medeniyet gören herkesi.
    Ağaçları kesen, ormanları yakan herkesi. Herkesi herşeyi...

    Şiddete karşı olduğum icin fiile dökemediğim bu dövüş hayalimde.

    Herkesin bir Tyler Durden'i var içinde. Öldürsek de öldürmekle efsaneleştirdiğimiz Tyler Durden...
  • 224 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    "İlk dövüştüğümüz gece bir pazar gecesiydi ve Tyler o hafta sonu tıraş olmadığı için parmak eklemlerim Tyler'ın iki günlük sakalı yüzünden sızım sızım sızlıyordu. Otoparkta sırtüstü uzanmış yatarken, sokak lambalarının arasından görünen tek yıldıza gözümüzü dikmiş bakarken, kime karşı dövüştüğünü sordum Tyler'a. Babama, dedi Tyler."

    "Babalar... Neden erkek çocuklarında bu kadar büyük travmalar bırakır, babalar... Kaçıp giden, kaybolan, erkenden ölen, nefret eden, nefret ettiren, sevgisini ver(e)meyen babalar..." diye yazmıştım Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam kitabına yazdığım incelemede. (#49214297)

    Baba, babbaaa... Ortak çocukluk derdi. Birçok erkek yazarın sorunlu çocukluğunun travmatik ögesi. Nefret edilenin adsız sembolü. Kaçan, kaybolan, yok olan, terk eden, bitip tükenen, oğlunu tamamlamadan bırakan babalar... Ömrün boyunca nefret ettiğin, bilmeden kavga ettiğin, suratına suratın vurmak istediğin, kaçıp gideni yakalamak istediğin, kaybolanı yeniden bulmak istediğin... Arızanın temel kaynağı; onsuz çözemeyeceğini o kadar iyi biliyorsun ki. Sen ömrü billah tamamlanamayacaksın onu zihninde yok etmedikçe. Arızan toptan giderilmedikçe bitmeyecek bu kendinle ve hiç görmediğin babanla olan kavgan.

    "Ben Joe'nun Kırık Kalbiyim, çünkü Tyler beni terk etti. Çünkü babam beni terk etti. Bir başlasam, böyle hiç durmadan sayabilirim."

    Korkan erkek çocukları, büyüyünce içindeki korku da büyüyen yetişkin çocuklar. Babasızlığın verdiği eksiklikle özgüveni yarım bırakılmış çocuk-yetişkinler. Yarımdık biz, yarım yamalak kalmışlardan oluşmuş bir güruhtuk. Hepimiz birbirimize benziyorduk ve hepimizin korkuları birbirimizin karbon kopyalarıydı. Sıkışıp kalmıştık bu hayatta, ne kendimizle ne babamızla ne de yaşadığımız sefil hayatla yüzleşebiliyorduk. Ölümüne kaçıyorduk gerçeklerden, yaşadıklarımızdan, onun bunun kölesi hayatlarımızdan. Sıkışmıştık ve yalnızca bir kaçacak delik arıyorduk. Sıkışmış hayatımızda herkesi şoke edici bir kaçış anı arıyorduk. Yalnızca bir kaçış anı...

    "Dövüş kulübünde gördüğünüz şey, kadınlar tarafından yetiştirilmiş bir erkekler kuşağıdır."

    İşlerimiz... Ömrü boyunca nefret ederek çalıştığımız, hiçbir işe yaramadan çalıştığımız, yalnızca sistemin ufak bir dişlisi olmamıza yarayan işlerimiz. Babamız yoktu ama hayatımızda başka başka babalar vardı. Neo-liberalizmin patron babaları. İşimizde patronu, müdürü, amiri yani kısacası bizi yöneteni görünce kabuğumuza çekiliyorduk; sinik, ezik çocukluğumuza geri dönüyorduk. Sistem üzerimize üzerimize geliyordu; tek amacı bizi yok etmek tek amacı bizi tektipleştirip, hiçleştirip dümdüz etmekti. Bir hiçtik, yok olmuştuk, donup kalmıştık, yanmıştık alev alev; sistem bizim suyumuzu çıkarıp posamızı atmıştı genç yaşımızda.

    "Tamirci çocuk diyor ki: "Eğer erkeksen, Hristiyansan ve Amerika'da yaşıyorsan, Tanrı modeli olarak babanı görürsün. Ve bazen de babanı iş hayatında bulursun."

    Ve bizler, kadınlı erkekli mutsuz aileler. Sistemin çarkında preslenmiş, hiçleştirilmiş, yok edilmiş bizler. Önce vahşi kapitalizm, sonra neo-liberalizmle itaat etmesi öğretilmiş, yalnızca güçlüye biat eden, parası olanın kölesi olan bizler. Çocukluğumuzdan beri topuyla tüfeğiyle gelen televizyon, bizlere yalnızca sistemin bir parçası olmayı öğretti. Tabii ki yalnızca bunu da öğretmedi. Bir gün ünlü, milyarder, kahraman olabileceğimizi, o koca koca markaların önemini ve çılgınca tüketme alışkanlığını da öğretti. Bizler artık birer zombileriz. Paranın, gücün, tüketimin, markaların bağımlısı; birbirimizin yok edicisi yaşayan birer ölüleriz.

    "Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, filim yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor," diyor Tyler. "O yüzden bize karşı dikkatli ol."

    O yüzden bizlere karşı dikkatli olmak gerek. Her an bir yok ediciye dönüşebiliriz. Her an çığırından çıkabilir, sistemi bozabilir, küçük bir dişli olmak yerine piramidi altüst edecek bir noktaya gelebiliriz. Ya da bitebiliriz, tükenebiliriz, hiçlikle hemhal olup yok olabiliriz. Elimizde zengin olma hayallerimiz kalmaz, elimizde paramız, malımız mülkümüz kalmaz, elimizde eşimiz, dostumuz, işimiz gücümüz kalmaz. Ve kalmayınca, yitirince her şeyi, korkusuz oluruz. Ve bir kez korkusuz olunca, bir kez her şeyi kaybedebilecek hale gelince isimsiz oluruz. İsimsiz olunca aynı bedende yıllar yılı baskılanmış, sindirilmiş, inine kapatılmış canavar birden hortlar. Bir gün gelir içimizdeki Tyler çıkar ve diğer ben yenilir, bir daha dirilip ayağa kalkamamacasına.

    "Tyler'ın hep söylediği gibi hissediyorum kendimi, tarihin süprüntü ve kölelerinden biri olarak. Hayatta hiçbir zaman sahip olamayacağım bütün güzellikleri yıkıp yok etmek istiyordum. Amazon yağmur ormanlarını yok etmek istiyordum. Uzaya klorofluorokarbon gazları pompalayıp ozon tabakasında koca koca delikler açmak istiyordum. Dev tankerlerin boşaltma vanalarını açmak, açık denizlerdeki petrol kuyularının kapaklarını kaldırmak istiyordum. Yemeye paramın yetmediği bütün balıkları öldürmek, asla göremeyeceğim Fransız kumsallarını kirletmek istiyordum."

    Bizler kayıp metropolün kandırılmış modern insanlarıyız. Bizler dediğime bakmayın siz, hiçbirimizin bir adı yok. Yok olmanın kıyılarında gezen, her an fişi çekilecekmişçesine, her an sigortası atacakmışçasına yaşayan, yaşamaya uğraşan adsız insanlarız. Ve bir gün gelir içimizdeki nefret uyanır. Ve bir gün gelir içimizdeki Tyler uyanır. Ve bir gün gelir içimizdeki asıl ben, hayatı ters yüz etmek ister ve biz de "olur" veririz. Sonrası, sonrası yok. Sonrası yokluk, sonrası ölüm, sonrası bitiş, sonrası hiçlik.

    "Kendi ismimize ancak ölümde kavuşabiliriz, çünkü ancak ölümde mücadelenin bir parçası olmaktan çıkarız. Ölümde kahraman oluruz."

    Ve son geldi her şeyde olduğu gibi. Tek nokta ve bitti.

    https://www.youtube.com/watch?v=oizt4-vGNQA
  • 224 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    Filme uyarlanmış bir eseri okuma konusunda nasıl bir yöntem izlenmelidir? Bana soracak olursanız, eğer eserin uyarlanmış olduğu filmi, eserin kendisini okumadan önce izlerseniz bu zihninizde bir tür kısıtlamaya sebebiyet veriyor. Kitaptaki karakterlerin filmdeki aktörler olmadığının farkında olsanız dahi istemeden o karakterleri filmdeki oyuncularıyla anımsamaya başlıyorsunuz. Bunun insanda zihinsel olarak oluşan, okuma esnasındaki o hayali yapıya yararlı mı zararlı mı olduğu konusu eserin kendisini konu almadan önce dahi kafama takıldı. Eğer Dövüş Kulübü'nü, filmini izlemeden önce okusaydım ve sonrasında filmi izleseydim, filmdeki oyuncularla benim kafamda oluşan karakterler arasında onlarca farklılık olacaktı. Aslında buna bir kısıtlama adını vermek ne kadar doğru emin değilim ama bunun hayret edilesi bir durum olduğundan şüphem yok. Şöyle ki, benim varsaydığım durumu bir başkası aynı şekilde yaşamış olsaydı onun da kafasında o karakterler hem filmden farklı hem de benim kafamda oluşanlardan çok çok farklı olacaktı. Bu konuyu bu kadar uzatarak aslında bir nevi hayranlığımı dile getirmeye çalışıyorum mazur görün beni. İnsan zihni dünyadaki her şeyden bile daha özgün. İnsan zihninin bu özelliğine ve bu özelliği tetikleyen şeylerden birine; kitaplara hayran oluyorum her seferinde. Değişkenler olmayan bir denizde dahi, rüzgarın tersi yönünde gidebilecek bir kapasiteye, güce sahip insan aklına hayran kalmamak elde değil.

    İşte Dövüş Kulübü de tam da insanların bu bahsini ettiğimiz akıllarının gücünü ve kapasitesini unutmaya (unutturulmaya) başladığı (başlandığı) bir zamanda geçen bir roman. Bu öyle bir zaman ki, insanlar asla ulaşamayacakları ideallerin peşinde kendi istekleriyle koşuyorlar, bundan sonra kendilerince memnun oluyorlar ve içlerindeki huzursuzluğu da bu asla ulaşamayacakları ideallerin o pembe hayaliyle ezmeye, yok etmeye çalışıyorlar. Bana soracak olursanız oldukça tanıdık gelen bir çağ bu, sizce? Asla ulaşılamayan idealler kavramı üstünde durmak istiyorum. Bu anlatılan zaman dilimindeki insanlar bir şeylere elbette ki ulaşıyor, istedikleri şeyleri aylarca süren iş emeği karşısında elde edebiliyorlar, buraya kadar bir sorun yok. Sorun, o elde ettiği şeyden sonra tekrar elde edilecek bir şeyin, bireyin önüne çıkarılması ve bireyin de bunu içtenlikle onaylaması. Yani hedeflerin sonsuzluğu, bununla da bireyin tatminsiz, aç gözlü bir canavara dönüşmesi. Bu canavarlığı da kendine yakıştırması ve bunu kendince normalleştirmesi.

    Neden canavar olsun ki insan? Bir insan, bir birey nasıl canavara dönüşebilir? İnsanın en çok korktuğu canavarlar yine insanın bizzat kendisidir. Çünkü insan böyle olmayı kendi seçebileceği ve bundan memnunluk duyabileceği bir hale getirilmektedir bu çağda. Mesela bir yüzüğü elde etme yolunda aylarca çalışabilecek bir bireyin fiziksel çabanın yanında bunun için gerekli olan zihinsel çabayı gösterebilecek potansiyeli varken, örneğin o yüzüğün yapım aşamasında insanların yaşadığı zorlukları anlatan bir belgesel izlese dahi aklındaki o yüzüğe ulaşma fikrinin tatlı hayali (ya da tatlılaştırılmış mı demeliydim?) aklından çıkmamakta, o değerli madenin bulunmasında ve çıkarılmasında çok büyük zorluk çeken insanlar bu sayede aklına gelse ve onlar hakkında düşünebilmek için gerekli olan zihinsel potansiyele sahip bile olsa bunu ötelemekte ya da bunu düşünmeyi o yüzüğe ulaşma düşüncesinden daha öne atamamaktadır, işte yazarımız böyle bir çağı ele almış. Eğer bir isim koyacak olsaydım böyle bir çağa, 'normalleştirilmiş normaldışılıkların bulunduğu bir çağ' diyebilirdim.

    İşte roman da tam buradan başlıyor aslında. Asla ulaşamayacağı ve ulaşamamaktan bıkmayacağı idealleri olan bir ‘iş adamı’ bir anda anlatmaya başlıyor kendini. Ama o andan değil, çok uzaklardan geriye dönerek anlatıyor kendisini. Bir şeyleri aşmış, kendi deyimiyle kendisinin ‘aydınlanmış’ olduğu bir zamandan. O da herkes gibi normalleştirilmiş normaldışılıkların dünyasına kapılıp gidiyor. Evine özel bir seri mobilya ya da çeşitli tabak setleri almak için aylarca çaba gösteriyor. Tam "her şeye ulaştım, artık bir şeye ihtiyacım yok" yalanına geçici olarak inanmaya başlayacağı sırada başına bir felaket geliyor ve sonrasında ise Tyler ile tanışıyor.

    Tyler ile değişen hayatında günler geçtikçe normalleştirilmiş normaldışılıkların kabul ettirilmiş dehşetini fark edip bunu yaşamaya başlıyor. Bu dehşeti fark ettikten sonra insan, bunu fark ettiği için memnun olamaz hale geliyor. Çünkü gerçek bir dehşet hissetmeye başlıyor ve o alıştırılmış olduğu yapay mutluluktan çıkınca bir süre neye karşı mutluluk hissedeceğini şaşırır hale geliyor. İşte romanın bundan sonraki gidişatında, karakterimizin içinde bulunduğu ruh hali bunun genişletilmiş şekli sayılabilir zannımca. Farkına varılmış bir dehşet ve bunun dallanıp budaklanmış hali.

    Gelelim eserin ismi nereden geliyor ona. Karakterimizin bir kurtarıcı, bir Mesih olarak gördüğü Tyler’ın söylediğine göre insan bu çağda peşinde koşmaktan bıkmadığı ideallerden ve bunların vermiş olduğu sahte güven ve güç hissinin vermiş olduğu uyuşukluktan dolayı insanların kendi özlerini unuttuklarını, sahte mutluluklarla acılarını unutmaya çalışmaları yerine gerçek acıyı yeniden yaşayarak acının tekrar farkına varıp ancak bundan sonra insanın saf acı kavramından kurtulabileceğini söylüyor. Bunun için de Dövüş Kulübü adlı mekanda insanlar birbirleriyle dövüşüp kimi unutulmuş duygularını böylelikle açığa çıkarabilir hale geliyorlar, Tyler bunu biliyor, o da biliyor... Ve karakterimiz bu tasvir edilen dünyadaki kimi haksızlıkları ve saçmalıkları görür hale geliyor. İşte bu görür hale gelme hikayesini anlatıyor Dövüş Kulübü.

    Buradan sonra kitap hakkında daha çok bilgiye giriyorum, bilginize.

    Bana soracak olursanız Tyler’ın insanlık boyunca süregelmiş bir kurtuluş umudu olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz insanlar bazen böyle davranırız, bir sorun olduğunda kurtarıcı birini isteriz kimi zaman. Buna gereksinim duyduğumuzu zannederiz. Evet “zannederiz” kitabımızın yazarı bundan bahsediyor bence. Tyler’ın kendi kişiliğinin bir yansıması olduğunu anladığı zaman ana karakterimiz, bunun kurtarıcı bir üst-insan olmadığını, bunun kendi olduğunu anlıyor. Bu anlamda Chuck Palahniuk belki de insandaki en büyük gücün yine kendisinde olduğunu söylemeye çalışıyor bizlere. Bir kurtarıcı ikonu, belki de sadece çaresizce sarıldığımız (belki de istemsizce sarılmak zorunda bırakıldığımız) bir hayal sadece. Bu anlamda kendimizi yine ancak kendimiz kurtarabileceğimizi, bu ikona ya da kurtarıcıya bel bağlayarak asla kurtulma imkanımız olmayacağını ifade ediyor bir anlamda.

    Bu yönden, kitapta bahsedilen, uygulanan şeylerin doğru olduğunu bunları yapmamız gerektiğini, bizlerin de bir Kaos Projesi ortaya koymaya ihtiyacımız olduğunu söylemiyorum. Demeye çalıştığım, insandaki gücün farkına varılması dahilinde çok büyük şeyler yapılabileceği. Ama bu anlamda da Chuck Palahniuk bizlere bunun zorluğunu da belirtiyor bizlere belki de: Çünkü Tyler bir hastalık, bir kişilik bozukluğu. Bu olumsuzluklara sahip biri bunun, yani bu gücün ayırdına bir anlamda istemsizce varıyor ise bizler bunun nasıl farkına varacağız/varmalıyız?
    Bunun yanı sıra Palahniuk'un alternatif bir evrenden günümüz modern dünyasını ve bu modern dünyanın dehşet verici ‘normalleştirilmişliğini’ tüm gerçekliği ile dile getirmesi, insanın içini titreten soğuk bir ayaz gibi, okurları buz gibi bir dehşete düşürüyor.

    Dövüş Kulübü, yaşanması gereken bir dehşet...
  • 224 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    İnsanlar medeniyet, kapitalizm gibi kavramlarda beklentilerini bulamamıştır ya da bulmuştur ancak artık daha yeni sorunlar peydah olmuştur. Sözü geçen insanlar ne çok fakirler ne de çok zenginlerdir, onlar orta halli diyebileceğimiz insanlardır ve aşağı da yukarı da eşit mesafededirler. Bu insanlar tüketerek özgürleştiğini düşünürler ve daha çok tüketebilmek için çalışırlar. Tek düşünceleri bu olmaya başlamıştır ancak insanların ilkel anlamda özgürlük içgüdüsü açığa çıkmak için çırpınıyordur. Zannımca “biz büyük buhranlar yaşamadık, bizim buhranımız ruhani” sözlerini yazar bu iç çatışma için diyor. Zayıf bireyler her zaman daha güçlü birilerinin yanında yer alır. Çağın zayıflaştırdığı kahramanımız, güçlü Tyler’a sığınıyor. Onu çok seviyor, onun gibi olmak istiyor. Tyler kendi deyişiyle “tarihi silmek, medeniyeti tasfiye etmek” yani dünyayı formatlamak istiyor. Bakalım hikayeyi ağzından dinlediğimiz kahramanımız ve Tyler dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek için neler yapacak? Bunu başarabilecekler mi? Farklı tarzıyla okunması gereken bir kitap olmuş. Chuck Palahniuk bundan sonra da şans vereceğim yazarlardan olacak.

    Bu eser bazı sosyoloji öğrencilerine araştırma konusu olmuş, sayfalar dolusu analizleri yapılmış. Herkes farklı analizlerle farklı çıkarımlar yapmış çünkü buna müsait bir eser. Kimi bu eser tüketim toplumunu eleştiriyor diyor, kimi Tyler bir mesih diyor, kimi Tyler bir şeytan diyor, kimi Tyler bizim nefsimiz diyor,kimi bilinçaltı için sübliminal mesajlarla dolu diyor, kimileri İslamiyeti anlatıyor diyor, kimileriyse çok net bir New Age propagandası diyor. Bu kitabı okuduktan sonra kendi çıkarımlarınızın herkesinkinden farklı olduğunu görürseniz şaşırmayın. Bakalım siz Tyler’a nasıl bir rol biçeceksiniz.

    Film ile ilişkileri
    Edward Norton, Narrator(hikayeci) karakterine; Brad Pitt ise Tyler Durden karakterine yapışmış durumda olduğu için okurken onlardan bağımsız düşünemedim. Sanırım bu çok da kötü olmadı. Sanki kitap boyunca E.Norton ve B.Pitt ile birlikte dolaştım durdum. Filmi kitabına yakın olmasına rağmen bazı farklılıklar var. Örneğin sonları farklı. Karşılaştırma yapmayacağım çünkü ikisinin sonu da iyiydi.
    Önce filmi izlemeseydim kafamda bu kadar iyi canlandırabilir miydim, bilmiyorum. Çünkü konu gereği Chuck Palahniuk karışık bir anlatım kullanmış. Anlatım demişken kitap tam anlamıyla bir yeraltı edebiyatı ürünü. Argolar, küfürler barındıran bir kitap olduğunu belirtmek gerek.
    Son olarak önerim ise sadece kitabı okuyarak ya da filmi izleyerek bırakmayın. Muhakkak ikisini birden yapın. Jenerasyonumuzdan ötürü olsa gerek Fight Club benim için özeldi bu yüzden biraz uzun oldu :) Ama daha uzun da olabilirdi epey dolu bir kitap. İyi okumalar.

    Şunu da buraya iliştireyim kitap boyunca kulaklarımda çınladı sanki..
    Where is my mind? : https://www.youtube.com/watch?v=yFAnn2j4iB0
  • 224 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    İlk dövmesi olarak, koluna ‘Marla Singer’ portresi kazıtan, ‘Fight Club’ manyağı biri geldi, açılın. Bu inceleme için geç bile kaldım. Film konusunda da bazı eleştirilerim olacak, ama onun dışında bulunduğumuz site sebebiyle tamamen kitap üstüne yoğunlaşacağım. İncelemenin spoiler içerdiğini söylememe gerek bile yok. Ama ben yine de uyarayım.

    Aslında bunun hakkında konuşmamalıyım. İlk kural.

    1996 yılında Chuck Palahniuk tarafından kaleme alınan Dövüş Kulübü, yazarın ilk kitabı. Palahniuk daha önce kısa hikayeler yazmayı denemiş, ancak yayıncıların dikkatini çekememiş. “Görünmez Canavarlar” adlı kitabı, yayıncılar tarafından rahatsız edici bulunduktan sonra, asıl rahatsız edici olanı göstermek için Dövüş Kulübü’nü yazmaya başlamıştır.

    Öncelikle anlatıcımızın bir adı yok. Ne ‘Joe’, ne de sadece filmi izlemiş kesimin genellikle zannettiği gibi ‘Jack’ değil. O yüzden karakterimiz Tyler’a evrilene kadar, kendisinden ‘Anlatıcı’ olarak bahsedeceğim.



    “Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur.”

    Anlatıcı, birçok kişinin hayatlarında ulaşmak isteyeceği hedeflerin hepsine ulaşmış, tamamlanmış birisi. Lüks eşyalarla döşenmiş, içinde yemek pişmeyen, ama çeşni ve sosların bol olduğu, oldukça güzel ve lüks bir ev. Etiketinden dolayı, bir anda ederinden yüz kat daha fazla fiyatlara satılan, pahalı kıyafetlere sahip bir gardrop. Son model bir araba. İyi bir iş. Yani konformist kişilere göre, mükemmel ve kusursuz, ulaşılması için tüm ömrün feda edilmesinde sakınca görülmeyen bir yaşama sahip.

    Ama Anlatıcı, minik hayatından memnun değil. Fazla tamamlanmış, fazla mükemmel olduğunu düşündüğü hayatından sıkılmış. Kıstırılmış hissediyor. Tek kullanımlık eşyalara ve arkadaşlara sahip olduğu işinden, televizyon, reklamlar ve popüler kültürün durmadan, nefes bile almadan pompaladığı ve herkesin ulaşmak istediği yaşam tarzından, IKEA mobilyalarından, iç tarafında kim bilir hangi moda devinin soyadı bulunan etikete sahip kıyafetlerinden bıkıp, usanmış. O sıralar adını koyamadığı ve nedenini bilmediği bu bıkkınlık, kıstırılmışlık duyguları onu öylesine rahatsız ediyor ki, bir hastalığa sebep oluyor: İnsomnia.



    “Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyasının kopyasının kopyası gibi.”

    Anlatıcı’yı uyutmayan, işlerin aslında hiç yolunda gitmediği, bütün bu yaşam tarzından çok sıkıldığı konularında uyaran ilk hisleri, Tyler Durden’ın ilk ortaya çıkış emareleri olarak görebiliriz. Anlatıcı tarafından ete kemiğe büründüğü tanışmalarından bile önce.

    Sadece uyumak isteyen ama üç haftadır uyuyamayan Anlatıcı, acı çektiğini ve kendisine Amital Sodyum, Tuinal ve Seconal’lar vermesini istediği doktorundan bir tavsiye alır: “Gerçek acının ne olduğunu görmek istiyorsan, ölümcül hastalıklara sahip insanların destek gruplarına git.”



    “İnsanlar ölmekte olduğunuzu sanırlarsa, bütün dikkatlerini size veriyorlardı. Bugün sizi son kez görüyor olmaları gibi bir ihtimal varsa, sizi gerçekten görüyorlardı.”

    Doktorun tavsiyesine uyan Anlatıcı, Tyler’dan, bıkkınlık ve sıkışmışlık hislerinden kurtulduğu ve bu sayede nihayet uyuyabilmesine neden olan destek gruplarına gitmeye başlar. Çünkü ölümünün yaklaştığını bilen bir insan için, lüks bir ev, içinde bulunan eşyaları kimin tasarladığı, kaç model arabaya bindiği ya da hangi marka kıyafeti giydiği genellikle önemli değildir. Çünkü altı ay ömrü kalmış bir insan için, sekiz ay sonra piyasaya sürülecek son model telefonun hiçbir önemi yoktur.

    Çünkü bu etrafımızı saran binbir türlü şeyden kurtuluşumuzdu. “İşte bu özgürlüktü. Bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü.” Kendi kaçışını beceremeyen Anlatıcı, hastalıkları sayesinde tüm bunlardan arınmış insanların sözlerinde ve gözyaşlarında kendini arındırır, Tyler’ın çığlıklarını bastırır ve bebekler gibi uyumaya başlar. Tam iki yıl boyunca. Ta ki bir turist bozuntusu ortama gelene kadar: Marla.



    “Bu silah, bu anarşi, bu patlama, aslında hepsi Marla Singer’la ilgili.”

    “Marla’nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla’nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu.

    Anlatıcı, destek gruplarına kendisi gibi bir yalancı geldikten sonra dibe vuramaz, ağlayamaz ve uykusuzluk geri döner. Marla’nın yalanı kendi yalanına ayna tutar ve yalandan başka bir şey göremez. Tyler Marla’yı delicesine istemeye başlar. Çünkü Marla, Anlatıcı’yı bu geçici rahatlamadan, kendisini kandırmaktan kurtaran tümördür. Çünkü Tyler’a göre Marla en azından dibe vurmak için çabalayan biridir.



    “Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı, benim ruhumu kurtarma savaşındadır. Bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür kılacaktır.”

    “Adı Tyler Durden’dı. Sendikaya kayıtlı bir film makinistiydi, şehir merkezindeki bir otelde garsondu ve bana telefon numarasını verdi. İşte onunla böyle tanıştık.”

    Destek grupları sayesinde iki yıllık bir zincire vurulma süreci geçiren Tyler, Marla sayesinde bu zincirleri kırmaya başlar. İki yıl boyunca bastırılma ve geriye itilme neticesinde iyice sinirlenen Tyler kişiliği, en sonunda Anlatıcı tarafından ete kemiğe bürünecek kadar güçlenir. Filmde tanışmaları farklıdır. Filmde ilk tanışmaları uçakta gerçekleşir. Tyler, kendini akıllı sanan bu aptala, beş dakika içinde on tane ayar verir. Ama kitaptaki tanışmaları çok daha etkileyicidir bana göre.

    Kitapta bir çıplaklar plajında tanışırlar. Lüks evlerden, pahalı eşyalar ve kıyafetlerden uzakta, anadan doğma bir şekilde görünür ilk seferinde Tyler. Buradaki çıplaklığı Tyler’ın doğumu olarak görebiliriz. Tyler, plajda kütüklerle dev bir elin gölgesini yaratır ve belli bir anda bu gölgenin bir dakika boyunca kusursuz olacağını söyledikten sonra, kendi yarattığı elin ve kusursuzluğun avucunda oturur. Daha iyi bir iş, araba, eşyalar ya da ev kusursuzluk falan değildir. “Bir dakika yeterli” der Tyler, “Tek bir an. Hayatta kusursuzluktan en çok bunu bekleyebilirsiniz.”



    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, canının istediğini yapmakta özgür olursun.”

    “Fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum? Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim.”

    Tyler Durden’ın ilk işi, Anlatıcıyı bağlayan bağları tek tek çözüp, yok etmektir. Anlatıcı’nın bütün ömrünü uğruna heba ettiği dairesini, eşyalarını, kıyafetlerini havaya uçurur. Son model arabasının ön camına da bir masa lambası saplar. Tyler, Anlatıcı’yı kusursuz ve tamamlanmış olmaktan kurtarmıştır. Nihayetinde, postacı dahil kimsenin uğramadığı bir muhitte bulunan, su ve elektriğin dâhi doğru düzgün sağlanamadığı, eşyaların olmadığı ve ön kapısında kilit bile bulunmayan köhne bir evde, Tyler ile yaşamak üzere yola çıkar.



    Tyler diyor ki: “Bana bütün gücünle vurmanı istiyorum”

    “Dövüş Kulübü’ne hoş geldiniz.”

    “Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir. Belki de cevap, kendine zarar vermektir. Belki de kendimizi daha iyi bir şeye dönüştürmek için her şeyi kırıp dökmemiz gerekiyor.”

    Kadınlar tarafından yetiştirilmiş erkekler, Dövüş Kulübü’nde kitleler halinde özgürleşmeye başlar. Kendilerine dayatılan şeylerden birbirlerine zarar vererek kurtulurlar. Kişinin sadece tüketici rolüyle var olabildiği bir zamanda, modern yaşamdan, tüketici toplumundan, medya yoluyla pompalanan popüler kültürden ancak şiddetle yani ilkel bir yolla arınmaya başlarlar. Birbirlerine attıkları her yumrukta, çevrelerini saran bu sisteme karşı bir öfke boşalması yaşarlar. Dövüş Kulübü inanılmaz bir hızla yayılır. Tyler, ilk kuralda dövüş kulübü hakkında konuşmayı yasaklar. İkinci kural yine aynıdır. Tyler, bu şekilde, bunun önemini üstüne basa basa haykırır. Tyler’ın taktiği oldukça iyidir. Çünkü bir şeyi kitlelere en hızlı şekilde yaymanın en iyi yolu, o şeyi yasaklamaktır.



    “Önce aptal olduğunu ve bir gün öleceğini kavraman gerek. Yüzüme bak. Bir gün öleceksin ve bunu kavramadığın sürece benim gözümde beş para etmezsin.”

    “Önce dibe vurmak zorundasın.”

    Hâlâ bazı sınırlardan kurtulamamış olan ve dolayısıyla Tyler’ı da sınırlamaya çalışan Anlatıcı, yine Tyler tarafından iteklenerek bir üst seviyeye geçer. Anlatıcı, melek yüzlünün güzel suratını darmadağın ettikten sonra hiçbir tat alamadığını fark eder. Belki de dövüşmek insanı kesmez oluyordu. Belki de dövüşü bırakıp daha büyük şeylere yönelmesi gerekiyordu. Anlatıcı’nın bu hareketi sonrası Tyler, Dövüş Kulübü’nde ya çıtayı yükseltmeleri ya da bu meseleyi bitirmeleri gerektiğini düşünür. Tyler tabii ki çıtayı yükseltmeyi seçer.



    Kargaşa Projesi’nin beşinci kuralı da şudur: “Tyler’a güvenmek zorundasınız.”

    Tyler’ın bir sonraki hedefi daha büyüktü. Dövüş Kulübü ile insanları bireysel olarak kurtarmak yetmiyordu. Kargaşa Projesi’nin hedefi medeniyeti tüm toplum için tahliye etmekti. Derhal ve tamamen. Kültürel bir buzul çağı, vaktinden önce başlatılmış bir karanlık çağ, dünyanın kendisini toplamasına yetecek bir eylemsizlik süreci. Tyler, anarşiyi haklı çıkarıyordu, ona anlam kazandırıyordu.

    Özellikle Kargaşa Projesi sonrası, Tyler hakkında sıklıkla düşülen bir yanılgı var. Tyler, bir devrimci değil. Evet, sistemin amansız bir düşmanı ve gözü dönmüş bir şekilde sistemden ve getirilerinden, toplumdan götürdüklerinden nefret ediyor. Ama Tyler, sistemi yıkıp, yerine yeni bir sistem getirmekle asla ilgilenmiyor. Tyler’ın istediği sistemi yıktıktan sonra yerine hiçbir şey koyulamaması. Tyler, düzeni yıktıktan sonra, herhangi bir düzen istemiyor. Tyler, dünyadan tarihi söküp atmak istiyor. Tyler, Mona Lisa ile kıçını silmek istiyor.



    Ben genel hatlarıyla bir inceleme yapmayı seçtim. Yine de çok kısa tutamadım sanırım. Yoksa üstüne konuşulacak daha çok noktası var kitabın. Tek sayfasında bile saatlerce konuşulacak, değinilecek pek çok konu ve metafor var. Okuyun, okutturun.



    Film hakkında da kısaca bir şeyler söyleyeyim. Eleştirim filme değil, ama filmin bazı kişiler tarafından konulduğu yerle alakalı. İzlediğim en iyi film olmasa bile, en sevdiğim filmdir kesinlikle. Fincher’ın, Palahniuk tarafından bile kıskanılan kurgusu, çekim açıları ve teknikleri, araya serpiştirilen güzel ayrıntılar, muhteşem bir şarkı eşliğinde kitaba göre kat kat daha vurucu bir final ve muhteşem oyunculuklar. Kült film mertebesini sonuna kadar hak eden bir filmdir benim için. İsteyen, istediği mesajı almakta serbesttir tabii ki. İnsanı düşünmeye iten pek çok mesaj da içerir gerçekten. Ama bazı kişilerin yaptığı gibi Kapitalizm karşıtlığı açısından kutsal bir yere konulabilecek bir film ya da rehber değildir kesinlikle. En nihayetinde eleştirdiği her şeyin en büyük savunucusu, üreticisi, en büyük çarkı olan Hollywood tarafından önümüze konulmuştur. Bu konuda çıkarılabilecek en güzel mesaj da bu olabilir bence. Kapitalizm ve popüler kültür üreticileri eğer paraya dönüştürebileceklerse, kendilerine yöneltilen eleştirileri bile allayıp pullayıp piyasaya sürebilirler. Onlar için içeriğin bir önemi yoktur. Para getiriyor mu? O zaman sıkıntı yok.

    Film ve muhteşem final şarkısı ile bitireyim incelemeyi:

    https://youtu.be/FSCgfI3OG7s


    “Tebrikler, dibe vurmaya bir adım daha yaklaştın.”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Dövüş Kulübü
Baskı tarihi:
Temmuz 2019
Sayfa sayısı:
224
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755393226
Orijinal adı:
Fight Club
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
İstenmeyen yağlar. Pahalı, butik sabunlar. Maaş çekleri, güzel bir ev, zarif mobilyalar. Yalnızlık ve yabancılaşma. Tüketimin susmayan arsız çağrısı. Yalanlar ve yalanlar. Nefret ve öfke.

İlk kez yayımlandığı 1996'dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan Dövüş Kulübü, yeni binyılın eşiğinde geçen bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor. Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler'in felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir dövüş kulübü ülkenin dört yanını saracaktır. Ama Tyler'in dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler'in peşine takılır...

Chuck Palahniuk'un ilk romanı, tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzellik idealine ve iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri yöneltiyor. Palahniuk, karanlık bir mizahla desteklediği güçlü ve çarpıcı üslubuyla, yaşadığımız dünyanın çirkin suretine ayna tutuyor. Son on yılın en özgün, en sarsıcı romanları arasında sayılan Dövüş Kulübü'nü Türkçe'ye kazandırmaktan sevinç duyuyoruz.

Kitabı okuyanlar 3.370 okur

  • _-'DoĞuKaN'-_
  • Murat KARAMEŞE
  • Harun Tomruk
  • önder sayar
  • Damla Ayhan
  • Handenur doğan
  • İlayda
  • Tülin Tolay
  • Deniz
  • melike öz

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%5.1
14-17 Yaş
%5.6
18-24 Yaş
%30.3
25-34 Yaş
%36.3
35-44 Yaş
%16.6
45-54 Yaş
%3.5
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%2.5

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%49.7
Erkek
%50.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%43.3 (514)
9
%28.3 (336)
8
%16.2 (193)
7
%8.3 (99)
6
%2 (24)
5
%0.9 (11)
4
%0.3 (3)
3
%0.3 (3)
2
%0.2 (2)
1
%0.3 (3)

Kitabın sıralamaları