Kitabı yıllar önce almış, ne kadar niyetlendiysem de okuyamamıştım. Ne büyük kayıp...
Şimdi tam da bu saatlerde göğüs kafesimi darlayan bir acıyla yazıyorum bu incelememi.
Aslında bu, diğer incelemelerimde olduğu gibi sadece hislerimi anlatıyor, kitabı incelemem imkansız, burada ben inceleniyorum aslında. Ruhen çöktüğüm için de yazdığım şeyleri kontrol etmeden paylaşacağım, dönüp bir daha baktığımda kendime dair gördüğüm tek şey samimiyet olsun istiyorum. :)
İnsanlar öyle şeyler yaşar ki birden koskoca dünya gözünüzün alabildiği yer gibi gelir, asla kaçamaz, aman dileyecek yer bulamazsınız. Ama bazen de öyle büyür öyle büyür ki kendinizi bir zerre gibi hisseder de kaybolursunuz.
Benim dervişim, güçsüzlüğü, korkusu, inancı, iradesi, iradesizliği, eksikliği ama her şeye rağmen şeffaflığıyla hayatımda bambaşka bir noktada artık. Bilmiyorum, bu kitabı okuyan herkes aynı şeyi hissetti mi ama içim o kadar dolu ki buna rağmen ağlayamıyorum. Son sayfasına kadar boğazımda yumru, göğsümde tarifsiz bir ağrıyla okudum kitabı, ama sonunda o benim canıma okudu.
207. sayfada "Ben hiçbir şeyi güzelleştirmeden, gizlemeden Allah’ın huzurundaymışım gibi konuşuyorum. Hem şunu da belirtmek istiyorum ki ben, ne kötü, ne tuhaf; insanların çoğu gibi sıradan bir insanım." diyor dervişimiz. Bu o kadar ustaca işlenmiş ki bütün duyguları zirvede yaşadım, rüyalarıma girdi ve orada bile o hislerle doluydum.
Dervişin, kardeşini arama süreci sayfalarca sürdü, 200 sayfa kadar, ama öldüğünü öğrendikten sonra her şey o kadar hızlı gelişti ki içimden hep şunu söyledim: "Hayatımızın belki de an'ımızın en büyük hedefi haline getirdiğimiz şeyler iyi ya da kötü neticeye bağlanana kadar saniyeler seneler gibi sürüyor ama netice beraberinde hızla akan bir ömür, hatta artık ölümü bekletecek hale