Bazı metinler vardır, onları okuduğunda bir şey öğrenmezsin; aksine bir şey hatırlarsın ama neyi hatırladığını da tam çıkaramazsın, Kötülük Çiçekleri tam olarak böyle bir yerde durur, çünkü sana yeni bir dünya kurmaz, zaten içinde bulunduğun ama görmezden geldiğin o alanı yavaş yavaş belirginleştirir ve bunu yaparken ne açıklama ihtiyacı duyar ne de bir yön gösterme kaygısı taşır, yalnızca gösterir ve geri çekilir, sanki insanın kendisiyle baş başa kalmasının yeterince ağır bir deneyim olduğunu bilir gibi. Baudelaire’in yaptığı şey kötülüğü anlatmak değil, onu yerli yerine koymaktır; çünkü onun metninde kötülük dışarıdan gelen bir sapma değil, insanın yapısına içkin bir sürekliliktir ve bu yüzden şiirlerde ne dramatik bir yükseliş ne de bir arınma arayışı vardır, daha çok kabullenilmiş bir bilincin durağan ama derin akışı hissedilir, insanın kendisinden kaçamadığı o dar alanda dolaşır durur dizeler.
Kitap boyunca dikkat çeken şey, estetik ile rahatsızlık arasındaki o ince çizginin sürekli ihlal edilmesidir; bir an durup hayranlık duyarsın, bir an sonra içgüdüsel olarak geri çekilmek istersin, fakat o geri çekilme isteği bile metnin işleyişine dahildir, çünkü burada şiir dışarıda duran bir şey değildir, yavaşça içeri girer, yerleşir ve insanın kendine karşı kurduğu o sessiz, görünmez savunmaları fark ettirmeden aşındırır. Zaman bu metinde ilerleyen bir şey değildir; genişleyen, üst üste binen ve aynı anda hem yaşayan hem çözülen bir katman gibidir, bu yüzden hiçbir şiir bir diğerini tamamlamaz, her biri aynı merkezin etrafında döner ve okur bir noktadan sonra ilerlediğini değil, aynı yerde derinleştiğini fark eder, ki asıl ağırlık da burada başlar.
Baudelaire hiçbir şeyi yüceltmez; ne aşkı ne acıyı ne de güzelliği, her şeyi olduğu haliyle bırakır ve bu sadelik bir