·
Okunma
·
Beğeni
·
6238
Gösterim
Adı:
Hikâyeler
Baskı tarihi:
Haziran 2018
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759955731
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Baskılar:
Hikayeler
Hikâyeler
Hikâyeler, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın daha önce yayımlanmış olan Yaz Yağmuru ve Abdullah Efendi'nin Rüyaları isimli hikâye kitapları ile dergilerde yayımlanmış fakat kitaplarına girmemiş hikâyelerinden oluşmaktadır.
364 syf.
·42 günde·10/10
Kitap okumak bir beceri midir? Okumayı bilen herkes her kitabı okuyabilir mi? Eleştirel okuma, derin okuma nedir? Bir kitabı okuyup değerlendirebilmek için, bilgi birikimimi, tecrübe mi, yaş mı önemlidir yada birkaçı birden mi? İnsanın okuma zevki zamanla değişiyor mu? İnsan kolay anladığı kitapları değersiz görüp zorlandığı kitaplara daha mı çok değer veriyor? Hikaye neden edebiyatın üvey evladı muamelesi görüyor? Milli edebiyata neden yeteri kadar ilgi gösterilmiyor? Sorular, bazısı cevap ararken bazısı da bazı rahatsızlıkları duyarlılıkları/duyarsızlıkları dile getiren sorular..

Ahmet Hamdi TANPINAR’ı ilk okumam 3-4 yıl öncesine dayanır. İlk okuduğum yazarlardandır kendisi. İlk 5 en kötü ilk 10 yazarımdan birisi. Sartre, Camus, Yusuf ATILGAN, Sabahattin ALİ okumalarım da aynı zamanlara denk gelir. Sartre’nin "Bulantı" ile Camus’un "Sisifos Söyleni" ve "Yabancı" , TANPINAR’ın "Sahnenin Dışındakiler", "Mahur Beste" ve "Huzur" eserlerini okumuştum. Yahu ne cahillik. Şu an bile zor anlıyorum bu yazarları, ucundan kıyısından ne tutturursak işte..

Huzur’un kapağını kapattıktan sonra 6 ay elime kitap alamamıştım. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" ile "Beş Şehir"’ i de satın almıştım da hala durur kitaplığımın rafında. "Hikayeler" kitabı elime geçmese uzunca bir sürü daha elime Tanpınar almaya cesaret edemezdim ya..

Mahur Beste’yi okuduğum da şaşkına dönmüştüm. Adamın canı sıkılmış, gezdirmiş de gezdirmiş okuru, demiştim. Sonuç odaklı düşündüğümüzden olsa gerek, şimdi değerini daha iyi anlıyorum. Huzur kitabını okuduğum da baygınlık geçirecektim. O kadar ağır bir eser olamaz. İktisat, Musiki, felsefe, edebiyat, karakterlerin özgünlüğü. Hele o Suat yok muydu o Suat, onca kitap okudum aklımdan bir türlü çıkmaz.. Uzun, sayfalarca betimler.. Canım sıkılıyordu okurken, onları görecek göz nerede..

Hikayeler geçti en son elime. Tamamen son zamanlardaki hikayelere olan düşkünlüğümden. İyi ki de geçmiş. İlk hikayeyi – Abdullah Efendinin Rüyaları- okurken bir büyüye kapıldım sanki. Ben böyle hikaye ne gördüm ne duydum. Hikayelerde genelde konu özgünlüğü pek aranmaz. Farklı olan üsluptur, kullanılan tekniklerdir. Tanpınar hikayesinde olağan bir konuyu öyle olağandışı bir mecraya çekmiş ki, derinliğinde boğulmamak, büyülenmemek elde değil. Bu olağandışı, akılüstü olayları anlatırken de olağanlaştırmış. Farklı bir boyuta götürmüş okuru.

Tanpınar’ın oturmuş bir felsefesi var. Eşyalara ruh üflemek.. Her şeyin bir ruhu var. Zaman kavramını irdelemiş bazı yerlerde. Cümle kurgusu müthiş. Hele o nitelemeleri yok mu, ben en son böylesini Yaşar Kemal de görmüştüm ama onunkisi daha çok betimlemelerdeydi. Tanpınar neredeyse bunu her yerde kullanıyor. Betimlerken, ruh halini anlatırken, felsefesini verirken..

Anladım ki Türk Edebiyatı Tanpınar dan çok etkilenmiş, beslenmiş. “Rüya gibi” hikayesinde şimdiki zamandaki karakterin hayat hikayesini vermiş. Bu hikaye defalarca farklı yazarlar tarafından işlendi. Sonra karakterin kimliksizlik sorunu. Benzeri birçok konu.. Sadece konuda değil.. Tanpınar bir yazar nasıl olur, hem felsefe hem edebiyat nasıl bir arada anlatılır onun en büyük örneği..

Eleştirilebilecek tek husus ise, yenilik arayışında olmayışı, hikaye türüne bir roman edasıyla yaklaşımı olabilir. Yazdığı dönem düşünüldüğünde böyle bir arayışın beklenemeyeceği düşünülsede Sait Faik de aynı dönemlerde yazmıştı ve hikaye türünde farklı bir çığır açtı. Tanpınar ‘dan da öğreneceğimiz, göreceğimiz çok şeyler vardı. Elbette ki bu onun büyüklüğüne bir gölge düşürmeyecektir. Bizimkisi sadece bir beklenti..

Herkese keyifli okumalar dilerim..
364 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Kapat gözlerini, derin nefes al ve üçe kadar say! Geçecek bu karanlık, kurtulacaksın belirsiz sokaklardan. Aydınlığa ulaşacaksın, bitecek gece ve sabah olacak... Ah bir sabah olsa! Sabah olsa da güneşi görebilsen.
Biliyorum çok yoruldun, güneşin önüne gerilmiş perdeden güneşi görmeye çalışmak çok yordu seni.
Üçe kadar saydın, hâlâ kurtulamadın korkulardan değil mi?
Gördüğün rüyalar, unutmaya çalıştığın anılar, ruhuna sarılmış hain yalanlar, geçmişin yapıştı yakana bırakmıyor. Bırak şimdi güler yüzünün altındaki acıları.
Koş, koşabildiğin yere kadar koş, mutlaka onların olmadığı bir yer vardır. Ne kadar kaçarsan kaç karşına mı çıkıyor yoksa?
İlk gördüğün kapıyı çal, yardım iste!
Kapıyı açan kim?
Dostun olan YILAN, beraberinde gezdirdiğin ÖLÜM, sevdiklerine ihanet ettikten sonra ortaya çıkan VİCDANIN! Hangisi açtı kapıyı? Sana kapıyı SEN mi açtın yoksa, peki hangi SEN!
Kendi ölüne nutuk yazdığın sen mi yoksa ölmüş olan sen mi?

Belki de bunların hepsi bilinçaltının bir oyunu... Kapat gözlerini tekrar ve bu defa ona kadar say! Bir, iki, üç, dört...

-------------------------------------------------------------------------------------

Şimdi nedir bana bunları yazdıran! Günlerdir bu karmaşanın içindeyim. Huzursuz uykular, belirsiz mekânlarda gördüğüm rüyalar ve rüyalarımda hayatımdan çıkmış insanlarla yüzleşmeler beni ziyadesiyle yordu.
"Ne var ki etkilenecek bu kadar?" diyebilirsiniz.
"Okumadan karar vermeyin!" derim.

Ahmet Hamdi Tanpınar rüya, bilinçaltı ve zaman kavramlarını o kadar iyi kullanıyor ki okuyucunun etkilenmemesi imkansız.
Özellikle eserin ilk öyküsü olan 'Abdullah Efendi'nin Rüyaları' çok yordu beni. Psikolojik tahliller çok fazla, sürekli değişen mekân, kahramanın düştüğü boşluklar resmen hırpaladı beni. Eğer ilk hikâyeyi atlatırsanız kitaba tutunmanız daha kolay olacaktır.

Tanpınar okuyorsanız, insanın iç dünyasına büyük bir yolculuğa başlamışsınız demektir. Bu da bazen okuyucuyu sarsan ve ruhen yoran bir yolculuk oluyor haliyle.
Ahmet Hamdi Tanpınar, "Şiirlerimde sustuğum şeyleri roman ve hikâyelerimde anlatırım." diyor. Henüz şiirleri ile tanışmadım ama sustuklarına Hikâyeler ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde şahit oldum.
Siz hazır mısınız peki Tanpınar'ın sustuklarını hissetmeye?

Eserde "Kitapların Dışındaki Hikâyeler" olarak ayrılmış bir bölüm var. Daha önce kitaplarına almadığı hikâyelerden oluşmaktadır. "Emirgân'da Bir Akşam" ve "Yaz Yağmuru" adlı hikâyelerde aynı karakterler var ve olay örgüsü hemen hemen aynıdır. İki öykü arasında olanları atlayıp, arka arkaya okuyabilirsiniz dilerseniz. Ben bu durumu fark ettiğimde çok geçti tabii.

Son olarak esere alışma aşamasında rahatsız edip, mesaj attığım arkadaşlarıma yürekten teşekkür ediyorum. İyi ki fikrinizi almışım ve pes etmemişim.

Küçük bir tavsiye: Bu kitabı okurken mutlaka not alarak okuyun...
364 syf.
·16 günde·10/10
Yatağıma uzanarak Hikayeler’in kapağını açtığım ve okumaya başladığım andan itibaren zaman geçtikçe; bacaklarımı, kollarımı istemsizce toparladığımı, yatış pozisyonundan ayrılarak doğrulduğumu ilk hikâye bittiğinde fark ettim. Kitabın ortalarındayken, bir ara ceket giyip önümü ilikleme hissi de gelmedi değil hani. Sayfalar akıp geçerken, dışarıda bir yerlerde geçip giden insanlardan Tanpınar’la tanışamama talihsizliğini yaşamaya devam edenleri düşünmem ise duyarlılığımın zirveye ulaştığı noktaydı sanırım. Tabi ki bu duyarlılıktan kendime de pay çıkarmam gerektiği için, “minimalist” kaygılarla en ucuzundan döşenmiş odamda kendimi, fildişi kulemin en tepesinde insanlık tarihine yüzyıllar sonra etki edecek fikirlere sahipmiş de bunların ağırlığı altında eziliyormuşçasına ayrıcalıklı hissediyordum. Ve evet, bu saçma ruh halini aktarmadan kitap incelemesine geçmem de yakışık almazdı.

Hikayeler’i okuduğumda da gördüm ki Tanpınar; hayatında bir şeyleri yaşayamamış olmanın eksikliğini içinde derinden hisseden, kendi iradesine güveni olmayan, sosyal hayatta kendini bir yere oturtamamış, insanları yadırgayan karakterleri aktarmayı seviyor. Ayrıca sevgili üstadımız, eşyalara ve insan davranışlarındaki çok küçük detaylara büyük bir hayal gücünün desteğiyle müthiş hikâyeler yükleyerek konuşturuyor hünerini. Bir hikayede sarhoş bir adamın iç dünyasını, okuma hazzının üst sınırlarını zorlayacak şekilde aktarırken, başka bir hikayede huzurlu bir okumanın lezzetlerini tattırıyor, bir başkasında ise absürt komedinin çıtasını göklere çıkararak 350 sayfalık bir kitaptan daha fazlasının alınabilirliği konusunda bir hayli tereddüde düşürüyor.

Kitaptaki Abdullah Efendi’nin rüyaları, Bir Yol, Erzurumlu Tahsin, Acıbadem’deki Köşk hikayeleri hem eğlendirici, hem de yaratıcılığına hayranlık beslediğim, tadına doyamadığım kısımlardı. Kitabı bitirdikten sonra Tanpınar’ın hayatını tekrar okuduğumda sonu gelmez eksikliklerimin boyutunun yeniden farkına varmak da zihinsel dünyama gelen bir güncelleme gibi oldu. Kendisinin tüm eserlerini okumak da artık bir gereklilik oldu benim için. Sonuç olarak, okuyalım, okutalım.
364 syf.
·49 günde·Beğendi·8/10
Hikaye tam olarak neydi? Yani edebi yönden bakarsak bir hikaye tam olarak neyi ifade eder? Yaşanmamış olayları hiç yaşamamış insanların dilinden dinlemek miydi? Bu yönüyle bakarsak hikaye dediğimiz şey bir kurgudan mı ibaretti? Yoksa hikayeler yazarının hayatı ve ideolojisi midir? Bütün soruların cevabı "belki evet, belki de hayır"
http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com
Galiba ilk hikayeleri üstad Necip Fazıl'dan okumuştum. Necip Fazıl'ın hikayelerinde üstadın dünya görüşünü ve ideolojisini okudum aslında. O hikayeciliği bir nevi fikriyatını okuyucuya geçirmek veya aktarmayı amaçlamıştı bana göre. Hikaye bir amaç değil sadece bir araçtı. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın okuduğum hikayelerinde de aynı şey söz konusu aslında. O da hikayelerini bir araç olarak kullanmış.
Ahmet Hamdi Tanpınar ve "eşya" kelimeleri belki de çok yerde bir arada anılır. Bunun ne demek olduğunu Tanpınar hikayeleri ile daha iyi anlamış bulunuyorum. Tanpınar eşyalardan ve mekanlardan yola çıkarak insanı tahlil etmiş ve ruh dünyamıza girmesini çok iyi bilmiştir. O kadar ki bir meyhanede iken veya hikayelerde bir tabloya bakarken kendinizi nerelerde ve hangi ruh hali içinde bulacağını ancak siz bilebilirsiniz. Eşyadan yola çıkıp ruh dünyasının derinliklerinde gezdiğiniz yolculuktan tekrardan eşyaya dönüş yaptığınızda "ben neredeyim?, neyi okuyordum?, bu karakter kimdi?, hikayenin neresinde kalmıştım?" gibi soruları kendime çokça sordum ve eminim sizde bu soruları kendinize soracaksınız. Size tavsiyem fazla zorlamayın, akışına bırakın. Bu tekniği bence yazar günlük hayatında karşılaştığı eşyalardan ve mekanlardan etkilenip söylemek istediklerini ve ruh analizlerini aktarmak için kullanmış. Velhasıl herkesin söylediği gibi eşyayı konuşturmuş ve ona kişilik kazandırmış. Tanpınar'ın belki de çok fazla okunabilen bir yazar olmayışının sebebi bu tekniğidir. Tanpınar demek kafa karışıklığı, ruh bulanıklığıdır bana göre. Anlamak belki gerçekten zor ama sağlam bir kafa ve sakin bir mekanla bu aşılabilir. Söylediklerim bile bu yazıyı okuyana belki de karmaşık gelecektir. Ama karmaşık olan bir şey yalın bir şekilde nasıl anlatılabilir ki? Somutlaştırmak için size şöyle bir örnek verebilirim. Örneğin, bir eve misafirliğe gittiniz. Orada bir eşya gördünüz. Bu bir koltuk da olabilir, bir insan da, bir duvar da olabilir. O eşyayı gördüğünüz anda aklınıza geçmişiniz geldi ve düşünmeye başladınız. Ya da o duvarın şekli veya rengi sizi sizden alıp aslında içinizde olan başka diyarlara ve zamanlara sizi aldı götürdü. Düşündünüz, hatırladınız ve sonra o duvarın önünden geçip gittiniz. O duvar sizin için artık herhangi bir duvar değildir. O duvarın sizde özel bir manası ve derinliği vardır artık. Önünden her geçişinizde o duvar size çok şey hatırlatacaktır. Sizin iç dünyanızda o duvar artık bir karakter halini almıştır, sizinle bir şekilde iletişim kuruyordur ve siz iç sesinizle o duvarla konuşuyorsunuzdur. İşte eşyayı konuşturmak tam olarak bu. Ahmet Hamdi Tanpınar sizin yerinize o duvara gitmiş, hatırlamış, düşünmüş, konuşmuş ve bunların hepsini de yazmıştır. Ortaya da çok güzel Hikayeler ortaya çıkmıştır. Umarım anlaşılabilir olmuşumdur.
Duvarların önünden geçip giden değil de onlara hayat veren insanlardan olmanız dileğiyle.
İyi okumalar...
http://www.okunmuskutuphane.blogspot.com
364 syf.
·10 günde·Beğendi·9/10
Kitap üç bölümden oluşmaktadır:Abdullah Efendi'nin Rüyaları,Yaz Yağmuru ve Kitapların Dışında Hikayeler.Her bölümün içerisinde birbirinden farklı birçok hikayeler vardır.

BİRİNCİ BÖLÜM
-Korku-Gerilim filmlerini aratmayan hatta onlardan bile üstün bir kurguya sahip büyüleyici bir atmosfer ile yazılmış düş ile gerçeğin iç içe geçtiği bu hikayeleri ağzım açık şaşkınlıkla ve hayranlıkla okudum.

-Bu hikayelerde metafizik ve parapsikoloji,tasavvuf ve inançlar,delilik ve fobiler gibi birçok etmen benzersiz bir kurgu ile anlatılmış.

-Kitapta en çok dikkat çekici nokta ise FREUD'UN kuramını (İD-EGO-SÜPER EGO) hikayelerin merkezine alıp karakterlerin bilinçaltılarının derinliklerine yapılan yolculuk yani karakterlerin içsel hesaplaşmaları ve bilinçaltının oyunlarını yansıtmasına bayıldım.
Yazar bu hesaplaşmalarda en çok RÜYALAR ve RÜYALARIN YAŞAMIMIZA ETKİSİ vurgusu ile bilinçaltımızın en gizemli yerlerine yolculuğa sürüklüyor okurları.


İKİNCİ BÖLÜM

-Bu kısımda da yine rüyalar ön plana çıkıyor.Yazarın hikayelerdeki karakterlerin rüyalarını hikayelerine özenle yedirmesine hayran kalmamak mümkün değil !

-Bu bölümde,aşk,evlilik,aile,insanların arzuları ve tutkuları kısaca insanı insan yapan insan doğası ele alınıyor.

-Burada en dikkat çekici nokta ise atalarımızın eski yaşantıları,köşk yaşamları,atalarımızın garip fikirleri,istidatlarını anlatan yerler hem edebi değeri yüksek hem de sağlam bir kurgu ile yazılmış.



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
-Zengin olma tutkumuz,şans oyunlarına bel bağlamamız,kısaca şans oyunlarına bağlanan hayaller ve o umutların sönmesini aynen gerçek hayattaki gibi çok gerçekçi anlatılmış.

-Özellikle bir fal bakma seansını anlatan hikayede ,falcının uydurmaları ve falcının inandırıcı olmak için yaptığı beyhude çabaları anlatan yerlerde çok eğlendim okur iken.

SPOİLER !
-Ama bu bölümde en çok dikkatimi çeken kısım Tanpınar'ın bir piyes için hazırladığı ve hikayelerin sonuna eklenmiş tiyatro şeklinde yazılmış yer ilgimi çekti.Bu piyeste hayvanlar bir imparator ile konuşur ki her hayvan o imparatorun özelliklerini temsil eder.Kimi hayvan imparatorun açgözlülüğünü kimisi sinsiliğini kimisi hırslarını ve tutkularını kimisi merhametini kimisi şefkatini kimisi merhametini kimisi sevgisini temsil eder.

Bu kısımlar aynen bir FAUST kitabındaki gibi büyüleyici bir üslupla yazılmış.


SONUÇ

-Kumar masaları,içki alemleri,genelev maceraları... Yazar,ülkemiz insanlarının en mahrem maceralarını anlatırken aynı zamanda yer altımıza(bilinçaltımıza) iniyor ve sık sık rüyalara,metafiziğe gönderme yaparak.

-Geçmişi anımsama,hatıralarımızın güçlü etkisini de katarak geçmiş ile hesaplaşmamızı irdeliyor.

- Yazar,güçlü gözlem gücü,güçlü karakterler ve karakterlerin psikolojilerinin derinliğine inerek hikayelerini bize sunuyor.

- Eseri hakkıyla okumak çok zor, eserin anlaşılması ise okunmasından bir kat daha zor,alt metinleri çok zengin ve zenginliğe ilaveten çok derin .Yazar,sosyal mesajlarını metafiziğe girerek veriyor aynı zamanda işin içine bir de bilinçaltı girince hikayelerin verdiği mesajları irdelemek gerçekten çok zor.Basit kitaplarını okuyan ve basit kitapları sevenlerinin HİKAYELER'İN derinliğini anlayacağını hiç sanmıyorum,ama edebi eser sevdalıları için bulunmaz bir hazine,yine de bu hikayeleri derinlemesine analiz etmek gerçekten çok güç !
348 syf.
·18 günde·7/10
Bugün Tanpınar'ın öykülerinden ve öykücülüğünden söz edeceğim. Elbette yazdığı romanlarla öne çıkan, öyküleri ve şiirleri ise biraz bu romanların gölgesinde kalan fakat yine de çok yönlü olduğu, aşağı yukarı her edebi metne istidadı olduğu eserleriyle ortada olan bir yazardan söz ediyoruz. Böyle bir yazarın doğal olarak dili ustalıkla kullandığını; kurgu, anlatım ve özellikle kültürel altyapı açısından çok başarılı eserler verdiğini söyleyebiliriz. Şimdi Tanpınar'ın bu yönleriyle beraber onun öykücülüğüne ışık tutalım. (Bunu yaparken spoiler verebilirim)

Edebiyatımızda bazı müstakil şahsiyetler vardır. Bunlar bulundukları dönemin edebi karakterinden ayrı yol izleyen, o karakteri oluşturan veya o karaktere ayrı bir içerik katan insanlardır. Bunu yapmaları için elbette belirli bir edebi düzeyde olmaları, yani edebiyatta bir nevi öncü olmaları gerekmektedir. Gerek şiir türünde, gerekse roman türünde varolan ''öncülerden'' bahsetmezsek olmaz: Şiirde bu isimlerden(tabii eski edebiyat için konuşmuyoruz) Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Nazım Hikmet gibi birçok ismi sıralayabiliriz. Bunlardan özellikle Nazım'ın serbest şiirin öncüsü addedilmesi, şiirde ahengi uyak ve ölçü olmadan sese dayalı bir sistemle oluşturması önemli. Özellikle Atilla İlhan gibi birçok şairimize de kaynaklık etmiş. Hamit zaten döneminin ''Şair-i Azam''ı olarak nitelendirilmiş, henüz yeni yeni oturan Türk şiirinde ''Makber'' gibi önemli bir şiiri yazarak bence yine büyük bir edebi sıçramaya imza atıyor. Sonra Fikret var. Devlet ve padişah baskısının büyük ölçüde sindirdiği Servetifünun'dan ayrı olarak yılmadan toplumsal şiir yazmış, çok da aydın bir insan. Özellikle ''Sis''te, ''Tarih-i Kadim''de bunu görüyoruz. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal o kadar toplumsal yazmasalar da gene Milli edebiyat şiirinde saf şiir dediğimiz, büyük ölçüde sembolizmden etkilenen şiirin öncüsü oluyorlar. Dillerini her ne kadar sadeleştirmeseler, hece yerine aruzu kullansalar da onlar şiiri musikiye yaklaştırarak büyük bir sanat icra etmişler. Ahmet Haşim zaten şiirde tabiri caizse ''tek başına bir ordu''. Fecriaticiler dağılıyor, adam dağılmıyor. Anlayışını ve zevkini sürdürüyor. Yahya Kemal de öyle. Onda da şiirler sade, yalnız aruz ölçüsü bu sade şiire mükemmel uyuyor. Biraz da romandan bahsetmek istiyorum. Her ne kadar Ahmet Mithat gibi sorunlu eserler veren ama yine de pes etmeyen bir yazarımız olsa da romanımız ilk olgun serüvenini Halit Ziya'da verir. Mai ve Siyah'taki gerçeklik olgusu özellikle Türk romanında bence büyük bir çığırdır. Onun haricinde Hüseyin Rahmi Gürpınar gene bu müstakil şahsiyetlerdendir. Ahmet Mithat ekolünden gelmesine karşın realizmden ve natüralizmden etkilenir. Servetifünun'a katılmaz ama bir nevi sokağın dilini edebiyata mizahla taşıyarak Servetifünun'un gerçekliğini daha ötesine taşımıştır. Cumhuriyetten sonra da özellikle gelişen romanımız, yine bu örneklerdeki gibi müstakil şahsiyetlere rastlar. Oğuz Atay toplumculuğun edebiyatından bireysel bir çıkış yapmıştır, bu çıkışı edebi olarak değerli görmemek olmaz. Toplumculardan Yaşar Kemal, özellikle destansı ve milli unsurları epik bir söyleyişle karıştırarak dilimize büyük katkı yapmış, Vedat Türkali ise o zamana kadar ağırlıklı olarak köy hayatını ele alan toplumculuğa şehirlerdeki hayatı aktararak ve modern anlatım tekniklerini ekleyerek gene o edebi karaktere müstakil şahsiliğini katmıştır. Nitekim konumuz olan Tanpınar da cumhuriyet devrinin ilk yıllarında, milli edebiyatın revaçta olduğu Halide Edip'ler Yakup Kadri'ler döneminde bu edebiyattan bağımsız bir yol izler.

Ben Tanpınar'ın yukarıda anlattığımız ''müstakil şahsiyetler'' bilinmeden net olarak anlaşılamayacağını düşünüyorum. Çünkü birer olgunluk aşaması olarak görülen her eseri okunduğunda, farklı bir edebiyat içeriyorsa kafaları karıştırabilir. Bu yüzden yukarıdaki uzun açıklamayı gerekli gördüm. ''Olgunluk aşaması'' diyorum çünkü Tanpınar kendisini hiçbir zaman net bir olgunluğa erişmemiş, ancak olgunluğun peşinde olan bir yazar olarak niteliyor. Bu da onun mükemmeliyetçi anlayışının ürünü olsa gerek ki eserlerinde yakaladığı edebiyat harikasının da başlıca sebeplerindendir. Nihayetinde bağımsız bir edebi çizgiyle yazan Tanpınar, henüz gençlik eserlerinde yukarıda bahsettiğim saf şiir anlayışının ve sembolizmin etkisinde kalır. Yahya Kemal'in öğrencisi olmasının da etkisi vardır bunda. Bununla bağlantılı olarak romanlarında realizmden kopmamak kaydıyla bazı metaforlar, soyut fantastiğe çok kaçmamak kaydıyla birtakım gizli mesajlar verdiği olmuştur(Saatleri Ayarlama Enstitüsü bunun gelişmiş bir örneğidir). Huzur'da yine realizmin psikolojik yönüyle bağlantılı olarak bireyin iç dünyası öne çıkar. Orada bir aydın hesaplaşması vardır, aşk ve ona eşlik eden İstanbul kültürü de romanın motifidir. Saatleri Ayarlama'da daha çok sembolik anlatımlar ağır basar. Huzur'da o kadar yoktur. Anlam kapalılığı burada bazı olaylar üzerinden Türk toplumunun aydınlan(ama)masını anlatır. Sahnenin Dışındakiler ise yine toplumsal, tarihsel bir olayın İstanbul ve milli mücadele nezdinde anlatılmasıdır. Tanpınar'ın kendisinin tam olgunluğa erişememiş gördüğü ama bizim şu anki duruma baktığımızda olgunluğun direği diyebileceğimiz eserlerdir hepsi de.

Burada öykülerini konuşurken bu eserlerden de söz etmek gerek diye düşündüm. Zira onun öykülerinde -romanlarının gölgesinde kalsa bile- bu romanların ayak sesleri işitilir. Çok fazla öyküsü de olmayan Tanpınar, zaten yazdığı öyküler öykü tekniğinden uzak olmakla beraber, yer yer muhtevası anlamında büyük bir kültür deryasına sahiptir. Onun öykülerinden bazılarını beğenmedim ve -belki ilk gençlik eserlerinden dolayıdır- yetersiz buldum. Kırdığım puan o yüzden. Ancak bazı öyküleri de var ki dediğim gibi onlar her ne kadar öykü tekniğine biraz yabancı iseler de en az romanları kadar derindir. Bunlardan Abdullah Efendi'nin Rüyaları; romanlarını aşarak gelen sembolizm ve o yoğun sisli, fantastik dünyada çok zor anlaşılabilen, ayırt edilebilen kurgusuyla bireyci hikayenin döneminde en mühim örnekleri arasında sayılabilir. Tanpınar'ın bireyci yönüne katılamasam da bu bireyciliğin ona sağladığı yetkin analiz gücüne hayran oluyorum. O bireycilik, toplumculuğa ulaşmada Tanpınar için bir köprü görevi üstleniyor. Yani bireyci diye kendini toplumdan izole eden modernistlerin aksine o, bununla daha çok toplumu anlayabiliyor ki Saatleri Ayarlama'da da bunu görüyoruz. Neyse, Abdullah Efendi'ye dönelim. Abdullah Efendi bu hikayede gerçeklikten sıyrılmış ve gerçek ötesini görür hale gelmiştir. Arkadaşlarıyla meyhanede otururlarken yan masadaki güzel kadınla beraber gelen bu nevi olağanüstü maceraların başlangıcı önemlidir: ''Bu emniyetle sandalyesinde biraz yana doğru kayarak kadının ayaklarına doğru baktı ve işte o andan itibaren gecenin bütün füsunu kayboldu ve Abdullah Efendi, garip, hikayesi güç bir serencama daldı.''(syf. 14) Böylece yazar, hem ilerleyen sayfalardaki maceraların esas müsebbibi olan arzunun, iştihanın haberini gizlice vermiş olur hem de Abdullah'ın iç dünyasını didik didik etmeye başlar. Bu arzu, Abdullah'ı gerçeğin ötesine zorlamıştır. Ancak onun bilinçaltında bu gerçeküstüyle yüzleşmekten ürktüğü de görülür: ''Birdenbire Abdullah, kendisi için hayatın artık sırrı kalmadığını görerek korktu. Evet, o şimdi kendisini, her kapalı şeyin, mütebessim bir insan yüzü için olduğu gibi sımsıkı örtülmüş demir kapıların, hiçbir gediği olmayan yekpare duvarların arkasında olup biten hadiseleri gözlerinin önünden geçiyorlarmış gibi görebilecek bir kudrette buldu(...) O, doğrusu istenirse, bütün ömrünce bundan korkmuş, bir gün insanlar ve eşya ile olan münasebetlerinin, ihsasların sathi planından çok daha derin ve çok başka bir seviyeye çıkmasından, kainatı saran ve ona güzelliğini veren büyük sırrın, ortasından kesilmiş bir meyve gibi birdenbire bütün çıplaklığıyla apaçık görünmesinden, korkunç manzarasıyla onda her nevi yaşama zevkini bir anda, tıpkı bir nefeste söndürülen bir mum gibi söndürmesinden korkmuştu. İşte şimdi, o kadar ürktüğü ve bununla beraber beklediği saat gelip çatmıştı.''(syf. 15) Böylece Abdullah, birçok gelgitlerle beraber bu maceraya dalar. Yaşadığı maceraları konu uzayıp gittiği için anlatmayacağım. Ancak yazarın amacının burada Abdullah'ın nasıl bu hale geldiği, neden bu ruh hali içinde olduğu sorusunu sorgulatmak olduğu aşikardır. Aslında benzer bir şey Birinci İkramiye öyküsünde de vardır. Ancak o da Bir Yol öyküsündeki gibi basit kalmıştır. Bunun haricinde Erzurumlu Tahsin'de olduğu gibi, Erzurum'daki depremin toplumdaki yansımasını anlatarak yer yer bireycilikle toplumculuk arasında köprü kurduğu görülür. Evin Sahibi ya da Acıbadem'deki Köşk öyküleri de yazarın anı merkezli yazınının başarılı örneklerindendir ve hatta Acıbadem'deki Köşk öyküsü için denebilir ki, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün ayak sesleridir. ''Mucit'' Sani Bey'in köşk hayatına olan tesiri ve başına gelenler aynen Halit Ayarcı'dır. Kitaplarına girmemiş hikayeler de başarılıdır. Emirgan'da Akşam Saati öyküsünde, Sabri'nin anılarıyla beraber geri dönüş tekniği kullanılarak psikolojik tahlillere girişildiği gözden kaçmaz. En sonda, yer alan hikayelerin dışında bir de piyes vardır. Bu piyes de bence çok başarılıdır. Herhangi bir memleketin kralının, ölmek üzere iken konuşan hayvanların veda ziyareti yapması hem bize fablı hatırlatır, hem de o hayvanlar üzerinden gene kralın iç çözümlemesini yapar. Bunun yanında bir diğer önemli Yaz Yağmuru öyküsünde yine Abdullah Efendi'de olduğu gibi bireysel dalgalanmaların tasavvuru vardır. Yazın yağmurda evinin bahçesine sığınan genç kadınla tanışan Sabri'nin o kadınla olan muhabbeti ilerledikçe ona benzediğini farketmesi anlatılır.

Tanpınar'ın edebiyatından ayıramayacağımız hikayelerden önemli gördüklerimi de anlattıktan sonra, incelemenin sonuna geldik. Ben bu öykülerden sonra yine Tanpınar'ın bireyin iç dünyası kategorisine sığmadığını, onun müstakil yazarlığını, romanlarında da esas dikkat edeceğimiz edebi kimliğini inşa ettiğini anlatmaya çalıştım. Evet o, öykülerinde bireysel çözümlemelere, psikolojik tahlillere gidebilir. Ancak unutulmamalı ki o bir öykü yazarı değil ve zaten yazdığı öykülerde başarılı bir öykücülük sergilemiyor. Öykü türü 40-50 sayfa olmaz. Öyküde kısa ve net anlatım vardır. Sabahattin Ali gibi 10 sayfada meseleyi çözersin. Bunu yapmak da ayrı ustalık ister. Romancılar ise bunun aksine sonlandırmaktan çok uzatmayı tercih ederler ki dediğimiz gibi Tanpınar da onlardandır. Bireyin iç dünyası da Tanpınar'da farklı bir mahiyet kazanır, çevreyle ve toplumla iç içe ele alınır. Bundan da yukarıda uzun uzun bahsettik. Modernizmle karıştırmayınız. Bu son eklemeleri ve uyarıları da yaptıktan sonra bir Tanpınar incelemesini daha bitiriyorum. İyi okumalar.
364 syf.
·Beğendi·10/10
Saatleri Ayarlama Enstitüsünü yarım bırakmıştım. Olayların uzunluğu, karışıklığı, kalabalık kişiler biraz zihnimi bulandırmıştı ve bu kitabı okumak için henüz hazır olmadığımı anlamıştım. Ama Tanpınar’ın şiirlerinin hayranıydım ve etkileyici yazı dili beni kendine çekiyordu. Bu yüzden hikayelerini okumaya karar verdim ve çok isabetli bir atış yaptım:) Akıcı ve güzel bir musikiye sahip dili, gizemle süslenmiş olayları ve derinden gelen, hissettiren üslubuyla bir kere daha kendisine hayran oldum. Özellikle Yaz Yağmuru adlı hikayedeki o uçarı hanımefendinin derinlerinde yatan garip hikayesi, bunu gizlemek için takındığı tavır, yaramaz halleri... Üslûp ve ortamdan çekip içine alan bir olay. İyi ki okudum dediğim bir kitaptı:) Ruhu şad olsun büyük sanatçımızın.
348 syf.
·16 günde·10/10
Abdullah Efendi'nin Rüyaları ile başlıyor bu mükemmel eser...
Huzursuzluğun ve biçareliğin dönüp dolaştığı bir benlikte, bir türlü içinden çıkmak bilinmeyen karamsarlık ve korkunçluklara şahit oluyoruz. Gerçekten güzel bir rüya mı, yoksa evreninin kötü yüzünü, karanlık bölgelerini göstermeye çalışan bir kÂbus mu anlatılanlar? İşte Ahmet Hamdi Tanpınar, sürükleyici bir şekilde cümlelerini imgeler ile harmanlayarak sembolistliğini konuşturuyor. İzleyenler bilir, kimi gerilim filmleri olur: Bu filmlerde karakter, karanlık bir odayı baştan aşağı gezmeye kalkar ve karakter ufaktan ufaktan titremeye başlar.. Öyle betimlemeler var ki bu kaliteli gerilim filmlerindeki ürpermeyi tam dozajında hissettim.

Geçmiş Zaman Elbiseleri adlı hikaye, bambaşkaydı. Başkarakterimizin gezdiği mekÂnları ondan daha iyi algıladım. Kumar masasındaki hallerin betimlenişi; insanlarımızın çıkarlarını, menfaatleri uğruna nelere kıydıklarını, yenilgiye düşmekten nasıl korktuklarını, küçük düşmenin verebileceği tuhaf duyguları yaşıyormuşçasına okudum. Bu masadan ne zaman kalkıldı, işte o zaman hikayenin göz alıcılığı kendini göstermeye başladı. Küçük bir evde yaşanan o hafif ürperti veren dakikalar hiç de hoş değildi. Karakterle birlikte ben de neye uğrayacağımı şaşırdım; felsefik detaylarla dokunmuş enfes bir hikaye idi... Usta yönetmenimiz Metin Erksan, bu hikayeyi 50 dakikalık bir filme dökmüş... Gerçekten tam da filmi çekilebilecek bir gerçeklik kurgusu var....

Kitaptaki en etkileyici hikayelerden biri şüphesiz "Yaz Yağmuru" idi. Ahmet Hamdi'nin ha bire bir kadının psikolojini detaylandırmaya kalkıştığı, karakterin gözünden kadının görünümünü tümüyle aklımızda canlandırdığı; benim açımdan oldukça korkunç bir hikaye idi. Bu hikayede gerçekliği unuttum . Acaba bu yaşananlar gerçek mi? Yoksa gerçekten öyle biri var da, Sabri tüm canlılığı ile onunla konuşuyor mu.. İkilemde kaldım diyebilirim. Kadının geçmişinde yaşanan anlatılar ise tuhaf olmakla beraber, gerçekten ürperticiydi. Bu kimi sözler ile dokundurmalı eserde de sanki David Lynch filmi izliyormuş gibi hissettim. Sanki bir Mulholland Dr. ya da Kayıp Otoban izliyorum da gerim gerim geriliyorum zannına vardım. Öyle ki bu hikaye beni tuhaflaştırdı.. Çok iyiydi...

Yazarımız kendini tutamayıp, insanlığın ilkine; merhametin ilkine, güzelliğin ilkine, her türlü varoluşun ilkine dayanan "Adem ile Havva"yı da bir güzel kaleme almış. Tamamen farklı bir bakış açısı ile süslenmiş, belki kiminin hoşuna gitmeyecek ama kesinlikle sanatla donatılmış, nadide bir öyküydü. Bu güzellikte birçok eser vardı kitapta, hepsine değinemem ama hepsinin de güzelliğinden ve biricik oluşundan bahsedebilirim.. Çoğu hikayesinden tat alınabilecek, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı tanımak adına da bir ön eser olabilecek bir eser...

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın betimlemeleri bazen, kendini aşıyor; özellikle yazarın "Kadını"anlatırken bambaşka bir ruh hali içerisinde olduğunu seziyorum. Çünkü tüm hikayelerinde kadın betimlemeleri çok farklı, çok süslü ve modern bir şekilde... Kimi müstehcen olmaya yakın olabilecek (...) anlatılarda da yazarımızı düşünmeden edemedim; başka eserlerinde nasıl onu düşünüyorum?..

Türk edebiyatının tartışmasız en "Yazar"denilebilecek insanlarından olduğunu düşündüğüm Ahmet Hamdi T.'ın bu eserini çok beğendim. Tavsiye ediyorum..
364 syf.
·Beğendi·10/10
Abdullah Efendi'nin Rüyaları adlı beyin yakan öyküsü ile insani ensesinden tutup şöyle bir sallayan Tanpınar eseri. Postmodernizmin Türk öykücülüğündeki ilk örneği bu öyküdür. Bu yönü ile avangart. Abdullah Efendi'nin sonsuz sayılı düşleri, dert harmanı.
364 syf.
·Beğendi·9/10
Mükkemmel ötesi hikayelerle dolu. Özellikle Abdullah Efendi'nin Rüyaları ve Yaz Yağmuru... Abdullah Efendi'nin Rüyaları hikayesinde enfes bir imgesel anlatımla aşkı, ulaşılmaz olanın verdiği hazzı ve arzulamanın yarattığı yüceltme duygusunu görmek mümkün. Yaz Yağmuru'nda ise uygunsuz bir yakınlaşma gibi görülen bir olayın fikri zeminine oturtulmuş psikolojik karmaşıklık, yeninin sahip olduğu merak ve cazibe unsurlarının çekiciliği, olmazsa olmaz Tanpınar diliyle sunulmuş. Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi başyapıtlarından çok önce kaleme aldığı pek çok hikâyenin bir arada sunulduğu kitapta Tanpınar'ın dilinin kuvvetinin, örtük imgeli anlatımlarının, yazarın erken dönemlerinde dahi kendini gösterdiğini kolayca fark etmek mümkün.
364 syf.
·28 günde·7/10
Farklı kitaplardaki hikayelerin tek kitapta birleştirilmesiyle oluşturulan bir toparlama. Tanpınar havası kendini hissettiriyor yine. Çok beğendiğim 2-3 hikaye vardı özellikle "Yaz Yağmuru" bölümünde.
Tanpınar denince ilk okunması gereken eser olmasa da uzun soluklu romanlara tercih ederim diyenler için öneririm.
Bu yaşadığım hayat, o kadar benim değil ki herhangi bir saatimde birisi gelip de bana "Haydi kalk, sıran geldi, kendi kendin ol!" diye bağırsa sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi inanıp koşacağım.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 79 - Dergah Y. - "Bir Yol" Hikayesi
“Hayalim de o kadar kıt ki… İki dakika sonra uyduracak birşey bulamıyorum.” 
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 233 - Dergah yayınları 8. Baskı
Yüz buruşuğunun, göz altındaki herhangi bir çizginin, dudak kenarındaki bir kıvrımın, ne bileyim, konuşmadan evvelki bir saniyelik bir tereddüdün, küçük bir el işaretinin, mânasız ve ehemmiyetsiz bir bakışın, bir gülüşün, bir omuz düşüklüğünün bütün bir ömrü en ince, en karışık, en nüfuz edilmez taraflarından anlatacak birer emare, birer işaret olduğunu hiç düşündünüz mü?
Ahmet Hamdi Tanpınar
Sayfa 81 - Dergâh Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Hikâyeler
Baskı tarihi:
Haziran 2018
Sayfa sayısı:
352
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759955731
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Baskılar:
Hikayeler
Hikâyeler
Hikâyeler, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın daha önce yayımlanmış olan Yaz Yağmuru ve Abdullah Efendi'nin Rüyaları isimli hikâye kitapları ile dergilerde yayımlanmış fakat kitaplarına girmemiş hikâyelerinden oluşmaktadır.

Kitabı okuyanlar 310 okur

  • Toyci
  • Halis Çepni

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%1.1 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0