·
Okunma
·
Beğeni
·
36,6bin
Gösterim
Adı:
Kroycer Sonat
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
126
Format:
Karton kapak
ISBN:
9799753628517
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş Yayınları
Kroyçer Sonat, büyük ümitlerle kurulan, fakat maddî ihtiyaçları karşılanırken manevi yönü ihmal edilen bir evliliğin romanı. Pek çok aile çatısı altında yaşanan mutsuzluğun satır arası çözümlemeleri...Tolstoy, sonu cinayetle biten, herkesin yaşayabileceği türden sıradan bir evliliğin çarpık yanlarını gözler önüne sererek, okurlarını bir kez daha sarsıyor...
140 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Etkinlik kitapları okumaya devam diyelim önce :)
"Sen ne yapmışsın be Tolstoy!" diyerek okuyup bitirdiğim bir kitap oldu Kreutzer Sonat. Kitaba yaraşır bir okuma için, kulaklığımı taktım ve Beethoven 9 nolu sonatını dinlemeye başladım. Bir yanda müzik diğer yanda Tolstoy. Bir yanda kemana ve piyanoya giden aklım, diğer yanda kitabın Doris Lessing tarafından yazılan önsözünü okurken düştüğüm dehşet...

"Diriliş", "Anna Karenina", "Savaş ve Barış", "Ivan İlyiç'in Ölümü" gibi başyapıtlara imza atan bir Tolstoy var evet. Ama bir de "Kreutzer Sonat" yazan Tolstoy var karşımızda. Cinsellikten nefret eden, insanlığın sonu gelse bile cinsellik konusunda hayli katı olan Tolstoy'un (tabi fanatik bir Hıristiyan olduktan sonrayı kastediyorum) yazdıklarına hayret ederek okudum eseri. Cinselliği "insanın değerini düşüren" daha doğrusu "kadının değerini düşüren" bir olgu olarak görüyor Tolstoy. Bir bireyin dünyaya gelmesi cinselliğin tek iyi tarafıdır Tolstoy'a göre. (13 çocuğunun olmasının açıklaması da budur.) Bunu ve daha birçok düşüncesini zaten kitabı okuyanlar net bir şekilde göreceklerdir.

Kısaca konu şöyle; (zaten gerçek bir olaydan esinlenmiş Tolstoy) Pozdnişev adında bir kahramanımız var. Ve yaşadığı hovarda hayattan, yaptığı bir evlilikle elini eteğini çekiyor. Bir tren yolculuğunda da karşısında bulunan kişiye bu evliliğin nasıl kâbusa dönüştüğünü anlatmaya başlıyor. Ama nasıl bir anlatım! Bir durulup bir yükseliyor kitap. Biraz sakin giderken öyle bir cümle söylüyor ki Pozdnişev; hem heyecanlandırıyor hem de sarsıyor okuyucuyu. Tolstoy yapıyor Tolstoyluğunu yani!

Kitabın sonunda da Tolstoy tarafından, esere gelen sansürler ve eleştirilere cevap niteliğinde bir Sonsöz var. Ki burada yazdığı bir cümle kitap biterken daha çok sarstı beni. Cümle şu;
"İnsanlar çocuklarını hayvanların yavrularını yetiştirdikleri gibi yetiştirmemeli, onları yetiştirirken güzel, tombul bir beden dışında kendilerine başka amaçlar edinmelidirler."
Cümleye bakınca ana fikir konusunda Tolstoy'a katılsam da söyleniş biçiminin nahoşluğu farklı hisler uyandırdı bende. Tabi bu cümle sadece düşüncelerinin bir kesiti, daha neler var neler... Yani eleştiri ve sansürle karşılaşan eserindeki görüşlerini yineleyip pişmanlık duymadığını da ekler Tolstoy.

Değerli ve farklı bir kitap olduğunu düşünüyorum ben, her ne kadar bazı cümlelerden rahatsız olsam da. Başyapıtlarını okuyan biri olarak, Kreutzer Sonat'ı da ayrı bir yere koyuyorum. Hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum eserin. Bence okuyun :)
140 syf.
Klasik nedir? Neden bağlayıcıdır?
Kreutzer Sonat, bu sorulara cevap veren aynı zamanda yazarın derin kadın, aşk, evlilik, ilişki ve türevleriyle ilgili fikirlerini barındıran bir romandır. Sadece 'roman' tabiriyle sınırlamak haksızlık olur kanaatindeyim. Zira öyle keskin ve net fikirlerden oluşuyor ki bir kılavuz olarak da kullanılabilir. Bu ifade romanda geçen olaylar kılavuzluktur demek anlamı taşımasın, çünkü bu ifadenin taşıyacağı anlam romanın olayların nedenlerine ve sonuçlarına karşı bir rehberdir. 'Bak bu olay, bu sonucu doğurmuş.' Sonuç tartışılabilir. Ama süreç ve sonuçtan alınacak dersler muhakkak çok kıymetlidir.
Bazı noktalarda bağnazca bazı noktalarda haklıca çıkışları var bu eserinde. Kadınların zengin koca bulma hevesiyle yetiştirilmesinden alın da erkeklerin cinsi dürtülerini tatmin için hareket haline düşmelerinin yanlışlığına dek. Kimi noktalarda cinselliği yok saymış kimi noktalarda evliliği gereksiz görmüş. Roman aslında fikirsel çatışma ve olay arasında geçmiş. Yazdığı dönemden on yıl önce aynı olayı yazacak olsa yine aynı fikirler eşliğinde mi yazardı, bu önemli bir soru işareti. Ölümünden yirmi iki sene önce yazmış, acaba bu fikirlerle kaç yıl yaşadı? Anna Karenina'yı yazarken bu fikirlerin esamesi yok muydu?
Olay ise Klasik Rus romanlarında ya da hikâyelerinde genelde karşılaşılan durumdur, kadın erkek ilişkilerinin teklifsizliği. Çoğu zaman abis bir süreç ve bilindik, tahmin edilebilir sonuçlarla karşı karşıya kalırız. Rus aşk romanlarını okuduğumda sorduğum sorulardır, 'Ya hu bu kadın eşine nasıl müsaade ediyor bu konuda ya da erkek nasıl buna müsaade edebilir?' soruları. Aşkta bir makamdır kıskançlık. Ancak bunu günümüzün sıradan ve vahşi kavramıyla karşılaştırmamak gerekir. Belki bu eleştirel bakışımın nedeni toplum yapımızın bir diktesi olabilir. Bu düşünceyi destekliyorum aslında. Spoiler vermemek adına kitabın olayından bahsetmek istemiyorum ancak, Rus romanlarında olan ev sahibinin arkadaşlarını eşiyle tanıştırma hastalığı sürekli olumsuz sonuçlara yol açıyor. Tabii ki köklü Rus edebiyatına bu sığlıkla bakılmaz ancak aşk romanlarının genel kanısı bu. Tanıştırılan üçücü şahıslar... Bu olayın konusu. Ama aslında bu kitapta önemle vurgulanmak istenen olay örgüsü değil, Tolstoy'un fikirleridir. Sanıyorum ki bu fikirleri bir makale ya da deneme şeklinde yazsaydı bu kadar sansasyonel bir etki bırakmazdı yüz yıl sonrada.
Gel gelelim eserin ismine. Bir eserin içeriğini okunmadan anlatabilen ender isimlerden. Bu eser aşkın verdiği aşkın bir acıyı anlatıyor. Aslında Bethoveen'ın ismini verdiği eseri de bir aşk acısından dem vurur ya da aşk acısına... Tolstoy'un kitabına bu ismi vermesi onun ne denli büyük bir sanatçı olduğuna delildir. Rodolphe Kreutzer'e Bethoveen'ın eseri ulaştığında Rodolphe 'bu eserin çok zor olduğunu ve bunu çalamayacağını üstelik Bethoveen'ın da kemandan anlamadığını' iddia etmiştir.* Acaba Tolstoy'da aşkın bu denli zor ve karmaşık olduğunu ima için halihazırda var olan bir örnekle mi yola çıkmıştır? Bu bilinmez cevabı en fazla 'belki de' olur. Ancak bu sonatın güzelliğinden etkilenip bu eseri vücuda getirmiş olması bilinen bir şey.
Kitap mutlaka okunmalı, fazlası ise bu sonat dinlenilmeli. Kazanç fazla olacaktır.
*Tatlı Bir Öyküdür Yaşam - Yücel Aksoy
140 syf.
·2 günde·8/10 puan
Küçük kankam Alex* geceleri yüksek sesle müzik dinlediğinden anne ve babasına uykuyu haram ediyor ve Ludwig Van'ın dokuzuncusunu dinlerken kendini; cıyaklayan morukların kafalarını, harika kocaman çizmeleriyle ezerken dikizliyordu hayallerinde.(* Otomatik Portakal #24810163)

Şeyhim Tolstoy ise karısını her sene hamile bırakmaktan arta kalan zamanlarda Beethoven'ın keman sonatını dinlerken, Tanrı'nın yarattığı en adi piç kurularından insanoğlunun alçakça sevişmelerini yorumluyordu nadide bulunan bir piliç gibi olan bu eserinde.

Günümüz Türkiye'sinde istatistiklere göre evlenen her beş çiftten biri boşanıyor. Bizim eski kuşaklar tarafından bunun sebebi çok okumuş yazmış olmaya bağlanıyor. Kız kısmısı okuyup mesleğini alıyor ve devamında da çalışmaya başlayıp ekonomik özgürlüğünü kazanıyor.(İşte bütün kötülüklerin anası) Okuma yazma bilmeyen, büyükbabamdan yıllarca dayak yemiş babaanneme göre bunun adı 'ahişer', yani kıyamet alameti. Bu zihniyete sahip erkekler ise kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etme inancıyla hareket etmekten gurur duyarlar adeta. Birbirlerinin yüzünü evlendikten sonra gören eşlerin durumuna ise hiç girmeyelim.

Üst paragraftaki meselelerden bahsetmemin sebebi Türkiye ve Rusya'yı toplumsal anlamda hayatın her alanında birbirlerine çok benzetmemdir. İşbu sebep Rus klasiklerinin okunmasının zaruri olduğuna inanıyorum.

Tolstoy bu eserinde evliliklerin sevgi temelinde kurulup kurulamayacağını ya da daha genel anlamda kadın erkek ilişkilerinde gerçek sevgi var mıdır? sorusuna cevap aramış diyemeyeceğim çünkü direk kendi penceresinden "ne sevgisi? Yalan onlar, inanmayın bu saçmalıklara!" modunda aksilik eden ihtiyar delikanlı, devamında da kendisiyle çelişip sevgisizce sevişen çiftlerimizi zumzuklayıp ağız burun dağıtmış adeta ey mübarek kardeşlerim!

Kitapta genelde kadınlar şeytanlaştırılırken erkeklere de az da olsa dokundurmalar yapmış. Domuzlar gibi sevişiyormuşuz mesela. Karısına göre ise kendisi tam bir ayıyı andırıyormuş.

Kadınların kendilerini cinsel meta haline getirmeleriyle alakalı eleştirilerine günümüzden bakarak Tolstoy'a katıldığımı dile getirmek isterim. Örneğin reklam sektöründe hiç alakasız ürünlerde dahi kadın bedeninin ön plana çıkarılması ya da otomobil fuarlarına giden olmuşsa görmüştür veya en azından TV'de görmüşsünüzdür; otomobilden çok kadınlar sergilenir adeta. Son zamanlarda bu konuyla alakalı feminist çevrelerden yükselen itirazlar neticesinde bazı fuarlar artık bu yanlışlığa son verileceğini açıklamış. Yine Formula 1 yarışlarında Grid kızlarının işlerine son verilmesi ve Fransa bisiklet turunda kazanan sporcuya öpücük kondurma uygulamasının sonlandırılması da alınan yeni kararlar arasında. Bunlara sebep olan zihniyet kirliliği ortadan kaldırılmadan ne kadar etkili olur bu hamleler doğrusu tartışılır.

Tolstoy'la giydirmelere devam ediyoruz: Kadınlar bir çocuk gördüklerinde "aay ne tatlı şeysin çeen kıyamaam" gibi ponçik sevgi gösterilerinde bulunurken iyi ama iş çocuk yapmaya gelince yook rahatımı ve vücudumu bozamam havalarındadırlar. Hele hele doğum kontrol yöntemlerini uygulamıyorlar mı! İşte Tolstoy'u çıldırtır bu ve dozajı baya artırıp bunu yapanlara "orospudan farkları yok" diyecek kadar cozutur. Doğum kontrol yöntemleri bizde de en üst perdeden sıkça eleştiri konusu yapılıyor ara ara. Ama sebebi Tolstoy'dan farklı tabi. Biliyorsunuz bir olur garip olur, iki olur rakip olur, üç olur denge olur, dört olur bereket olur, gerisi Allah kerim. Tolstoy Allah'ın kerim sıfatını çok sevdiğinden on üçe kadar götürmüş işi.

Yine Tanrı'ya tam teslimiyetçi Tolstoy cümlelerine ara ara rastlamak mümkün bu eserde de. Artık durumu kanıksadığımızdan mı nedir, yav he he diyerek geçiyorsunuz oraları.

Son bölümlerde ise kıskançlık meselelerine girilmiş. Açıkçası bu bölümler de sıkıldığımı söylemeliyim. Ancak bunun tamamen kendimden kaynaklandığını da belirteyim. Çünkü şu sıralar karşı cinse karşı duygularımdan arınmış bir dönemde olduğumdan, bu kısımlar beni kendine çekemedi.

Kitap kesinlikle okuyan herkeste karakteri ve duygu durumuna göre farklı etkiler bırakacaktır. Okurun evli veya bekar olması da önem arzetmekte. İleride olur da evlenirsem tekrar okuyacağım. Bakalım o zaman nasıl etkileneceğim?

İncelemeyi bitirmeden Tolstoy'a değinmek isterim. Ben Tolstoy'un önceden takıntılı bir adam olduğunu sanıyordum. Fakat bu kitabıyla birlikte onun tam bir manyak olduğuna şüphem yok artık. Manyakları da ayrı bir severim yalnız. Önceden sevemediğim adamı artık seviyorum.

Şuraya da bizden bir manyağın Beethoven'ın Kreutzer Sonat performansını bırakayım.
https://youtu.be/OF9fneQ50Us
231 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10 puan
Ebru Ince Ebru Ince · 16 Mar 2017
KREUTZER SONATI

Ahhh sevgili Nikolayeviç .... :) karşında ki melek olsa yinede seninle anlaşamazdı...:)
Bir tren kompartmaninda Tolstoyun gözlerinin içine baka baka yüzümde bir gülümseme ile bu sözü söylemek istiyorum :)
Bütün o ihtişamlı sert duruşunun altında öyle bir insan var ki tebessüm etmeden yüzüne bakmak mümkün değil :)
Tolstoy yaşadığı buhranı bir akrep gibi kendini sokarcasına hissettiği "kıskançlık "duygusunu ..gerçek hayatta da yaşadığı müzikle olan kavgasını o kadar güzel anlatmış ki kitap bir sonat olmuş, kah duyguları notalar gibi hiddettli ..kah pişmanlığı bir keman namesi kadar lezzetli . .kitabı 18 mayıs 2015 de okudum ..daha sonra bir kez daha okumalıyım diyerek rafa kaldırdım. ...
Çünkü doğru anda okumam gerektiğini hissetmiştim ..nitekim öyle de oldu :) yeniden elime aldığımda ilk kez okurcasına tükettim, elimden birakamadim ,bitirene kadar uyumadim dün gece :)
Kitapta gercek insani buldum..kendim gibi elini kolunu sallayarak duygularını anlatmaya çalışan ,kızan ,köpüren, üzüntüsü gözlerinden akan .Etiyle kemigiyle ,sevapları, gunahlariyla yaşayan bir adam
.KREUTZER SONATINI. .
en nadide kitaplarımın yanına koydum
Biliyorum ki kütüphanenin rafında ,gözüme her ilistiginde "gulumseyecegim"bu aksi ihtiyar adama :)
Kim söylemişti hatırlamıyorum şu an ama
Tolstoy için şöyle bir tespit okumuştum .

"yazar olmak için değilde,yazar olmadan duramayacağı için eline kalemi almış bir tek kişi varsa ..o da Tolstoydur.."

Yüzünüzden gülümseme hiç eksik olmasın iyi okumalar...
119 syf.
·10/10 puan
Bu incelemeyle sevgili manevi ikiz kardeşim Yunus a selamlarımı iletiyorum. Kendisi öyle ince ruhlu bir insan ki aynı gün doğduğumuzu öğrenince 8 ay sonraki doğum günü hediyemi şimdiden göndermiş. Arada beni dinden imandan çıkartıyor olsa da gözardı ediyorum.

Tolstoy üstad diyor ki; genelevler kötü kötü, sokak kadınları daha kötü, erkeklerin bu kadınlara kanmaları kötüden de öte rezalet. Yine arzular ve günahlar kavga etti ve kitabın aksine kadınları değil yine erkekleri gömüyoruz mecburen. Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu kitabına da selam olsun. Her ne kadar erkeği gömsem de olan her zamanki gibi kadına oluyor.

Kadınların erkeklerle ilgili en büyük şikayeti, erkeklerin kadın ruhundan anlamamasıdır. Pozdnışev kadın ruhundan anladığını göstermek için karısına bir piyano hocası tutar ve karısıyla piyano hocası bir ilişkisi olduğuna kendisini inandırır. Karakterler güzel verilen mesaj açık.

''Cinselliğin doyurulmasıyla aşk tükenmişti ve birbirimizin karşısında gerçek duygularımızla, gerçek ilişkimizle kalmıştık, yani biri diğeri vasıtasıyla olabildiğince fazla doyum sağlamak isteyen, birbirine tamamen yabancı iki bencildik''
196 syf.
·2 günde·10/10 puan
İnsanlığın amacı iyilik, sevgi ve mutluluksa onu engelleyen nedir?
Tutkular…

Tutkuların en güçlüsü nedir?
Cinsel tutku.

Bu tutku yok olursa, insanlık aradığı huzuru bulmuş olur. Ama o zaman da yaşamı sürdürecek sebep kalkar ortadan.

O halde evlenmeye, birlikte yaşamaya, çocuklar dünyaya getirmeye devam.
Bedel ödemeye de…

Kadınlar tutkularını kullanarak erkeği etkiler, yani gerçekte kadın seçer erkeği. Ele geçirir ve onun üzerinde korkunç bir egemenlik kurar. Belki de gücünün yetmediği yerde başvurduğu bir intikam yöntemidir bu.

Sonrası?

Özgür irade ya da görücü yöntemiyle, elbette ki gerekli formaliteleri yerine getirmek koşuluyla başlayan “kutsal müessese” ye adım atış.

Ailelerin de büyük payı vardır bu “kutsal müessese” nin kuruluşunda.
“Oğlumuzun kazancı yerindedir...”
“Kızımız pek beceriklidir…”

İç ses:
“Al, al hadi, benim kızımı-oğlumu al!”

Bir çeşit ticaret diyebiliriz buna. Ve bu ticaret gerekli anlaşmalarla sağlama da bağlanır.
Sırf parası çok diye ahlaksız birine masum bir gencin, ya da neredeyse torunu olacağı yaştaki birine masum bir çocuğun “verildiği” görülmemiş şey değildir.

Görmez olsaydık!

Sonra gelsin açgözlü ve anlamsız bir sürü törenler.
Adı gelenekmiş!

Şekerler, çikolatalar, sayısı ille de 100 küsûr olması gereken güller, oturulacak evde olması istenen nitelikler, mobilyalar, çamaşırlar, yemek takımları, altınlar, pırlantalar, bohçalar, akraba ve komşuların evi istila ettiği çeyiz serme törenleri, dünürlükler, damatlıklar, gelinlikler, düğün salonları, takı törenleri, borç batağında balayılar…

Peki tüm bunların insanda yarattığı gerilim? Daha “kutsal müessese” ye girişte başlayan koca bir savaş!

Sonra gelsin çocuklar.
Çocuksuz evlilik olur mu? İşler yolunda gitmezse savaş mühimmatı görevi de yapabileceklerdir. Büyük oğlan anneyi tutar, küçük kız babayı. Bazı ailelerde ikisi de nefret eder anne babadan. Ama genelde iyi koz olurlar.

“Sana çocuklar doğurdum, bedenim bozuldu. Bunalımdayım!”
“Sen evlendiğim kadın değilsin, dırdırından bıktım, hayatımı ziyan ettim seninle!”

Hayal kırıklığı, acı…

“Oysa dışarıda mutlu olunacak bir hayat var. Bizse bu ‘müessese’ ye tıkılıp birbirimize nefretler büyütüyoruz.”

“Zaman geçiyor, geri gelmeyecek!”

Geçim sıkıntısı, kıskançlık, fikir ayrılığı… Bunlar olmasa başka bir neden bulunur. Başka ilişkiler, sonra ayrılıklar…

Şansını yeniden denemeler.
Oysa sen ‘o’ aynı insansın. Bu defa ne değişecek acaba?

“Birbirine zincirle bağlanmış, birbirinden nefret eden, ama bunu görmezden gelen iki pranga mahkûmuyduk. Evli çiftlerin yüzde doksan dokuzunun aynı şeyleri yaşadığını, bunun başka türlü olamayacağını o zamanlar henüz bilmiyordum.” diyen Tolstoy, yukarıda bahsettiklerimi bizlere güzelce aktarmış kitabında.

Geri kalan yüzde birine şahsen rastlamadım. Belki bir yerlerde yaşıyorlardır; mutlulukları daim olsun.

Kitaba isim olan Kreutzer Sonat’a gelirsek:
Beethoven’in önce George Bridgetower’a ithaf ettiği bestesiymiş. Beethoven aşık olduğu kadın hakkında kötü konuşan bu müzisyenden besteyi alıp Kreutzer’e ithaf eder. “Bu Beethoven da kemandan hiç anlamıyormuş.” diyen Kreutzer, bu sonatı hiçbir zaman çalmaz. Vefasız, bu sayede bir de ünlü olur.

(Kreutzer Sonat'ı dinlemek isteyenler için şurada dursun.)
https://www.youtube.com/watch?v=OF9fneQ50Us
140 syf.
·2 günde·9/10 puan
Sonbahar hüzün mevsimi derler ya kim çıkardı acaba bunu… Neyi düşündü, aklına ne geldi de sonbaharı diğer mevsimlerden ayırıp bir ayrılık havasına soktu. Seven ağaç sevilen yaprak mıydı da hazan mevsimini yakıştırdılar sonbahara. İnsanın hayal gücünün asla sınırı yoktur, mutluluğunu başka bir bedenin varlığına bağlayanlar elbet sevdiği gittiğinde sonbaharda yaprak döken yaz ağaçlarına dönerler, çıplak, silik ve yalnız. Aşığın âcizine “Ferhat” derler.

Birini hayatımıza sokmak, ilgi duymak ihtiyaç mıdır? Hele aşk, herkes âşık olduğunu sanır ancak bunun bir merak olduğunu bilmez. Merak aşkı tetikler, kişileri yakınlaştırır, birbirlerine ilgi duymasını sağladığı için iletişimi kuvvetlendirir. Her aşk aslında güzel başlar, çünkü kişiler birbirini merak eder, buna ise “ben seni tanımak istiyorum” diyerekten meşru bir kılıf uydurur, merakları tükenene kadar samimi, içten bir birliktelik yaşarlar. Merak bittiğinde ise arkasından ayrılık gelir. Hepimiz farklı insan türleriyiz ve her birimizin tadı bir başkadır. Duygu olarak, düşünce olarak hep farklı keyifler, hobiler peşinde koşarız. İşte bu sebeple hayatımıza başka başka insanlar girer ve biz belki bir tanesiyle hayatımızı noktalarız. Eşler arasındaki bu aşk dediğiniz şeye bir alışveriş desem belki bana kızanlarınız olacaktır. Ancak şunu söylemek gerekir ki her beraberlik bir alışveriştir. Kişiler kendi yalnızlıklarını karşısındaki eşine sunar ve eşi de kendi yalnızlığını alır, aldığı yalnızlığa karşılık kişiye sunar.

“...beş ekimde onu bıçakla öldürdüğümü sanıyorlar. Ben onu o zaman değil, çok daha önce öldürdüm. Tıpkı şimdi herkesin, herkesi öldürdüğü gibi.” (Alıntı #48308514 )

Ruhen bozulmaların en başında bu karşı cins ilişkileri gelir. İnsanı ruhsal hasta eden en belirgin durum ise ihtiras denen duygu durumu topluluğudur. Şehvet duyarız, para için deli oluruz, güç için yanıp tutuşuruz ve sevişmek için kırk dereden su getiririz. Bizim için şimdilik önemli olan “Şehvet” ve “Cinselliktir.” Bilimsel olarak diyorlar ki haftada üç kere orgazm ile noktalanmış ilişki sağlık için gereklidir. Peki, bu gereksinimin yaşı nedir? Kaç yaşında insan bu sağlıklı yaşam formuna katılabilir ve seks hayatına sağlık için adım atabilir. Bilinen o ki erkekler 13-14 yaşlarında başlarlar ergenlik dönemlerine ve artık kafada bir şey vardır ki o da cinsellik… Aşk nasıl merak ile alevleniyor ise cinsellikte merak ve yasak olmanın sarhoşluğuyla insanın aklını başından alıyor. Haydi, şimdi seviştirin 13-14 yaşındaki çocuklarınızı da görelim. Köhne dünyanın köhne yaşantısına tam bir ayak uydurabilmek için hayvan olmak gerekmektedir. Bilimsel olarak bakıldığında evet bu yaşlar cinsellik için çok uygun yaşlardır ve kişiler dilediğince bunu yerine getirebilir. Bu seferde karşılarına yasalar, yasaklar diye bir dünya set çıkmaktadır. Diyorlar ki çocuklar biz sizin aklınıza, sezinize ve bütün hal kavramlarınıza güvenmiyor olduğumuz için size 18 yaşına kadar sevişme, ilişki yasağı getiriyoruz. Çünkü neden diye sorduğun zaman ihtiras sahibiyiz ve ihtiraslarımız bizi hayvanlaştırır, biz hayvanlaşırsak eğer ve karnımızda tok ise yapabileceğimiz yegâne durum sevişmektir.

Gelelim asıl meseleye hadi erkek dostlarımız bu konuda çok şanslı, para karşılığında, sağlıklı ya da sağlıksız şekillerde genelev diye tabir edilen yerlerde dünya var olduğundan beri ihtiyaçlarını görebilmektedirler. Ya kadınlar! Erkeklerin böyle bir lükse sahip olmaları kadınlardan daha üstün bir tür oldukları için midir? Biliyorum hepimiz toplum önünde birer ahlak savunucularıyız ama kapalı kapılar ardında hepimiz ahlaksızın önde gideniyiz… Lütfen istisnalar ya da ahlak savunucuları hemen genelleme yapma diye uyarı yapmasınlar, keza ondan daha ahlaksızı yoktur.

Eserimizin derdi de tam bu noktada başlıyor. Tolstoy’un harika bir gözlem ile kaleme aldığı eseri dönemin çok iyi bir sosyolojik ve toplumsal sorunudur. Ustaca ve sürükleyici bir şekilde hikâye ettiği kurgu yaşadığı dönemin çirkinliklerini gözler önüne sermekle kalmıyor, aile denen kurumun nasıl ayaklar altına alındığının, kişilerin “ihtiraslarının” nasıl toplumu bozduğunun, kadın-erkek her bireyin bu ihtiraslara kapılıp nasıl hayvanlaştığını içermektedir. Tolstoy kitaplarında bu denli toplumsal sorunlarla karşılaşmak çok olağandır, çok iyi durum analizi yapması ve kişileri kurgularken psikolojik detaylara bu denli ustaca girmesi beni çok mutlu ediyor. Bilimin ve sanatın nasıl toplumun ahlakını bozduğunu ise eser içerisinde sizin keyfetmenizi, yazarın ahlak anlayışının bir bölümü olan kurgusunu kendinizin okumasını isterim.

“Eğer hiçbir amaç yoksa, eğer yaşam, sırf yaşamış olalım diye bize verilmiş bir şeyse yaşamanın gereği yoktur. Ve eğer öyleyse o zaman Schopenhaur'ler, Hartmann'lar, budistler son derece haklılar. Ama eğer yaşamanın bir amacı varsa, o zaman amaca ulaşıldığında yaşamın sona ermesi gerektiği de ortadadır.” (Alıntı #48296659 )

Günümüzde ve diğer her dönemde evlilik bir akitti. Yukarıda bahsettiğimiz merakın devamından sonra gerçekleşen bu akit kişileri artık daha da yakınlaştırır, kapılar arkasında ve dahi her yerde beraber görülebilme durumunu meşrulaştırır. Merak iyice zirveye çıkar ve artık merak uyandıracak bir şeylerin kalmadığı, iletişimin zayıfladığı, muhabbetteki cümlelerin yalınlığı ve sadece ihtiyaca dayalı olduğu görülür. Bu saatten sonra eşlerin birbirlerine olan ihtiyacı tükenir ve mecburen birbirlerine maruz kalmaya başlarlar. Dünya üzerindeki çoğu evliliğin sürmesinin sebebi eşlerin mecbur olarak evli kalmalarını öngörmektedir. Ruhsal ihtiyaç tükenmiş olabilir, hani o aşk dediğimiz merakta bitmiş olabilir, bitmeyen tek şey yaşayabilmek için var olan maddi güç, yani para. Bu da demek oluyor ki toplumun çekirdeğini oluşturan ailenin temelini koruyan, bozulmasına mani olan şey “para.” Ne acı.

Yazarın yüceliği yüzünden yazar hakkında bilgi vermeyi es geçiyorum. Hikâyenin ise bir tren yolculuğunda karısını öldüren bir adamın, neden böyle bir işe kalkıştığını yanında seyahat eden bir adama anlatmasını konu etmektedir. Tolstoy’un betimlemeleri ve psikolojik, toplumsal olarak eşleri konu alıp felsefesini konuşturduğu naçizane bir eserdir. Kitap ismini Beethoven’in bestesi olan Kreutzer Sonata’dan almıştır.

Kitabım Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan, çevirisi yerinde, sayfa yapısı normal ve hatasız. Kitap hikâyesine hemen başlıyor ve sonlandıktan sonra yazarın eser yayımlandıktan sonra yapılan eleştirilere karşılık olarak kaleme aldığı harika bir sonsöz ile bitiyor.

“İnsanlar çocuklarını hayvanların yavrularını yetiştirdikleri gibi yetiştirmemeli, onları yetiştirirken güzel, tombul bir beden dışında kendilerine başka amaçlar edinmelidirler." (Sonsöz’den)

Sözün özü; benim için harika diye tanımlayabileceğim bir eserdi. Hem hikâye türünde olması, sosyolojiyi, psikolojiyi ustaca işlemiş ve felsefe yanlarını eksik tutmadığı için tavsiye edilesi ve okunulasıdır.

Sevgi ile kalın.
140 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Yine Tolstoy yine felsefik edebî bir şaheser. Bir solukta okudum ama derin derin düşüncesi halen devam ediyor.
Bu klasik eseri bekâr ve/ veya evlenmek üzere olan gençlerimiz okursa çok faydalı olacağını düşünüyorum. Ya derin bir dünya görüşüne sahip olacaksınız ya da evlenmekten vazgeçeceksiniz.
Kreutzer Sonat(Kroyçer Sonat), Tolstoy'un ilk olarak 1889 yılında yayımlanan bir romanıdır. Kitabın ismi Beethoven'ın keman ve piyano sonatı olan Kreutzer Sonat'tan gelmektedir. Kitabı bitirir bitirmez büyük bir keyifle dinledim Beethoven sonatı ilk olarak George Bridtower'a adamıştır ancak ikisi arasında bir kadın yüzünden tartışma çıktığı için Beethoven bu kararından vazgeçip daha sonra bu eserini, Fransız Kemancı Rodolphe Kreutzer'e adamıştır. Fakat Kreutzer'in bu sonatı icra ettiği hiç duyulmamıştır.

Roman trende başlıyor ve aynı şekilde trende bitiyor. Kitap dönemin kadın-erkek ilişkilerini, eşitsizliği ve ahlak anlayışını bize Pozdnişev'in eşiyle olan ilişkisini anlatmasıyla gözler önüne seriyor.

Romanın ilk sayfalarından itibaren dönemin kadınını, erkeğini ve ilişkilerinin dinamiğinin ne üzerine kurulu olduğunu, nasıl geliştiğini ve ilerlediğini anlatan kitap tren yolculuğunda birlikte oturan insanların bu ilişkiler üzerine tartışmalarıyla başlıyor.



Felsefi kurgu türünde yazılmış olan eserde Pozdnişev'in eşini öldürmesini anlatarak toplumdaki kadın ve evlilik hakkındaki düşüncelerini eleştirel biçimde görüyoruz. Erkeğin kadına bakışını, kadının "pazardan seçmece" gibi "alınmasını" ve kadının buna izin vermesi hakkındaki düşüncelerini kitap boyunca belirten Pozdnişev, domostroy düzene olan görüşlerini de sert bir şekilde kendi evliliği ve geçmiş ilişkileri üzerinden örneklendirerek anlatıyor.

Eşiyle evliliği en başından beri sorunlu olan Pozdnişev, anılarını anlatırken geçmişte hata olarak gördüğü davranışlarını da belirtiyor ve bunları toplumun domostroy düzenine bağlayıp, bu düzeni suçluyor. Domostroy olarak adlandırılan, ataerkil de diyebileceğimiz düzenin şuan bile yüzlerce kadının öldürülmesine neden olduğunu düşünürsek, bu düzen devam ettiği sürece daha fazla insanın öldürülmeye devam edeceğini görebiliriz.
128 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Her eser her duyguda yazılmaz bu okumuş olduğumuz eser ise Tolstoy'un hüzünlü ve bulanımlı döneme denk geldiği belli oluyor.
Bethoveen'ın bir türlü kavuşamadığı aşkını özlemini tasvir ettiği dokuz numaralı sonatıdır.

Bir erekeğin ve bir kadının ilişki ve evlilikleri üzerine ruhsal ve zihinsel çatışmaların en güzel şekilde anlatıldığı bir eser

İlişki ve evliliğe farklı bir yorumla önünüze gelen bu eser, sizi kendi içinizde kendi kendini sorgulatmaya çalıştıran ve istemsiz bir şekilde karşı tarafa hayır bunun böyle olmaması lazım dedirten bir eser

Gerçekler ve hayaller vardır, sizler eğer hayallerle kalırsanız gerçekleri göremezsiniz
Evlilik bir gerçekken, aşık olmak ya da ilişki yaşamak bir hayaldir.

Bir şey eğer tam sizinse gerçektir.
Sizin değilse hayaldir o

Evlilik neydi peki güzel birine aşık olup onunla evlenmek miydi? Biri güzel değilse onunla evlenemez mi hiçkimse
Yada iki insanın birliklte olması mümkün müdür. birbirinden hiç mi sıkılmazlar bu çiftler, her gün aynı şeyi görmek insanı bunaltmaz mı?

Bambaşka bir şey olmalı bu iki insanı bir arada tutan bambaşka bir şey
Mesela aşk bu olabilir mi aşk yeterli mi bir evlilik için
Ya biterseee aşk o zaman ne olacak
(Sus yaaa aşk biter mi hiç)
Ya güzellik evet bence güzel olmak bir ilişkinin devamı için en gerekli şey
(Kesinlikle katılmıyorum guzellik gelip geçicidir, zaten çok güzel olmak başa bela okumadın mi kitabı zaten ne geldiyse bu güzellik dene geçici şey yüzünden geldi)

Haklısın belkide

Bu hayatı tek başına geçirmek epey zordur
Biriyle evlenmek hayatına bir arkadaşı bir yoldaşı almış olduğun anlamına gelir.
Bir et makinası aldığın anlamına gelmiyor.
Ya da evlendiğin kişi bir makina bir cihaz değildir. Nefes alan hareket edip düşünebilen özgür bir canlıdır. Bunu unutmamamız gerekir.

Çocuklar evliliği canlandıran gübre gibidir.

Kıskançlık gerektiğinde çok vahşi bir şeye dönüşebiliyor, azı iyi çoğu zarar olan bir şey kıskançlık. Kontrol edilip sakinleştirilmesi gerekli

Son olarak şunları söyleyip bitiriyorum
Bir evlikte olmazsa olmazı GÜVENDIR
güven bir evliligin kurtarıcı büyusüdür
Çiftler arası anlaşmada önemli. Biri daima daha baskin cıkar ama önemli olan ilişkiyi hakkı için güzel geçirmek ve gerektiğinde kendine hakim olabilmektir.

Iyi okumalar
140 syf.
·3 günde
“Ben ne okudum yahu!” tepkisini hepiniz duymuşsunuzdur. Net olarak şunu söyleyebilirim ki, bu tepkiyi daha çok hak eden başka bir kitap okumamıştım. Hayretler içerisindeyim, özellikle son bölüm beni dehşete düşürmüş durumda ve bu inceleme zor olacak. Daha sonsözü gördüğüm anda Ali Ece çığlıklarımı atarak: “Dalga mı geçiyorsun be!” demiştim, çünkü eserini açıklamaya girişiyordu Tolstoy. Bakın durum o kadar ciddi ki, Kilise bu sonsözü okuyup müthiş yobaz bulmuş ve Tolstoy’u aforoz etmiş! Dalga mı geçiyorum sanıyorsunuz?

Gelin size kitabın konusundan ve dokusundan, falanından feşmekanından bahsedeyim önce, daha sonra şu meşhur sonsöz bahsine geliriz. Şimdi, bu büyük edebiyat dâhisi, (dalga geçmiyorum, kalemi muazzam) Rusların İsa’sı (işte şimdi dalga geçiyorum) bu kitabı 1889 yılında yayımlıyor, on yıl sonrasında ise kitabını açıkladığı sonsözünü yayımlıyor. Kitabın konusu; bir tren yolculuğunda ismini bilmediğimiz anlatıcımız ile, “kadın”, “evlilik”, “aşk” vb. konularda tartışan bir grup insanın arasında tanışan ve bir yakınlık kuran Pozdnışev adlı karakterin kısa hayat öyküsünü, yolculuk boyunca anlatıcımıza anlatması ve anlatıcımızın da onu yolculuk boyunca hayretler içerisinde dinlemesiydi.

Şu Pozdnışev’den bahsedeyim biraz sizlere. Beyaz kıvırcık saçlı, parlak gözleri etrafta fıldır fıldır dönen, insanlarla konuşmayı ancak bir savaş edasıyla gerçekleştirebilen, büyük bir travması olduğu daha ilk bakışta anlaşılan, klasik bir Rus erkeği. Karısını öldürmüş bu adam. Evet! Ve trende tanıştığı yabancıya yani anlatıcımıza bu olayın nasıl geliştiğini anlatarak günah çıkartıyor bir nevi. Tabii kendi boktan tarzında!

Hayatımda ilk defa bu kadar kaliteli bir yobazlık örneği gördüm. Çünkü Tolstoy asla boş atmıyor, söylediği her şeyi İncil’den doğrulayarak ve Rus toplumsal düzeninden teyit ederek ilerliyor. Tam bir yobaz manifestosu anlayacağınız. Sanmayın ki kitabı önermiyorum, aksine, ben kitabı çok beğendim. Bu kadar kaliteli bir yobaz yapımı daha önce okumamıştım. Bütün klasik yapıtlarda cinsiyetçilik vardır; ama bu kitap cinsiyetçiliğin temelinin nereden geldiği, evliliğin bu çağa uygun olup olmaması, ataerkil toplum düzeninin nelere sebebiyet verdiği ve daha birçok derin konuda çok kritik ipuçları veriyor bizlere, istemeden de olsa!

Buradan sonrasında yazım SPOİLER içerecek fakat spoiler kaygısı güdeceğiniz son kitap olabilir bu. Yazımın bundan sonraki kısmında bolca sosyal konulara değineceğim, bunu da bilginize sunayım. Spoiler kaygısı güdenlerdenseniz, sizler için yazımın sonuna gelmiş bulunuyorum. Güzel kalın.

19. yüzyılda, sıradan bir günde, sıradan bir tren yolculuğu esnasında, son derece sıradan insanların konuştuğu malzeme neydi? Elbette kadınlar ve onların itaatsizlikleri. Can sıkan şey bu değil. Bundan yıllar yıllar önce gerçekleşmesi olası bir diyalog neden can sıksın ki! Asıl can sıkan şey, aradan yüz yılı aşkın bir süre geçmiş olmasına rağmen bu diyalogların oldukça tanıdık olması. Yüz yılda çok şey değişir arkadaşlar, değişti de biliyorsunuz. Devlet sınırlarından, konuştuğumuz dillere; giyim kuşamımızdan, inandığımız dinlerin yapısına kadar müthiş değişimler oldu. Fakat bu ilkel “kadın” muhabbeti çok da değişmedi, hala politik, hala iğrenç.

Tolstoy cinselliği ve cinselliği çağrıştıran her şeyi lanetliyor. “Yalnız kalmalarım masum, temiz yalnızlıklar değildi.” (S. 18) Tahmin edeceğiniz üzere, mastürbasyonunun ne kadar pis bir şey olduğundan bahsediyor burada yazarımız. Şimdi burada oturup bir cinsel sağlık uzmanı gibi konuşacak değilim, fakat şu sanırım yadsınamaz bir gerçek: Ataerkil toplum düzeninde mastürbasyon bir şekilde yasaklanacak olsa ve kati suretle yapılamayacak hale gelse, şimdikinden en az on kat daha fazla cinsel suç işlenirdi. Biliyorum, bu gözlemlenebilir bir şey değil. Takdirini sizlere bırakıyorum.

Kadının mastürbasyon yasağına da değinmek istiyorum. Şimdilerde az çok değişiyor bütün bunlar diye düşünüyorum ve bolca da “AHLAKSIZLAR!” yorumu duyuluyor böylesi kadınlar için. Bu ahlak bekçilerine göre, kadın mastürbasyon dahi yapmadan, cinsellik hakkında bir iki kocakarı bilgisi işiterek 16 yaşında yatağa girsin. Dünyadan haberi olmayan bir çocukla, yahut daha da kötüsü bir yetişkinle evlensin. Kocasına itaat etsin ve öylece yıllarını geçirsin. Bunun nesi sağlıklı? Eğer bazı dinler bunun böyle olmasını buyuruyor ve emrediyorsa o dinlerde bir sorun var demektir. Bunun nesi mantıklı? Son günlerde sık sık görüyorum, kültür övgüsü. Ama bu kültür meselesine daha var, oraya da geleceğim. Beni illa niçevari konuşmalara gebe bırakacaksınız ey insanlar!

Tolstoy’un fikirleri arasında en yaklaştığım konuya gelelim şimdi de, genelev konusuna. Genelevlerin neden var olduğu konusu malumunuz, cinselliği konusunda çat pat bir şeyler keşfetmiş, yenice ergen olmuş oğlanlar, toplumun sıkı sıkıya koruduğu(!) genç kızlara göz dikmesin diye.. Sadece genç oğlanlar da değil, bütün bir halkın; evlisi-bekarı, yaşlısı-genci, suça yani zinaya karışmasın diye.. Bir başka deyişle evlilik dediğimiz o kutsal müessese devam edebilsin diye.. Elbette tek sebep bu değil, kısaca genellemek gerekirse, erkeklerin doymak bilmeyen cinsel arzusu bir nebze giderebilsin diye varlar.

Genelevler yalnızca ataerkil toplum düzenlerinde var olabilir arkadaşlar. Ataerkil sistemde, güç, yalnızca erkeğe bir illüzyonla bahşedilir ve bu korkunç bir şeydir. Gerçek bir güç değildir bu Tolstoy’un da dediği gibi, yalnızca bir illüzyondur. Neden bir illüzyondur diyoruz buna peki? Çünkü güç sadece erkeğin elinde OLAMAZ, en fazla, toplum hayali bir törenle bu gücü erkeğe bahşeder. İşte illüzyon buradadır. Bu tıpkı ülkemizdeki kadın hakları durumuna benziyor. Kadın hakları, ülkemizde ne yazık ki kadın ayaklanmaları ve direnişiyle ELDE EDİLMİŞ, KAZANILMIŞ haklar değil. Meclis tarafından medenileşme çalışmaları sırasında Türk kadınına bahşedilmiş haklardır. Belli bir güç tarafından bahşedilen hak o güç tarafından geri alınabilir fakat o güçten söke söke alınan hakka kimse dokunmaya cesaret edemez.

“Asıl zehir, insanların, özellikle de kadınların ahlakının bozulmasında.” (S. 53) Ataerkil toplum düzeninde, mutlaka ama mutlaka “özellikle” kadınların ahlakının bozulmaması şartı vardır. Çünkü bu ahlak bozulursa, geleneksel evlilik dediğimiz, erkeğin büyük bir güce (illüzyon olarak güç) sahip olduğu yapı sarsılır. Bu da ataerkil toplum yapısını sarsar. Peki, binlerce yıldır inşa edilen ve neredeyse bütün kültürlerde ana karakter mertebesinde olan ataerkil toplum yapısı sarsılırsa ne olur? Şimdilerde de rahatlıkla görebileceğimiz üzere, yıllardır gücü bir illüzyon olarak elinde bulunduran erkekler suça yaklaşır. Çünkü yıllardır ona verilmiş olan güç artık onun elinde değildir. Gücün insanlar için ne kadar önemli olduğuna değinmeme gerek yok sanırım. Suçun ne olduğunu söyleyeyim bari: İNSAN ÖLDÜRMEK, HATTA ÇOĞUNLUKLA KADIN ÖLDÜRMEK. İşte bu aşamada, normal şartlarda devlet, artık bir zorunluluk olarak araya girmeli ve durumu kontrol altına alacak, toplumsal huzuru yeniden inşa edebilecek radikal kararlar almalıdır. Aklı başında olan her devlet bu durumu böyle idare etmiştir. Yok eğer devlet bu olaylara kayıtsız kalıyor ve hatta gizli destek veriyorsa, toplumsal kadın ayaklanmalarıyla, kadın hakları söke söke devletten alınır, birçok ülkede bu süreç böyle işlemiştir. Devlet eleştirisini burada yapmayacağım, yoksa yazı çok ama çok uzayacaktır. O yüzden diğer konulara geçelim izninizle.

“Bir enkazım ben, sakat bir adamım.” diyor kahramanımız. Haklıydı. Aslında bu adam da tam olarak ataerkil toplum düzeninin bir kurbanından başka bir şey değildi fakat bunu ne Tolstoy görebildi ne de büyük bir aydınlanma yaşadığını zanneden sakat adamımız. İllüzyon dediysem de sağlam bir illüzyon olduğunu anlamışsınızdır. Çünkü söz konusu olan şey gücün kendisi. İllüzyonu bile insanı güç zehirlenmesi dediğimiz hale kolaylıkla sokabilir. Tehlikelidir.

Yeniden evlilik meselesine dönmek istiyorum. Bu kitabın bana en büyük yararı bu oldu sanırım, deşilmesi gereken ne varsa deştim kafamda. Bazı sorunlar ve o sorunların kağıt üzerinde mantıklı görünen çözümlerini kendimce bulabildim ve bir nevi rahatladım. Tabii bu çözümler toplumun tamamına yayılacak çözümler değil elbette, son derece kişisel çıkarımlar. Ama yine de sizlerle paylaşmakta fayda görüyorum.

Netflix’de Bebekler adlı bir belgesel izlemiştim. Orada şöyle bir bilgiyle karşılaşmıştım ve bu son derece umut verici bir bilgiydi benim için. Çocuk doğuracak olan annelerde, beyinlerinin amigdala adı verilen en derin ve ilkel olan bölümü olağanüstü seviyelerde aktifleşiyormuş. Bu kendiliğinden olan bir şey kadınlarda, yani halk arasında sıkça duyulan annelik içgüdüsü tezinin karşılığı da denilebilir. Fakat baba içgüdüsü diye bir şey duydunuz mu hiç? İşte şimdi duyacaksınız. Çocuk doğduktan sonra, eğer bir baba onu besler, altını değiştirir, onunla yatıp onunla kalkar, onunla oyunlar oynar ve bolca vakit geçirir, onu korur ve üzerine düşerse, yani kısaca ebeveynlik yaparsa, annede görülen beyinsel tepkinin aynısı babada da görülüyormuş. Şunu da ekleyim, bu olayın tıpkısını öz babamda gözlemleme fırsatım oldu. Babam, 2014 yılında doğan kardeşime müthiş derecede bağlıdır, sırf demin bahsettiğim yollardan geçtiği için.

Bakın, evlilik ortak paylaşımlar olduğu sürece bir şeye benzeyebilir ancak. Ortak paylaşımlar son derece kişisel şeylerdir ve herkesin bu konuda farklılık göstermesi doğaldır. Fakat bana sorarsanız iki insanın en büyük ortak paydası birlikte hayata getirmeyi seçtikleri bebekleridir. Ataerkil toplum düzeninde maalesef çocuk bakımı tamamıyla anneye aittir ve ne yazık ki babalarımızın çoğu babalık iç güdüsünden mahrum kalmaktadır. Ve birçok çiftin, belki de tek ortak paydası olacak şey tam manasıyla ortak payda olamaz.

Günümüzde bu konu “boşanmalar neden çok fazla?” sorusunda tıkanıp kalıyor sürekli. Bunun cevabı çok basit. Ortak paydası yok insanların, hiçbir zaman olmamıştı. Ve sarsılan ataerkil sistem sayesinde kadınlar başkaldırıyorlar. Bunun olması kadar doğal ne var ki? Oturup dayak yemeye başkaldırıyorlar, meşru tecavüze başkaldırıyorlar, sonu gelmez hakaretlere başkaldırıyorlar, saygısızlığa ve sevgisizliğe başkaldırıyorlar, MUTSUZLUĞA VE GÜÇSÜZLÜĞE başkaldırıyorlar!

“Mahkemede benim aldatılmış bir koca olduğuma ve kırılan onurumu korurken (bu onların ifadesiydi) öldürdüğüme karar verildi. Bu yüzden de beraat ettirdiler.” (S. 67) Katil tarafından olaylara bakmak genellikle ilgimi çekmiştir. Gerek psikolojik, gerekse toplumsal çıkarımlarımı bolca yapabiliyorum bu sayede. Fakat bu hikâyenin gidişatı ilgimi pek cezbetmemesi lazımdı desem yeridir. Bunu sebebi, bu tarz hikayeleri artık günlük duyuyor olmamdır. Her gün yeni bir cinayet haberiyle uyandığımız günler yaşıyoruz ve şaşılacak yeni bir şeyle karşılaşmıyoruz. Hep aynı bahaneler işitiyor, hep aynı bok püsürü ifadelere maruz kalıyoruz. Artık ezberlediğimiz şeyler bunlar ne yazık ki! Yalnızca Tolstoy’un büyülü kaleminin övgüsünü yapabilirim bu aşamada. Çünkü böylesi boktan bir karakteri bile "karakter" mertebesine çıkarabilmek, hele şu yüzyılda okunabilirliğini sağlayabilmek güç iş. Üstelik fikirleri bakımından hiç katılmadığım onlarca nokta olmasına rağmen üslubuyla, kararlılığıyla, fikirlerinin altını kendince doldurması ve edebi doyuruculuğuyla beni tatmin edebildi Rusların İsa’sı.

Geliyorum diyen cinayette son damlaydı kıskançlık. Asıl olan nefretti. Yani Tolstoy bizlere kıskançlığın yalnızca bir bahane olduğunu ve yeterli olmaması gerektiğini söylüyordu. Elbette haklı, her ne kadar vardığı sonuç benim açımdan kabul edilemez olsa da burada Tolstoy ile hem fikirim. Zaten kısacık bir kıskançlık krizi ile bir insanı öldürmek nasıl mantıklı gelebilir, bunun ardına nasıl düşebilirler anlamak çok güç. Fakat bunun da ucu gelip dayanıyor ataerkil toplum düzenine.

Bunu, yani kıskançlık yüzünden yapılan cinayeti toplumumuzdaki sıradan insanlar anlayabiliyor çünkü gücü bir illüzyon olarak elinde tutan erkeğin gururunun kırılması, bu gücün kontrolsüz biçimde dışarı çıkması için yeterli bir sebep onlara göre! Evet, rollerin değiştiğini düşünelim hep beraber. Kadının aldatıldığı bir senaryoda hiçbir cinayet haberi duyamazsınız. Diyelim ki duydunuz, o durumda ise kıskançlık krizi halinde cinayet işleyen kadının beraat etme olasılığı yoktur. Çünkü ataerkil toplum düzeninde öldürmek rolü erkeğe, ölmek rolü ise kadına biçilmiştir!

Ve gelelim kitabın bana kalırsa en vurucu kısmına. “Karımın bedeni üzerinde sanki kendi bedenimmiş gibi kuşku götürmez ve tam bir hakka sahip olduğumu kabul etmem ve bununla birlikte bu bedene sahip olmadığımı, bu bedenin bana ait olmadığını, karımın onu istediği gibi kullanabileceğini, bedenini benim istediğimden farklı bir şekilde kullanmak istediğini hissetmem de çok korkunçtu.” (S. 95) Erkek güç illüzyonundan tam olarak uyanamamıştır fakat elinde bulundurduğunu sandığı gücün artık elinde olmadığını fark etmiştir. Kendini aldatılmış hisseden bu erkeğin acı duymasından daha doğal ne olabilir? En başından beri ataerkil toplum düzeninde yetişmiş olan bu erkeğin oyuncağı elinden alınmıştır artık. Gerçek gün yüzündedir ve gerçek onun için acı vericidir. Toplum onu aldatmıştır, ona bir güç verdiğini söylemiş ve erkek de buna inanmıştır, tıpkı sorgulamadan inandığı diğer her şeye inandığı gibi inanmıştır.

Bu cinayette suçlu Pozdnışev midir? Son derece soğukkanlı bir şekilde, her şeyi planlayarak ve düşünerek hareket etmiştir finalde. Evet. Pozdnışev suçludur ve katildir. Fakat asıl katil, büyük planlayıcı o değildir. Asıl katil, ataerkil toplum düzenidir.

Şimdi gelelim sonsöze. İlk başta da dediğim gibi, çok sinirlendim bu sonsözü gördüğümde. Bakın, Rusya’da 19. yüzyıl yazarları politiktir. Ama Tolstoy’un yazdığı bu sonsöz, artık politikanın zirvesi olabilir. Yazısının genel ana fikrinden bahsedecek olursam, Pozdnışev karakterinin düşüncelerinin aynen kendi düşünceleri olduğunu söylemektedir Tolstoy. Ve bunu fikirlerinin temelinin nereden geldiğini de sade ve anlaşılır biçimde, tek tek açıklamıştır. Temel, sizlerin de tahmin edebileceği üzere İncil adlı Hristiyanların kutsal kitabıdır.

“Ahlak, kural ya da emir değil, idealdir” diyor başarısız filozofumuz. Bunu böyle olmadığını herhalde çocuklar dahi bilir. Ahlak, kural ve emirdir ve bu su götürmez bir gerçektir. Daha sonraki demeçlerinde ise ahlakın ideale doğru giden yolda bir araç olduğunu dile getiriliyor. Şimdi aklıma şu soru geliyor ister istemez; hangi ahlak? Ergenlikten sonra çocukların evlendirilebileceğini söyleyen ahlak mı yoksa pedofili kötüdür diyen ahlak mı? Kadınınız itaatsizlik ederse onu hafifçe dövün diyen ahlak mı yoksa kadına şiddeti lanetleyen ahlak mı? Hadi bunlar çağımızın ikilemleri, buyurun size ikilem: çok eşli olabilirsiniz diyen ahlak mı tek eşli olacaksın diyen ahlak mı? İnek kutsaldır diyen ahlak mı ineği kurban edeceksin diyen ahlak mı? Yahu hangi ahlak?

Tolstoy’a göre bu sorunun cevabı çok basit. Tabii ki İncil’de neyi öğütlüyorsa, O ahlaktır! Yazısının bütün temeli önceden de değindiğim gibi İncil’dir. İşte sorun da biraz burada değil mi? İncilin insanlığa en uygun olmayan bölümlerini özene bezene çıkarmış ve bize diyor ki “İnanın, bunlar hakikattir!” (Tanıdık geldi mi?) Kutsal kitabında yazılanlar insan soyunu kurutmaya, neslinin sona ermesine dek götürecek şeyler dahi olsa, onlar doğrudur ve bütün insanlık yanlıştır Tolstoy’a göre. Bu çok klasik bir dinci kafasıdır ve sizlerin de bu kafaya son derece aşina olduğunu biliyorum. Dilerim insanlık bu yanlıştan ve daha nice yanlışlardan bir an önce dönebilir de biz de biraz olsun rahatlarız.

Evet dostlar, bu uzun incelememi bitirirken bir selam göndermeyi boynumun borcu bilirim. Sayın Bilal Günaydın uzun inceleme türünün atası sayılır. Şu sıralar özel sebepler dolayısıyla istirahat halinde bulunsa da belki bu selamımı göremeyecek olsa da selam olsun sana ey güzel insan! Ben de onun açtığı bu kutsal yoldan gitmeyi hür irademle seçmiş bulunmaktayım. Hayırlara vesile olmasını diliyorum. Güzel kalın.
Siz erkekler böyle düşünürsünüz..
Kendinize özgürlük tanıdınız, kadını ise kuleye tıkmak niyetindesiniz. Kendinize gelince her şeye izin verirsiniz..
Lev Nikolayeviç Tolstoy
Sayfa 7 - İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kroycer Sonat
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
126
Format:
Karton kapak
ISBN:
9799753628517
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Timaş Yayınları
Kroyçer Sonat, büyük ümitlerle kurulan, fakat maddî ihtiyaçları karşılanırken manevi yönü ihmal edilen bir evliliğin romanı. Pek çok aile çatısı altında yaşanan mutsuzluğun satır arası çözümlemeleri...Tolstoy, sonu cinayetle biten, herkesin yaşayabileceği türden sıradan bir evliliğin çarpık yanlarını gözler önüne sererek, okurlarını bir kez daha sarsıyor...

Kitabı okuyanlar 5,1bin okur

  • ka

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları