İnsanın Julian Barnes gibi kaçacak bir yerinin olması ne güzel. Eserlerine baktıkça diyorum ki; “ne güzel, ne çok kitabı var, hayattan yoruldukça gelir burda dinlenirim.” Aslında inişli çıkışlı bir ilişkimiz var Barnes’la. Bazı eserlerinin kabuğunu kıramıyorum, bazılarının ise içinden çıkamıyorum.
Metroland’ı çok sevdim. Bu kitap bana bir edebi eserden beklediğim her şeyi verdi. Dönemin sosyal yaşantısını gayet güzel yansıtması, karakterlerin dönüşümü, inanç-gelenek-görenek üzerine akıl yürütme, hayatı keşfetme… Her şeyi ile bana sonsuz bir tatmin duygusu sunan bir eser oldu.
1960’ların Londra’sındayız. Banliyölerde yaşayan iki genç, Christopher ve Toni. Yeni yetmelik zamanlarından başlıyoruz maceralarına tanıklık etmeye. 60’ların İngiltere’sinde liseli bir genç nasıl yaşar, neler sever, nerelerde vakit geçirir; iki delikanlının yaşantısına eşlik ederek 60’ların Londra gençliğini tanıyoruz . Aşkları, cinselliğe bakışları, dönemin ahlaki değerleri. İlmek ilmek işliyor yazar her şeyi gözlerimizin önünde. Sonra Chris Paris’e okumaya gidiyor, okulu bitirip dönünce evleniyor, çocuğu oluyor, dönemin kalıplarına uygun geleneksel bir hayat yaşamaya başlıyor. Toni ise daha vurdumduymaz, serbest bir hayat seçiyor. Güçlü dostlukları yerini uyumsuzluklarla dolu bir tanışıklığa bırakıyor. Aralarındaki fikir çatışmaları üzerinden kendi zihin dünyasındaki -belki de- git gelleri ete kemiğe büründürüyor yazar.
İki karakterin -inişler ve çıkışlarla- büyüyüşünü izliyoruz. Oluşum romanı türünün örneklerindenmiş bu eser. Yani Almanca adıyla Bildungsroman. Bir karakter -kendi içinde veya dışarda- uzun bir yolculuğa çıkar, zorluklar atlatır, farkındalıklar yaşar ve en son kendini bularak yolculuktan döner. Aklıma Herman Hesse’nin Siddharta’sını getirdi. Neyse, bu türü ilk kez duymuştum.