Meyhane

·
Okunma
·
Beğeni
·
8090
Gösterim
Adı:
Meyhane
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
480
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Akvaryum Yayınları
304 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Emile Zola'nın yazdığı Rougon- Macquart serisinin 7 no'lu kitabı. İnsan kitabı bitirdiğinde ''insaf artık Zola, bir okuyucuya bu kadar da darbe indirilmez ki ? ''diye isyan ediyor. Ama böyle bir soruya, Zola'nın vereceği cevabın da ''ben ne yapayım, hayatın gerçekleri böyle, ben sadece olabilecek gerçekleri yazıyorum,'' şeklinde olacağını biliyor.

Yazar maalesef serinin bu kitabında da okuyucunun yüreğini dağlamasını muhteşem bir şekilde başarıyor. Kitabı bitirdiğinizde titremekten kendinizi alamıyorsunuz. Kitabın konusu ise alkol yüzünden mahvolan hayatlar.

Kitapta yazar bu defa bize, Antoine Macquart'ın kızı Gervaise (Jervez) Macquart'ın hayatını anlatıyor. Jervez aynı zamanda, serinin 9 ve 13 no'lu kitapları ''NANA'' ve ''GERMİNAL'' in baş karakterleri olan Nana ve Etienne'nin anneleri olduğundan dolayı, Nana ve Etienne'nin çocukluk ve ilk gençlik dönemleri hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

Kitapta, harika bir akıcılık ve sürükleyicilik olduğundan dolayı, çok kolay ve büyük merak içerisinde okunuyor. Hele sonlara doğru artan dramın dozu, acıyla birlikte bu sürükleyiciliği daha da artırıyor.

Gervaise(Jervez), henüz 14 yaşındayken, Plassans'da baba dayağından bıktığından dolayı, önüne çıkan Lantier isimli gençle birlikte yaşamaya başlayarak Paris'e gelir. Çiftin Claude ve Etienne isminde iki çocuğu vardır. Ama bir gün Lantier, ansızın evi terkeder ve gider. İki çocuğuyla birlikte, çok güç şartlar altında ortada kalan Jervez'i çamaşır yıkayıcılığı yaparak sürdüreceği müthiş bir yaşam mücadelesi beklemektedir. İşte, bize kitapta anlatılan esas konu Jervez'in verdiği bu mücadeledir.

Artık alkolün bir aileyi nasıl darmadağın ettiğinin ibretlik muhteşem bir öyküsü bizi içine almaya hazırdır. Sadece bu aile değil, çevrelerindeki insanların da alkol ve yoksulluk nedeniyle içine düştükleri yürek burkan öyküleri kitapta yer almaktadır. Maalesef bütün bunlar, Paris'in o dönemdeki yaşamından kesitlerdir.

Yazar bu kitabıyla ,özellikle alkol konusunda bize gerçekten büyük bir ders, bir ibret ve büyük bir öğüt vermektedir. Ben, alkolün, ne kadar kötü ve zararlı bir alışkanlık olduğunu bundan daha güzel anlatan bir kitap olabileceğini sanmıyorum.

Bizlere alkol konusunda yaklaşık 150 yıl öncesinden, bu derece müthiş uyarılar gönderen bu kitabın, herkes tarafından mutlaka okunması gereken bir eser olduğu inancındayım. Ve kesinlikle okunmasını tavsiye ediyorum.
304 syf.
Meyhane, Emile Zola' nın ŞİMDİLİK okuduğum tek kitabı malesef. Natüralizm akımının Fransa' daki ilk öncülerinden olarak görülen Zola, bu kitabı yüzünden çok fazla eleştiriye maruz kalmış. Çünkü kitapta kendisininde 22 yaşına kadar yaşadığı yoksulluk ve yoksulluk yüzünden batağa batmış, rezil hayatları anlatmış. Yoksulluk yüzünden kopmuş aile bağlarını, yapılan ahlaksızlıkları, bu yoksul şehirlerde, mahallerde yaşayan ayyaşları, sarhoş ve düşkünleri yazması onu okların hedefi haline getirmiş. Bu sebepten dolayı Zola bu kitabı için: "Gerçekleri yazdım, romanın kahramanları kötü insanlar değiller, sadece eğitimsiz ve yaşadıkları ortamın yıprattığı insanlar..." diye savunma yapmış. Ama gösterilen onca tepkiye rağmen kitap fazlasıyla ilgi görüp, hatırı sayılan klasikler arasına girmiş. Gervaise Macquart' ın küçük bir taşradan, Paris banliyösüne gelişini, sıkıntılı durumlardan çıkıp, yükselişini ve tekrar çöküşünü anlatan acıklı bir hikaye. Alkolin bitirdiği hayatları anlatan en iyi romanlardan biri sanırım. Beğenerek okudum.
  • Nana
    7.3/10 (280 Oy)250 beğeni1.254 okunma222 alıntı13.904 gösterim
  • Don Quijote
    8.6/10 (1.585 Oy)1.599 beğeni6.501 okunma3.474 alıntı39.677 gösterim
  • Germinal
    9.1/10 (706 Oy)695 beğeni2.092 okunma1.306 alıntı18.911 gösterim
  • Kırmızı ve Siyah
    8.0/10 (632 Oy)623 beğeni2.552 okunma2.514 alıntı25.261 gösterim
  • Goriot Baba
    8.1/10 (806 Oy)719 beğeni3.307 okunma1.961 alıntı21.429 gösterim
  • Dörtlükler
    8.8/10 (1.442 Oy)1.525 beğeni5.096 okunma3.934 alıntı29.122 gösterim
  • Benim Üniversitelerim
    8.2/10 (465 Oy)462 beğeni2.058 okunma1.842 alıntı11.395 gösterim
  • Yüzbaşının Kızı
    8.0/10 (1.529 Oy)1.416 beğeni6.265 okunma1.390 alıntı33.788 gösterim
  • Kazaklar
    8.0/10 (295 Oy)246 beğeni1.041 okunma663 alıntı9.000 gösterim
  • Delikanlı
    8.0/10 (191 Oy)227 beğeni902 okunma2.197 alıntı12.411 gösterim
304 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
Şu an kendime o kadar kızıyorum ki emile zola ile bu kadar çok çok geç tanıştığıma :( bir kitap bu kadar mı doğal, akıcı ve yaşamın içinden yazılır.Bir yazar yaşadığı bir dönemi nasıl birebir okurun gözünde canlandırır ya bilemiyorum gerçekten.
Sanki bende o karakterlerin arasında yaşadım o sokaklarda bende onlarda yürüdüm gezdim.Yazım tarzına, dilinin akıcılığına ve karakterlerin tasvir edilmesine hayran kaldım diyebilirim.Sanki zaman makinesine bindim ve 1800 lerin paris yaşantısına adım attım. Sonu da öyle hüzünlü bitti ki son sayfalara doğru onu bile tahmin edebiliyorsun.
Sevgili jervez senin namusluluğuna, sevgine ve sadakatine hayran kaldım.Her hali gördün ve yaşadın ama yine de dimdiktin sana tek kelimeyle hayran kaldım.
Sanırım hemen diğer kitaplarını da alıp okumayı düşünüyorum zolanin
İyi okumalar.....
352 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
#meyhane #emilezola
****Aşırı dram içerir. 14 yaşında babasının dayaklarından kurtulmak için evden ayrılan Jervez'in acı dolu hikayesi.Dedikodu, aldatma, alkolizm, fakirlik, aşk, nefret, şiddet kısaca her şeyi bulabileceğiniz bir kitaptır. Yazarın anlatımı sıkıcı değil ve gayet akıcı olarak okunmaktadır. Eşyaya ve insana hayatın adanamayacağı gerçeğini yüzümüze vura vura öğretiyor. Hayatımızdaki herkes bizimle yolun sonuna kadar gitmek için yanımızda yer almıyor, sadece varacakları yere kadar eşlik ediyorlar. Çıkarlar doğrultusunda sevgi, aile ve iş ilişkileri oluşmaktadır.Kitap isminden de anlaşılacağı gibi çoğunlukla mekân olarak meyhanelerde geçiyor.
Kitabın sonlarında acı daha da şiddetini arttırıyor.
Kitaptan bazı alıntılar;
##Çalışmak, aç kalmamak, başını sokacak bir yuvaya sahip olmak ;çocuklarını büyütmek ve yatağında ölmek. İnsana, mutlu olması için bunlar yeterlidir.
##Yorgun ve halsiz görünmek, zengin kadınlara özgüdür. Fakir insanların yatakta geçirecek zamanları yoktur.
##Çalışan ve kazanan insan, esir olmaz. Çalışmayan ve kazanmayan bir insan ise başkalarının sırtından geçinen ve onların haklarını çalan bir hırsızdır.
##Bir erkeğin dostluğu, bir kadının aşkından daha sağlamdır.
##İnsanlar, biraz da kendi kendisinin doktoru olmalıdır.
##Kurtlu bir tek meyvenin, bir sepette olanların hepsini çürüttüğü gibi bu kızların ;içindeki ahlaksız birinin, diğerlerini, aynı şekilde bozacağından kuşkulanılamazdı.
##İnsanların ölümü seve seve aradıkları zamanlar da oluyormuş.
##Günün birinde herkes ölecek. Hiç kimse ne önde, ne de arkada kalır. Toprağın altı, herkese yetecek kadar geniştir.
##Ey geçici dünya, kimisi bir an önce gitmek ister;kimisi senden ayrılmak istemez.
****Şiddetle Okunması gereken kitaplardan dır, tavsiye edilir.
530 syf.
·29 günde·Beğendi·9/10
Klasik kitaplardan hoşlanıyorsanız tam size göre Emile Zola'nın yormayan betimlemeleri, akıcı anlatımı...yaşadığı dönemin yemeklerini, sokak yaşantısını hatta cenaze törenlerini bile sıkmadan geri planda anlatması çok hoş ama bu hoşlukları mükemmel şekilde çeviren Cemal Süreya'nında hakkını vermek gerek....Okumak isterseniz Cemal Süreya çevirisinden şaşmayın derim...
304 syf.
Zamanında işçi sınıfının sorunlarını farklı bir bakış açısıyla dile getirmek için yazılmış olsada ; zaman mekan kavramını aşmış, klasikleşmiş bir eserdir Meyhane. İyiyle kötünün karmaşık ilişkisinde insanı anlatan ve bunu yaparken de alkolizmin aile üzerindeki yıkıcı etkisini de konu alan, anlatımıyla yalın, konusuyla gerçekçi ve sonuçlarıyla iç burkucu bir romandır Meyhane. Fedakarlık, iyi niyet, çalışkanlık, namus gibi erdemlerin; kalabalık kötülükler içindeki kıskançlık, fitne, tembellik, dedikodu, namus yoksunluğu, bencillik, hırs ve yalanlarla nasılda yok olmaya itildiğini; hiçe sayılmış bir onurun, açlık ve sefaletle birleşmesiyle insan ruhunda açılan kapanması zor yaranın, insanın kendini yok etme arzusuyla nasılda kötülüğe ve ölüme meylettiğinin hikayesini okudum. Deneyimlerim, gözlem ve okuduklarımdan yola çıkarak, iyi/kötü arasındaki kavgayı, her zaman kalabalık ve yoğun olan tarafın kazanacağı yönündedir. İçimizdeki iyi/kötü çatışmasının benzer halinin dış çevremizde de yaşandığını düşünüyorum. Nasıl ki iyi taraflarımızın çokluğu bizleri daha iyi birileri yaparken , kötü taraflarımızın çokluğu bizleri daha kötü bireyler haline getiriyorsa ; dışarıda da olan budur aslında. Kötülüğün hakim olduğu bir çevrede / grupta iyiliğin barına bilmesi olanaklı değildir. Nasıl ki cahilliğin çok olduğu yerde akıl örselenir, karanlığın yoğun olduğu yerde mum kendini tüketir ya da güneşin karanlıktan daha yoğun olduğu için günün aydınlanırsa ; işte iyilik ve kötülük de kalabalık ve yoğun olanın diğerini azalttığı ya da yok ettiği bir didişmedir. Elbet bataklıkta da çiçek açacaktır. Fakat asıl sorun çiçeğin bataklık içinde yaşamını sürdürüp sürdüremeyeceğidir. Düşüncelerim, çiçeğin bataklıktan uzaklaşmadan yaşamını sürdüremeyeceği yönündedir. Bu açıdan bakıldığında, kitap beni şaşırtmamış, aksine düşüncelerimin pekişmesine sebep olmuştur. Farklı bakış açılarında , farklı düşünce ve duygular uyandıracağına inandığım bir kitap olmakla beraber ; sonunda kendinizi insan denen meçhul varlığı sorgularken bulacağınıza eminim. İçeride ve dışarıda iyiliğin kalabalık ve yoğun olması dileğiyle.
480 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Bir zamanlar hakkında çıkan dedikodulara kulak asmamak ve kitabı okumak gerekiyor. Alkol kullanan biri olarak, kitabı okurken alkol aradığım olmadı. Yani alkole özendirmek yerine bence insanların yaşadığı sefaleti, dedikoduyu, fesatlığı, açlığı ve yok oluşun sebebinin alkolden kaynaklandığını anlatmış yazar. Okuyunca ne demek istediğimi daha net anlayacaksınız.

Emile Zola çok iyi bir yazar, kitaplarını okurken yaşıyorsunuz, çünkü çok fazla detay veriyor. Bazen detaylar insanı sıkabiliyor tabiki ama derinlere girmenin en güzel yoluda bu detaylardan geçiyor.
531 syf.
Emile Zola (1840-1902) – Meyhane

Meyhane, (Fransızcası: L’Assommoir) Émile Zola’nın romanı, yirmi bir romanlık Rougon-Macquart dizisinin yedinci cildidir. 1871-76 arasında bu seriden yayınladığı ilk altı kitap, satışları iyi olmakla birlikte fazla yankı uyandırmadı. 1877’de yayımlanan, alkolizmle ilgili L’Assommoir ise; Zola’yı kitapları en çok satan yazarlar arasına soktu ve Fransa’nın en ünlü yazarlarından biri yaptı (Wikipedia.org’dan alıntı).

Émile Zola’nın 1 Ocak 1877’de Paris’te yazdığı kendi önsözüyle başlayan “Meyhane” isimli bu depresif roman, sizi tam altı yüz kırk sekiz sayfa boyunca yerden yere vuruyor. Emile Zola, önsözünde de serzenişte bulunduğu üzere, bu romanı yüzünden, o dönem Paris’te yaşayan ve hemen tüm gelir ve mevki düzeyindeki memur-işçi-erkek-kadın-çocuk, özetle hemen herkesten büyük tepkiler alır. Hatta romanı mahkemelere taşınır. Kitabın yayınlanması yasaklanır ve toplatılır. Büyük siyasi mahkemesi ise; 1897’deki “İtham Ediyorum” başlıklı doğrudan –bir gazetede- o günün İmparatoruna yazdığı tam sayfa makale yüzünden (Dreyfus Savunması Davası) mahkemede suçlu bulunur. Zola, sağlığından ve bir yazarı zar zor geçindiren gelirlerinden olur. Bu yüzden soluğu Londra’da alır. Dava 1900’de tekrar görülür ve üzerindeki suçlamalar düşer. Ama ömrü vefa etmez. Paris’e dönmesinden çok kısa bir süre sonra, gazetelerin, bir otel odasında sobaya bağlı gaz zehirlemesinden dolayı, bir gece uykusunda öldüğünü belirttikleri Zola, aslında, oldukça muammalı bir şekilde, komplo teorisyenlerinin (ki aynı kanıdayım ben de) Fransız ajanlarınca yapıldığını düşündüğü bir oldu bittiyle, daha doğrusu komüniizm düşmanlarınca öldürülür. O, bir komünist, bir sosyalist, bir natüralist, bir ahlakçı, bir anarşist, bir proleter, hür bir insan, değerli bir yazar, insan gibi insandır…

Romanın konusuna gelince: 1800’lerin ortalarında Fransa’sının başkenti Paris’te geçiyor. Fakirliğin, yokluğun, yoksunluğun, açlığın, hemen her türlü ahlaksızlığın, fuhşun, içkinin hemen her türünün (şarap, rakı, krik, absent, vitriyol, ispirto ve dahası); Paris caddelerinin orta yerinden bir nehir gibi gürül gürül aktığı kirli ve karamsar bir başkentte geçiyor hikâyemiz. 1789 ihtilalinin sonrası; 1791 birinci cumhuriyetinden sadece 50-80 sene sonrası ve yürürlükte yine bir ikinci imparatorluk; yolsuzluk, fukaralık, basiretsizlik, rüşvet gırla gitmektedir. Bu bir içkiyle çöküş dramıdır aslında. Yazarı tarafından, toplumsal halkçılıkla, toplumun kaymak tabakasının yerin altına süpürdüğü işçi toplumuna adanmıştır bu roman. İşçi, kesinlikle suçun yüklendiği değil; aksine sistemin altında ezilen, kaderinden kurtulamayan olarak betimlenmiştir romanda. İşçi, bir kader mahkumudur Zola için.

Romanımızın başkahramanı Plassans’tan Paris’e göçle gelmiş, Gervaise isminde, çamaşırcı genç bir kadındır. Romanın açılışıyla beraber, iki çocuğunun babası olan ama gayri meşru ilişki yaşadığı; bar solcusu (kanımca yazarın kendisidir bir bakıma), kibar feyzo, koketlerin sevgilisi, sebat problemi olan, aylak, içkici (ama tadında içen, pis bir sarhoş değil), bir baltaya sap olamamış, kaldırım mühendisi genç bir adamla tanışıyoruz. Gervaise’in bekâretini daha O 14 yaşındayken alan; bu genç kadını çamura, bataklığa, felakete götürecek esas oğlan, ya da başka bir deyişle romanımızdaki en büyük parazit: Mösyö Lantier.

..İnsan bir kere ölmeyegörsün, ondan sonra uzar gider ölüm.

Gervaise, küçüklüğünden beridir çamaşırcıdır. Güzel, yuvarlak hatlı, bir bacağı hafif topal, bukleli ve sarı saçlı, beyaz tenli akça-pakça; fukara mı fukara, ama hırslı genç bir Fransız kadınının hikâyesine girizgâh yapıyoruz. Hayat onu, önünde tozu toprağı sürükleyen kuvvetli rüzgârlar gibi oradan oraya hallaç pamuğu gibi atıyor. Hikâye, Lantier’in Gervaise’i, Boncoeur (iyi kalpli ya da eli açık anlamında) otelinde, genç kadını henüz 20’li yaşlarının başındayken, terk etmesiyle başlar. Şimdi de, genç kadın terkedildikten sonra -cesareti büsbütün artan- Gervaise’e tutkun olan ve aynı otelde kalan Mösyö Coupeau (Fransızca “coup” bir defada içilen içki ya da bir kadeh içki demektir; “eau” ise; su anlamındadır; kanımca “bir kadeh su” demek istemiş yazarımız; ileride bir ayyaşa dönüşecek ve elinden içki kadehi eksik olmayacak Coupeau ile alay edercesine…) giriş yapıyor romana. Bu genç kadını büyük uğraşlar, yalvarışlar sonucu evliliğe ikna ediyor. Anasız-babasız-kardeşsiz, iki çocuklu ve hiç evlenmemiş topal genç çamaşırcı kadın Gervaise; kendisiyle hemen aynı yaşlarda, iri yarı, boyu boyuna, huyu huyuna uygun, biri evli (kuyum ocağı olan Madam Lorilleux) ve diğeri dul (çiçekçi Madam Lerat) iki ablası ile ihtiyar Copeau Ana’sından başka kimsesi olmayan çinko işçisi bu genç adamla, Mösyö Coupeau ile evlenir. Hani tabir yerindeyse: “Donları yok giymeye, tahtırevanla giderler ayakyoluna” hesabı, borç-harç ile belediye ve kilise nikâhı yaparlar. Bu fukara yeni evli çiftimiz, aynı akşam, aile bireylerine ve yakın dostlarına, Moulin-d’Argent (para değirmeni anlamında) isimli bir şarap evinde düğün yemeği verirler. Romanın birçok noktasında, yemek isimleri, yemek tarifleri, yemek şölenleri vardır. Yazarımız Zola, bu konuda adeta saplantı içerisinde Fransız halkının yemek alışkanlıklarından bahsetmiştir. Çünkü açlık ile yemek şölenleri taban tabana zıttır ve bu da roman için çok yerinde bir ironi olmaktadır.

..Halk, burjuvalar adına elini ateşe sokmaktan usanmıştı artık.

Otel odasında karı-koca ve iki küçük çocuk sığışamazlar. Bir oda ve mutfaktan ibaret ufacık bir ev tutarlar bütçelerine uygun. Gervaise, Madam Fauconnie’nin çamaşırhanesinde, günlük kırk metelik yevmiye karşılığı çamaşır yıkayıp ütü yapmaktadır. Çinko işçisi de yine yevmiye karşılığı patronu için çinkodan çatılar kurmaktadır, burjuva müşterilerine.

..Hani Türklerin padişahı bizzat çıkıp gelse de kolalanmak için bir gömlek getirse ve çamaşırcı kadın yüz bin frank kazanacağını bilse, yine de elini ütüye sürmezdi bu pazartesi. Biraz da o dinlenmeyecek miydi canım?

Ve Goutte d’Or (altın damlası ya da altından içki kadehi anlamında) sokağı. Kuyum imalatçısı olan görümce ve enişte Lorilleux çifti gibi bir sürü fukaranın yaşadığı ve tamamı Mösyö Marescot’a ait olan bina bu sokaktadır. Gervaise, altı katlı, yüzlerce odanın, atölyenin, fukaranın, açın, kadersizin, orta gelirlinin yaşadığı bu kasvetli ama bir o kadar da ticari başarılara gebe olan binanın zemin katındaki kiralıkta, kendi çamaşırcısını açma hayâli kurmaktadır. Gervaise ve kocası Mösyö Coupeau, kapı komşuları Goujet ailesiyle; nam-ı diğer dantelacı Goujet Ana ile oğlu, altın renginde sakalından ötürü ona Goujet d’Or denen genç, çocuk yürekli ve iri kıyım demirci ile çok yakın ve dürüst bir komşuluk hatta arkadaşlık ilişkisi kurmuşlardı. Gervaise’e platonik bir aşkla tutkun olan Goujet d’Or, dantelacı anacığı pek yanaşmasa da Coupeau’lara –geri ödenmeyeceğini bile bile- 500 frank borç vererek, altı katlı binanın kapıcıları olan Boche ailesinin de referans vermesiyle bu dükkânı tutmalarını sağlar. Gervaise, artık küçük bir patroniçe olmuştur. İşlerini yavaş yavaş büyütür ve yanına üç işçi alır. İşleri büyütür de büyütür. Ama ayyaşlığa ve tembelliğe meyilli olan kocasının sonun başlangıcına doğru kaykılmasının ayırdına varamaz. Varsa da sesini çıkaramaz.

..Askerliğin ortadan kaldırılmasını, halkların kardeşliğini istiyorum… Ayrıcalıkların , unvanların, tekellerin kaldırılmasını istiyorum… Ücretlerin eşit olmasını, kârların bölüşülmesini, proletaryanın onurlandırılmasını istiyorum. Bütün özgürlükleri istiyorum anlıyor musunuz? Bütün özgürlükleri. Ayrıca boşanma hakkını!

Paris’in göklere yükselen lüksünün altından, kenar mahallelerin sefaletleri fışkırmaktadır adeta. Goutte d’Or sokağında, Paris’in en süfli solcusu Lantier ile Gervaise’in kaderleri, hayat yolunda tekrardan kesişir. Solcu kibar feyzo Mösyö Lantier, çinko işçisi Mösyö Coupeau, çamaşırcı küçük patroniçe Gervaise ve bu ikisinin –ileride başlarına yığınla çorap örecek olan potansiyel koket- kızları Nana, tuhaf dörtlü bir ilişki yaşamaya başlarlar.

..Üretici köle değildir; ama üretici olmayan herkes hırsızdır.

Bar aydını, kıçı kırık solcu Lantier, çinko işçisi Coupeau ile karısı Gervaise’i, aynı evi paylaşmaya ikna ederek Coupeau ailesinin tüm kaynaklarını kurutmaya, ekmek elden su gölden bu ticarethaneyi uçuruma sürüklemeye başlar, sinsice. Yakında bu iki adam, Gervaise’i de ortak kullanmaya başlayacaktır, pis nefislerini köreltmek için…

..Sokakları rakı şarap tüten Paris’in havasından uzaklaşmak sarhoşlara bir iyi gelir ki, demeyin gitsin.

Birçok badireden sonra sıra Poisson ailesine, Madam Virgine ve zabıta olan siyaseten İmparatorluk yanlısı kocasına gelir. Dükkânın bu yeni sahipleriyle de bir “Trois-menage” (günahkâr üçlü) ilişkisine yelken açar parazit Lantier. İliklerine kadar emilecek yeni bir aile bulmuştur, yine!

..En kötüsü, dostluk kafesinin kapısını açmışlar, sevgileri kuş gibi uçup gitmişti.

Altı katlı binada yaşayan bir başka deli de Bazouge babadır, nam-ı diğer “Mortocu”. Bu adamın işi ölü gömmektir. Evinde hazırladığı tabutlar ve çivilerle -bazen eve iş götürdüğü söylense de ispatlanamamıştır- sırası geleni toprağın iki metre altına kendi elleriyle göndermektedir. Önce Coupeau Anayı gömer. Daha sonra hemen herkesi, sırası geleni hiç telaş etmeden mezara O koyacaktır.

..Aileler açlıklarını unutmak için birbirlerini yiyorlardı.

Binanın bir diğer süfli kiracısı da, ayyaş çilingir Bijard Babaydı! Karnına attığı tek tekmeyle üç sabinin analarını-kendi karısını öldürüp zırnık ceza almamıştı, İmparatorluk Fransa’sı zabıtalarından! Sekiz yaşında olan büyük kızı Lalie, kendisinden yaşça küçük Jules ve Henriette’e hem analık hem de babalık yapıyordu, doğdukları günden beridir. Ama pireli bir itten daha değersiz babasından acımasızca yediği sopalar, uğradığı işkenceler, içine açılan derin yaralar, onun dokuz yaşını görmesine müsaade etmez görünüyordu. Yatağında çıplak, yapayalnız, iki çocuğunun-kardeşlerinin gözleri önünde bitap şekilde ölümle yüzleşiyordu.

..Suda balık gibiydi ahlaksızlığın içinde.

Dükkânını kaybeden Gervaise bir yanda; bir alkoliğe dönüşüp hastane ve Colombe babanın, bir imbiğin üzerine kurulu, pislik içindeki meyhanesi -nam-ı diğer cehenneminin- arasında mekik dokuyan kocası olacak ayyaş Coupeau; artık açlıktan ve yediği sopalardan bunalarak evi terk edip dans evleri ve müzikhollerde dans eden kızı Nana; artık şişmanlayıp bir file döndüğünden dolayı eli kendi eline bile değmeyen aşığı Lantier; cimri ve haset görümcesi Madam Lorilleux; artık yüzüne bile bakmak istemeyen demirci platonik aşığı Goujet d’Or ve tüm mahalle diğer yandaydılar.

..Fransa’yı geneleve çeviren İmparatorluktan hıncını çıkarmış oluyordu..

Gervaise o derece düşkündü ki artık, açlıktan fahişeliği bile düşünmeye başlamıştı. Ağzından günlerce tek lokma bile geçmiyordu bu ayyaş kadının. Paris’in lüks ama sefalet kokan sokaklarında, bir o yana bir bu yana savrulup duruyordu, bir tüyün esen rüzgârda istemsizce havada salınması gibi…

……

Başta da söylediğimiz gibi çok ama çok depresif bir romandır “Meyhane”. Ama sefaleti, sosyalizmi, ilk işçi uyanışlarını (mesela “Germinal”, “Dreyfus Savunması” kitaplarına atıflar vb.) anlatan, sistemi eleştiren, bilinçaltı göndermelerin gözle görünür olduğu satır araları; İncil’deki yedi büyük günahın işlendiği anlatımlar; bununla beraber kurtuluşun sadece insanın kendi ellerinde olduğunu, ama bazen buna şansın da yardım etmesi gerektiğini; Tanrının aslında bu dünyayı hatta bu evreni çok ama çok önceleri terk edip bilinmez diyarlara gittiğini, insanın yüzüne bir tokat ya da şamar gibi değil de bir yumruk ya da bir tekme gibi vurduğu bir romandır “Meyhane”. Okunası bir romandır. “Meyhane” sizi içtiğiniz içkiden vazgeçirmez ya da daha çok içmenizi sağlamaz. Ama kaybettiğiniz ya da bir yerlerde unuttuğunuz insanlığınızı size hatırlatır belki. Yüreğinizin ortasına tadı acı bir demir gülle ateşler ve kayıplara karışır. Bu yükü taşıyıp taşıyamamak size kalır. Aldırış ta etmeyebilirsiniz. Romanı okuyup bitirir bir kenara atarsınız belki. Ama roman ve anlatılanlar, bilinçaltınızda sizi kaşır hafif hafif. Socrates’in Protarkhos ile “Philebos” atışmasında Platon’un kendi kalemiyle yazdığı gibi:

“Tüm canlılar için iyi nedir? Haz duygusu, eğlenerek, tıka basa yiyerek, özgürce sevişerek, içki içerek, haz diyarlarında koşup yaşayarak mı iyi bir insan olunur? Yoksa erdem peşinde, bilgelikle, düzgün düşünce ve muhakemeyle, ölçülü, seviyeli, dengeli, dürüst, bilgi peşinde, paylaşarak ve sorgulayıp yaşayarak mı iyiye ulaşır insan?”

Atalarımızın da dediği gibi: “Ne okuyorsan osundur!”

Sizlerin de hep yararlı ve güzel bolca kitap okumanız dileğiyle…

Süha Demirel; İstanbul, 11 Ağustos 2013
***

Kitabın Künyesi:

Emile Zola – Meyhane
Çeviren Cemal Süreya
SOSYAL YAYINLARI – DÜNYA KLASİKLERİ
Kitabın Özgün Adı: L’Assommoir, 1877
ISBN: 975-7384-52-6
SOSYAL YAYINLARDA BİRİNCİ BASKI: Şubat, 2003
531 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Yaşanan olayların, alkolizm, dedikodunun, yoksulluğun dibi ve yoksulluğun zirvesinde yaşandığın da kral gibi yaşadığını sanan bir kesimin günümüz de sadece perde örtülmüş bir halde yaşandığını düşünüyorum.O perdeyi kaldırdığımız da karşımıza çıkıfak manzaranın günümüze uyarlanmış hali ile karşılacağız.Birbirimize olan nefretimiz,dedikodularımız,paraya düşkünlüğümüz ve aldatmalarımız...Yazarın da belirttiği gibi olayları bütün çıplaklığı ile önümüze serilmiş harika bir roman.Aslında kitabı bitirdiğim de hayatın ne kadar gelişmiş olduğunu görüp insanlığın hala aynı halde kaldığını gördüğüm de çok üzülmüştüm.Bilmiyorum benim düşüncelerime katılan var mı?
304 syf.
·85 günde·Beğendi·5/10
Kitap iki ciltten oluştuğu ve çevirisi de baya ağır olduğu için geç bitirdim. Kitapta şatafatlı hayatların gölgesinde kalan yoksulları ve sefaleti tüm çıplaklığıyla anlatan bir dil kullanılmış. Kitabın ana konusu ise küçük dünyasında büyük hayalleri olan, dış etkenlerden dolayı oradan oraya savrulan ve hayatı zikzaklarla geçen bir kadının yaşama karşı verdiği mücadele ve sonrasında kendini tamamen olayların akışına bırakmasıdır. Kitabın büyük çoğunluğunu maalesef çevirisi akıcı olmadığı için sıkılarak okudum. Yazar, kitapta insanların ruh hallerini gayet doğal betimlemişti. Kitabın hikayesi ise yazarın bu kitabı yazmadan önce katılımcı gözlem yoluna başvurmasıdır. Çeviriyi her ne kadar eleştiriyor olsam da yazarın kitapta cürretkar bir dil kullanması kitabı okunaklı hale getiriyor. Hakkını teslim etmek lazım. Meyhane, Emile Zola'nın okuduğum ilk romanı bu arada. Kitap ve yazarla alakalı fikirlerimi söylerken bu kadar eleştirmeye hakkım var mıdır bilemem. Fransızcadan çevrilen bir roman olması ondan uzak kalmayı gerektirmez. İmkanı olan okusun derim
531 syf.
·45 günde·Puan vermedi
Klasikler mutlaka okunmalı... Akıcı, sürükleyici, betimlemeli güzel anlatım.... Cemal Süreya' nın çevirisiyle ayrı bir güzel... Okunmalıydı... Okudum....
Her insan bu yolun yolcusudur... itişip kakışmaya hiç gerek yok, herkese yetecek kadar yer var nasıl olsa... Hem acele etmek aptallık olur.
Üstünüzde işçi gömleği var diye iğreniyor bir de!
“İt oğlu it,bil ki işçi gömleği en güzel elbisedir,evet!”
Emile Zola
İletişim
Şarap gibi var mıydı, canım! Bir kere, insanın ömrünü uzatır, midesine dokunmaz, sarhoş etmezdi.
“Vallahi,” dedi,”hırslı bir insan değilim ben,fazla bir şey istemiyorum.Emelim,rahat çalışmak,her zaman yiyeceğim ekmeği bulmak,uyumak için başımı sokacak bir deliğe sahip olmak,bir yatak,bir sandalye,o kadar.
Emile Zola
Sayfa 87 - İletişim

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Meyhane
Baskı tarihi:
2008
Sayfa sayısı:
480
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Akvaryum Yayınları

Kitabı okuyanlar 1.186 okur

  • İshak
  • Abdullah Durmuş
  • Meral Sarı
  • Ebru Çetin

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.3 (1)
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları