Adı:
Mutluluk
Baskı tarihi:
Aralık 2015
Sayfa sayısı:
392
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786050904192
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Mutluluk
Mutluluk
Meryem: Van Gölü kıyısındaki bir kasabada, Allah’ın kendisini
sevmesinden başka bir şey beklemeyen 17 yaşında bir kız. Şeyh amcasının tecavüzüne uğramış. Bir töre cinayetine kurban gitmek üzere.

Prof. Dr. İrfan Kurudal: İstanbullu tanınmış bir aydın. Hayattan hiçbir
beklentisi kalmamış. Sahip olduğu her şeyi geride bırakarak, teknesiyle amaçsız bir Ege yolculuğuna çıkıyor.

Cemal: Gabar Dağları’nda PKK peşinde koşmuş
bir komando. Askerliğini bitirip eve döndüğünde
ömrünün en zor göreviyle karşı karşıya kalıyor: Ailenin yüzkarası amca kızını töre gereği öldürmesi gerekiyor.

Her biri mutluluğu arayan Meryem, İrfan ve Cemal, kendilerinin, birbirlerinin ve ülkenin ruhunun derinlerine doğru çalkantılı bir yolculuğa çıkıyorlar. Peki, onları neler bekliyor?
Sanırım en uzun yorumum bu olacak :) Bir kitaptan bir şey öğrenebilmem benim için çok önemli. Birçok kitabımı da bu sebeple okurum. Ve belki yine bu sebepten klasik dram ve özellikle aşk hikayeleriyle dolu kitapları okumaktan sıkılırım. Bu kitaba da ön yargıyla yaklaşmıştım, yazar şimdiye kadar okumadığım birisiydi ve kitabı dram türündeydi. Ama beni yanılttığını söylemem gerekiyor. Kitap hızlı ilerliyor. Yalın bir anlatımı ve güzel bir Türkçesi var.
Hikaye, amcası tarafından tecavüze uğramış Vanlı bir genç kız olan Meryem, onun askerden yeni gelmiş ve Meryem'i töre sebebiyle öldürmesi için görevlendirilmiş kuzeni Cemal ve İstanbul'daki hayatından sıkılmış, kendisini bulmak için yola çıkmış bir adam olan Prof. İrfan Kurudal arasında geçiyor. Önce karakterler tek tek ayrı bölümlerde anlatılıyor; onların duyguları, düşündükleri, yaşadıkları.. Daha sonraki bölümlerde üçünün hikayesi birbirine karışmaya başlıyor.
Benim fikrime göre kitap olay üstüne kurulu değil. Betimlemeler de çok yok. Yani ne durum anlatıyor ne olay. Ana yoğunluk bunların hiçbirinde değil. Nasıl diyeyim kitap sanki bir "bakış açıları sözlüğü", "davranış analiz ansiklopedisi", "Türkiye siyasi/dini/kültürel haritası". Bazı yerlerinde " Ya gerçekten böyle mi düşünüyorlardır, böyle mi yapıyorlardır, hem bunu düşünüp hem böyle nasıl davranabilir insan?" diye ikirciklendim. Ama bu dünya, işte böyle bir dünya..
Kitaptan çok şey öğrendim, birçok yerinde uzunca düşündüm, kendimi sorguladım, etrafımdaki bu kalıplara uyan insanları değerlendirdim. Bazı şeylerin açıklamasını buldum, bazılarında ise hiç bilmediğim şeyleri ilk defa duyup güldüm/üzüldüm.. Hani bazı tespitler vardır. Aslında durumun farkındasınızdır, bir "durum" vardır ama bunu nasıl açıklayacağınızı ya da kelimelere dökeceğinizi bilemezsiniz. Ve gün gelir, bir kitap ya da bir insan size öyle bir şey söyler ki kafanızdaki o açıklanamayan şeyin tanımına kavuştuğunu anlarsınız, bu kitapta da öyle oldu benim için..
Ayrıca yazar karakterlerini her açıdan değerlendirmiş. Her bakış açısını yakalamaya, her duyguyu aktarmaya, her davranışın sebebini açıklamaya çalışmış ki bu beni bir kitaba bağlayan şeylerden.. Kısacası kitap benim için farklı bir deneyim oldu. Bu arada, kitabı okurken yazarın kendisini hangi karakterle özdeşleştirdiğini düşündüğümde aklıma İrfan Kurudal gelmişti ama meğer o kendisini Meryem ile özdeşleştirmiş, kendisini ona daha yakın buluyormuş..
(SÜRPRİZ KAÇIRAN VARDIR!)
Şimdi kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan bir kaçını aşağıya ekliyorum:
1- Gerçekten koca koca şehirlerden küçük şehirlere ya da kırsala göç etmeye karar veren paralı,kariyerli,sağlıklı v.b insanlar, yani dışarıdan hayatlarındaki her şeyin normal/iyi gittiği düşünülen insanlar da İrfan Kurudal'ın geçtiği gibi bir süreçten mi geçiyordu? Metanoya (kendi öz benliklerini bulma) amacıyla mı her şeyi bırakıyorlardı? Ve sonu böyle mi oluyordu? Aslında basit bir karar ya da delilik anı diye adlandıracağımız şey bu kadar çetrefilli bir şey miydi? Ve kendini bulmak, kendine yönelmek sadece zenginlere ya da dünyada başka hiçbir şeye bağlı olmayan insanlara mı has bir şey? Şimdiye kadar "pişmiş" dediğim, "kendini tanıyor" dediğim tüm insanlar evli ama çocuksuz ya da sorumsuz, bekar ama yalnızlığının kıymetini bilen insanlardı. Acaba "kendini tanımak" dediğimiz şey, sadece belirli kişilere özgü ya da kendini tanıma fırsatı bahşedilmiş insanlara ait bir şey mi, herkesin yapabileceği bir şey değil mi? Kafamda çokça soru ama cevapların bir kısmı alınmış, bir kısmı ise duruyor..
2-Hobbes'un "İnsan insanın kurdudur" sözü en çok duyduğum sözlerden birisi. Hele ki kimsenin kimseyi sevmediği, dürüst ve iyi niyetli insanların aptal olarak addedildiği bu dünyada. Zülfü Livaneli'nin ise tam aksini iddia eden "İnsan insanın zehrini alır" sözü sanırım kitabın en etkileyici cümlelerinden. İnsanın bu kadar herkesten kaçarken bu kadar herkese muhtaç olması. İronik bir paradoks..
3- Neden magazinsel şeyler okunur/izlenir? Kitabın açıklamasına göre (benim anladığım kadarıyla) magazinin ortaya çıkışı şöyle: insanlar kendilerini avutan, oyalayan, dedikodusu yapılan mitolojik tanrılar döneminden tek tanrı dönemine girince sıkılmış; bu eski tanrılar gibi aşık olan, kıskanan, savaşan, bin bir macera yaşayanlar yerine dişi mi erkek mi bilmediği bir Tanrı'yı bulunca, eski alışkanlıklarını devam ettirmek için bu eski tanrıların yerine yeni tanrı ve tanrıçalar yaratmışlar. Bunlar da ya film yıldızı ya futbolcu ya manken ya politikacı ya da ünlü birileri.. Magazin merakını, o evlilik programlarının bu kadar izlenmesini, Survivor gibi yarışmalarda kavgaların, çekişmelerin bu kadar talep görmesini oldum olası anlamamışımdır ve bu açıklama bana nedense çok mantıklı geldi :)
4- Türkiye'de burjuva neden Avrupadaki gibi değildir? Kitaba göre; Türkiye'deki burjuva tam olarak burjuva olamamıştır çünkü para kazandığı zaman ona yol gösterecek ve zevklerini inceltecek bir aristokrasi örneği yoktur. Aristokrasi örneği olmaması da, Osmanlı dönemindeki anlayıştan ileri gelir. Doğrudan alıntıyla şu şekildedir: "Osmanlı İmparatorluğu'nda bir aristokrat sınıfı yaratılmamasına özen gösterildiğini biliyordu profesör. . Ve (Osmanlı hanedan üyelerini kastederek) kendi karşılarında hiçbir aileyi güçlendirmemek için Türk kızlarıyla bile evlenmemişler; karılarını hep Macaristan, Rusya, İtalya gibi ülkelerden seçmişlerdir.. Böylece Osmanlı'dan bir soylu sınıfı devralamamış, bu da İstanbul eliti denen parası bol ama yaşam kültürü bakımından lümpen, acayip bir kesimin doğmasına yol açmıştı." Açıkçası yabancı eş tercihinin bununla alakalı olabileceğini, bir devlet politikası sebebiyle böyle olduğunu hiç ama hiç düşünmemiştim. Doğruluk payını bilemiyorum tabi, bir iddia da olabilir.
5- İnsanlar neden televizyona bu kadar bağımlı? Kitap diyor ki: "Yakup ve ailesi sanki gerçek yaşamlarını televizyonda geçiriyor, gündelik yaşamlarını ise geçici olarak katlanılması gereken bir sıkıntı dönemi olarak görüyorlardı." Bu yorumu sadece televizyon bakımından değil; diziler, filmler, sosyal medya v.b ile bir arada düşündüğümüzde, insanlar gerçekten hayatlarını katlanılması gereken bir sıkıntı dönemi olarak görüyor olabilirler mi? Kendimi değerlendirdiğimde, en çok film/dizi izleme dönemimin sıkıntılı ve hayatımdan sıkıldığım zamanlarda olduğunu, üzülerek, kabul ediyorum.
6- Yine kitapta şöyle bir tespit var: "..bir ülkenin bayrağından da önemli kavram ortak ritim duygusu. Melodi değil, ritim." Bu cümleye pek katılmasam da "ortak ritim" kısmının doğru olduğunu düşünüyorum. İlerleyen cümlelerde bahsedildiği gibi, insanların aynı müziği dinlerken farklı ritimler tutturmaları, birisinin elleriyle tap tap yaparken birisinin bacaklarıyla artistik hareketler yapması ya da gerdan kırıp kalçalarını kıvırması, göbek atması onların hangi kültüre ait oldukları konusunda büyük bilgi veriyor.
7- İrfan Kurudal adlı karakterin İstanbul'a sığamamasını; hatta bu rahatsızlığının, bunca paraya mala mülke sahipken İstanbul'dan nefret etmesine sebep olmasını çok çok iyi anlıyorum. İstanbul'a ait, oradaki arkadaşlarına ait değerlendirmeleri çok gerçekçi. Kısa, net, temiz ve gerçeğin vuruculuğuna sahip betimlemeler..
7- Ve askerlerimiz, mehmetçiklerimiz.. Her zaman bu konu içimi dağlamıştır. Okurken de gözlerimin dolduğu yerler oldu. Hele ki Cemal'in kamuflajının içerisinde neden plastik pazar poşeti taşıdığını öğrendiğimde gözyaşlarıma hakim olamadım. Gencecik çocuklarımızın böyle bir hayatı yaşaması, böyle travmalar atlatması.. Gerçekten hepsine çok şey borçluyuz. Allah'ım şehit olanlardan merhametini, gazi olanlardan rahmetini esirgemesin.
Son olarak bazı şeylerin, bazı kitapların zamanı varmış. İnsanın kendisini tanımasının bir zamanı olduğu gibi.. Çok küçük bir azınlığın, aklı kemale erdiği andan itibaren ne için yaratıldığını, dünyadaki amacının ne olduğunu bilebileceğini; geri kalanların ise eğer yeterince şanslılarsa ve yüreklilerse kendilerini tanıyabileceklerini bir kere daha anladım.. Hani yaşadığımız bu aceleci dünya bize sürekli "Geç kaldın!", "Yaşlanıyorsun ve daha hayat amacını bile bilmiyorsun!" diye diretiyor ya, DİNLEMEYİN. Geç kalmadınız. Babacağızımın dediği gibi "vakti gelmeden çiçek açmıyor" ve vakti gelmeden insan bazı şeyleri kavrayamıyor. Bu kitabı eğer vaktinden önce okusaydım, bu şekilde nemalanamaz, bu kadar etkilenemezdim. Hiçbir kitap, hiçbir insan, hiçbir eylem için geç kalmış değiliz. Umarım sizin de zamanınız gelmiştir bu kitap için. Keyifli okumalar.
Zülfü Livaneli takip ettiğim bir yazar. Fakat bugüne kadar hiçbir kitabını okumamıştım. Okuma etkinliğimiz vasıtasıyla başladığım kitabın filmini izlememiş olmanın mutluluğuyla okudum kitabı. Kadına yapılan şeyleri pek kaldırabilen bir insan olmadığımdan kitabın başlarında ruhum daraldı, darlandım. Kızdım ve çok üzüldüm. Fakat yazıldığı zamandan bugün hala yaşanan sorunları açık bir dille anlattığı için tebrik ediyorum. Gayet açık bir dille yaşayışımızda ve ülkemizde yaşanan tüm sorunları, din adı altında yapılan tacirliği, namus kavramı adı altında işlenen birçok namussuzluğu çok güzel anlatmış .Yazarı olumsuz eleştiren çok insan var. Tabi ki bu oldukça olağan bir durum. Fakat ben görmekten kaçındığımız, saklandığımız ve üzerine bekçilik yaptığımız sözde konuları açık açık eleştirdiği için kitaba hayran kaldım.

Kitabı okurken yaşadığım bir durumu da incelemeye yazmakta sakınca görmüyorum. Kitabı okuduğum sıralarda evimize misafirler geldi. Ev arkadaşlarımın uzaktan akrabası olan bu misafirlerimizden birisi kitabı elinin ucuyla tutup 'bunu kim okuyor' dedi. 'Ben' dedim. O akşam tanıştığımız ve aramızda henüz resmiyet olduğumdan kaynaklı bocalayarak 'yani garip bir adam, okunacak biri değil, değişik fikre sahip bu ülkede gereksiz' şeklinde bir yorum yaptı. Ev arkadaşlarım konuya atlayarak. 'Zaten bu da garip, değişik bir arkadaş takma' dediler. (Çevremde biraz değişik olarak adlandırıldığım durumlar vardır.) 'Değişiklikten değil, her yazarı okuyabilirim, beğendiysem her şarkıyı dinlerim. Yeter ki merak edeyim her filmi vs. izleyebilirim.'' dedim. Şahsi düşüncem bu. Bir şeylerin hakkında bilgi sahibi olmam gerektiğinde bunu birinci elden yaparım. Yani bir konu hakkında bilgi sahibi olmak için önce okumak, araştırmak ve öğrenmek gerektiğini düşünüyorum. Karşıt ya da taraftar olmak için bilmek gerek. Bilmeden eleştiremezsin. Yazara dair günümüzde bir takım görüşler olabilir. Fakat bu okumamı engellemiyor. Ben hayatta kendi düşüncesi olan ve bunları tartabilen biri olduğuma inanıyorum. Öyle her okuduğum, her duyduğum şeye göre düşünce benimsemiyorum yani. Ayrıca yazarı eleştirip kitaba hiç başlamasam ne kazanacaktım? Ama kitabı okuyarak kazandığım çok şey oldu. (Kitabın incelemesinden dışarı çıkmadan konumuza geri döneyim.)

Kitap oldukça hoşuma gitti. Ve bence yaşanan problemleri çok güzel özetlemiş. Fakat filmi önceden izleyenler her kitapta olacağı gibi zevk almayabilir. Kitabı okumadığım için filmini izlememiştim. Fakat afişini gördüğüm için kitabı okurken karakterlerin yüzünü kendim hayal edemedim, zaten varlardı kafamda. Tavsiye edebileceğim kitaplar arasında yerini almayı başaran bir kitap oldu. Okuduğum ilk Livaneli kitabı olduğundan, yazarın diğer kitaplarına da referans oldu benim için.
Zülfü Livanelinin okuduklarım arasında en güzel romaniydi. Çok akıcı bir anlatıma sahip olusundan ve ülkemizin kemiklesmis sorunlarına degindigi için insan, elinde birakamiyor.
..
Roman mutluluğu arayan üç kişi etrafında dönüyor. İstanbul'un gösterişli ama bir o kadar insanı kendi doğasından uzaklastiran, bir dakika nefes almasına müsaade etmeden otomatiklesmesine sebebiyet veren atmosferinden bunalmis ve mutluluğu arayan Prof. İrfan Kurudal, bir gün zengin ve saygıdeğer yaşamanı arkasında bir not bırakarak aynı gençlik arkadaşı Hidayet'in yaptığı gibi geride bırakıp Ege'nin maviliklerinde bir nevi kendini arama seyahetine çıkıyor.
..
Doğu'nun Van ilinde bir köyde Meryem adındaki genç ve guzel bir kız bir gün Şeyh olan amcasının tecavüzune uğrar. Amcası bunun kızın suçu olduğunu ve kızın tez öldürülmesi gerektigini söyler. Bu işi yapma görevi askerden yeni dönen komando Cemal'e düşer ve kuzeni Cemal'le infazinin gerçekleşmesi için İstanbul'a giderler.
..
Cemal'e komando olarak askerliğini yaparken ölümün her anına tanık olmuştur. Artık ölümü kaniksamistir. Çocukluk arkadaşı ve artık PKK'ya katılmış olan keskin Nişancı Memo'nun elinden de zor kurtulmustur. Ancak Şeyh babasının günah cemberinden bir türlü kurtulamamistir. Kuzeni Meryemi öldürüp namuslarini temizlemek için İstanbul'a gider.
..
Kitap, PKK , Kürt sorunu, Ermeni sorunu, toplumdaki kadının konumu, töre cinayetleri, modernizmin ülkemizdeki çarpık anlayışını, fakirlik sorununu, egitimsizlik sorununu, dini yanlış anlama sorununu... kısaca ülkemizde aklınıza gelebilecek tüm sorunlara cesurca deginiyor. Ama bunu yaparken klişe bir töre cinayeti hikayesi huviyetine burunmeden üç kişinin mutluluğu arayışlarını ve ruhsal durumlarını çok iyi anlatarak bir psikolojik eser huviyetinde bunu yapıyor. Kulaktan dolma ve sözde seyhlerden öğrenilen dinle büyüyen Meryem'in Allah'ın kendisini sevmemesi olarak dile getirdiği anlayış ne yazık ki kaçınılmaz bir sondur. Kadının günahkar, suçlu olmasi hatta tecavüze ugrasa bile suçun yine onun üstüne yıkılması çok acıdır ama asıl acı nokta o kadar kaotik ve despot bir erkek hegamonyasi hakim ki Meryem de kendini suçlu olarak görüyor. Bu durum beni kitapta en çok etkilenen noktalardan biriydi. Yüzümü güldüren ise Meryem'in Ege'ye gittiğinde değişimi, Mehmet Ali'ye flortlesmesi ve onun masumiyeti.
..
Sözün özü herkesin mutlaka okuması gereken enfes bir eser karşınızda. Hemen okuyun.
Mutluluk kayıp, sevilesi ruhların buluşmasının hikayesi.

Romanımızda amcası tarafından tecavüze uğrayan Meryem'in töre geleneğinden ötürü öldürülmesi kararı verilir. Görev amcasının oğlu Cemal'e verilir. Cemal'in Meryem'i ailesinin şerefi ve namusu  için öldürmesi beklenmektedir.Cemal Meryem'le birlikte İstanbul'a doğru yola çıkarlar. Profesör İrfan ile yolları bir şekilde kesişir.

Romanda kadının ve erkeğin toplumsal hayattaki rolleri ve konumları anlatılmıştır.   Toplumun Töre, Namus, Şeref gibi kavramlara verdiği önem anlatılıyor. Ülkemizdeki acı gerçekleri ele almış yazarımız. Toplumumuzu çok güzel analiz edip karakterlerine de  yansitmistir. Karakterlerin iç dünyasını, hislerini büyük bir ustalıkla okuyucuya aktarmıştır.

Meryem kendini değersiz ve yetersiz hissetmekde. Bunun nedeni çocukluktan itibaren kadınların aşağılanması hor görülmesidir.
Yazar ilk cümlelerden okuyucuyu hapsediyor romanın   içine.  Yazar burada batıl inançları, şeyhleri karşısına alıp sert bir dille eleştirmiştir.  Toplumumuzun iyileşmeyen bir yarısına değinmiştir. Toplumumuzun kadına verdiği değerin içler acısı olduğu anlatılıyor. "Erkekler insan kadınlarsa suçlu ".Kitapta gecen bu cümle  birçok şeyi söylüyor aslında. Kadının olmanın cezasını çeken Meryem ve meryemlerin toplumumuzda neler çektiğini neler yaşadığını anlamaya çalışıyor yazarımız.
Şeyhin infaz emrini düşunmeden  kabil eden saf cemal  bunu dinin gereği olarak düşünüyor.  Halbuki islam dininin kadına verdiği değer bambaşkadır.
Cemal cahilliğinden,  bilgisizliğinden  ve   töresine karşı ihanet edilemeyeceğinden Meryem'i öldürme görevini üstlenir.
 Şu atasözüne biraz kırıldım ve sinirlendim  ."Kancık it kuyruk sallamazsa, erkek it  arkasından dolanmaz".  Yani tecavüze uğramak kadının suçuymuş gibi görülüyor. 
 Profesor irfan kurudal zengin  fakat mutsuz olarak karşımıza çıkıyor. Profesör karakterinde  yazarımız Meryem'in yeni hayatına kavuşmasında en büyük etken rolünü oynuyor.
Birde Döne'nin, Meryem'e karşı tutumu, aşağılık biri olarak görmesi, yani  kadının kadını ezmesi ayrı bir dram. 
Yazarımızın kalemi sağlam . Üslubu güzel . Ben beğendim. Herkese keyifli okumalar.
--Birazcık spoiler içerir--

Livaneli'nin okuduğum ilk romanı Mutluluk (Ne yalan söyleyeyim bunu yazınca yanaklarım kızardı.Livaneli'nin kalemiyle bu kadar geç tanışmak benim için utanç verici bir durum.) benim de memleketim olan Van'ın küçük bir köyünde kendi amcası tarafından tecavüze uğrayan Meryem'in töreye göre öldürülmekle suçlanmasıyla başlar.

Yazar Türk toplumunun başta Doğu olmak üzere yurdun genelinde kadına, İslam'a ve modern yaşama bakış açısının tabosunu çizerken doğu-batı tezatlığı; sosyal, ekonomi ve siyasi alanda yaşanan aksaklıkları özellikle Profesör İrfan Kurudal ve Büyükelçi üzerinden anlatmıştır. Bu iki aydın karakter fikir olarak örnek alınabilir. Öte yandan yeğenine cinsel istismarda bulanan yobaz amcasının bir de ahlak bekçiliği yaptığı satırlarda eminim siz de benim gibi okkalı bir küfür savuracaksınız.

Kitabın en can alıcı bölümü:
Profesörün Meryem'e yüzme öğretmek istediği bölümde Meryem'in denizden çıkarken üşüdüğünü görünce ona sarılma ihtiyacı - aklında cinsellik geçmeden- duyduğu zaman onu kollarıyla kavramaya çalıştığında bu olay Meryem'in başına gelen felaketi tetiklerken içim burkulduğunda bu sahnenin kitabın en trajik kısmı olduğuna karar verdim. Ayrıca profesörün içtenlikle ve bir baba gibi Meryem'e yakınlaşması bana Şevket Çoruh'un kaleminden dökülen "insan olan ezilenin yanında olur" sözünü bir kez daha hatırlattı.

Kitabın basımından beş yıl sonra yani 2007 yılında Özgü Namal'ın Meryem karakteriyle başrolünde oynadığı ve adını romanından alan Mutluluk sinemaya uyarlanmıştır.
İbn Haldun'un "Coğrafya kaderdir" sözü bu kitapla bir kez daha anlam buldu bende.

Kitap, yaşanmış gerçek bir hikayedir ibaresine yer vermiyor ama siz töre cinayetlerinin, gelenek ve göreneklerin hayli yoğun yaşandığı coğrafyada bu hikaye gibi nicelerinin yaşandığını bildiğinizden içiniz acıyarak okuyorsunuz.

Kahramanlarımızdan Meryem, annesiz kaldıktan sonra sözü çok geçerli olmayan babası tekrar evlenmiş, aile yönetimi Şeyh olan amcada sözü kanun gibi kimse onun dediğinin dışına çıkamıyor, Cemal Şeyh amcanın oğlu Şırnak'ta asker, terör ile mücadele ederek sağ salim evine dönmeyi başaran bir kahraman ama kahramanlığı sadece köy sınırları içinde geçerli, Profesör İrfan Kurudal, eşinin zenginliği, lüks yaşantısını sorgulamaya başlıyor bu hayatta neler yapabildiğini kendisi ölüp gittiğinde ne bırakmış olacağını... ve görüyor ki kendisine yeni bir hayat kurması gerek belki de o çok istediği kitabını yazma zamanı gelmiştir. Kendini zamanın ve yolun akışına bırakarak başka bir hayata açıyor.

Spoiler olmasın diye çok fazla hikayenin içine girmek istemiyorum o yüzden yorumumu burada sonlandırmam gerekiyor fakat şu kadarını söylemek istiyorum Cemal ile Meryem'in yolu Profesör ile kesiştikten sonra olay örgüsü çok daha güzel ilerliyor.

ve aslında Mutluluk, temiz bembeyaz bir elbise giymek kadar ulaşılabilir, huzur bir teknede rüzgara kendini bırakmak kadar mümkün ve hayat sizi bilmediğiniz yerlere sürükleyecek kadar uçsuz bucaksız...

İyi okumalar...
Bazen hayatımızda öyle anlar olur ya kendimizi özgür hissetmeyiz. Yaşamımızı beğenmeyiz , bazen deriz keşke çok param olsa. İşte bu anların aciz bir durum olduğunu gösteren bir kitap düşünün bu kitap tam anlamıyla o. Kitap Türk profilini ortaya koymaya çalışmış , aydın bir profesör , dağda zor bir askerlik geçirmiş milli duyguları kabarık bir erkek. Ve uğradığı tecavüzde bile haksız görünen bir kadın!

Kitap bize doğu - batı çatışmasını bir nebze yaşatmaya çalışmış. Ana krakterimiz Meryem kendi doğarken annesi ölüyor babası başka bir kadınla evleniyor aciz bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Meryemin babası amcası karşısında silik birisi evde amcanın sözü geçiyor. Amca karşımıza şeyh olarak çıkıyor bir nevi şeyh ve hocaları taşlama var kitapta. Meryem amcası tarafından tecavüze uğruyor ve meryemi öldürme görevi amcasının oğlu cemale kalıyor ve hikaye böyle başlıyor.

Kitapta dönemin siyasi olayları karşımıza çıkıyor Türk - Kürt çatışmaları askerin çatıştığı pkk. Siyasal islamcılar , milliyetçiler. Üniversitedeki baş örtü sorunu ve daha fazlası.

Kitapta çok gönderme var siyasal islamcılara şeyhlere tarikatlara ve en önemlisi “ TÖRE”ye.
Ben beğenerek okudum kitabı tavsiye ederim.
Hayran olduğum büyük insan Zülfü Livaneli hiçbir zaman kendini tekrar etmeyen, kalemi çok kuvvetli bir yazar. Okuduğunuz her kitapta bambaşka hikayeler var ve her kitabı birbirinden çok farklı,değişmeyen tek şey kalitesi bence. Mutluluk; kurgusuyla kendine hayran bırakan, ülkemizde yaşayan bizim insanlarımızın başına gelen ama sanki dünyanın öbür ucunda yaşanıyomuş kadar yabancısı olduğumuz bir çok hayata dokunmamızı sağlayan ve anlayan için biraz da öz eleştiri yapmamıza yarayan bir kitap. Romanın üç ana kahramanın birbirinden çok farklı olması ve her bir kahramanın iç dünyasının en ince ayrıntısına kadar mükemmel anlatılması yeri geldiğinde regl dönemindeki doğu kültürüyle yetişmiş utangaç genç bir kız, yeri geldiğinde dağda teröristlere kurşun sıkan bir komando, yeri geldiğinde elit yaşam süren bir profesör olabilmenizi sağlıyor ve bu yine yazarın ustalığının eseri. Ülkemizin sadece ana haber bültenlerindeki kadar güllük gülistanlık bir yer olmadığını görmediğimiz duymadığımız bir sürü trajedinin ve trajikomik olayların var olduğunu anlatan bazen okurken sinirlenip bazen güldüğüm harika bir kitap.
"Huzursuzluk" hezimetinden sonra okuduğum gerçek bir Livaneli kitabı. Romanı basit ve klasik tarzda töre hikayesi olarak küçümsememek gerekli. Ki roman gerçekten de bir kültür alt yapısına sahip olmayı gerektiriyor. Mesela yüzeysel de olsa psikoloji bilmezseniz anlamazsınız. Ege koyları hakkında bilginiz yoksa gözünüzde betimlemeleri canlandıramazsınız. Daha önce portakal bahçesinde bulunmadıysanız, kitabı okurken o kokuyu duyamazsınız. Gibi gibi... prof ve büyükelçinin arasında geçen diyaloglar oldukça iyi. Bende böyle düşünüyorum ama dillendiremiyorum diyeceğiniz en az bir cümle vardır. Türkiye karmasını içinde oldukça sağlıklı barindıran bir kitap.
( buradan sonra kitabin içeriği hakkinda bilgi var)
Kurgusu da oldukça iyi. Şahsen o karşılaşmanın balık çiftliğinde olacaği aklima gelmezdi.
Livaneli gene bana aklımızın ucuna gelmeyecek şeylerin başımıza gelebileceğini öğretti.
Benim gibi;
Yavru bir serçeyi başbakandan daha çok önemseyenlere okumalarını öneririm.
Yazarın bilgi birikimine hayran kaldığım ama onun haricinde çelişkilerle dolu,Serenad ile karşılaştırdığımda bu neydi şimdi dediğim bir roman.Bence yazar insanların tabu saydığı şeyleri bir çırpıda değiştirebildiği gibi bir algı koymuş ortaya iyimserliğinden dolayı tebrik ediyorum.Keşke gerçekten yaşanan tüm zor zamanlar içine atınca geçse ve namus davasından,töreden kaçan insanlar bi anda kendini Ege'de bir koyda bulabilseler.Hayat bi anda günlük güneşlik olsa falan filan.Yazarın kendince değindiği diğer hassasiyetler de başka bir boyut tabi.Genel bi akıcılığı olmakla birlikte konular kendi içinde çok bölünmüş gibi.Şuna da değineyim,şu da çok konu şu sıralar onu da içine alayım gibi bi şey sezdim ben kitapta.Ya çok övdüler bi bakayım neymiş derseniz okuyun ama çok da aman aman denilecek bir kitap değil bence. Son olarak yer yer Yeşilçam filmlerini andırdığın söyleyeyim.Okurken rahmetli Kemal Sunal sık sık geçti aklımdan..
Kitap 3 kişi üzerinden yaşanan psikolojik değişimleri ve bu 3 kişinin yollarının kesişmesini anlatıyor. Zülfü Livaneli'nin okuduğum 2. kitabı ve açıkçası bu kitapta beni çok tatmin etmedi. Karakterlerde bir eksiklik diyaloglarda bir yavanlık olduğunu düşünüyorum. Meryem'in tecavüz travması sizi sarsamıyor, aynı şekilde Cemal'in içindeki çelişkiler çok havada kalmış ve gündelik hayatta sık sık duyduğumuz sözlerle geçiştirilmiş. İrfan fight club'ın anlatıcısının kötü bir kopyası gibi. Büyükelçi çok umut vadedecekken o da hayal kırıklığı yaratıyor. Ayrıca yazarın bu bilgimi de şu görüşümü de paylaşayım demesinden dolayı kitapta kopukluklar yaşadım. Yazarın bilgisine saygı duyuyorum, görüşlerine de katıldığım noktalar var. Ama keşke biraz daha romanla bütünlük içerisinde olabilseydi görüşleri. Kitabın bazı bölümleri sürükleyici bu da bir nebze olsun kitabı okunabilir kılıyor.
Zülfü Livaneli’nin aslında okumakta geç kaldığım mükemmel kitaplarından biri. Serenad, Kardeşimin Hikayesi, Huzursuzluk ve Mutluluk olarak 4. Sıraya yerleştiriyorum kendi içimde bu kitabı :) yazarın Son Ada, Elia ile Yolculuk kitaplarını da okudum ama ilk 4 kitabının bende yeri çok ayrı. “Mutluluk”, filmi de çekilmiş bir kitap. Ben okumadan çok önce filmini izlemiştim o yüzden karakterleri kafamda canlandırırken ister istemez filmdeki oyuncuların yüzleri gözümün önündeydi. Fakat sonunun film ile çok alakası olmadığını düşünüyorum kitabın kendisi daha güzel filminden :) Okurken ben de sanki masmavi bir deniz yolculuğuna çıktım, onlarla birlikte balık çiftliğinde yaşadım, Ege’nin eşsiz koylarından birinde gezinirken hissettim kendimi. Profesörün ruh halini Zülfü Livaneli’nin o eşsiz betimlemeleriyle adeta kendi içimde hissettim. Kesinlikle okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum :)
Herkes yabancılaşmıştı, yabancılaşıyordu. Toplum kuralları ve çevremizde tahkim ettiğimiz maddi dünya, bizi bu yabancılaşmadan koruyan gardiyanlardı adeta. Yolumuzu şaşırdıkça, alışkanlık denen ılık kaplıca sularının içine gömülüp rahatlıyorduk. Sonunda bize yol gösteren şey; evde her zaman oturduğumuz koltuğun aşina yumuşaklığı, gözü kapalı çevirebildiğimiz banyo musluğu ve başımızın yastıkta bıraktığı iz oluyordu. Kendi egemenlik alanını belirlemek için ağaçların altına sidik fışkırtıp sonra kendini bu sidiğin sınırları içinde güvenli hisseden köpeklere benziyordu insanlar da; aşina kokular ve aşina eşya arasındaki bir mutluluk formülü.
Dostoyevski Avrupa'dan Rusya'ya dönüşünü, "Eski pantuflalarıma ayaklarımı sokar gibi" betimlemesiyle açıklamıştı. Eski pantuflalara ayakları sokmak... Güzel sözdü doğrusu ve insanlar böyle yaşıyorlardı. Eğer bu tanıdık dünya olmasa, kendilerini bir mahzende büyütülüp sonra birdenbire kent meydanına atılan Kaspar Hauser gibi hissedecekleri kesindi
"Büyük bir sultan , ölüm döşeğinde iken üç oğlunu yanına çağırmış. Çok yakında öleceğini ama ülkesinin üçe bölünmesini istemediğini anlatmış onlara. 'Kim padişah olacak diye kavga etmeyeceksiniz' demiş.'Yarın üçünüz de buradan bir saat uzaklıktaki av köşkümüze gideceksiniz. Bir gün sonra da şehre geri döneceksiniz. Hanginizin atı şehrimize en son girerse o padişah olacak.' Bu sözler üzerine üç şehzadeyi almış bir düşünce. At yarışı olsa kolaymış ama şehre en son girmeyi nasıl başaracaklarmış. Av köşküne gidip düşünmeye koyulmuşlar ve sonunda çareyi bulmuşlar, işte size yarına kadar izin. Yarın sabah , kim zekiyse bunun cevabını versin."
Anladım ki bu ülkedeki sorun, bilgi ya da anlayış eksikliğinden kaynaklanmıyor. Öğretebileceğiniz hiçbir şey yok. Her şeyi sizden benden iyi biliyorlar ama kötü niyetliler. Bildiklerini okuyorlar. Bu ülkede karar sistemini elinde bulunduranlara hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü halk salak ve saf. Halkın salak olduğu bir ülkedeki demokrasi de diktatörlük ve seçimle gelen krallar demektir. Bu yüzden artık ülkeyle bütün bağlarımı kestim. Kimin başbakan olduğunu bile bilmiyorum. Bugünkü serçe yavrusu başbakandan daha önemli.
Bu toplumun itici gücü, davranışlarını belirleyen temel güdü, bastırılmış cinsellikti. Sesinde ve tavırlarında cinsel çağrışımları olan şarkıcılar baş tacı ediliyor, halk gösteri dünyasında sadece cinsel kimliklerini öne çıkaran insanları beğeniyordu. Müzikhollerde assolist denen erkek şarkıcıların hepsinin eşcinsel olması rastlantı değildi herhalde. Bunlardan birinin ameliyatla kadın olması ve bu işlem sonucunda halkın ona duyduğu sevginin artması da ancak bununla açıklanabilirdi.
"Bilimsel olarak" diye açıklanmayan görüşlerin hiçbir değeri yoktu bu toplumda. Ama bunu yapabilmek için de, kişinin adının önünde Profesör Dr. ya da Doçent Dr. gibi bir sıfatının olması gerekliydi. Bu yüzden, tekkeyi bekleyen çorbayı içer misali, üniversitede belli bir yıl geçiren herkesin unvan sahibi olduğu bu ülkede "Profesör"den geçilmiyordu.
İnsanların toplumun kendine yüklediği bütün önyargıları ahmakça taşıdıkları bir deve dönemleri vardır, sonra aslan dönemi gelir; önyargılara karşı aslan gibi savaşırlar ama bir de bazılarının geçebildiği bir çocukluk aşamadı vardır. En üst aşamadır bu. Hayata bir çocuk safiyetiyle bakmak ve oyun oynamak; her türlü etkiye açık hale gelmek.
Zülfü Livaneli
Sayfa 340 - Doğan Kitap
Bu evde televizyon yoktur ve hiçbir zaman getirilemez,radyo da yoktur,eve gazete sokmak da yasaktır.Hele politika konuşmak asla hoş görülemez.Moda şarkılar söylenemez,ünlülerden söz açılamaz.Futbol takımı tutulamaz,maç sonuçları alınamaz.Aptallar ülkesinin bu evin içine sızmasına izin verecek hiçbir davranışa izin verilmez.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mutluluk
Baskı tarihi:
Aralık 2015
Sayfa sayısı:
392
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786050904192
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Doğan Kitap
Baskılar:
Mutluluk
Mutluluk
Meryem: Van Gölü kıyısındaki bir kasabada, Allah’ın kendisini
sevmesinden başka bir şey beklemeyen 17 yaşında bir kız. Şeyh amcasının tecavüzüne uğramış. Bir töre cinayetine kurban gitmek üzere.

Prof. Dr. İrfan Kurudal: İstanbullu tanınmış bir aydın. Hayattan hiçbir
beklentisi kalmamış. Sahip olduğu her şeyi geride bırakarak, teknesiyle amaçsız bir Ege yolculuğuna çıkıyor.

Cemal: Gabar Dağları’nda PKK peşinde koşmuş
bir komando. Askerliğini bitirip eve döndüğünde
ömrünün en zor göreviyle karşı karşıya kalıyor: Ailenin yüzkarası amca kızını töre gereği öldürmesi gerekiyor.

Her biri mutluluğu arayan Meryem, İrfan ve Cemal, kendilerinin, birbirlerinin ve ülkenin ruhunun derinlerine doğru çalkantılı bir yolculuğa çıkıyorlar. Peki, onları neler bekliyor?

Kitabı okuyanlar 4.838 okur

  • Muzeyyen Gunes
  • ibrahim demiral
  • Dilan Dilan
  • Cansu Örtgen
  • Gülperi Celep
  • before sunset
  • Canan Öğüt
  • OkumaGözlüğü
  • Elif Uçar
  • Mihrimah Cimşit

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.9
14-17 Yaş
%3.5
18-24 Yaş
%14.2
25-34 Yaş
%27.5
35-44 Yaş
%30.4
45-54 Yaş
%12.8
55-64 Yaş
%1.5
65+ Yaş
%1.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%79.2
Erkek
%20.7

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.5 (298)
9
%21.5 (242)
8
%25.3 (284)
7
%14 (157)
6
%4.2 (47)
5
%2.4 (27)
4
%1.7 (19)
3
%0.8 (9)
2
%0.4 (4)
1
%0.5 (6)

Kitabın sıralamaları