Ölü Evinden Anılar

·
Okunma
·
Beğeni
·
15.395
Gösterim
Adı:
Ölü Evinden Anılar
Baskı tarihi:
Mart 2018
Sayfa sayısı:
493
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052237076
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dorlion Yayınları
Dostoyevski, Mikail ve Maria Dostoyevski´nin oğlu olarak 11 kasım 1821 tarihinde Moskova´da doğdu. altı çocuklu ailenin ikinci çocuğuydu. Dostyevski, çocukluğunu çoğu zaman sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirdi. İlköğreniminin Moskova´da yaptı. Annesi tüberküloz hastalığı yüzünden öldüğü zaman. sert disiplini ile tanınan peterburg Mühendis Okulu´na gönderildi. Arkadaşlarının, sinirli ve aşırı duyarlı bir yapıya sahip olduğu için ´´Ateş Fedya´´lakabını verdikleri Dostoyevski, Petersburg´ta zamanını kitap okuyarak, düşüncelere dalarak ya da kardeşi Mihail ile söyleşerek geçirdi.
Dostoyevski, 23 Nisan 1849 tarihinde devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiasıyla sekiz arkadaşı ve ağabeyi ile birlikte tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırılan dostoyevski, sekiz ay hapishanede yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereyken af kararı çıktı. suç ve ceza kavramlarıyla en yoğun şekilde burada karşılaştı. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Peterburg´a döndü. Cezasını tamamlayıp Sibirya´dan döndükten sonra Petersburg´da Vremya dergisini çıkarmaya başladı. Ölüler Evinden Anılar Dostyoyevski´nin Sibirya´da geçirdiği sürgün yıllarının izlenimlerini bütün canlılığıyla yansıtır.
Dostoyevski, düşünce ve sanat deneyimini sürekli olarak arttırdı. Tanrı´dan, ateizmden, kötülükten, özgürlükten söz eden roman karakterleri, gerçekte aynı bilincin farklı anları gibidir. Bu karakterler aracılığıyla Dostoyevski, cinleri ruhundan uzaklaştırır. Bakış açısı değişmekle beraber eserleri, gerçeğin hep aynı çoşkulu ve acı veren arayışı içerisindedir.
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Suskunlar'ı izleyen var mı hiç aramızda? Kendi açımdan söylemek gerekirse bu dizi bittikten sonra hiçbir Türk dizisi izleyememiştim. İnsanın boğazında her daim kocaman bir yumru bırakan, yarım kalmış hayatları anlatan en güzel dizilerden biriydi bence. Yöneticilerin ve fiziksel olarak güçlülerin hapishanelerde her daim üstün geldiğini hatırlatırdı.

Esaretin Bedeli'nde insanın içinden alınamayacak ve başkalarının dokunamayacağı şeyden bahsedilirdi, yani umuttan. Umudu arayıştan. Bunu içinde bir kez olsun hissettin mi zaten hayatın boyunca o umut düşüncesi bırakmazdı insanı.

Prison Break'te ise aslında hapishanelerdeki iç bürokrasinin işleyişinin ne kadar pis kurallara, birtakım rüşvet, şantaj, para döngüsüne bağlı olduğuna ve kaçış fikrinin her ne kadar hapis hayatı boyunca canlı durmasına rağmen mahkumların çoğunun buna cesaret edemediğini görürdük.

Ölüler Evinden Anılar ise bu 3 dev yapımın tam olarak birleşimi. Yeri geliyor kırbaçlar, sayısı gittikçe artan sopalar sizin sırtınıza iniyor. Bazen de yeri geliyor her hapishanede en az 1 kere de olsa düşünülmüş olan kaçma düşüncesinin cezbediciliğine tanıklık ediliyor. Bazıları atılan binlerce sopaya hiç sesini bile çıkarmıyor, bazıları ise dayak yemeyi kanıksamış bir şekilde emri yeni verilen her dayağı alışkanlıkla karşılıyor. Zaten Dostoyevski de bu kitabının 11.sayfasında "İnsan, her şeye alışan bir yaratıktır." diyor bu sözleri kanıtlayacak nitelikte.

Gözyaşları ve neşenin çetin savaşının anlatılmasını o zamanlardaki Rus milletinde özgür düşüncenin -bırakın bahsedilmeyi- düşünülmesinin bile yasak olmasıyla, hayatında ilk kez kar yağışı görmüş gibi mahkum arkadaşlarıyla çocuklar gibi kartopu oynayarak etrafına gülüşler saçan mahkumlara pis pis, aşağılayıcı, ayıplayıcı, mutluluk antivirüsü gözlerle bakan üstlerle, fakat tüm bunlara rağmen de hapishaneye düşmüş insanların kültür seviyesinin standart Rus milletinin kültür seviyesinden yüksek olmasını 14. sayfadaki "Rus halkının büyük kitle halinde bulunduğu başka hangi yerde, aralarından ayıracağınız iki yüz elli kişinin yarısı okuma yazma bilir?" alıntısıyla anlayabiliyoruz. Dostoyevski olay örgüsünün içine böyle siyasi göndermeleri teker teker olsa bile çok ustalıkla serpiştiriyor.

Dostoyevski okurken yemek yediğimi hissediyorum sanki. Adamın edebiyatı gerçekten de insanın karnını, gözünü, yalnızlığını, ruhunun atmosferinin düşünce kirliliğindeki kaybolmuş fikirleri doyuruyor ve bu sadece fonksiyonel bir doygunluk da değil üstelik. Aynı zamanda "Biçim, işlevi takip eder." diyen bir Louis Sullivan gibi onu okurken hem günlük kalsiyum, magnezyum miktarı misali alınması gereken dozda belirtilen ihtiyaçlar gibi işlev kavramı dahilinde edebi zevk ihtiyacınızı karşılıyorsunuz hem de estetiksel, biçimsel ve daha çok da iğneleyici olarak araya serpiştirdiği ve bizim de bazı yemeklerde sevdiğimiz acı, tuzlu, ekşi tatlar gibi farklı tat ihtiyaçlarınızın giderilmesini sağlıyorsunuz.

Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski'nin sürgünden sonraki yazdığı Ezilenler kitabından sonraki 2. roman ve uzun yıllar sürgünde kalmanın verdiği deneyimle birlikte kendi hayat sürgünümüzü ne kadar sorgulayarak yaşadığımızı görmemizi de istiyor. Dedik ya başta, Esaretin Bedeli'nde nasıl umut düşüncesi hep sapasağlam ise ve 1984'te de insanların içlerinden her şeyin alınsa bile umudun, sevginin alınamayacağı düşüncesi ne kadar açık ve roman boyunca canlı ise, Ölüler Evinden Anılar'da da soylulardan farklı olarak aşağı sınıfla soylu mahkumların çatışmasına şahit olabiliyorsunuz. Hatta bazen yeri geliyor soylu mahkumlara "Fakat, siz bizle nasıl arkadaş olursunuz?" diyen bir mujik (aşağı seviyeden) adam çıkıyor karşınıza. O zaman diyorsunuz ki ulan arkadaşlıklar bile sınıf sınıf ayrılmış da haberimiz yok...

Ölüler Evinden Anılar, fiziksel olarak olmasa da ruhsal olarak ölü sayılabilecek insanların içlerindeki hayat belirtilerini Dostoyevski marka fenerle arayabileceğiniz bir roman, aynı zamanda bundan sonra gelecek olan Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler gibi dev yapıtlar için bir referans kitabı olabilecek nitelikte. Bu yüzden böyle epik yazarları kronolojik sırasıyla okumanın elzem olduğunu düşünenlerdenim. Duyguları, sorgulamaları, anlatı yetenekleri Şahan'ın Tehlike Çanı'nda Reytingmetre'yi artırmak için masaya yumruğunu vurması gibi şaha kalkmaya başlıyor bu kitapta. Dostoyevski severler kaçırmasın.
369 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Etkinliğe ev sahipliği yapan Sevgili Arkadaşımhttp://1000kitap.com/SinestezikMuz’a Selam olsun...

Bunlar hep baharın etkisi!
Kitap okuyamıyorum...
Bu kitabı o kadar zor bitirdim ki..
Memleketime bahar gelmiş, kuşlar böcekler ötüyor...papatyalar gülümsüyor...güneş göz alıcı...Deniz çok girilesi...Dondurma yenilesi...Etraf çilek kokuyor...
Beni bu havalar mahvetti!!!
https://i.hizliresim.com/76nZdP.jpg

https://i.hizliresim.com/QV3G0G.jpg

https://i.hizliresim.com/3EZJ3r.jpg



Böyle havada ben “Ölüler Evinden Anılar” okuyorum...(Yanlış zamanlama)

Kitap okumak için ruh hali çok önemli.Kitabı bitirir bitirmez hemen çiçekli böcekli aşk kitabı okumaya başladım :)
Neyse uzatmıyorum hemen konuya gireyim efendim.

———————

Dostoyevski’nin sürgün dünyasının temel taşlarını oluşturan iki romandan birisi de Ölüler evinden anılardır.

Tolstoy bu kitabı okuduktan sonra Dostoyevski'yi Puşkin'den bile üstün tutarak, modern Rus edebiyatında Puşkin'in eserleri dahil, böylesine iyi bir kitap hiç okumadığını söyler.sanırım ne kadar iyi bir yazar olduğunu anlatmaya yeter.
Bknz;https://tr.sputniknews.com/.../201507131016524160/

*Spoiler
Hapishanenin karanlık bölümünde olup özel hücrede tutulan ağır suçluları anlatıyor. Kitapta tam bir akış yok bölüm bölüm hayat hikayelerini anlatıyor. Dostoyevski’nin sözcüsü Aleksandır Petrovic Goryançikov hayatından kesitler sunarken kişi analizlerini, psikolojik ruh hallerini kusursuz aktarıyor. Betimlemeler o kadar güzel ki adeta kendinizi koğuşta Goryançikokov’un yanında hissediyorsunuz.Aslında sürpriz bozanlı inceleme çok nadir yaparım gereksiz bulduğum bir şey çünkü, ama bunun sonu o kadar derinden etkiledi ki...Vurgulama ihtiyacı hissettim..

Kitabın sonlarında “Şikayet” bölümünde hikayeyi bize anlatan karakterin ölümünden sonra yayımlanan Baba katili gencin Aslında suçsuz olduğu.Kitapta bu genci bu katili pek neşeli,zıpır,sefih ve aptal olduğu kadar anlayışsız da olduğundan bahsediyor.
Boşu boşuna Sibirya’nın en ağır suçlularının olduğu bölümde kaldı, buna çok hüzünlendim empatisini kurdum da içim cıs etti dile kolay 10 yıl...Suçsuz yere...

Buda Dostoyevski ile geçirdiğimiz vakitlerden birisi;
https://i.hizliresim.com/4aoO6L.jpg



Şu incelemeyi yazarken bile bahar içimi kıpır kıpır ediyor;
“Çık şu siteden,bırak telefonu sahile git!”
Çiçekli böcekli günlere sevgili okur... :)
  • Öteki
    8.2/10 (622 Oy)600 beğeni2.031 okunma1.237 alıntı22.356 gösterim
  • Ezilenler
    8.7/10 (778 Oy)879 beğeni2.734 okunma1.926 alıntı23.451 gösterim
  • Don Quijote
    8.6/10 (1.097 Oy)1.086 beğeni4.611 okunma1.794 alıntı23.669 gösterim
  • Diriliş
    8.6/10 (904 Oy)974 beğeni3.211 okunma1.239 alıntı24.643 gösterim
  • Goriot Baba
    8.1/10 (597 Oy)543 beğeni2.417 okunma1.105 alıntı14.558 gösterim
  • Budala
    8.5/10 (1.008 Oy)1.158 beğeni3.840 okunma3.078 alıntı37.913 gösterim
  • İvan İlyiç'in Ölümü
    8.4/10 (1.087 Oy)979 beğeni3.365 okunma1.070 alıntı18.637 gösterim
  • Ölü Canlar
    7.8/10 (1.040 Oy)1.026 beğeni4.329 okunma1.487 alıntı25.355 gösterim
  • Demir Ökçe
    8.5/10 (666 Oy)633 beğeni2.053 okunma1.366 alıntı15.965 gösterim
  • Hacı Murat
    7.7/10 (549 Oy)446 beğeni2.053 okunma224 alıntı12.827 gösterim
376 syf.
·4 günde·8/10
"Duuur!" emriyle idam mangası indirdi namlularını aşağı. Yüce Çar Hazretleri'nin cezayı hafiflettiğini söylediler. Ne yücelik ama son saniyeye bırakılan! Bir idam mahkumunun son anlarında hissettiklerini meşhur "Budala"sında tek tek anlatacaktı Dostoyevski. O yüzden biz o hafifletilen cezaya dönelim, kürek mahkumiyetine.

"Kitaplardan okuyarak veya düşünerek, gözlem yaparak varmadım ben bu sonuca. Gerçekleri yaşadım, öğrendiklerimi doğrulamak için de çok zamanım vardı." Ne yazdıysa yaşadı, ne yaşadıysa yazdı. Gerçeklerin fotoğrafını çekmedi, fotoğrafın içinde yer aldı. Dört sene; dile kolay, çekene zor. Bulunduğu yerden duvarın ötesi bir hayaldi, gerçekler ise kendi tarafındaydı. Dört sene boyunca her gün öldü ama mezarında bile yalnız kalamadı. En çok da yalnızlığı özledi. Bu özlemle prangalar eskitti. Pranga onun ayağındaydı, terbiye ediciler! ise kendi zihinlerine geçirmişlerdi.

Tolstoy da Diriliş'inde bu ceza sistemini eleştirmiyor mu? Tolstoy'a göre ceza verenler de suçlu, onlar da günahkar çünkü. O yüzden kim kimi ıslah ediyor? Suçlu suçluyu yargılayabilir mi? Tolstoy, bir hayli sevdiği bu kitaptan oldukça etkilenmişe benziyor. Anna Karenina'sında da Levin'in abisinin ölüm sahnesi buradaki bir veremlininkine baya benziyor. Bazı yerler kelimesi kelimesine aynı hatta. Tolstoy metinlerarasılığı keşfetmiş de kimse farketmemiş mi yoksa? Ama konudan uzaklaştım. Gerçek Postmodernlik bu değilciler gelmeden kitabımıza dönelim.

Suçlu psikolojisinin zirvesinde uçuran Tanrılık eserin Suç ve Ceza'ya giden yolda attığın ilk adımlarında emeklemeden koşmayı ne zaman öğreniverdin? Baltacı Raskolnikov Paşa'yı daha anasının karnında vitamin olarak bile düşünmediğin zamanlarda ortasına atıldığın şu evde öldürülürken, kendinden bir Tanrı Parçacığı yaratıldığının farkında mıydın acaba Dostoyevski? "Seni, anlatabilmek seni..." Ama ben kitaba hala dönemedim.

Suçlu insanlarının ruhları, ellerine balta alamayacak kadar masumdur henüz. Vahşetle değil, şefkatle durulur isyanları. "Birkaç şefkatli söz, mahpusların ruhça dirilmesine yeterdi. Çocuklar gibi sevinirler, sonra da çocuklar gibi sevmeye başlarlardı." Tolstoy sayesinde öğrendiğimiz Hristiyanlığın meşhur "sana tokat atana diğer yanağını da uzat." öğretisi Dostoyevski'de de hakimdir o zamanlar. Haksızlığa boyun eğer, başkaldıramaz. Gel tezkere yerine gel Raskolnikov diye türkü tutturur durursunuz kitap bitene kadar. Kendisinden daha kötü şartlarda bulunan mahkumlara değinip halimize şükür havasındadır. Bu sebepten, kendimi yiyip bitirdiğim doğrudur. Ama gel gör ki Dostoyevski Ağa'nın eli tutulmaya gelmez. Bir şeyler verir bana diye öylece bekler durursun. Ancak bu eserinde pek de bulamazsın. Dediğim gibi Tanrılığı'ına biraz daha vardır.

Şimdi kitabın bize bakan yönlerine değinelim:

Kaçımız cezaevi ortamı gördük? Ben gördüm biraz ama ucundan yani sadece ziyaretçi olarak. Demir parmaklığın içeri tarafını bilemem. O yüzden anlatılan hikayeleri ne kadar içselleştirebiliriz? Yaşayanların ya da Dostoyevski'nin tabiriyle ölenlerin hislerine vakıf olmamız mümkün mü?

Sağolsun hükümetimiz artık Olağanüstü'lüğü kalmayan Hal'imizde hapse girmeyi kolaylaştırdı. Böyle bir imkan sayesinde, değerli kitaplarla bütünleşmek daha kolay olmaya başladı. Ama biz nankörler bilemiyoruz kıymetini. Sanıklar, kendilerine yöneltilen iddiaları çürütmekle uğraşıp hayatına renk katmak varken, iddia sahibine sen kanıtla kolaycılığına kaçıyor. Neyse ki devletimiz yargılanma sürecinin genellikle tutuklu olmasına karar veriyor da Ölüler Evinin ihtişamını görüyor insanlar. Günler ayları kovalıyor, anılarını biriktiriyorlar gül gibi, kendilerini öldürdükleri, yaşattıkları zamanda. Bir gün densiz bir hakim çıkıp artık serbestsiniz diyor. (Şükür ki o hakimin hesabı görülüyor sonra) Dışarıda tekrar canlanan adam da devletten bir "pardon" bekliyor. Elinde tuttuğun o anılar senin için bir armağan değil mi? Bu ne yüzsüzlük, ne kadir kıymet bilmezlik? Bir de üzerine "siee siee siee" diye söyleniyor. Ama konudan gayrıciddi bir şekilde uzaklaştım bu sefer. Şimdi bu laubaliliğe bir es verip biraz hiddetlenelim.

Her okuduğum Rus klasiğinden sonra bir kez daha görüyorum ki Türkiye ve Rusya, Doğu'da kalamamakla, Batı olamamakla, kısaca Doğu-Batı arasında sıkışmışlığıyla, soylusuyla-köylüsüyle, inançlarıyla-batıl inançlarıyla, ideolojileriyle-demokrasicikleriyle birbirlerine o kadar benziyorlar ki. Rusya 19 senedir, Türkiye de 16 senedir belasını bulmuş durumda. Bugünün modası korktukça ve sustukça, sıranın herkese geleceğini görmeyecek miyiz hala? Dostoyevski gibi 4 yıl ya da daha fazla süre içeride suçsuz yatan onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce kaç kişi daha var ve olacak? Gerçi Türkiye artık koskocaman 800 bin kilometrekarelik bir Ölüler Evi haline getirilmedi mi? Sokaktaki kalabalığın yüzlerini bir inceleyin, insanlar yürüyen cenazelere dönüşmedi mi? Otobüste, metroda bir hayat belirtisi var mı? Kimler yatağa uzandığında gözünü kapatır kapatmaz uyuyor? Kimler sabah pürneşe bir canlılıkla yataktan fırlıyor? Bunca kasvet yetmedi mi?

Görünmez bir kafesle hapsedildiğimiz bu buhrandan çıkmak ve Dostoyevski'nin özgürlüğe kavuştuğunda yaşadığı şu güzel anın bir gün bize de geleceğinin umuduyla:

"Hürriyet, yeni hayat, yeniden doğuş... Ah ne tatlı bir an bu!"
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Yazarın Sibiryada'daki kürek mahkumiyeti cezasının bitiminden sonra yayınladığı ve oradaki anılarını yazdığı kitap. Kitapta bize bu anıları, Aleksandr Petroviç Goryançikov karakteri üzerinden aktarmaktadır.

Kitapta , öncelikli olarak Çar'lık Rusyasının Sibiryasın'daki cezaevlerinin ve kampların durumu hakkında geniş ve ayrıntılı bilgi sahibi oluyoruz. Mahkumların yıllarca gece ve gündüz ayaklarındaki prangalarla ve sürekli dayak cezalarıyla yaşamaları bizleri etkiliyor.

Dostoyevski , yıllarca yaşadığı bu ortamda bir yandan cezasının gereklerini yerine getirirken, diğer yandan ise etrafındaki insanları çok iyi bir şekilde gözlemlemiş. Onların ruh hallerini çok iyi incelemiş. Ben, yazarın sonraki kitaplarında, özellikle karakterlerin psikolojik anlatımı konusunda bu derece başarılı olmasının sebebinin, bu mahkumiyet yıllarında kazandığı yeteneklerden kaynaklanmış olduğuna inanıyorum.

Kitapta onlarca mahkumun yaşadığı olayların yanı sıra, muhteşem bir şekilde kişilik analizleri de beraberinde bizlere aktarılmaktadır. Evet, kitap biraz durağan ilerlemektedir. Bu da bir anı özelliği taşıyan kitap için olağan bir durumdur. Ama müthiş bir insan sarraflığı özelliği taşımaktadır. Kitap boyunca neredeyse her türlü suçu işlemiş çeşitli karakterlerde onlarca insan analiz edilmektedir. Ve bu da, okuyucuyu sıkmadan sade bir dille yapılmaktadır.

Çok fazla sürükleyiciliği olmamasına rağmen , dönemin cezaevi yapısını anlatması, olayların akışı ve suçlu insan psikolojilerinin muhteşem analizleri dolayısıyla ben kitabı beğenerek okudum. Okunmasını da tavsiye ederim.
376 syf.
Yazar, dönemin baskıcı yönetimine (I. Nikola) karşı gelir ve kurşuna dizilme cezasına çarptırılır. Bu ceza daha sonra sürgün ve zorunlu askerliğe çevrilir. Sibirya'daki cezasını tamamlayan yazar daha sonra sürgünde gördüklerini, yaşadıklarını başarılı bir şekilde bu eserinde dile getiriyor. Kitapta sürekli özgürlüğün insanlar için ne kadar önemli olduğuna değinilir. hapishanedeki kişilerin ruhsal, psikolojik durumlarını tahlil ederken tarif ettiği karakterlerin yanı sıra hapishanede yaşamak zorunda kalan hayvanlarada deginir. Dostoyevski kaleminden özgürlük.
376 syf.
·2 günde·8/10
Hapishane ve mahkumlar o kadar güzel tasvir edilmiş ki, orada mahkumlarla birlikte yaşamış kadar oluyorsunuz. Her zamanki gibi muhteşem betimlemeler yapmış Dostoyevski. Mahkumiyetin, insanlar üzerinde yarattığı psikolojik ve fiziksel etkiyi anlamak için mükemmel bir kitap.
376 syf.
·4 günde·7/10
Kitabı okurken zorlandığımı belirtmek istiyorum. Nedeni ise, ortada bir hikayeden ziyade bölüm bölüm hapishanedeki karakterler ve genel ruh halinin anlatılması.

Bir Dostoyevski eseri olması itibariyle karakter tasvirleri ve duygu/düşünce betimlemeleri oldukça etkileyici. Ama sürükleyici bir olay örgüsü olmaması kitabı yorucu kılıyor.

Kısaca kitap hapishanenin karanlık dünyasını an be an anlatıyor. Bunu bilerek okuma listenize alın derim.

İyi okumalar.
320 syf.
·12 günde·8/10
Yine uzun sürede bitirebildiğim bir eser... Yanlış bir zamanda okudum sanırım. Bazen kitapta tekrara düşmeler, okuma süremi uzattı diyebilirim.

Kitabın konusuna gelirsek; soylu sınıfından Aleksandr Petroviç Goryançikov, karısını öldürmek suçundan yargılanır ve 10 yıl kürek çekme cezası verilir. Aleksandr Petroviç Sibirya'da, cezaevinde bir günlük tutmuştur. Günlüğün adı, kitabın isminden anlaşılacağı üzere Ölüler Evinden Anılar...

Çeşitli suçlardan yargılanmış, bir arada yaşamak zorunda olan suçluların psikolojisi çok iyi anlatılmış. Okurken kendinizi bir suçlunun yerine koyabilecek ve prangalarla yaşama hissini anlayabilecek kadar iyi bir analiz yapmış yazar... Kitap farklı bölümlerden oluşuyor ve beni çok etkileyen, okurken gözlerimin dolmasına sebep olan bölüm, Akulka'nın Kocası adlı hikâyeydi. Bir kadının gerçek olmayan, sadece halk arasında çıkan söylenti sebebiyle namus cinayetine kurban gitmesi beni derinden etkiledi. Soylu ve halktan olan mahkumlar arasındaki ilişkilere ve dini konulara yazarın geniş yer verdiğini söyleyebilirim.


Yazar Aleksandr Petroviç'in ağzından anlatsa da aslında kendi hapis cezası sırasında gözlemlediklerini yazmıştır. Beni sıkan yalnızca biraz yavaş ilermesi ve tekrara düşmesi. Dostoyevski'nin dünyasını merak edenlere tavsiyedir. Keyifli Okumalar...
336 syf.
·24 günde·Beğendi·8/10
Dostoyevski’nin mahkumiyet yıllarındaki kendisini ,Sibirya ‘da kürek mahkumu Aleksandr Petroviç üzerinden anlattığı anılar derlemesidir diyebiliriz.Kitabı okurken tasvirler o kadar başarılı ki bir çok sayfada kendinizi ,ranzalarla kaplı yüzlerce adamın olduğu, adımladıkça tahta gıcırtıları sesini duyabileceğiniz yer zemininde, üzerinde yamalı redinkot ceketli ,dağınık beyaz ve kirli saçlı,havalandırması olmayan ,aksıran ,tıksıran ,odada ağır geniz akıntısı olan insanlardaki iltihap kokusu bazı satırlarda burnunuzun direğini kırabilir duygusu içinde kendinizi fazlasıyla bulabileceğiniz bir kitap..Çok ama çok gerçekçi bir anlatım..Kendime geçmişimi sorgulama gibi bir deneyim kazandıracak olsa bile hayatta ve hayatta olmak istemiyeceğim bir yer..En büyük korkumdur zaten hapsedilmek..Hele bir hamam sahnesi var ki Allah düşmanımın düşmanının başına bile vermesin dedirtecek tasvirler..Aleksandr Petroviç’in bir de hastane sahnesi var ki midemin yerle bir olduğu ikinci başarılı anlatımdır..O hastaların üzerine giydirilen hastane kıyafetleri ile ilgili🤢..Burda yazamıyorum bile..Ama düşündürücü ,insanlık olgusunu sorgulayan pek çok yer de var kitap da..Mesela mahkumları her daim taşımak zorunda oldukları ayaklarındaki zincirlerle ilgili bölümde veremli ve ölüm halinde bir mahkum üzerinden iliklerinize kadar hissettirir çektiği acıyı Dostoyevski..Veremden bir deri bir kemik kalmış mahkumun yatağında hâla prangalar içinde olmasını insanlık dışı bulur ve sorguladıkça sorgular artık satırları okudukça kitabın içine girip mahkumun prangalarını çözmeye çalışma hayali içinde kendinizi bulabilirsiniz..Başka bir yerde de namus yüzünden adam öldüren ile gözün üstünde kaş ın var ,Sen bana mı bakıyon lan saçma repliği anlamında hayatını manasız ve boşvermiş yaşıyan düşüncesiyle adam öldürenin aynı eylem sonuçta aynı olduğu gerekçesiyle aynı benzer cezanın verilmesini fevkalade sorgular..Şu dünyada insan kadar adapte yeteneği kuvvetli başka canlı yoktur.Varolan hayatınızı sevmek ve şu hayattaki tüm iç sıkıntılara birebir iyi gelen şükür duygusunu hissetmek için okunası bir kitap..Tavsiye olunur..
376 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
Yaşanmışlık üzerine yazılmış bir roman. Hapishane içerisinde geçen yılları kaleme almış olan Dostoyevski, muhteşem betimlemeler ve insanları sorgulayan karakterleriyle insanı yaşanan o döneme götürüyor. Okunması gereken muhteşem dünya klasiklerinden birisi.
376 syf.
·3 günde·6/10
İlk defa bir kitap hakkında inceleme yapıyorum , yazarı dostoyevski olup beni içine alamayan tek kitabıdır.
Kitapta ana karakterin sürgün yıllarında hapishanede tanıştığı , dost edindiği, tartıştığı herkes her şeyin betimlemesi tabiki dostoyevski farkı ile yapılıyor . Karakterlerin anlatımı o kişiyi sanki sizde tanıyormuşsunuz, olaylar sanki sizin yanınızda yaşanıyormuş , sanki kırbaçlar size atılıyormuş gibi hissediyorsunuz.
Gelgelelim hani bir romana başladığınızda önce karakterler çözümlenir sonda olay örgüsü başlar ya , bu kitap başından sonuna kadar öyle gidiyor .şimdi konüya girecek diyr bekliyorsünüz. Hangi beklenti ile okumak istediğiniz önemli . Ben bir olay örgüsü olan roman ihtiyacı ile okuduğum için beklentimi karşılamadı hatta üzdü . Sürekli karakter yorumlaması, olay analizi tekrara düşmeler fazlacaydı, kitap yarım bırakmayı sevmediğim için tırmalayarak sonunu getirdim çünkü sonunu merak ettiren bir olay yok. Gerçekten de bir anıların toplandığı bir kitap . Hangi ruh halinde okunur bilmem ama bu kitabı klasiklerime sokamam. Yine de iyiki varsın Dostoyevski ️
Hiç tanımadığınız birinin gülüşü daha ilk karşılamanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz.
Dostoyevski
Sayfa 47 - İş Bankası Kültür Yayınları / Çeviri /Nihal Yalaza Taluy
_Bir tutuklu için en önemli, paradan da önemli olan nedir?
+Özgürlük; veya hiç olmazsa onun hayali...
Dostoyevski
Sayfa 97 - Kumsaati Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ölü Evinden Anılar
Baskı tarihi:
Mart 2018
Sayfa sayısı:
493
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052237076
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dorlion Yayınları
Dostoyevski, Mikail ve Maria Dostoyevski´nin oğlu olarak 11 kasım 1821 tarihinde Moskova´da doğdu. altı çocuklu ailenin ikinci çocuğuydu. Dostyevski, çocukluğunu çoğu zaman sarhoş bir baba ve hasta bir anne arasında geçirdi. İlköğreniminin Moskova´da yaptı. Annesi tüberküloz hastalığı yüzünden öldüğü zaman. sert disiplini ile tanınan peterburg Mühendis Okulu´na gönderildi. Arkadaşlarının, sinirli ve aşırı duyarlı bir yapıya sahip olduğu için ´´Ateş Fedya´´lakabını verdikleri Dostoyevski, Petersburg´ta zamanını kitap okuyarak, düşüncelere dalarak ya da kardeşi Mihail ile söyleşerek geçirdi.
Dostoyevski, 23 Nisan 1849 tarihinde devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiasıyla sekiz arkadaşı ve ağabeyi ile birlikte tutuklandı. Ölüm cezasına çarptırılan dostoyevski, sekiz ay hapishanede yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereyken af kararı çıktı. suç ve ceza kavramlarıyla en yoğun şekilde burada karşılaştı. Özgürlüğüne kavuştuktan sonra Peterburg´a döndü. Cezasını tamamlayıp Sibirya´dan döndükten sonra Petersburg´da Vremya dergisini çıkarmaya başladı. Ölüler Evinden Anılar Dostyoyevski´nin Sibirya´da geçirdiği sürgün yıllarının izlenimlerini bütün canlılığıyla yansıtır.
Dostoyevski, düşünce ve sanat deneyimini sürekli olarak arttırdı. Tanrı´dan, ateizmden, kötülükten, özgürlükten söz eden roman karakterleri, gerçekte aynı bilincin farklı anları gibidir. Bu karakterler aracılığıyla Dostoyevski, cinleri ruhundan uzaklaştırır. Bakış açısı değişmekle beraber eserleri, gerçeğin hep aynı çoşkulu ve acı veren arayışı içerisindedir.

Kitabı okuyanlar 1.944 okur

  • Nilay
  • Artun Acar
  • Allahın bir kulu
  • Bekir Bulut
  • Elif Beydili
  • EÖ
  • Selin Şahin
  • Demet
  • Sema
  • Hüseyin Öner

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.2 (1)
9
%0.4 (2)
8
%0
7
%0.2 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları