Kıskançlık üzerine yazılmış bir trajediden çok, insanın zihnine sızan bir düşüncenin hayatı nasıl yavaş yavaş zehirleyebileceğinin hikâyesi. Shakespeare bu oyunda büyük felaketleri büyük olaylarla değil, küçük şüphelerle başlatıyor. Ve en ürkütücü tarafı şu: Her şey neredeyse fark edilmeden oluyor.
Othello güçlü, saygın, kendinden emin bir karakter gibi görünüyor ama iç dünyasında kırılgan bir yer var. Tam da o zayıf noktadan giriyor Iago. Onun kötülüğü bağıran bir kötülük değil; fısıldayan bir kötülük. Yalan söylemekten çok ima ediyor, yönlendirmekten çok şüphe ekiyor. Ve insan bazen gerçeğe değil, ihtimale inanmayı seçiyor.
Beni en çok etkileyen şey, Desdemona’nın masumiyeti oldu. Çünkü bu hikâyede suçsuz olmak kurtarmıyor. Aksine, masumiyet savunmasız bırakıyor. Oyun ilerledikçe şunu fark ediyorsunuz: Trajediyi yaratan şey nefret değil; yanlış inanç. İnsan sevdiğine inanmayı bıraktığı anda, sevgi zaten bitmiş oluyor.
Shakespeare bu oyunda kıskançlığı bir duygu gibi değil, bir hastalık gibi yazıyor. Yavaş ilerleyen, içten içe büyüyen ve sonunda her şeyi yok eden bir hastalık.
Othello bana şunu düşündürdü: İnsan bazen gerçeği değil, korktuğu ihtimali yaşar. Ve o ihtimal gerçek olmasa bile sonuçları gerçektir. Oyun bittiğinde geriye tek bir soru kalıyor:
İnsanı mahveden şey yaşananlar mı, yoksa inandıkları mı?