Birkaç saat içerisinde bitirilebilecek,gayet akıcı ve sürükleyici acaba ne olacak dedirten kitaplardan biri.
Yazar, Hitler döneminin etkisinde kalan insanların psikolojik çöküşlerini etkileyici bir biçimde betimlemiş.Bir insanın uğradığı psikolojik işkencelerin sonuçlarının ruhuna ve bedenine yansımasını, hayata tutunmak ve benliğini hiçlikte kaybetmemesi için kendine yeni bir uğraş bulmasını, delilik ve dahilik arasındaki ince çizgiyi başarılı bir şekilde anlatmış.Bu süreçte insanın ruhundaki,aklındaki gelgitleri yansıtmış.
Kitapta yer alan "Yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz." cümlesi Dr.B.'nin içsel çöküşünü özetleyen kitabın can alıcı cümlelerinden biridir bence.
Stefan Zweig'in ruh dünyasında yaşadığı ızdıraplarının, onu intihara sürükleyen nedenlerinin bir yansıması belki de bu kitap.
Yazarın okuduğum ilk kitabıydı,kesinlikle son da olmayacak.Okuyun,okutturun.
Kitap okuyucuyu okadar içine alıyor ki bitirmeden kalkamıyor insan o masadan kısaca hikaye New York, tan Buenos Aires'e giden bir gemide gerçekleşiyor. Gemide birbirleriyle tesadüfen karşılaşan Mirko Czentovic, milyarder McConner ve Avustralyalı neredeyse 25 yıla aşkın bir süredir satranç oynamayan Dr.nin aralarında geçiyor.
Okuması çok kolay ve zevk veriyor ayrıca Stefan Zweingin diğer kitaplarıda kesinlikle okunmalı
Bir aşağı bir yukarı yürüdü insan, düşünceleri de onunla birlikte bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı yürüyüp durdu.Ama ne kadar soyut görünürlerse görünsünler, düşünceler de bir dayanak noktasına gereksinim duyarlar, yoksa kendi çevrelerinde anlamsızca dönmeye başlarlar; onlar da hiçliğe katlanamaz.
Bu kitabı uzun zamandır okumak istiyordum ve geçenlerde okuma şansı yakaladım. Çok ince bir kitap olmasına rağmen gerçekten etkileyiciydi ve daha önce duyduğum tüm övgüleri sonuna kadar hakettiğini düşünüyorum.
Stefan Zweig 1881 yılında Avustralya’da varlıklı bir ailede dünyaya gelmiş. Kültür ve edebiyat alanında eğitim görmüş. Hayatı boyunca da bir sürü eser kaleme alan Zweig, üzücü bir şekilde 61 yaşında intihar ederek yaşamını yitirmiş.
Satranç kitabını da intiharından birkaç ay önce tamamlamıştır. Kitapta yazarın psikolojisinden yansımalar da görebildiğimizi düşünüyorum.
Kitapta iki satranç ustası Buenos Aires ve Avustralyalı Dr. B’nin satranç turnuvası konu alınsa da Nazi döneminden ve bir esirin hayatıdan da izler barındırıyor. Özellikle suçsuz yere hapse atılan bu esirin içinde bulunduğu bunalım çok gerçekçi yansıtılmış. Yaşadığı hiçliğin kendisine müthiş ızdırap olduğu bir zamanda satrancın ne kadar ilaç gibi geldiğini göreceksiniz. O kadar ki satranç tahtası olmadan sadece zihniyle satranç oynayan ve hiçliğin ortasındaki sonsuz vakti sadece zihninde kendisiyle oynadığı satrançla doldurabilen ve satrançta karşılaşılabilecek tüm ihtimalleri düşünen bir adamın psikolojik gel gitleriyle birlikte gerçek bir satranç turnuvasında gerçek bir rakiple oynarken yaşadıklarını da net bir şekilde görebiliyoruz. Kendi zihniyle oynadığı bu oyunlar, zihinsel bölünmelere sebep olsa da, aslında ona bir yaşam amacı vererek hayatını da kurtarmıştır.
Kesinlikle okunmasını tavsiye ederim.
Şimdiden keyifli okumalar..
Aslında Satranç kitabını ben Kültür Yayınlarından okudum ama maalesef yayını 1000K de bulamadığım için farklı bir kitabı işaretlemek zorunda kaldım. Kitaba gelecek olursak kitap insanın psikolojisini çok iyi anlatmış ama maalesef beklediğim bir son değildi, sanki kitap yarım bırakılmıştı..
Normalde klasik kitaplara yorum yapmayı tercih etmiyorum, ama Satranç'ı normal bir kitabı sevdiğim gibi o kadar sevdim ki, hakkında bir şeyler yazmak istedim.
Sanırım bu zweig'ın bu sefer gerçekten en sevdiğim kitabı oldu. Normalde karakterlerine pek yakınlık hissetmeden daha çok karakterlerin hikayeleriyle yakınlık kurardım ama bu kitapta nedense karakterlerle de bir yakınlık kurdum.
Zweig'ın asıl anlatmak istediği şeyi anlayıp anlamadığımdan emin değilim ama Dr. B.'nin zihninde siyah ve beyaz taşlarla yaptığı tüm o oyunlar bana zihnimizde yaşadığımız çatışmaları anımsattı. Zweig'ın ölümünden önce yazdığı son kitap olduğu için bu düşünce beni daha çok üzdü sanırım.
Hem kötü hem de iyi düşüncelerimiz her zaman üzerimizde bir baskıya sahip olsa da böyle anlar gerçekten bir başımıza olduğumuzda ya da öyle hissettiğimizde bizi çok daha keskin ve derin bir şekilde etkileyebiliyor. İki tür düşünce de galip gelmeye çalışıyor ve bu geleceğin, iyi mi yoksa kötü mü olacağınız düşüncesinin belirsizliği ve korkutuculuğuyla da harmanlanınca iyice köşeye sıkışmış hissediyorsunuz. Ve sanırım Zweig da bu şekilde yaşadığı bunalımı tanımlamaya çalışıyordu. Hissettiklerini insanlara göstermeye.
Benim gerçekten çok sevdiğim bir eser oldu ve ileride kesinlikle yeniden okumayı düşünüyorum.
•
Ve son bir şey daha. Eğer böyle hissediyorsanız, hayatınızı yoluna koyamayacakmış ya da sanki artık hiçbir şey daha iyi gidemezmiş gibi, böyle hissetmek size hiçbir fayda sağlamayacak.
Bu hayat size verilmiş, belki istemediniz ama işte hayat bu sonuçta, onu değiştirebilecek tek güçte sizde. Çünkü kendi hikayenizin seçilmiş kahramanı sizsiniz. Belki şimdi öyle değil, belki siz şuan sadece odanızda oturan ve müzik dinleyen ve umutsuzluğa kapılmış birisiniz ama seçilmiş kişilerin tüm özelliği de
Ay ışığı sokağından sonra kardeşimin oku tavsiyesi ile başladım bir solukta okunabilecek şekilde sizi hemen olaylar örgüsüne çekiyor. Tek yeteneği satranç oynayan ve dünya şampiyonu olan Czentovic in gemide Nazi döneminde tek kişilik hücrede kalan ve hücrede satranç oyununu tamamen hayalen oynayan eski bir askerin karşılaşmasını anlatmaktadır keyifli okumalar herkese...
Nasıl anlatmalıyım? Okumayı duru bir su kenarında, tahta bir masanın başında yazarlarla buluşmaya benzetirim derim ya hep; işte Stefan Sweig o masanın başına geldi, tuttu omuzlarımdan beni sarstıkça sarstı, sarstıkça sarstı. Bir heyecan, bir sabırsızlanma; kitabın sonuna yaklaştıkça içim içime sığmadı. Acaba neler olacaktı? İyi ki dedim yalnızca 85 sayfa. Ya 500 sayfa olsaydı?
Olay örgüsünün verdiği heyecan bir yana, beni asıl evrenine çeken şey Dr. B. Ve Nazi döneminde yaşadıkları. Kaba, kültürsüz, yalnızca paraya önem veren Satranç ustası Czentoviç’e hiç mi hiç değinmeye niyetim yok. Karakterlerin simgeledikleri şeylere, Nazi rejiminin temellerine, yazılanların yazarın hayatı ile ilişkisine girmeye de niyetim yok.
Avukat Dr. B nazi rejimi tarafından tutuklanır ve sorgulanmak üzere aylarca alıkoyulur. Diğer tutuklular gibi nazi kampına gönderilmez fakat kendisininde deyimiyle, kendini daha büyük bir işkence bekler: hiçliğe mahkum edilmek.
Kalemin, kağıdın, kitabın, yatağı dışında hiçbir şeyin olmadığı bir otel odasında düşünceleri ile baş başa bırakılır Dr. B. İşte şimdi düşüncelerinin hapishanesindedir ve belki de işkencelerin en ağırı sayılabilecek psikolojik şiddet başlar onun için.
Düşüncelerinizin içine hapsolmak esaretlerin en büyüğüdür, özgür gökyüzünün altında alabildiğine koşabilseniz bile. Hele yazamamak, hele suskunluğun esiri olmak… Kimisi bunu kalabalığın içinde yaşar, kimisi bir hapishanede, kimisi bir ilişkinin içinde. Dr. B.ninki dışardan gayet iyi görünen bir otel odasında olmuştu. Hatta muhtemelen nazi kampından birileri onu görse; haline şükret bak biz neler çekiyoruz derdi. İşte tam da bu noktada çok farklı bir bakış açısı getiriyor olaya Dr. B. Esaretin belki en çetinini; dokunamadığımız, söküp atamadığımız, elimizle alıp görmeyeceğimiz başka
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,2bin okunma
Kitap, anlatıcının dünyaca ünlü bir satranç şampiyonunun hikayesini anlatması ile başlıyor.
“Yolcu gemisinde satranç şampiyonu Mirko Czentovic var!”
Aslında olay örgüsünün bu karakter üzerine kurgulanacağı düşünülse de asıl kurgu, Czentovic’e karşı satranç oynayan yarım düzine adama dahil olup, inanılmaz taktikler vererek beraberlik duygusunu tattıran Dr. B ile şekilleniyor.
Bu beraberliği kendine yediremeyen Czentovic aniden çıkan bu Bey’e bir rövanş teklif ediyor. Hikayenin bundan sonraki kısmında anlatıcının Dr. B’ yi ikna çabaları sonucunda Dr. B hikayesini anlatmaya koyuluyor.
Açıkçası kitapta basit bir anlatım var ve pek ilgi çekici değil ama bir solukta okunabilecek 62 sayfalık(bendeki basım 62 sayfa) bir kitap için yeterli sayılabilecek bir olay örgüsü mevcut.
Kitap üzerine anlatılacak pek bir şey yok ama kitapta geçen “Ben satrancı sadece oynuyordum.”
Cümlesine benzer bir cümle kurup “Ben kitabı sadece okudum.” dememek adına kitaptan birkaç alıntı çıkardım ve en azından karakterin bu cümleler üzerine ne düşündüğünü kendi açımdan sizlere aktaracağım.
Dr. B, bu cümleleri bir hücrede tutuklu (tam anlamıyla hücre sayılamaz) kaldığı süreci anlatırken kullanıyor.
Not: tam olarak hücre sayılmaz çünkü psikolojik bir etki yaratmak adına Dr. B diğer tutuklular gibi bir hücreye değilde daha temiz şahsi bir odaya kapatılıyor burada amaç kimseyle ve hiçbir şeyle etkileşim kurmayıp tutukluyu yalnız bırakmak ve bir süre sonra bu “kendi ile baş başa kalma” hâline dayanamayacak boyuta getirip itirafı sağlamak.
Dr. B tutukluluk sürecinde devamlı sorguya götürülüyor ve bilinçli olarak sorguya alınmadan önce saatlerce bekletiliyor. Ve bu bekleyişi şöyle ifade ediyor;
“Beklemek korkunçtu. Anlamsızca, bir saat, iki saat, üç saat bekletiyorlardı.”
Normal bir insan için
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.