Sessiz Ev

·
Okunma
·
Beğeni
·
7.167
Gösterim
Adı:
Sessiz Ev
Baskı tarihi:
Aralık 2012
Sayfa sayısı:
343
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754704440
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Baskılar:
Sessiz Ev
Sessiz Ev
Sessiz Ev
Sessiz Ev’de Orhan Pamuk, dağılmakta olan bir ailenin hikâyesi üzerinden Cumhuriyet ve modernleşme tarihimizin barındırdığı gizli çatışmaları ve şiddeti araştırıyor. Orhan Pamuk yayımlanışından otuz yıl sonra, bu yeni baskıda romana bölüm başlıkları koydu ve anlatıdaki bazı tekrarları ayıklayarak kitabı yeni okurlar için daha okunaklı hale getirdi.

Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki evinde babaannelerini ziyaret ederler. Dedelerinin yetmiş yıl önce siyasi sürgün olarak kasabaya geldiğinde yaptırdığı bu evde bir hafta kalırlar. Bu sürede, babaannelerinin doksan yıllık anılarla yüklü geçmişi ağır ağır aralanırken, dedenin Doğu ile Batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Evde sessiz gözlemleriyle kuşaklar arasında köprü kuran tanıklar, bahçe duvarlarının ötesinde ise aile ile ilgilenen tutkulu gençlerin hareketleri vardır. Orhan Pamuk'un ikinci romanı olan Sessiz Ev, yayımlandığında büyük heyecanla karşılanmış, pek çok dile çevrilmiş ve ödüller almıştı.

“Bu güzel ve hüzünlü kitap, üç mutsuz kardeşin, İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte, doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatıyor... Şaşırtıcı bir başarı...”THE TIMES LITERARY SUPPLEMENT

"Önemli sorular soran değişik bir kitap - hem klasik hem modern. Bana Çehov'un Vişne Bahçesi'ni hatırlatıyor."LE MONDE

“Orhan Pamuk, gerçek bir romanın işareti olan dilsel bir yoğunlukla değişik açılar ve perspektiflerden bir olaylar dizisi kuruyor: Renkler, topografya, imgeler, zengin ayrıntılar...” LE MONDE DIPLOMATIQUE
270 syf.
·15 günde·6/10
Not: Bu incelemede Orhan Pamuk’un ‘’Sessiz Ev’’ kitabını dil, anlatım, kurgu, konu olarak dört başlıkta inceleyeceğim. Kitabın içeriğinden bolca örnek vereceğim. Böyle tafsilatlı bir inceleme okunurken kitabın içeriğinden detaylıca bahsedileceği unutulmasın, ona göre okunsun. Yazarın olayları nasıl ele aldığı ve onun yazarlığı da söz konusu kitaba dayanarak açıklanacaktır. Okumadan önce bu yazının ne bir övgü yazısı, ne de bir sövgü yazısı olduğu unutulmasın. Bu yazı sadece ELEŞTİRİ mahiyetindedir. Okuyucuya duyurulur.

Bundan daha önce bazı konuşmalarda da bahsettiğim gibi, etrafım Orhan Pamuk’u hiç sevmez. Kişilik olarak, karakter olarak ben de sevmem. Bunu bir kenara bırakarak onun romanına adeta bir roman perspektifiyle yaklaşmalıyız. Öyle ya, ben onun romanlarını da roman olarak saymıyordum! Orhan Pamuk’un nasıl bir romancı olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Sessiz Ev kitabı bana yalnızca onun tarzını ve anlatımını öğretti. Oysa daha önemli addedilen diğer kitaplarını okumuş değilim. Yalnız şundan başlayalım: Bir defa bu kitabın yazılış zamanı 1980’li yılların başlarıdır. Tahmin edileceği üzere o yıllarda solun elinde kalan tek cephe olarak edebiyat-sanat cephesi bulunuyordu. Orada da edebiyat otoritelerine karşı(Fethi Naci gibi) genç yeni-sol edebiyatçılar çıkıyor, romanlara farklı bir perspektif getirerek bu otoritelere savaş ilan ediyorlardı. Çünkü edebiyat piyasalaşmaya başlamıştı. Piyasa olan bir şeyin eleştirmenler tarafından beğenilmemesi söz konusu olamazdı; bunlar sanatımızı kısıtlayan, dünyaya entegre olmamızı engelleyen ve artık aşılması gereken şeylerdi. Bir defa eleştirmenlerin edebiyatı artık köhnemişti. Bu sözlerle yola çıktılar; Doğan Hızlan vardı bu işleri yürütenlerden. Orhan Pamuk da daha o yıllardan bu kadronun içindeydi. İşte Sessiz Ev böyle koşullarda, böyle bir iddia taşıyarak ortaya çıkmıştı. O otoriteler de ne yapsınlar? Mecbur bu sürece boyun eğmek durumunda kaldılar. Gene de roman kriterlerinde ve eleştirilerinde ufak bir esneme yapmadılar. Onlar kararlı kaldılar.

Her şeyden önce Sessiz Ev bir postmodernizm ilanıdır. Sessiz Evin sakinleri olan Recep, Fatma Hanım, Metin, Nilgün, Faruk hep postmodern bir bakışla ele alınmışlardır. Zannediyorum ki yazarımızın her bölümde farklı bir kişinin ağzıyla olaylara yaklaşması, sonra neredeyse her bölümde olan bir iç sorgulama, bir benliğin sorgulanması, ferdi duyguların artık Peyami Safa’ların ötesinde yorumlanması bunun en büyük kanıtıydı. Tabii bir şey daha vardı: Doğu-Batı çatışması. Metnin konusundan ve anlatımından söz açtıysak, devam edelim. Açıkçası bu anlamda ben Orhan Pamuk’un hiç de başarılı bir yazar olduğunu düşünmemiştim. İlk açıklamamda olduğu gibi onun romancılığının da kendisi kadar berbat olduğunu düşünürdüm. Lakin kullandığı dili saymazsak eğer, o gerçekten anlatımda ve kurguda başarılı bir yazardır. Bunu maalesef bu konularda o kadar eleştirimin üstüne söylemek durumundayım. Çünkü o, gerçekten çok az yazarın yapabileceği bilinç akışını farklı bir teknikle yorumlamıştı: Onu diyalogların içerisine serpiştiriyordu(syf.244-245) ve daha önce hiç rastlamadığım şekilde bunu hem anlatımı kopararak(anılarıyla araya devamlı girmesi) hem de nedenselliği(yani anlamı) bozmadan yapıyordu. Yani o anılarıyla sürekli araya girse de, diyalogların kenarına köşesine akıl yürütmeler soksa da metin yine anlaşılıyordu. Bu da benim postmodern romanda/öyküde ilk defa karşıma çıkan garip bir anlatımdır. Zira daha önce öyküde Vüs’at O. Bener’i biliyordum. Bilinç akışı yapacağım diye anlamın canına okumuştu. Bilge Karasu’nun birkaç öyküsünü okulda okumuştuk. Onlara göre bu metin çok daha anlaşılır, hem de anlatım özellikleri açısından da çok nitelikliydi. Bu da yine bize çok önemli bir şeyi kanıtlıyor: Her yazar kendi üslubuyla, tarzıyla okunmalıdır. Mensup olduğu akım, yazar özelinde değerlendirmeler yapmaya yetmez. Yazarların bu özerkliği de daha çok postmodernizmde görülür zaten.

Velhasıl Sessiz Ev iyi bir ‘’roman’’dı. Tırnak içinde aldım çünkü bundan ve şu yukarıdakilerden fazlası değildi. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi ‘’şaheser’’ filan da değildi. Roman olarak iyiydi. İçeriği bakımından ve kurgusu bakımından da güzeldi. Lakin postmodern gericiliğin, o ferdi dünyalara hapsolmuş anlayışın kitabıydı. Kurgu da anlatım da hep buna özgüydü. Türk toplumuna özgü milli, tarihi, edebi(özellikle divan şiirinden aldığı kısımlara bayıldım) unsurlar da barındırıyordu. Ancak bu saydıklarımın hepsi bir dünya görüşü etrafında olmadığından, bir toplum mesajı içermediğinden ne ele alınan konuların bir kıymeti harbiyesi kaldı ne de diğerlerinin. Doğu-Batı gibi o kadar cemiyeti ilgilendiren meseleleri sen tutup Cennethisar’daki köşke hapsedersen belki anlatımından iyi bir romancı olursun ama iyi bir aydın olamazsın! Ele aldığın konu o kadar zengin ama anlattığın çevre o kadar kısıtlı ki bu yüzden konuyu da ancak sathi yönleriyle ele alabilmişsin. O yüzden mesela bu sorunu çok daha incelikli bir şekilde ele alan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yanından geçemez bu kitap. Zaten iyi bir aydın olamadığın için, bu konularda söz sahibi olamadığın için de verdiğin mesajlar ancak cahillere göre olmuş. Mesela Batının timsali olarak sunduğun Selahattin Darvinoğlu senin romanınla birebir ters düşen bir karakter. Adam toplumcu bir bilince sahip ama Orhan Pamuk Beyefendi onun bu toplumcu yanını görmüyor, bireysel yanını görüyor ve bunun neticesi olarak tam karakteriyle zıt bir biçimde sayfa 83’te ona ‘’Bırak o İstanbul’dakileri, suçları, acıları ve birbirlerine zevkle çektirdikleri işkenceleri içinde çürüsünler!’’ dedirterek her yere aydınlığı ulaştırmak isteyen adamın söyledikleri bu mu diye düşünmemize yol açıyor. Gerçekten büyük bir tezat ve affedilemez bir kusur olarak görüyorum bunu. Adeta her karaktere alelade yapıştırdığı bu bireysel çıkışlar özellikle Selahattin’de fazlasıyla sırıtıyor. Mesela Metin’e müzikli ve danslı bir mekanda söyletilen ‘’Dizlerini bükerek titriyorlar ve aptal tavuklar gibi kafalarını sallıyorlar! Ahmaklar! Bütün bunları, zevk aldıkları için değil, başkaları öyle yapıyor diye yaptıklarına yemin ederim!’’(syf. 114) sözü anlaşılabilir. Çünkü yazar benzer vakalar karşısında Hasan’a da benzer şeyler söyleterek onların benzerliğine dikkat çekme amacı güdüyor. Ancak Selahattin’e yukarıdaki sözleri söyletirken ne amacı güdüyor, belli değil! Anlatım ne kadar başarılı olsa da bir eserin değerini tek başına anlatım belirlemez. Onu yazarın kültürü ve dünya görüşü de, düşünceleri de belirler. Nitekim eserin bu yönden fakirliğini sayfa 188’de bizzat yazarın kendi görüşü olduğunu düşündüğüm pasajı aktararak da ispatlamak isterim: ‘’Dünya da var olan ve huzurla, olsa olsa bazen coşku, bazen neşeli bir hüzünle tasvir edilecek ve yaşanılacak bir yerdi; eleştirilecek ve değiştirme ve ele geçirme tutkusuyla içinde kızışarak öfkelenilecek bir yer değil.’’ Böylece zannediyorum artık yazara dar bakışlı diyince bana kızmazlar ve bir kere daha düşünürler. Karşıma çıkan en sefil, en berbat ve tamamen postmodern felsefeye uygun olan bu düşünce, Faruk’un ama aslında yazarımızın aklından geçenlerdir. O, değişim ve dönüşümü dünyaya verilmiş zarar olarak görüyor. ‘’Elde olan neyse onunla yetinin’’ anlamına da söylüyor bunları. Ne yazık ki yazarımızın gözü o yıllarda işkencelerle, katliamlarla imha edilen gençleri görmüyor. Üç kuruş para için çalışan işçileri istismar edenleri görmüyor. İşte kültür dediğimiz ve bir aydını aydın yapan şeyler bunları görmektir ve bu haksızlıkları değiştirmeye çalışmaktır, onları aklamak değil. Buralar ise zannediyorum artık iyi bir romancı ve reklamcı olmanın ötesinde bir şeydir. Yani Orhan Pamuk gibilerinin anlayacağı bir şey değildir. Kitap baştan sona bu Cennethisar’daki köşkün hikayesidir. Orada yaşayan babaannelerini torunlarının ziyaret etmesiyle başlar. Onların bu evde bulundukları müddetçe olaylardan ziyade anılar ön plandadır. Onun arkasından yukarıda anlattığım gibi her kişinin kendi bakışından çevre hakkındaki izlenimler gelir. Metin ve Hasan’ın başına gelenleri saymazsak daha çok çevrenin kişiler üzerindeki psikolojik tezahürleri vardır. Tabii bir yandan biz o yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı da hissederiz. Bu da Hasan ve Nilgün karakteri üzerinden anlatılır. Nilgün komünisttir, çok fazla kitap okuyan ve düşünen, oldukça nahif bir kızdır. Hasan ise mahkum olduğu yoksulluk içerisinde ülkücüler tarafından kandırılmış, onların yönlendirmeleriyle hareket eden, ama aslında bundan rahatsızlık duyan bir karakterdir. Ülkücüler Cennethisar’da zorla para toplarlar, vandallık yaparlar. Hasan da maalesef onların zoruyla bu eylemlere iştirak etmektedir. Kitabın bu kısmı çok eleştirilmiş. Ancak ben burada eleştiriye uygun bir kısım göremedim. Ülkücülerin ve komünistlerin tanımlanması gayet de gerçekçi. Günümüzde de gerçekçi. Zira hepimiz ülkücü denilen kişilerin aydınlanmayla, okumayla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, ancak kırıp dökmeyi bilen 3-5 cahil ya da kandırılmış yoksullardan teşekkül ettiğini az çok biliyoruz. Hatta denebilir ki romanın bu kısmı toplumsal kutuplaşmaya değindiği için artık bireyin sınırlarını aşmıştır. Bu bakımdan eleştiriden ziyade bir övgüye mazhar olmalıdır. Bu kutuplaşmayı bir yana bırakarak ben Hasan karakterine ayrıca değinmek isterim. O, aynı zamanda bulunduğu maddi koşulların ve toplumsal bakışın dışında oldukça idealist biridir. Ben onu Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil’e ziyadesiyle benzettim. Mai hayaller kuran ama siyah gerçeklerle muttasıl yüz yüze olan biri. Kitapta onunla benzerlik taşıyan bir karakter de Metin’dir. Metin de para sahibi olmakla övünen ama bir yandan da elindeki paranın kendisini memnun etmediği açıkça ortada olan biridir. Yukarıda müzikli ve danslı bir ortamda söylediği sözlerden alıntı yapmıştım. Ona dayanılarak aslında iç huzuru aradığını, bunca gürültü patırtıdan ve sahtelikten uzak kalmak istediğini görürüz. Nitekim Ceylan’a olan aşkının sonuçlanmaması da bu isteği doruk noktasına çıkartır. Fark edilirse Hasan da benzer bir biçimde bulunduğu çevreden ve onun iradesini zorla elinde tutan ülkücülerden memnun değildi. Yazarın bu anlamda ikisi arasında kurduğu bağlantı aşikardır. Yazarımız kendi fikirlerini beyan etmek amacıyla bir de Faruk karakterini yaratmış. Faruk, tarihçi olan ve ekseriyetle alkol alarak yalnızlığını tatmin eden biridir. Mesleğine çok sıkı bir şekilde bağlı olması, başka bir uğraşısının olmamasından ve yalnızlığını tatmin eden yegane şeylerden biri olmasından ötürüdür. Karısı tarafından terk edilmiş ve o da elbette sistematik bir biçimde yalnızlığa itilmiştir. Zaten kitapta bir anlamda yalnızlık çekmeyen herhangi bir karakter yok. Bizim tüm bu kişilerden ziyade en çok Selahattin-Fatma ilişkisine değinmemiz gerekir. Çünkü yazar burada romanının temel çatışması olan doğu-batı meselesini ele almıştır. Yazarı ben daha çok bu kısımda eleştirmiştim. Selahattin karakteri Allah’a inanmayan, inananları da küçümseyen ve o da bu şekilde yalnızlığa itilmiş, fakat nasılsa bu yalnızlıkla tezat oluşturacak biçimde aynı zamanda insanları aydınlatmayı temel ülkü edinmiş biridir, bir doktordur. Şimdi benim eleştirim bu noktada şöyle oldu: Bu kişi hem toplum tarafından kenara itilmiş hem de topluma hizmet etmeyi amaçlayan biri nasıl olabilir? Bu kişi eğer topluma hizmet etmeyi, onları eğitmeyi amaçlıyorsa yalnızlaşması boşunadır. Ancak yalnızlaşmış ve tamamen yazacağı ansiklopediyle kabuğuna çekilmiş biriyse de(ki romana göre böyle) toplumcu düşünmesi mümkün değildir. Nitekim Selahattin’in de bazen toplumcu, ilerici düşündüğü, bazen de bireyci bir bocalamayla sarsıldığı romanda görülüyor. Ancak Selahattin’in hangisini seçtiği(toplumculuğu mu bireyciliği mi?) konusunda yazar çok müphem davranıyor. Bence bu davranış ele aldığı çatışma açısından değerlendirilirse romanın bir kusurudur. Zira sen burada doğu-batı çatışmasını anlatmayı amaçlıyorsun, doğu ve batıyı net kişiliklerin temsil etmesi lazım. Evet doğuyu temsil eden Fatma karakterinde bir sorun yok, o gayet net. Romanı okuyan muhtemelen çoğu kişinin nefret ettiği ya da yaşlılığına vererek müsamaha gösterdiği Fatma karakteri, oldukça gelenekçi, acımasız ve geri kafalı bir kadındır. Selahattin’le olan birlikteliğinden başlayarak tüm hayatında bu gericilik kendini gösterir. Hizmetçisi Recep’e olan kini de iç sorgulamalarında sürekli ortaya çıkar. Yazar, Selahattin’in karşısına çıkarttığı Fatma karakteriyle gerçekten de doğu-batı çatışmasını bir ucundan yakalamıştır. Ancak yine de toplumcu yaklaşmadığı için başarısız olmuştur. Hizmetçileri Recep’ten de bahsetmek isterim. Tüm bu doğu-batı çatışmasından ya da toplumdaki kutuplaşmalardan zerre kadar etkilenmeyen(nasıl işse bu?) Recep, evin hanımına hizmet eden ve evi geçindiren bir ‘’robot’’tur. Kitabın ilk kısımlarında biraz onun duygularına şahit olsak da genele baktığımızda sıradan bir hizmetçi parçasıdır. Zaten Orhan Pamuk’un hizmetçilerin ya da işçilerin iç dünyasını incelemesi de çok garip olurdu. Zenginlerin dışına çıkamayan Pamuk, tutup da işçilerin ya da hizmetçinin dünyasını yazamaz. O halde kitapta bu karakter fazlalıktır, madem anlatmıyorsun süs olsun diye mi oraya koydun. Keza aynı şekilde onun kardeşi İsmail de hiç üzerinde durulmayan biridir. Bunların hepsi işte kitaptaki fazlalıklardır. Yani genel anlamda oluşturulan karakterleri ve onların iç dünyasını ele alış biçimini beğendim. Fazlalıkları çıkartırsak bence kitabın 150-200 sayfa civarında olması gerekirdi. Bunlara rağmen gene de hem kurgu açısından hem de anlatım açısından iyi. Ancak dediğim gibi, konuyu ele alış biçimi açısından ne yazık ki yetersiz.

Bu kadar şeyden sonra son olarak kitabın dilinden söz etmek isterim. İlber Ortaylı, Orhan Pamuk’la ilgili olarak ‘’Onun Türkçesi bozuk, öğrencilerime hiç tavsiye etmem’’ diyor. Haklılık payı var. Zira Orhan Pamuk kurduğu cümleler açısından hem çok garip bir cümle yapısı, hem de gereksiz yere uzun cümleler kullanıyor. Böyle cümlelerde Türkçe cümle yapısının bozulması da kaçınılmaz. Aynı zamanda çok fazla bağlaç kullanıyor, lüzumsuz yere eylemsiler kullanıyor. Bu da elbette metnin akıcılığını kısmen yok eden şeyler. Bir yazarın böyle hatalar yapmasını tasvip etmiyorum. Örneğin sayfa 240’ta kurduğu bir cümlenin başında: ‘’Cesetlerimiz, toprağın iğrenç ve buz gibi sessizliğinde çürürken ve savaş kurbanlarının, içinde yumruğum kadar delikler açılmış gövdeleri ve paramparça olmuş kafatasları ve toprağa dağılan beyinleri, akan gözleri ve kan içindeki yırtık ağızları beton yıkıntıları arasında kokarken, bilinçleri, bilinçlerimiz ah, Hiçliğin bu başsız sonsuz karanlığına gömülüyor;…’’ derken yazarın kitabın genelinde kurduğu cümleleri görmüş oluruz. Aslında yazar bu hataları genelde bilinç akışını kullanırken yapıyor. Yani bilinç akışı yapacağım diye dili bozuyor. Nitekim benzer bir örnek sayfa 82’den verilebilir: ‘’Ilık uykudan kalkışın sıcaklığı yanaklarımda ve aklımda: Rüyayı düşündüm; rüyanın hayalini: Küçükmüşüm, İstanbul’dan çıkıp giden bir tren içindeymişim, tren gittikçe bahçeler görüyormuşum, birbirinin içinde, güzel, eski bahçeler: İstanbul uzakta, biz o bahçeler bahçeler içindeki bahçelerdeyken.’’ Ne demek oluyor bu ‘’Bahçeler bahçeler içindeki bahçeler’’? Yazarın kimi yerlerde bu şekilde saçmaladığını da görmekteyiz. Başka bir yerde, sayfa 45’te yazar düşünüyor, sonra ‘’Düşündüğüne inandığına inanıyor’’. Anlatımı bu şekilde dolaylaması elbette akıcılığa zarar vermiş. Sonra sayfa 239’da ‘’İki saat önce, gazetedeki ölülere dalgın dalgın bakarken, Tıbbiye’de, hastanelerde kırk yıl önce kadavralara bakarken duyduğum korkusuzlukla bakarken,…’’ diye devam eden bir cümle kuruyor ki akıllara zarar. Eylemsilerin bu şekilde tekrar etmesi de metnin akıcılığını zedeliyor. Bunun gibi bir yığın örnek var. Orhan Pamuk’un kitap yazmadan önce çok ciddi bir dil eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Zira roman böyle yazılmaz. Ancak bu konuda yapılan eleştiriler çoğu sefer sınırı aşmış, eserin kendisine yönelik bir eleştiri haline gelmiş. Ben buna karşıyım. Eserin dili de önemlidir ama hep dediğim gibi tek başına önemli değildir. Nitekim diğer kriterlere yukarıda değindik.

Nihayet yaza yaza bitiremediğim Sessiz Ev incelemesinin sonuna geldim. Eserin neyi anlattığından, yazarın konuları nasıl ele aldığından, dilinden ve anlatımından detaylı olarak bahsettim. Muhtemelen bunu yaparken okuyucuyu da sıktım, ancak detaylı bir incelemede asla atlanmaması gereken şeyleri anlattım. Yazıya başlamadan önce dediğim gibi, bu bir övgü ya da sövgü yazısı olmadı. Bir eleştiri yazısı oldu. Kitap hakkındaki genel kanaatim 10 üzerinden 6’dır. Puan verirken olaylar zincirinden, kurgudan, anlatımdan verdim. Puan kırarken konudan, yazarın ufuksuzluğundan ve dilinden kırdım. Genel anlamda iyi bir romandı ancak ufkumuzu genişleten, bizi derin düşüncelere sevk eden bir kitap değildi. Ancak boş zamanlarımızda okuyabileceğimiz, yorgun zamanlarımızda bize eşlik eden bir kitap olabilir. Bu yüzden kitaptan çok fazla bir şey beklemeyin. Anlatımını ise taktir ettiğimi söylemiştim zaten. Sessiz Ev kitabı hakkında söyleyebileceklerim bu kadardır, umarım bu inceleme faydalı olmuştur. İyi okumalar.
270 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Orhan Pamuk’un gençlik dönemi romanlarından ve tepki gördüğü, sevilmediği, sevilmemesi için içinde birçok görüşler, mesajlar verdiği aslında doğru olanı da bir başka harika postmodern romanı. Sevilmez ülkemizde Orhan Pamuk da postmodern kitaplar da, sevilmemeleri için birçok sebepleri var çünkü. Ülkemiz daha tam olarak modernizm içinde olamamışken modernizm sonrası postmodern romanların, postmodern yazarların sevilmemesi gibi olağan bir şey yoktur; ama maalesef Orhan Pamuk’tan bırakın bir kitap okumayı, bir cümle okumadan daha kitaplarını eline almadan her türlü kampanyalara katılıp kendisi hakkında hükümler verirler. Bunu yaparak da aslında Orhan Pamuk ve benzeri yazarların sadece kitaplarında yazdığını onaylamış, tasdiklemiş olurlar. Sessiz Ev, Pamuk’un son dönem romanlarına göre cümleleri bazı yerlerde, kısım kısım daha acemice geliyor (özellikle kitabın başlarında); ama 30 yaşa göre de çok çok iyi cümleler, sadece ufak farklar var. Kitapta birçok karakter var ve her bir bölümü bir karakterin ağzından, gözünden okuyoruz. Orhan Pamuk, Sessiz Ev’i ilk basımından 30 yıl sonra, Yapı Kredi’nin bu baskısında tekrardan gözden geçirip hem bölümlere bölüm başlıkları koymuş hem de anlatımdaki bazı tekrarları kitaptan kaldırmış ve yayınevinin dediğine göre de yeni okurları için daha okunaklı hale getirmiş. Bölümlere başlık koyulması gerçekten de çok iyi olmuş önemli bir geliştirme. Her bölümde farklı bir karakter olduğu için ve her bölümü de o karakterlerin ağzından okuduğumuz için karışıklık olmaması bakımından çok çok önemli, yoksa bölüm başladıktan bayağı bir sonra kimin konuştuğunu anlamakta güçlük çekerdik.

Babaanne Fatma Hanım’ın eş ve oğlu hatta gelini vefat ettikten sonra yanında bir cüce ile yaşamaktadır, torunları da genelde yazdan yaza kendisini ziyaret ederler. Sessiz Ev de bu ziyaretlerden herhangi birinin başında başlıyor, ziyaretin başladığı dönem de ülkenin en karışık dönemlerinden biri, sağ ve sol kapışmasının artık her yere bulaştığı, insanların okuduğu gazetelere göre yargılanıp haklarında tavırlar sergilendiği 12 Eylül öncesi. Babaanne Fatma Hanım’a evine ziyarete gelen torunlarının geliş süreci, gelirken civarı görmeleri, gördükleri kişiler için yorum yapmaları tamamen içimizden, tamamen kültürümüze uygun. Selahattin Darvinoğlu, soyadından da anlaşılacağı üzere kitabın düşünce olarak, doğu ile batı arasındaki uçurumunu dile getiren baş karakter. Soyadı Darvinoğlu ya, Allah yok der bu kişi hatta Allah da öldü der de düşüncelerini belirtir ve din adına, yaratıcı adına, dini mensuplar adına birçok söylemler eder, doğu ile batının arasındaki uçurumu, farkı kapatmayı düşündüğü, istediği için de bir ansiklopedi yazar. 48 ciltlik bu ansiklopedinin doğu ile batının arasında olan uçurum gibi dediği farkın kapatacağını düşünür ve düşündükçe de düşüncelerini okuruz. Fatma Hanım rahmetli eşi ile arasındaki konuşmalarını düşünür ve hatırlar, hatırlar ve torunları ile beraber düşünürler de Darvinoğlu’nun doğrusunu, yanlışını bizlere belirtirler. Darvinoğlu’nun dediklerinin bir kısmı doğru olsa da dinden ziyade aslında çoğunlukla din adına olan beşeri bilgilere karşı doğrudur.

Orhan Pamuk bazı bölümlerde, özellikle de Babaanne Fatma’nın diyaloglarını ve düşüncelerini José Saramago gibi aynı uzun cümlenin içinde virgüllerle ayırmış. Babaanne Fatma’nın bölümlerini, anılarını, anıları içindeki diyalogları, düşüncelerini virgül ile ayırıp yazarken dili ise Saramago’ya göre daha ağır. Saramago’nun yazılarında şöyle bir şey var, bilmiyorum Saramago’nun kendi tekniği mi yoksa çevirmen veya Türkiye yayıncısının yaptığı bir şey mi ama diyalogları ve düşünceleri aynı cümle içinde virgül ile ayırırken diyalog sırası ya farklı kişiye geldiğinde ya da diyalog değiştiğinde bir düşünceye veya betimlemeye geçtiğinde büyük harfe geçiş olup devam ediyor; ama Orhan Pamuk’un yazımında ise bu geçişlerde büyük harf olmadığı için dediğim zorluk kendini belli ediyor. Yer yer virgülden sonrası okunup, kelimelerdeki vurgu kavranıp geçiş yaptığı anlaşılıyor, çünkü aynı kişinin kendi içindeki konuşmalarında da virgül kullanılıyor. Fatma Hanım’ın virgüllü şekilde zihninin içindekiler verilirken, cümle, bir kelime ile aniden kesilip, bir alt satıra geçip tırnak işareti içinde, normal romancılıkta gördüğümüz, bildiğimiz diyaloğu okuduktan sonra Fatma Hanım’ın düşüncesine bir alt satırdan son kelimenin arkasından gelen kelime ile devam etmek bence çok başarılı şekilde kâğıda dökülüp yazılmış, şüphesiz bilinç akışını çok başarılı gerçekleştiriyor.

Sessiz Ev, okunması gereken çok iyi bir kitap.

Kitabı okuyan arkadaşlar için de fan yapımı kısa filmini izlemelerini tavsiye ederim.

https://www.youtube.com/watch?v=qD4ESIY0ywI
304 syf.
·4 günde·Beğendi·9/10
Kitabın atmosferine yakıştırdığım, kitabın konusu ile şarkının simgelediği şeyin pek ilgisi olmasa da Ağlayan Kadın gibi bir anlama gelen, şu şarkı ile birlikte incelemeye başlamak istiyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=XgI8g5aWFVs

-------------- İnceleme ufak tefek spoiler içeriyor olabilir. ------------------

Kitap bittiğinden beri Pamuk kitapta tasvir edilen eve neden Sessiz Ev demiş olabilir diye düşünüyorum.

Büyükhanım ve kocası evlilikleri boyunca birbirleriyle bu evde doğru düzgün konuşmadıkları için mi? Fatma’ya içini döküp anlaşılmayı bekleyen Selahattin Darvinoğlu ömrü boyunca aradığı bu şeyi hiç bulamadığı için mi? Fatma kocasından korkup, kızgınlığını, tiksintisini kelimelere dökemeyip sustuğu için mi? Yoksa cüce ve büyükhanımın içsel dünyalarını birbirlerine anlatamamalarından dolayı mı?

Belki de hepsi ve biraz torunların da hepsinin ayrı havada olup birbirleriyle konuşacak pek de bir şey bulamamaları…

Keyif alarak okuduğum, melankolik iç burkan bir kitaptı. Tüm karakterler çok güzel işlenmiş olmasına rağmen özellikle Büyükhanım ve Recep’in kısımları çok çok güzeldi. Faruk’un arşiv okumaları ara ara beni sıksa da genel olarak çok güzel bir anlatım vardı kitapta. Her karakterle bağ kurabiliyoruz, hepsinin kendince çektiği acıları hissedebiliyoruz.
Hayat dediğimiz uzun yolculukta kimiz, ne yaşadık, ne anladık bol bol sorgulatan bir kitap daha.

Selahattin ve Fatma olarak iki karakterle Pamuk bize hem aydın diye tabir ettiğimiz kesimin, hem yeniliklere karşı olan, tutucu diye tabir ettiğimiz kesimin kusurlarını göstermiş. Örneğin “Batılı” olma saplantısı bulunan Selahattin karakteri, karısını kendi istediği kalıba sokamayınca “Doğulu” erkekler gibi karısının üzerine kuma getirir, yeni kanun sebebiyle dilediği gibi (Boş ol! Boş ol! Boş ol!) karısını boşayamayacağından yakınır vs.

Selahattin bence kitapta da ara sıra belirtildiği gibi delirmiş, Fatma ise bence tam bir cadı yaşlı teyze. Hiçbir şeyden memnun olmayan, huysuz, aksi, herkesin arkasından iş çevirdiğine inanmış ve epey de acımasız. Özellikle Recep’e karşı... İkisi arasında hala güncelliğini koruyan inanç mı bilim mi çatışmasını ve iki tarafın birbirine olan hoşgörüsüzlüğünü bol bol okuyoruz.

Metin ve Hasan ise bence birbirine benziyordu. İkisinin de platonik aşkları, bunu nasıl ifade edeceklerini uzun uzun düşünüp, düşündüklerinin minicik bir kısmını harekete geçirebilmeleri... Kendilerini yalnız hissetmeleri ve bu yüzden hoşlanmadıkları arkadaş ortamlarına katlanmaları... İkisinin de ailesinden utanması ve bir gün önemli kişiler olacaklarına inanmaları da benzerdi. Metin önemli kişi olmaya giden kurtuluşu Amerika’da, Hasan ise faşist arkadaş grubunda arar. Aslında ikisinin de net olarak istediği şey bu değildir.

Aslında Hasan’a üzüldüm, bir anlık öfkeyle yaptığı şey belki de tüm hayatını etkiledi. Kitap boyunca aslında arkadaşlarına göre vicdanlı, iyi bir çocuk olduğunu gözlemliyoruz. Öfkesine kapılıp yaptığı şey sonrasındaki yıllarda belki de iyice suça batacak, belki de önemli kişi diye tabir ettiği şey eli silahlı mafya babası olarak vücut bulacak. Belki de yine önemli kişi olmak umuduyla Serdar ve diğerleri gibi insanlar tarafından kullanılıp, harcanacak.

Olan biten olayları kendisinden hiç okumadığımız Nilgün’ün ölümü ise çok ani gerçekleşti, hiç beklenmedikti. Kendimi kaptırmış okurken “yok artık!!” diye bir çığlık attım. Orhan Pamuk öncesinde hiç hissettirmeden sokuvermiş ölümü hikayeye. Çarpıcı bir ölüm istemiş ve başarmış. Aynı şey kitabın başında da Recep üzerinden yapılmış aslında, kahvedekilerin onunla neden alay ediyor olduğunu düşünedururken birden cüce olduğunu anlıyoruz.

Nilgün dönemin komünist kesimini temsil ettiği için suskun bırakıldığı ve baskı ve şiddetle etkisiz hale getirilmesi simgesel gibi yazılar okudum fakat bilemeyeceğim. Ayrıca sağ kesimi tamamen öcü gibi göstermiş eleştirilerine bir parça katılıyorum, Nilgün kitap okuyan, iyi, naif bir karakter olarak çizilirken diğer karakterler ise tamamen zorba çizilmiş (Hasan’ın takıldığı çocuklar) burada Pamuk bir parça haksızlık etmiş olabilir.

Büyükhanımın ağzından okuduğumuz mezarlığa gittikleri 7.bölüm yazım tarzı bakımından çok güzeldi. Bir yandan babaannenin iç sesini okurken, bir an araya torunların ona sorduğu sorular giriyor, sonra yine iç sese dönüyoruz. Metin'den okuduğumuz 21. bölüm ise Tutunamayanlar'daki gibi virgüllerle birbirine bağlanan cümleler, nokta kullanılmayan tüm bölüm bir cümle şeklinde yazılmış.

Tadı damağımda kaldı desem yeridir. Alternatif sonlar yazıp duralım diye ucunu epey açık bırakmış Orhan Pamuk. Dünden beri aklıma takılanlar;

- Babaanne çocuklara ayrılmadan önce ne anlatacaktı?
- Hasan yakalanacak mı, yakalanmazsa nasıl bir gelecekte olacak? Daha da mı suça bulaşacak yoksa daha iyi bir insan mı olacak? Ölür mü tutuklanır mı?
- Hasan Nilgün’ün kendisi yüzünden öldüğünü öğrenecek mi? Öğrenirse ne düşünecek, ne hissedecek?
- Nilgün’ün ölümü kardeşleri tarafından nasıl karşılandı?
- Metin Amerika’ya gidebilecek mi? Faruk vebanın izini bulabildi mi?
- Ayrıca babaanne öldü mü sonunda ölmedi mi ben anlayamadım. =) Öldüyse ne olur ölmediyse ne olur?

Sanırım onca zaman önyargılı olduğum Orhan Pamuk’un müptelası oluyorum. Tekrar tekrar okunabilecek güzellikte bir kitabını daha bitirmiş olmanın burukluğuyla incelemeyi kitaptan şu alıntı ile bitirmek istiyorum.

“Bizim tükettiğimizi sandığımız hayat denilen şey, tuhaf ve anlaşılmaz bir şey ve kimse kendi hayatının bile neden öyle olduğunu bilemiyor. Durup durup bekliyorsun ve o, bir yerden bir yere, neden kimse bilmeden, öyle giderken, sen kendi hayatın içinde, nereden nereye gittiğine ilişkin birçok düşünce düşünüyorsun; yanlışı, doğrusu olmayan ve bir sonucu bile olmayan, tuhaf düşünceler derken bir bakıyorsun, yolculuk burada bitti.”
304 syf.
Kelimeler! Kopar onu cennetin ağacından bilginin elmasını Recep, korkma kopar, o zaman belki acılar içinde kıvranacaksın, ama özgür olacaksın ve herkes özgür olduğu zaman asıl cenneti, gerçek cenneti bu dünyada kuracaksın çünkü o zaman hiçbir şeyden korkmayacaksın. kelimeler diye düşünüyordum ben kelimeler havaya yayılmaz yok olan birtakım sesler kelimeler... Uyudum kelimeleri düşünerek." s-312

Sessiz Ev, Orhan Pamuk'un ikinci romanı. İlkiyse Cevdet Bey ve Oğulları. Henüz ikinci romanıyken bu kadar yetkin bir roman sunması; sabrının mükafatı çünkü Orhan Pamuk yazmak için ilham değil; sabrın ve çalışmanın gerektiğine inanan biri. Kelime işçiliğine edebileceğim tek bir olumsuz eleştiri dahi yok. Hayranlıkla eserlerini bitirmek gibi bir idealim var; okuduğum en güzel kitaplarından. Hatta o kadar ki ikinci kez okuduğum sessiz ev kitabından aldıklarım bana epey şey kattı.

Buraya kimi alıntılar bırakmak istedim. evet böyle düşündüm girişte, epeyce alıntı not ettim; kitap alıntılarını yazdığım defterime çünkü kitabı çizmek pek bana göre bir iş değil çünkü zarar vermek gibi geliyor kitaba. Kitap incinir gibi geliyor. bunun yerine arada bir açacağım defterden alıntıları okumak, bununla biraz zaman doldurmak daha insanî. Bize böyle öğrettiler; sevdiğinin canını yakmazsın, onu incitmezsin dediler. Ben de bu öğretiye gönülden inandım. Sevdiğim çiçekleri koparmadan dalından kokladım, sevdiğim cümlelerin altını çizmeden, deftere kaydettim. İyi de ettim.

Sessiz Ev'de ben diliyle bir anlatım hakim. Karakterler hakikaten oldukça orijinaller.
Babaanne, Selahattin, Metin, Nilgün, Faruk, Hasan ve elbette Recep.

Ben diliyle anlatırken konuşturulan karakterler;
Babaanne: o kadar içine alan içten şeyler düşünüyor ki, aksiliğine, dogmalarına, huysuzluğuna inanıyor ve "ama lütfen böyle davranmayın hanımefendi" diyesiniz geliyor çünkü aksi olduğu kadar da bir hanımefendi zarafeti var. İstanbul görgüsüyle yetişmiş biri.

Recep: Recep, sen o kadar farklısın ki ve o kadar bizden... Hani ilk bölümde anlattın ya cüceler evi yapılacakmış üsküdar'da diye. Gazeteden okudular da kahvehanede sen de buna çok içerledin ya, ben de çok üzüldüm Recep seninle. vallahi, allah şahit. Önce anlamadım niye bu kadar içerlediğini sonra da ayrıştırılmanın derin sızını hatırladım. İnsan bazen unutuyor, yaşamayınca bilmiyor. Acımadım ama sana çünkü sen kendi ayaklarının üzerinde duran ve diğerlerinden daha az boya sahip olmanın acınacak bir şey olmadığını güçlü karakterinle ve merhametli yüreğinle gösterdin. Babaanne'ye tahammül ederek, sabırlı karakterini hepimize gösterdin. Recep, senin gibiler sadece romanlarda. Olsun, yine de varsın bir şekilde seni tanıdığım için mutluyum.

Hasan: Ülkücülüğü tastamam doğru anlamış biri. Zayıf, hastalıklı biri. Uluyan tiplerden, tipik faşist. Hayır ben yaftalamıyorum seni Hasan, sen Nilgün'ü öldürdüğün zaman anladım ben faşist olduğunu, Metin denen Amerika hayranı eziğin parasını gasp ederken ses çıkarmadığında, hırsızlığı ikinci kere yaptığında hiç kalbin hızlı hızlı çarpmadığında, o defteri çöpe atarken anladım. Hasan, etraf senin gibilerle dolu. Sana hastalıklı dediğim için de kızma boşuna; çünkü faşistlik, ruh hastalığıdır.

Metin: Manevi duyguların ne olduğunu bilmeyen, hezeyanlar içinde bir ergen. Amerika sevdalısı. Onun tanrısı para ve Amerika.

Faruk: İlginç biri, bu denli bilgiliyken bu kadar özgüven problemi yaşayan kaç kişi vardır acaba? Kendisine karşı olan kayıtsız tavırları okuyucuyu yıpratıyor.

Ben diliyle konuşmayan iki karakter var;
Selahattin ve Nilgün.
Dr. Selahattin'in fikirlerini açık seçik, babaanne sayesinde öğreniyoruz ancak Nilgün'ün ben diliyle konuşmasını çok isterdim. Bunu yapmamasını iki şeye bağlıyorum.
Orhan Pamuk'un kadın konuşturmadaki büyük hırsı fakat kendini bu konuda yetersiz buluşu; -babanneyi dahil etmeyelim, çünkü o pek kadın gibi düşünmüyor, duyguları o kadar hiç konumunda ki dogmaları hislerinin önüne geçiyor.-
Bir diğeri ise, nilgün'ün komünist oluşu ve komün sistemi anlatırsa oldukça kişisel birtakım fikirlerini açığa sermekten imtina edişi.

Tabi, bunlar varsayım ancak şunu belirtmekte fayda var; yazar hiçbir zaman anlatmak istediklerini açık açık anlatmaz, anlaşılmayı istediği şeyler vardır, daha anlatmadan, kelimelere dökmeden.

Şevket ve Orhan karakterlerine çok az yer vermesine pek anlam veremedim, eğlenceli bir içerik çıkabilirdi.

Son olarak; bu kitap islamiyet konusunda aşırı hassas olan insanların okuyabileceği bir kitap değil, biraz daha "insanlar nasıl düşünüyor? Selahattin gibileri nasıl bakıyor? Metin gibileri nasıl düşünüyor?" diye pencere aralamak isteyenler için.

Orhan Pamuk, seni değerli buluyorum. daha ölmeden hak ettiğin değeri kısmen bulduğuna inanıyorum, tek eksik doğduğun topraklarda anlaşılamamış olman. Seni okudukça karşımda bir dünya vatandaşı görüyorum. Orhan Pamuk, sen körün ölüp badem gözlü olduğu bu topraklarda biliyorum öldükten sonra kıymetleneceksin ama bilesin ki seni daha yaşarken anlamaya gayret edenler var, yaz. Hükümet politikaları, insanlar ne der telaşesi olmadan. İkincisini pek ciddiye almadığını biliyorum ancak ilkine kulak asıyorsun, bu aşikar, inkar ettiğin röportajları da dinledim ancak senin anlatmak istediklerini; yine seni okuyanlar anlar. çizginin ne denli değiştiğini, Kafamda Bir Tuhaflık ile Kar arasındaki o derin çizgiyi seni bilenler anlar. Hiç eksilmeden, çekinmeden ve lütfen daha gür!
304 syf.
·3 günde·10/10
Orhan Pamuk’un ikinci kitabı olmasına rağmen kurgusu, karakterleri ve tekniğiyle ustalık eserlerini aratmıyor. Babaannelerini ziyarete gelen üç torunun birbirinden farklı hayatlarını konu alan kitap kasabadaki diğer karakterlerle daha da güzelleşiyor.
Kitaptaki ana karakterlerin aynı zamanda anlatıcı rolünü de üstlenmesi okurken farklı bir hava estiriyor. Her bölümde başka bir karakterle olayları takip ediyorsunuz.
Kitabın hayran kaldığım tarafı ise farklı düşüncelerden, bambaşka dünyalardan gelen bu karakterlerin her birinin bu kadar derinlemesine gözlemlenmiş olması. Ülkücü, devrimci, sadece bilime inanan, Amerika hayaliyle yaşayan, biraz dindar biraz kaygılı olan bu karakterlerin her birinin iç dünyasını görebiliyoruz. Hem dışardan hem içerden karakterleri tanıyabiliyorsunuz. Bunun bir kitap için oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda okuyucu için de bir lütuf bu. Toplumun her kesiminden insanların olduğu yoğun bir Orhan Pamuk romanı.
Herkese tavsiye ederim. Keyifli okumalar…
288 syf.
Sessiz Ev bitti ve böylece Orhan Pamuk'un bütün romanlarını okumuş oldum. Sessiz Ev, Pamuk'un gençlik yılları romanı. yirmili yaşlarının sonlarında yazmış. Zaten sonrasında kat ettiği mesafe görülünce bu romanın ilk dönem romanı olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Pamuk, postmodern anlatıyı ta o zamanlarda benimsemiş görünüyor. Bütün bir olaylar örgüsü, farklı kişilerin ağzından anlatılıyor. Babaannelerinin evine ziyarete gelen üç kardeş ile kasabadaki birkaç kişinin öyküsü var kitapta. Pamuk'un sonrasında ortaya çıkacak olan o uzun, upuzun cümleler alışkanlığı bu romanda yok. Daha klasik bir roman gibi.

Hadiseler ta yüzyılın başında başlıyor ve birkaç kuşak devam edip, 12 Eylül öncesine kadar devam ediyor. Bu arada eleştireceğim bir konu şu, roman kahramanlarından ülkücü olanlar, cahil, soyguncu, baskıcı, kaba saba ve nihayetinde katil olarak resmedilirken, devrimci olan ise masum, mazlum ve haklı olarak ortaya konuluyor. Oysa, her iki hareketin içinde de birbirinden farklı karakterde, iyilik ya da kötülükte şahıslar vardı...
304 syf.
·5 günde·10/10
Orhan Pamuk'un harika betimlemelerine, hikayeyi anlatma biçimine hayli aşinayım ve de hayranım. Bu kez de yine beni şaşırtmadı. Kurgu sıradan görünsede değinilen konuların derinliği, her biri hayatı farklı bir pencereden gören karakterlerin düşüncelerinin uzun uzadıya aktarılışı yine hayranlık uyandırdı. Bana göre çok çok ağır bir kitap öyle ha deyince okudum sizde okuyun denmiyor. Son olarak kitapta karakterlerin dilinden anlatılan bölümlere yeni bir karakter olarak beni de eklese belki şunları yazardı canım yazarım...:) ; bir kaç zamandır kendimi o kadar berbat hissediyorum ki olan biten her şey boğazıma dizilmiş gibi böyle içimde kocaman bi yumruyla ve onun hiç geçmeyen ağrısıyla yaşamaya çalışıyorum nedenlerini sorguluyorum ve anlamıyorum asla anlamıyorum hayatımdaki herkes bi şekilde kendinde sorumsuzluk ya da hata yapma lüksü bulabiliyor her şeyi toparlamaya çalışıyorum ama yetişemiyorum haliyle düşünüyorum bi zamanlar çok yakın hissettiğim insanların sanki hiç öyle olmamışız gibi çok uzaklarda oluşunu ve bunun içimde bıraktığı boşluğu kütlelerce yük bindirmişler gibi kaldıramıyorum çünkü insanlara salt bi şeyler hissetmeyi unuttum affedemiyorum hiç kimseyi nasıl bu kadar sadece kendilerine bakabilirler nasıl işlerin ne noktaya geleceği umurlarında olmaz anlamıyorum dikkatsizliklerinden düşüncesizliklerinden sıkkınlıklarından her şeylerinden gına geldi. geçip giden zamansa sadece bi şeylerin düzeleceğine olan inancımı tamamen kaybetmeme yarıyor.
337 syf.
Çok ilginç bir kitap. Yazıldığı zaman ve yazarın yaşı, ikinci kitabı olması göz önüne alınırsa gerçekten zamanının önünde bir eser. Pamuk' un ne kadar yaratıcı olduğunu gösteriyor. Hikâye bir sahil kasabasında geçiyor. Babaannelerini ziyarete gelen üç kardeş ve kasabalılar. Ziyaret günlerine dair olay az. Daha çok roman kişilerinin geçmişi anmaları, kendileriyle hesaplaşmaları, pek çok şeyi sorgulamalarıyla geçiyor. Farklı kişilerin zihninden Allah, varlık-hiçlik, yaşam-ölüm, ahlak, gelenek, tarih, siyaset, aşk, gençlik vs. pek çok konu tartışılıyor. Güncel olarak da o günlerde yaşanan, 1980, gündelik hayâtın içinde dönemin siyasal durumu veriliyor. Bunu yaparken de ideoloji ya da propagandaya dalmadan günlük yaşamın içine yedirmiş. Güncel olaylar az. Sıradan olaylar sonunda çok vahim bir neticeye varıyor. Pamuk farklı insanların -yaşları, cinsiyetleri, eğitimleri, yaşamları başka başka- düşüncelerinden ve duygularından iç dünyalarını başarıyla vermiş. Hepsine başka bir düşünce ve duygu dünyası kurabilmiş. Yalnız hepsini aynı dille konuşturmuş. Farklı diller kullanamamış. Roman bölümler halinde, farklı kişilerin birinci tekil ağzıyla yazılmış. Ancak hiçbir bölümde o kişiye has bir dil ve üslup, ağız yok. Sanki hepsi yazarın üst bakış açısıyla anlatılmış. Çok zor olduğunu biliyorum ama kitap bu kadar iyi ve yazan da Orhan Pamuk olunca insan bunu da bekliyor.

Değişik olan bir başka yansa kitabın imlası. Türkçenin yazım kurallarına aykırı cümle kurulumları, noktalama işareti kullanımları var. Bir bölüm, on beş sayfa kadar, tek bir cümle olarak yazılmış. Özel adların ilk harfinin büyük yazılması kurallarına falan uyulmamış. Bunun bilinçli bir tercih olduğunu, kalıpları kırmaya çalıştığını, farklılık oluşturmaya uğraştığını sanıyorum. Ancak kendi içinde bir tutarlılığı yok. Bence dağınık olmuş. Kural dışı cümle kurulumları okumayı güçleştiriyor. Noktalama işaretlerinin yanlış kullanımları cümleleri söylemek istediğinden farklı anlamlara getirebiliyor. İç monologların mantıksal-zamansal akışı iyice dağıtılmış. Bilinç akışı tekniğini iyi kullanmış bence. Bazen anlatılanları takip zorlaşıyor, sıraya koyup hikâyeyi çıkarabilmek için zihinsel uğraş gerekiyor. Yalnız yine bu teknik de birden çok kişi için aynı şekilde kullanıldığından karakter özelliği olarak herhangi bir kahramana özel olamıyor. Sonuç olarak mutlaka okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
304 syf.
·Beğendi·10/10
Öyle soluksuzca "hemen bitiriverdim" diyebileceğiniz çerez kitabı değildir. Tabiri caizse ağırdır.

"Olay örgüsü olmasın sorun değil, yeter ki edebi olsun. Akıcı olmasa da olur benim kitap okuma alışkanlığım var, sıkılsam da okurum. Zaten ben kitaplarda tasvir ya da betimleme olaylarını seviyorum. Birileri ölmesin, birileri gelmesin, birileri sevmesin ama mum ışığının odaya düşürdüğü gölgeler sayfalarca anlatılsın okurum." diyorsanız, bu kitap tam size göre.

TAVSİYE: Seveni ve meraklısı için harika bir kitap olacağına eminim ama kitap okuma alışkanlığı olmayan ya da yeterince kitap okuma kültürüne sahip olmayan, yeni başlayan biri, bir süre bu ve bu tür kitaplara başlamamalıdır. Ters tepebilir.
304 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10
Bu kitabı tek kelime ile tanımlayacak olsaydım bu kelime kaygı olurdu. Okurken sürekli karakterler hakkında, hikaye hakkında ve bazen kendi hayatım hakkında kaygı duydum. İçten sarıp sarmalayan bir hikaye..
304 syf.
·Beğendi·10/10
Orhan Pamuğun hikayelerinin ilginçliğini ve betimlemelerinin yoğunluğunu bilirim fakat bu kitap bende enteresan bir his uyandırdı kitabı fazlasıyla beğendim ama kafamda da karışıklıklar oluşmadı değil. Aslında ilginç bir hikaye yok ortada, normal bir yaşam hikayesi gibi. Ancak Pamuğun kaleminde bambaşka bir boyuta evrilmiş. 32 bölüm var ve her bölüm romanda varolan karakterlerin bakış açısı ile yazılı. Başta zorlanıyorsunuz hangi karakterden bahsediyor şimdi diye ama okudukça anlıyor ve idrak ediyorsunuz. Romanda bahsi geçen yıllar sağ ve sol çatışmasının cereyan ettiği yıllar, bu konu üzerinde durmuş yazar romanı boyunca. Ve en çok beğendiğim şey ise karakterlerin iç seslerinin, hayallerinin ve düşüncelerinin uzun uzadıya bize aktarılışı.. okurken zevk alıyor insan zira kısa bir iç gerçirişten ziyade uzun soluklu anlatım ile yoğun betimlemeleri ile ana fikirlerin orada yattığı aşikâr. Kısaca ilginç bir o kadar güzel, içinde ince mesajlar barındıran, ağır bir o kadar da yoğun olan yazdığı döneme göre ki ikinci kitabı olması dolayısı ile okunulması gereken post-modern bir roman.
304 syf.
·2 günde·10/10
Birkaç günde bitirdiğim Orhan Pamuk kitabı. Bilinç akış tekniğinin olağanüstü kullanıldığı bu kitapta, yazar Cevdet Bey ve Oğulları'ndan sonra değişik bir tarz denemeye çalışmış. Öte yandan her bölümü başka bir karakterin anlatıyor oluşu, yazarın bu karakterlere müthiş bir şekilde bürünebilmesi beni kendisine hayran bıraktı.

Bilinç akış tekniği öyle ki, okuyucuyu ya bezdirir ya da hayran bırakır. Tabii bunu ustalıkla beceren bir yazarın kitabı okunuyorsa, hayran kalmamak elde değil. Sessiz Ev kitabı kesinlikle bu kategoriye ait.

Teknik kısmı geçecek olursak, yazar 80 öncesi döneme harika bir şekilde bize aktarmayı başarıyor. Dönemin sorunlarını karakterlere yedirerek karşımıza çıkarıyor. Gene bilinç akış tekniğine atıfta bulunmak istiyorum, zira her sahne, her diyalog direkt zihnimde harika bir şekilde canlandı.

En sevdiğim karakter kim oldu derseniz... Kesinlikle Nilgün! Anlatıcı olmayan tek karakter Nilgün... Yazar, Nilgün'ün ideolojisine sahip insanların sürekli bastırıldığına ve susturulduğuna işaret etmeye çalışmış sanırım.

Sözün kısası çok beğendim.
Kelimelerin insanı heyecanlandırdığı zamanlar da vardır, bilirim. Merhaba der biri, seni dinler, hayatını, sonra kendi hayatını anlatır, ben dinlerim ve böylece birbirimizin gözünden birbirimizin hayatlarını görürüz.
Gök Fransa'da da mavidir, incir ağaçları New York'ta da ağustosta meyve verir ve tavuk yumurtasından bizim kümeste civciv çıktığı gibi yemin ederim Fatma, bugün Çin'de de çıkmaktadır ve su buharı Londra'da makineleri döndürüyorsa, burada da döndürür ve Allah Paris'te yoksa, burada da yoktur ve insan her yerde bir ve eşittir ve cumhuriyet her zaman en iyisi ve bilim her şeyin başıdır.
Kendini gizlemeyen bütün iğrençlikleri seviyorum. Ben de sahteyim, ne mutlu, hepimiz sahteyiz! Birini güzel bulurum da içim burkulur diye caddede yürüyen kızlara bakmadım.
İyi yemeği bilmezler, hayata sarılmayı bilmezler, yalnızca başkalarının acılarına göz yaşı dökerek ölmeyi bilirler..
Orhan Pamuk
Sayfa 72 - YKY

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sessiz Ev
Baskı tarihi:
Aralık 2012
Sayfa sayısı:
343
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754704440
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Baskılar:
Sessiz Ev
Sessiz Ev
Sessiz Ev
Sessiz Ev’de Orhan Pamuk, dağılmakta olan bir ailenin hikâyesi üzerinden Cumhuriyet ve modernleşme tarihimizin barındırdığı gizli çatışmaları ve şiddeti araştırıyor. Orhan Pamuk yayımlanışından otuz yıl sonra, bu yeni baskıda romana bölüm başlıkları koydu ve anlatıdaki bazı tekrarları ayıklayarak kitabı yeni okurlar için daha okunaklı hale getirdi.

Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki evinde babaannelerini ziyaret ederler. Dedelerinin yetmiş yıl önce siyasi sürgün olarak kasabaya geldiğinde yaptırdığı bu evde bir hafta kalırlar. Bu sürede, babaannelerinin doksan yıllık anılarla yüklü geçmişi ağır ağır aralanırken, dedenin Doğu ile Batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Evde sessiz gözlemleriyle kuşaklar arasında köprü kuran tanıklar, bahçe duvarlarının ötesinde ise aile ile ilgilenen tutkulu gençlerin hareketleri vardır. Orhan Pamuk'un ikinci romanı olan Sessiz Ev, yayımlandığında büyük heyecanla karşılanmış, pek çok dile çevrilmiş ve ödüller almıştı.

“Bu güzel ve hüzünlü kitap, üç mutsuz kardeşin, İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte, doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatıyor... Şaşırtıcı bir başarı...”THE TIMES LITERARY SUPPLEMENT

"Önemli sorular soran değişik bir kitap - hem klasik hem modern. Bana Çehov'un Vişne Bahçesi'ni hatırlatıyor."LE MONDE

“Orhan Pamuk, gerçek bir romanın işareti olan dilsel bir yoğunlukla değişik açılar ve perspektiflerden bir olaylar dizisi kuruyor: Renkler, topografya, imgeler, zengin ayrıntılar...” LE MONDE DIPLOMATIQUE

Kitabı okuyanlar 984 okur

  • Burhan Engin
  • Berk Cantürk
  • Selver KONAK
  • Effkkurt
  • Irmak Türkü
  • Çağlar Çavdar
  • Behiye Gezdi
  • Benodegilim
  • Şehri Kartal
  • Pınar

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%1 (3)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları