‘’Hiçbir ütopya, toplumun bütün bireylerine sonsuza dek tatmin sağlayamaz. Maddi şartları iyileşen insanlık, gözünü daha yükseklere diker, bir zamanlar rüyasında bile göremeyeceği güç ve mülke burun kıvırmaya başlar. Dış dünya onlara her şeyi sunmuş olsa bile, insanların akıllarındaki sorular ve kalplerindeki özlem susmak bilmez.’’ (s. 103)
Evinin yanı başına bomba düşen insanlar, tozun toprağın içinde gözyaşlarına boğulan çocuklar, yeşilliğe ve temizliğe hasret toplumlar, vahşice katledilen hayvanlar, adaletsizliğin içine gömülmüş bir insan ırkı… Bu Dünya’nın tüm iğrençliklerini unutun, bunların hiçbiri artık yok!
İşte, Hükümdarlar bize bu unutuşu vadettiler; unutuşu ve bir daha hatırlamayışı…
İşte, Hükümdarlar bize bu yükselişi vadettiler; yükselişi ve son hızla düşüşü…
20. yüzyılın son çeyreğiydi. Tam olarak hatırlamıyorum fakat benden bir tahminde bulunmamı isteselerdi ‘’1975’’ derdim. Teknoloji alanında atalarımızın daha önce tahayyül bile edemeyeceği bir seviyeye gelmiştik ve nihayet onların başaramadıkları arzularını, ortak arzumuzu, gerçekleştirecektik; Dünya’nın ötesine yani diğer gezegenlere ulaşacaktık. Akıllardaki tek soru SSCB’nin mi yoksa ABD’nin mi Ay’a ilk adımı atacağıydı. Bizim inancımız tabii ki tamdı fakat Rusya son zamanlarda her zamankinden daha hararetli bir çalışma yürütüyordu. Atomik cihazlar üretmiş, gerekli motor testlerini yapmış ve hatta Baykal Gölü’nün kıyısında bir uzay gemisi bile inşa etmişlerdi ama unuttukları bir şey vardı. Biz onlardan önce hedefe varacaktık; her zamanki gibi… Bir hafta sonra Ay, ABD’ye kucağını açacaktı. Oraya da hakkaniyetli adaletimizi götürecektik, çok ama çok az kalmıştı… Sadece yedi gün…
Maalesef biz böyle düşünürken, tam da her şey hazırken şehirlerimizin üstünde devasa büyüklükte gizemli uzay gemileri