Tanrılar Susamışlardı

·
Okunma
·
Beğeni
·
7,3bin
Gösterim
Adı:
Tanrılar Susamışlardı
Baskı tarihi:
1985
Sayfa sayısı:
293
Format:
Ciltli
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilge Yayınları
202 syf.
·Beğendi·10/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Bir "İŞSİZ" inceleme ile tekrar karşınızdayım sevgili GOBELLER ..
( Yokolun!! ÇORUM ÜBER ALLES!!! =)) ) Kitabı okuyalı bir kaç gün oldu .. Normalde beni böylesine etkileyen eserlere pek sektirmeden inceleme yaparım ama roman bir devri anlattığı için , daha doğrusu bir dönem romanı olduğu için ,emin olmak adına bir kaç geri besleme yapıp dönemin tarihi olaylarını gözden geçirdikten sonra inceleme yazayım istedim .. Kitabı Oda Yayınlarından okudum (şiddetle öneririm) , alıntı yaparken ise Kaynak Yayınlarından yaptım alıntılarımı .. Romanda olaylara "FRANSIZ" kalmamanız açısından düşülen dip notlar sayesinde bambaşka bir yaşam formuna dönüşeyazdım ..Tarih sevdiğim bir alandır ama bir kaç yerde ben de "bu ne artık" kıvamına evrildim.. Birkaç incelemede de dipnot yakınmasına şahit oldum ..O yüzden, bu incelemeyi , romanı okuyacak insanlara kolaylık olsun diyerekten kaleme alıyorum .. Mecbur uzun olacak .. Elim mahkum .. Zira Fransız Devrimi bu .. Sahanı ısıt , yağ koy , yumurta kır muhabbeti değil ...

Öncelikle şunu belirtmekte fayda var ki bu eşitlik ve özgürlük ilkeleri esasen Fransa ile değil Amerika ile 1770 lerde sahneye çıktı.. Rüzgarı Fransa' yı daha sonra dünyayı vurdu .. Yalnız Avrupa kıtasında Fransa' nın rolünü de küçümsememek lazım .. Fransa dönem itibari ile Avrupa' nın EN GÜÇLÜ , EN ZENGİN ülkesi idi .. Kültürel önderiydi ..Misal Avusturya ve Rusya büyükelçilerinin birbirlerini savaşla tehdit ederken kullandıkları dil DAHİ fransızcaydı .. 1789 ' da Fransa kralı 16. Louis idi.. Yiyip içip (ulan ne panna cottta yemiştir bu adam!!) , ava çıkmadığı günlerin haricinde kitlelerle uğraşmaktan büyük haz duyan bu domdom emmimiz , kraliçesi Marie Antoinette ve hazır kart reklamlarının gözbebeği Cin Ali ' den kelli küçük oğluyla Versailles' da , bir ucundan diğerine uzunluğu 500 metreyi aşan sarayında 4000 bin hizmetçi ve 1000 kadar saray mensubuyla gününü gün etmekteydi .. Pek tabii şatafat parasız olmaz .. Borç alıyordu Fransa .. Ve borç içinde faizlere boğularak yüzüyordu .. Hal böyle olunca imdat çekici diyerekten vergilere yönelindi..Vergiden muaf olan ve o sıralar "YE KÜRKÜM YE" turnesi ile Fransa' yı turlayan soylulardan, din adamları ve hükümet görevlilerinden vergi alımı yoluna gidilmek istendi .. Ama kararı onayacak meclis bu saydığım kişilerden oluşuyorken OLACAK İŞ MİYDİ BU ? =)) Olmadı pek tabii.. Bunun yerine teee kör itin öldüğü dönemde , en son 175 sene önce 1614' te toplanan Etats Generaux denilen Umumi meclis toplandı..Krallar daha önceleri vergilere onay için bu meclise başvuruyorlardı Fransa'da..Bunu takiben meydana gelen gelişmeler sonucu Tiers Etat yani Halk Meclisi toplandı..Ve oylamadaki sistemle ilgili bir tartışma konusu ortaya attı .. Eski "müreffeh" günlerde ,halk henüz uyuyorken ve "cahalken" , HER TOPLUMSAL SINIFIN blok oy olarak oy kullanmasından yanaydı adet..Bunun uygulamadaki sonucu ise ruhban sınıfı ve soyluların yani psikopos ve rahiplerin (ULAN YİNE Mİ SİZ !!!) oyca halktan üstünlüğü idi..1614 neyse de ,modern bir ülke olma yolunda olan 1789 Fransa'sında orta sınıfı oluşturan tüccar , avukat ve küçük toprak sahipleri artık eskisi gibi oy oranlarının üçte bir olmasını kabul etmiyorlardı .."3'ün 1'ine" dur diyorlardı senin anlayacağın.. Olurdu ,olmazdı - yaparsın , yapamazsın derken ,kral da meclisi feshetmek adına toplanma yerlerini kapatınca davullu zurnalı oğlan bizim kız bizim nidalarıyla şaha kalkan işbu tayfa YENİ BİR ANAYASA HAZIRLANANA kadar dağılmayacaklarına ant içtiler .. Din adamlarına da göz dağı verip ,sınıfsal olarak değil BİREYSEL olarak oy kullanmaya davet ettiler kendilerini.. Böylece devrim start aldı .. SOL a doğru evrildi.. Ruhban sınıfı ve soylulara karşıydı.. Ama az sonra bahsedeceğim gibi ŞİDDETİN VE "TERÖR"ün de yolunu açtı ..Devrimi bu denli büyüten nedenlerden biri de şüphesiz Açlık idi.1788 'de dolu ve ardından gelen kuraklık hasadı vurmuştu .. '789' a gelindiğinde tahılın fiyatı artmış ekmek bulunmaz olmuştu..Ekmek dar gelirli fransızın KARA GÜN DOSTUYDU, dolayısıyla sorun çok ciddiydi..Az da Nihat hoca tribiyle devam edeyim =)) BABALAR FÜLÜ"D" alamadıkları için OĞULLARINI DÖVÜYOR , ANNELER ÇOCUKLARINI CAMDAN ATIYOR , NİCE OCAKLAR SÖNÜYORDU.. EV KADINLARI FIRINLARI KUŞATMA ALTINA ALMIŞ, SİPER SAVAŞLARI SON HIZIYLA SÜRÜYORDU..KÖR OLASI, GÖZÜ ÇIKASICA KÖYLÜLER LOJİSTİK DESTEĞİN BELİNİ KIRMAK İÇİN TAŞRA YOLLARINDA BUĞDAY TAŞIYAN KAFİLELERİ YAĞMALIYORLARDI .. Bu sırada temmuz ayında bir kısım işçi Bastille zindanını ele geçirdi .. Amaçları kralın kent dışında bekletilen birliklerine karşı kullanmak amacıyla silah elde etmekti..Zindandaki yedi tutuklunun serbest bırakılıp zindan komutanının da öldürülmesi fransız halkı üzerinde MEKSİKA (bkz: yauw Tuco ne mübarek bir zatsın sen!!) DALGASI etkisi yarattı .. Tabii bunda varlıklı soyluların, köylüleri katlettirmek için çeteler yolladığı söylentisinin de büyük payı vardı.. Tahmin edeceğiniz gibi kaçamayan tüm aristokrat tayfa İMAMIN KAYIĞINA bindi .. Soyluların malları yağmalanıp kundaklandı .. İşte küçük bir kıvılcım, orman yangınına böyle dönüşmüştü .. Bastille harekatı kralın façasını bozmuş egemenliğine son vermişti .. Devrimle kazanılan hakları es geçiyorum..Zaten hepimiz köleliktir , özgürlüktür, eşitliktir , oy hakkıdır muhabbetini adımız gibi biliyoruz ..

Gelelim kralın akibeti ve sonrasında bu kitabın konusu olacak olaylar serisine ... Kral ve kraliçe kaçarken yolda yakalandı .. 1.5 yıl sonra yargılandı ve kafası kesildi ..8 ay sonra da hanım ablamızın kelleyi uçurdular .. TÜM BUNLARI İNSANLARIN KAFASINI "İNSANCIL" BİR YÖNTEMLE KESİYOR DEDİKLERİ "GİYOTİN" İLE GERÇEKLEŞTİRMİŞLERDİ.. Sene 1793 ' e geldiğinde devrim , TERÖR DÖNEMİ dedikleri en uç noktasındaydı .. Fransa bir kraldan yoksun olduğu ve tahta da bir kral geçirmek için diğer ülkeler Fransa' ya savaş açtı .. Kitabı okurken göreceğiniz üzre dış ülkeyle yazışma yapanların birer birer kellelerini kaybetmelerinin bir sebebi de bu..

Savaş gibi olağanüstü hal koşullarında devrimin sekteye uğrayacağından korkan devrimciler, tüm iktidarı kitapta da adı geçen Kamu Güvenliği Komitesine devrettiler..Komitenin başında kitapta ismiyle sıkça karşılacağınız ve halk tarafından "NEFRET EDİLEN" Maximilien Robespierre vardı..Kendisinden bir kıple alıntı yapayım ki sonradan neler olduğunu , kitabın adının niçin "Tanrılar Susamışlardı" olduğunu anlayasınız..
" TERÖR adalet , çabukluk , yalınlık ve kararlılık demektir..TERÖR , DESPOT bir hükümetin dayanağıdır..Devrimin hükümeti despotluğa karşı ÖZGÜRLÜĞÜN DESPOTLUĞUDUR." (?!??!?)

Sonrası mı ? Sonrasında 20000 "halk düşmanı" giyotinle tanışma şerefine nail oldu.. Yürürlükteki yargılamalar amacından saptı , yozlaşma başgösterdi ..Artık idam istemi için geçerli olan halk düşmanlığının yanında halkta cesaret kırıcı etki uyandırmak , kamuoyunu yanıltmak , ahlak bozmak , vatansever zatların rahatsızlığı gibi havagazı bahaneler de boy gösterir oldu .. Ve sonunda KAYIŞ KOPTU !! ADALETİN KANTARI İLE OYNAMIŞLARDI .. Bozdukları ve yozlaştırdıkları adalet en sonunda onların da kellelerini aldı ..

Roman bu tarihsel olaylar çerçevesi üzerine oturtulmuş bir seyir izliyor..Kendi halinde , naif bir kişilik olan Evariste adlı bir ressamın bu yozlaşmışlık çarkına dahil olması anlatılanlar .. Bir aşk hikayesi de konuya entegre edilmiş lakin anlatım bir pembe dizi kıvamında değil de bu aşk uğruna kahramanımızın duygularıyla hareket edip , duygularını adaletin ve kanunların önüne geçirmesi şeklinde bize sunuluyor ..Bir insanı tanımak istiyorsanız ona ya PARA ya MEVKİ verin derler ya ,o mevkiyi ve ADALETİ suistimal edenler romandaki bireyler .. Dönem itibari ile ruhban sınıfının ve dinin de payını sonuna kadar aldığı bir roman bu .. Menfaat vs insan ilişkileri , toplum psikolojisi ve din eleştirisi de barındırıyor .. Ama bence verilen en güzel mesaj adalet adına alttan alttan , ince ince işlenen mesaj .. Derler ya adalet bumerang gibidir.. Ben acılı çiğ köfteye benzetiyorum esasen .. ADALET ACILI ÇİĞ KÖFTE GİBİDİR...AYRANLA TÜKETİR HAKKANİYETLİ OLURSAN KURTULURSUN ..ACILI ŞALGAMLA TÜKETİR MAZLUMUN KANINA GİRERSEN YOKOLURSUN !! HER HALÜKARDA "GÜMRÜKTE" HESABINI SORARLAR ADAMA !!! =))

Bir sonraki incelemeye dek esen kalın , İŞSİZ KALIN!!

NOT : Kitabı bitirir bitirmez şu şarkı ve bu nakarata sarıldım .. tavsiyemdir .. gayet manidar sözler Fransız Devrimi yıllarını düşündüğünüzde .. al 0: 55 ' e dinle nakaratı...

https://www.youtube.com/watch?v=_DDv1mTDAYk

A NEW ERA has begun, the world is falling
And darkness TRIUMPHS, the EMPEROR has made his CALL
And now the time has come for us to dread his warning
THE TERROR WILL REIGN , DEATH UPON US ALL!!!!
202 syf.
·8/10 puan
Kitabımızda tarihi bir aşk ve ülkedeki iç savaş anlatılıyor. Konu seçimi güzeldi de anlatış tarzı biraz ağır geldi. Kitabın başları fazla sıkıcıydı bana göre. Kurgu olmadığını bilmek bir kitabı daha anlayarak okumayı gerektiriyor. Tam adapte olmaya çalışırken karşıma çıkan yıldız işaretleri konudan habire kopmama vesile oldu. Neredeyse her sayfada bir dipnot vardı. Belki de bendeki baskısı bu şekildeydi bilemiyorum. İsimlerde çok olunca kafa karıştırdı. Bitirmek zor oldu. Yaklaşık bir ay sürdü okumam. Arada başka kitaplarla aldattım kendisini tanrılar affetsin. Ama sonuna nirvanaya ulaştık.
312 syf.
Spoiler İçerir.
Fransız edebiyatı ustalarından Anatole France, Bu tarihi romanda Fransız İhtilali ve yozlaşmış insan ilişkilerini anlatıyor.

Baskı altında ve sefalet içinde yaşayan Fransa halkı özgürlük, adalet ve kardeşlik istiyordu. Bunun devrimle olacağına inanıyorlardı. Devrim, monarşiye karşı kazandı fakat istedikleri huzur sağlanamadı.

Kana susayan bir devrim...
Devrim Mahkemeleri vicdanları rahat bir şekilde yüzlerce insanı giyotine yolladılar. Onlar Cumhuriyetin böyle güçleneceğine inanıyorlardı. Caddeler gittikçe kana bulanıyor ve yurtseverler gittikçe azalıyordu. En ufak yanlış bir düşünceye sahip olanlar da giyotine yollanıyordu. Peki gerçek Cumhuriyet böyle mi olmalıdır? Kan döken, adaletsiz bir Cumhuriyet...

Kan görmekten bıkan halk isyan eder ve yüzlerce insanı giyotine yollayan Fransız İhtilali önderi Maximilien Robespierre ve yandaşlarının başları da giyotinle vurulur.

Brutus ve Marat'a önceden derin bir sevgiyle bağlanan halk devrimden sonra büstlerini parçalamaya başlarlar. Böylece Fransız İhtilalinin insan üzerindeki yıkıcı etkisini görebiliyoruz.

Bu etkileyici kitabı, tarihi kitaplar okumayı sevenler okuma listelerine ekleyebilirler.
Sürükleyici, dili yalın bir kitap çok yabancı isim olmasına rağmen sizi yormayacağına eminim. İyi okumalar :)
289 syf.
·10 günde·Beğendi·8/10 puan
Devrimden sonra Fransa…
Sokaklarında gezerken giyotinin yuttuğu insan cesetlerinin ve yoğun kanın metalik kokusu…
Halkın açlığı, sefaleti, korkusu. Her yer suç mahali! Herkes suçlu. Kim samimi , kim hain? Kitap bize devletlerin ideolojilerin sürekli bir döngü içerisinde olduğunu gösteriyor. Hepsi ama hepsi günün birinde yok olacak. Her sistem bir diğer sistemi yutmak için tasarlanmış adeta.
Olaylar Gamelin adında bir yurttaşın saf ve temiz ruhunun , vahşete nasıl kapıldığı üzerinden gidiyor. Gamelin iyi huylu, sakin , yufka yürekli . vatandaşlık duyguları yeterince kabarmış ama neden böyle olduğunu bilmeyen (ülkü ocağına neden gittiğini bilmeyen liseliler gibi) bir gençtir. Fransanın içinde bulunduğu durum onu yargıç konumuna getirir. Bir sanatçı olan Gamelin , nasıl yargıç oluyor diye sormayın. Sorgusuz sualsiz ölümler yaşandığı gibi böyle makamlara da torpille gelebiliyorsun. Gameline de bir kadın yardım ediyor. Sırf kendi çıkarlarını korumak adına onu bu makama getiriyor. Ancak Gamelin bu göreve ulaştıktan sonra benliğini kaybediyor. Gamelin’in geldiği son aşamayı en iyi bu alıntı anlatır sanırım.
“Gamelin’in yüreğini yumuşatmaya kalkmayın. İnsan değil onlar, eşyadır.”
Romanın başkarakteri Gamelin olsa da bence kitaba can alıcı noktayı veren bir Filozof ile Rahiptir. İkisi arasında geçen diyaloglar insanı din ve felsefe arasında bilgece bir sohbete dahil ediyor. Gerçekten kitabın keyifli bölümlerini bu ikilinin konuşmaları oluşturuyor.
Velhasıl kitap bize savaşın pis yüzünü , insanların içinde bulunduğu huzursuz ortamı tüm çarpıcılığıyla anlatıyor. Öyle bir yere geliyorsunuz ki kendi annenizi , kardeşinizi giyotine göndermeye çekinmiyorsunuz. Bu yönüyle 1984’ü hatırlattı bana. Fransa Devrimine tarihi bir bakış açısı kazandıracak bir kitap. Zevk alarak okudum. Savaşı bir Tanrı olarak görmek başka ona ibadet etmek bambaşkadır. Eğer ibadet eden taraftaysanız bu kitabı bir okuyun , sonra düşüncelerinizi gözden geçirin derim.
202 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
Kitabı,kısa bir cümleyle,'' tarihin gerçeklerine bağlı kalınarak yazılmış müthiş bir roman '' diye tarif edebilirim. Kitap için ayrıca, ''1921 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Anatole France 'ın, 1912 yılında yazdığı ve Fransız İhtilalinin hemen sonrasındaki kargaşayı anlattığı muhteşem bir eser'' de diyebilirim.

Kitap konu olarak , Fransız İhtilalinden sonraki, o at izinin it izine karıştığı zamanı tüm ayrıntılarıyla bize bire bir yansıtıyor. Bunu yaparken de, İhtilal Mahkemesi Jüri Üyeliği yapan ve kendini tamamen cumhuriyete adamış,dürüst bir kişiliğe sahip olan Evariste ve etrafındaki kişileri ön plana çıkararak olayları bize anlatıyor. Böyle zamanlarda insanların nasıl farklılaştığını,karakterlerinin nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Her gün çalışan giyotine insanların nasıl ve ne şartlarda gönderildiğini, insanları böyle kolayca giyotine gönderenleri bekleyen akıbetin de ne olduğunu, sanki tarih dersi verir gibi bize aktarıyor.

Tamamen gerçek olaylar üzerinden kurgulanarak, böyle büyük bir kargaşadaki bu kadar acı ve dramatik olayları, harika bir akıcılıkla bize anlatan bu eserin,
mutlaka okunması gereken kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum. Ve okunmasını da tavsiye ediyorum.
267 syf.
·4 günde·Beğendi·5/10 puan
Tanrılar susamışlardı

Jacquas anatole france

Anatole France'in 1912'de yazdığı tanrılar susamışlardı'da fransız devrimcilerinin,jakobenlerin,burjuvaların,cumhuriyetcilerin ve monarşi yanlısı olanların dönemlerini romanlaştırmış.
Robespierre, burjuva sınıfının tam egemenliğini kurabilmesi için terörün gerekli olduğuna inanır ve eşitlik, özgürlük, kardeşlik savaşımında, devrimin susamış tanrıları sel gibi kan akıtırlar.
Büyük tablolar meraklısı ressam David'in öğrencisi ressam Evariste Gamelin kendini büyük davaların, büyük kararların adamı sanır. tutkuların ve aşırılıkların bir simgesidir o. sevgilisi Elodie ise küçük mutluluklar peşindedir; sevmekten, sevilmekten, mutlu bir yaşamın tadını çıkarmaktan özge bir amacı yoktur. İkisinin uzlaşmaz çelişkisi ise yurtseverliktir. Nereye kadar ve kim içine indirgenen bu tutum ressam kahramanın sanattan el çekip yargıçlık mevkisinde mümkün olduğu kadar soylu sınıftan ve kralcılardan hain olarak nitelendirği bu zümrelerden kimseleri giyotine yollamak,aşkını,ailesini bir kalemde silip doğru olduğu bu yolda ilerlerken karşı devrime yenilip kendisininde sonunun giyotin olduğunu aktaran tanrılar susamışlardı kitabının dili çok ağır ve cok fazla dipnottan oluşuyor. Okunması,konuyu kavramak çok zor. Bin yedi yüz doksan beşli yıllar fransası o günlerin politik fiğürleri,iç ve dış savaşlar,pravakasyonlar ile bu ağır kitabı sadece paris komününü merak edenlere,dünya klasiklerini sevenlere öneririm.

Kitaptan

'zaten bu işçilerin ve kadınların çoğunun dürüst ve başkalarının mallarına saygılı olmaları normaldir. bu duygular, çocukluklarından beri onların kafalarına, ana ve babaları tarafından kıçlarına yeterince vurula vurula yerleştirilmiştir. öyle olunca da, erdem içlerine kıçlarından girmiştir.''

Yazar France' nin ihtilal yanlısı olması onu eleştirmesine engel olmamış, kitapta bol bol eleştirilere yer vermiştir. Hatta üst perdeden yer yer devrim mahkemelerinin muhbirler,pravakatörler yetiştirdiğini,rüşvet çarkının yoğun olduğunu,parası olanın yine bir şekilde sıyrıldığını okura roman yoluyla aktarmıştır.

Dostlukla kalın

Gürbüz DENİZ
320 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10 puan
Merhaba Sevgili dostlar ; hafta sonu yine okumak istediğim Ama sürekli ertelediğim Tanrılar susamışlardı eserini bir solukta bitirdim .1789 Fransız ihtilalini anlatan eserde eşitliğe, özgürlüğe, adalete susamış bir halkın , Krallık düzenine, din adamlarına ve burjuva sınıfına, feodal düzene karşı kanlı bir Devrim gerçekleştirmişlerdir .yüzbinlerce insan giyotinden geçirilmiş . Oluk oluk kanlarla akıtılmış,Devrim mahkemeleri kurulmuş, haklı haksız masum sırf Cumhuriyet adına ,200 bine yakın insan katledilmiştir. ve sonuçta devrim'i yapanlar yine Bunun bedelini canlarıyla ödemişlerdir. eskiyle yeninin Savaşı'nın hiç bitmediği, toplumsal düzenlerde milli mutabakatlar hiçbir zaman sağlanamamıştır. Devrim bir süre sonra toplum tarafından destek görmeme, hatta nefret edilmeye bile başlanmıştır. Çünkü devrimler amacından çıkıp soykırımlar a dönüşmektedir. ve kendi içlerinde bir iç savaşa hızla gitmektedirler. kendi gibi düşünmeyen bir otorite, Sonuçta halkından destek alamaz ,ayakta kalamaz, Devrimi'nde hiçbir anlamı kalmaz. Ayarı bozulan Kantar ,gün gelir iktidarı tartar .Her gelen gideni aratırmış. kahramanınız kamelin Fransada çok iyi bir ressam dı. Keşke yargıçlık gibi bir görevi üstlenmeseydi, bir kıyım makinesi haline dönüşmesi, cumhuriyete ve devrime fazlasıyla ve aşırı anlam yuklemesi kendisinin dini ve insani duygularını yok etmiş adeta bir makine yapmıştır. iyi ile kötüyü, haklı haksızı birbirinden ayrılma iradesini yitirmiştir. başta Yola Çıkar iken; Adalet ,özgürlük, eşitlik ilkeleri artık anlamını yitirmişti . kahramanımız adeta Keskin sirke küpüne zarardır Misali. uğruna hayatını feda ettiği Cumhuriyete En büyük zararı kendi vermiştir. tarih boyunca her şeyin azı karar çoğu zarardır .Bugün Fransa'da 5. Cumhuriyet olmuştur. devrimden bu yana , Fransa da bugün günümüzde halen Sarı yelekliler Hak hukuk adalet mücadelesi vermektedirler. Statüko ne kadar zararlı ise , oportünizm de o kadar kötüdür. Inceleme mi Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün cumhuriyetimiz için; Cumhuriyet,fikren ,ilmen ve bedenen kuvvetli muhafızlar ister.cumhuriyetimize sahip çıkalım. Sevgiyle ve kitapla kalın
202 syf.
·Puan vermedi
Gamelin,yurtsever devrimci,kararlarında katı ve acımasız,kendi kardeşi bile sanık olsa acımayacak derecede adaletli.En azından böyle görüyor kendisini.

Fransız devrimi dönemindeyiz.kliselerde İsa kutsalları indirilmiş yerlerine Rousseau(Jean Jacques),Brutus,Le Peltier büstleri konulmuş,rahibin kürsüsünde insanlik bildirgesi asılmış,ibadethane olarak kullanılan kliseler bir toplanma merkezine dönüşmüş, Cumhuriyetçiler toplantılarını kliselerde yapıyor.
"Yaşasin kral" diye bağıran bir hizmetçi kadını mahkum eden cumhuriyetin devrim mahkemeleri sırf bu yüzden bizzat cumhuriyet insanları tarafından hor görülecek ve mahkemeyi yoketmek için cumhuriyeti yıkacaklardır. En sonda söyleyeceğimi ilk başta söyledim ve rahatım artık devam edebilirim.

Kuklalar yaparak geçimini sağlyan bir adam kuklaları devrimle dalga geçecek şekilde yapıldığı ileri sürülerek idam edilebilir mesela,yada bir rahip 21 Haziran,19 Eylül,28 Mayıs tarihlerinde yurtseverliğini ispat edebilmiş mi diye sorguya çekilebilir,onaltı yaşındaki bir kız, yaramaz çocuklar gibi her şeyden,yoksulluktan baskıdan,ekmek kuyruğundan sıkılıp yaşasın kral diye bağırdığı için korkunç bir suç işlemiş sayılabilir,insanlar ikiye ayrılmıştır,yurtseverler ve hainler. Hainler ,yaş ,cinsiyet gözetilmeksizin cezalandıŕılacaklardır. Devrim mahkemesi ayrım yapmaz. İki tahta arasında üçgen bir metal gözleri kamaştırır,bu giyotindir.Giyotinin bir önceki günden kalma kanlarını köpekler dilleriyle temizlerler.Devrim mahkemesinden arta kalanları. Fransız devrimi kanla yapılmıştır buna en çok köpekler sevinmiştir.

Ordunun başındaki bir general Avusturya'lılara karşı bozguna uğramışsa yalandan,bile bile yenildin diye giyotini boyluyordu. Genarellerin kazanmaktan başka şanslari yoktu yani,ya kazanırsın ya ölürsün,hem de şerefli bir asker için en kötü şekilde, vatan haini yaftası yapıştırılarak.Sıradan olmayan,kumandan olma ideali bulunan bir askerin krallığı savunması mantıksız değildir,tarihe bakıldığında yetişmiş tüm büyük kumandanlar krallık düzeninde yetişmiştir.Buradan Selim Pusat'a saygılarımı sunarak devam ediyorum.

Bu kıyımlardan sonra beyaz elbisesini kirleten küçük bir kız çocuğunun çığlıkları içimize su serper,sadece annesinden terlik yiyordur.Ne mutluluk!

Adalet dediğimiz şey kesinlikten uzak kuşkuculuğa yakın bir şey midir.Adalet karar vermek yerine kuşkuya düşerse kararın doğruluğu tartışılır.Hukuk evrensel değildir bu yüzdende ilim değildir,zamana ve şartlara göre binbeşyüz tane hukuk anlayışı varsa adalete güvenmek insanın kendini kandırmasıdır ancak.
Bir adam sırf Gamelin öyle istiyor diye ölür.Bunun adı Gameline gösterilen saygıdır,oysa adamın tek suçu karanfile benzeyen kurumuş nar çiçeklerinin olmasıdır,bir nar çiçeği ne kadar benzeyebilr ki karanfile? Bir adamı öldürtecek kadar benziyor işte bu yeterli değil mi?

Sessizlik ,giyotin hareket ederken duyulan sessizlik,bu sessizlik çok şey anlatır ama duyulan sadece küt sesidir,korkunç bir ses.Sesin anlattıklarıysa izleyiciler arasından sessiz sedasız sıyrılıp giden birini vurur,gözlerden birer damla yaş düşer yere,sessizdir bu düşüş,ama ne yansımalar vardır bu saydamkıkta,bir gözyaşının gücüyle yer titrer,hiçbir bomba bu denli titretememiştir yeri.Bir duvarcı ustası ,suçu kimbilir nedir,kendi yaptığı bir duvar dibinde kurşuna dizilir,düşer sırtı duvara dayalı olarak can verir,duvarın içi titrer...
Fransız devrim mahkemesi giyotincidir,kurşuna dizilmelere karşıdır,kurşunları heba etmek nedendir,cephane zaten az kalmıştır,kurşuna dizilenler ne şanslıdır,ölecek insanlardan kurşunu esirgemeyin der biri yada demez,düşünür belki,içinden gülerek.Bunu söylemek suç sayılabilir çünkü.

Sonrası iyice karanlık,bir kanunla bir kanun değiştirilir,değişen sadece bir kanundur, sebebi vakit kaybını önlemek,artık devrim mahkemesi soruşturma yapmayacaktı,sorgu sual yoktu,tanık yoktu,savunucu yoktu artık,sanık vardı ,hep olacaktı,sanık suçunu da,suçsuzluğunu da kendi içinde saklayıp juri üyelerinin yanından sessiz sedasız geçecekti,soluksuz.Karar bu geçiş sırasında verilecekti,en fazla yirmi saniye...
Ne tasaruf!

Bireyin hakları,özgürlük yitip gitsin,önemsizdi devrim mahkemesinin yurtsever savcı,yargıç ve jurilerinin yürek atışları her şeyi kurtarırdı çünkü.
Suç bile ayaklar altındaydı,suç için gerekli olan şey biraz yürek biraz istek.Ama suçluların çoğunda ne istek ne de yürek vardı çünkü suçsuzdu çoğu.Tarafsızlıkta bir suçtu,sadece devrimi savunanlar suçsuzdu,geri kalan kim varsa ölmeliydi.Ölmek istemeyen mahkumlar bir yana ölmek isteyenlerde azımsanmayacak kadar çoktu.Hafiyelerin -ki bu hafiyeler herkes olabilir- cezaevlerine doldurduğu ve sıralarını bekleyen insan yığınları bir yana başlarını bir an önce vermek için sabırsızlananlarında işini halletmek gerekiyordu. Bazı acelecilerse,cellatlardan ve yargıçlardan tiksindikleri için gururla kendi yaşamlarına kendi elleriyle son veriyorlardı. Genç,sevilen,yakışıklı bir asker "Ne olur benim için yaşa" diyen sevgilisine aldırmadan,mahkeme karşısına dikilip, suçlama evraklarını tutuşturarak piposunu yakmıştı onunla.Tüm benliğiyle Cumhuriyetçi olduğu halde ,ne sevgilisi için,ne aşk,nede zafer için yaşamak istemiyordu artık.

Yurtesever vatan evlatları.Yargıç,savci ve juri üyeleri ,güç onların elindeydi bir kadının gözüne bakmayı bırakın beslediği kedinin gözüne bakarak kimin suçlu olduğunu anında anlarlardı,onlar yurtseverdi çünkü,yurtsever olduklarınca Tanrılaşıyorlardı ve Tanrılar susamışlardı.
Gamelin sokakta oynayan bir çocuk görse kucaklar,tüm zalimlikliklerim senin içindi çocuk derdi belki ,büyüyünce pırıl pırıl bir Fransa'da mutluluğunu,temizliğini bana borçlu olacaksın da diyebilirdi.Der ve sonra kimbilur kucakladığı çocuğun annesinin yada babasının boynunu vurdurtabilirdi.Gamelin bunu anlayayamayacak kadar uzaklaşmıştı kendinden,insanlığından.

Oysa bir genç vardı bir zamanlar ,resim yapardı.Orestes ve Elektra adını koyacağı bir resim,yarım bıraktı,kara bir yürekle dolup taştı istese saçlarını okşayacağı bir Elektra'sı olabilirdi belkide ama kızkardeşi bile nefretle bakıyordu ona ve herkes gibi kaçıyordu,bu kadar yanılgıya düşmeseydi kendi ölümüyle yaşlı anasınıda acıdan öldürecek hale gelmezdi tıpkı Orestes gibi.Bu adam tıpkı tablosu gibi yarım kaldı gitti arkasında bir Elektra bırakamadan.Yanılmıştı bu adam.
Başka bir adam,belkide aynı adam,ölüler birbirine benzer çünķü,aşık olduğu kızla belki aç,yoksul bir şekikde ama mutlu olarak kırlarda dolaşabilirdi,sevdiği kız ona "Güle güle sevgilim ,babam neredeyse döner,merdivenden inerken bir gürültü duyarsan hemen üst kata çık tehlike geçinceye dek inme. Sokak kapısını açmamı istediğin zaman kapıcı penceresine üç kez vurursun Güle güle canım! Güle güle ruhum!" derdi yine...
Bir kız yine söylüyor,belkide aynı kız,vefasızlar birbirine benzer çünkü, başka ,bambaşka bir adama "Güle güle sevgilim,babam neredeyse döner.....sokak kapısını açmamı istediğin zaman..." Ah ölüler de yanılıyor işte!
Devrimciler habire kılık değiştiriyor muhalif devrimciler siz daha az vatanseversiniz diye baştakileri indiriyor ve boyunlarını vurduruyor,bu böyle sürüp gidecek yurdunu daha fazla seven biri çıkana kadar devam edecekler Tanrılık rolüne.Bazı Tanrıların susuzluğu geçince yerine daha fena susamışlar gelecekti. Bu böyleydi,kral kalsa aynı şey,cumhuriyetçiler aynı,bir kaç yüzbin insan nedir ki,önemli olan gelecekteki pırıl pırıl hayatlar,yetim aynı zamanda öksüz bırakılan çocuklarla kurulacak bir gelecek.

Cumhuriyetin ünlü parolası "Özgürlük, Eşitlik,Kardeşlik ya da Ölüm" sadece ölüm kısmında başarı sağlandı...
202 syf.
Robespierre'in egemen olduğu yaklaşık bir yıllık süreyi, Terör dönemini anlatıyor. Deli gibi kan akıtıldığı, ananın oğlunu, oğulun babasını ihbar ettiği, korkunun egemen olduğu bir dönem olarak resmedilmiş. Gerçekten öyle mi? Teknik açıdan bakarsak muhtemelen evet. Ancak Fransız Devrimi'ni sırf bu yönüyle ele almak çok iyi niyetli bir tavır gelmedi bana. Ya da şöyle söyleyelim: çok 'iyi niyetli' bir tavır, hani şu cehennemin taşları muhabbeti gibi bir iyi niyet. Salt hümanist bir yaklaşımla devrimler anlaşılamaz. Kaos, kargaşa, şiddet olmasın dersek ''yaşasın kral'' deriz elbette, kitaptaki gibi. Evet krallık devam etse belki bu kadar ölmezdik ama zaten yaşamış da sayılmazdık, mesele bu. Tatar Ramazan'ın dediği gibi: ''Biz Abdurrahman Çavuş'un kirli işlerine göz yumsaydık ne gerek vardı kan dökmeye, gül gibi geçinir giderdik, ama o zaman sizin ensenizdeki yumruk katmerli olurdu.''
İktidar zaten kirli bir şeydir felsefi açıdan ama iktidarsızlıksa hiçliktir. Dolayısıyla kirletilmek pahasına iktidarı arzulamalıyız. Her neyse sonuçta bu bir roman. Son derece sürükleyici bir kere, uzun zamandır tatmadığım biçimde hem de. Birtakım soru işaretleri var tabi: Gamelin'in trajik değişimi yeterince işlendi mi mesela? Bence yazar kafasında sırlar dünyası tarzında bir etme bulma hikayesi yazmayı koymuş, karakterleri de buna uydurmuş, halbuki yazar karakterlere kendini bırakmalı, onlara bir serbestlik tanımalı, bırak o seni nereye götürüyorsa götürsün. Öte yandan Gamelin gerçekten öncesinde iyi biri miydi yoksa eziğin teki miydi? Eline güç geçtiği an gerçek kimliğini buldu da denilebilir mi? Böyle de yorumlanabilir. Sonuç olarak hiç sevmedim. Elodie'yi de keza, o da güç karşısında yontulanlardan biriydi. Gamelin zalimleştikçe nasıl da tutkusu arttı ona. Sırf muhaliflik olsun diye ''yaşasın kral'' diye bağıran fahişe kız Athenais; bilge, asil ve yaşama tutkun Brettaoux ve kafasında sorularıyla Rahip Baba! Bu ekip iyiydi. Ölüme gülerek gidişleriyle insanın güzel kısmıydı onlar.
279 syf.
Bilmediğim isimlerin çok fazla ve sürekli bulunmasina rağmen kitap asla surukleyiciligini kaybetmedi. Hem tarihe şahit oldum hem aşka. İnsan gerçekten yüreğiyle yargılamalı. Bugünün kahramanının yarının adisi olmayacağının garantisi olmadığını çok iyi anlatan bir kitap.
244 syf.
·269 günde·9/10 puan
Ağır bir kitap,okurken epey zorlandım. İlk 60 sayfa baya sıkıcıydı. Sonlara doğru daha anlaşılır oluyor merak duygusu uyandırıyor. Zavallı Gamelin'e de üzüldüm biraz. Çok değil. Çünkü hiçbir düşünceyi körü körüne savunan akıllı insan değildir. Stalker filminden bir sahne bu kitabın özeti gibi.... "İnsan doğduğunda zayıf ve esnektir, öldüğündeyse katı ve duyarsız. Bir ağaç büyürken, yaşken yumuşak ve eğilip bükülebilir bir durumdadır; fakat kuruyup katılaştığında artık büyümez, ölür. Katılık ve güç, ölümün yoldaşıdır. Esneklik ve zayıflık ise varlığın tazeliğinin, hayat doluluğunun ifadesidir. Çünkü artık katılaşmış olan hiçbir zaman kazanmaz." Gamelin bu yüzden kaybetti.
267 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Anatole France, Tanrılar Susamışlardı (Les Dieux ont soif) romanını 1912 yılında kaleme alır. Birinci Dünya Savaşı’nın neden olacağı büyük yıkımı önceden sezen yazar, sadece Fransa tarihini değil, dünya ülkelerinin toplumsal düzenini değiştiren “Büyük Devrim”i konu alarak, “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” ilkelerinin ardında insanlık onurunun nasıl çiğnendiğini bize anımsatma gereğini duyar. Romanın tarihsel çerçevesini “Convention” denilen, 21 Eylül 1792-26 Ekim 1795 yılları arasında ülkenin yönetiminde söz sahibi olan “Kurucu Meclis” dönemi oluşturur. Romana damgasını vuran, 1793’te başlayıp 1794’te Robespierre’in idamıyla sona eren, tarihçilerin “Terör” olarak nitelendirdikleri, şiddetin doruk noktasına çıktığı zaman dilimidir. Roman kahramanı olarak inceleyeceğimiz kişi ise yazarın diğerleri arasında öne çıkardığı, devrim sürecini, iz bırakacak olayların önlenemeyen akışını onun bakış açısıyla yansıtmaya çalıştığı başkişi konumundaki Evariste Gamelin’dir.

Evariste, kralın bıçakçılığını da yapmış olan küçük bir kentsoylunun oğlu olup, annesiyle yaşamaktadır. Tanınmış sanatçı David’in öğrencisi olan bu ressam, Pont-Neuf bölgesinden sorumlu devrimci Denetim Kurulu’nun da bir üyesidir. Yazar, onu bize tanıtırken önce yoksulluğuna vurgu yapar. İçinde bulunduğu durum, ona, kapı kilitleme alışkanlığını bile unutturmuştur. Annesi kapıyı sürgülemeye kalktığında “’Ne diye sürgülüyorsun sanki? Hırsızlar, örümcek bağlamış tuvalleri çalmaz, benimkileri çalmaları için de hiçbir sebep yok’ diyordu. Resme ilk başladığında yaptığı tuvalleri atölyesinin duvarına dayamıştı. Bunlar kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı.”(1) Yaratıcı olmak ister, oysa, geçimini sağlayabilmek için, yeteneğini hiç ortaya çıkarmayan ısmarlama resimler yapmak zorundadır. Para kazandıracak bir buluşun peşindedir, iskambil kâğıtları üzerinde çalışmayı dener. Kurulu düzenin güçlü kişilerinin resimlendiği bu oyun kâğıtlarında, soyluları öne çıkartan çizimler yerine, devrimi yapan halk kahramanlarını yansıtmayı amaçlar. Böylece, insanlar oynarken bile devrimin havasını soluyacaklar, iyi bir yurttaş olarak karşıt bir hareketi önlemeye hazır olacaklardır.

Evariste için önemli olan, annesiyle birlikte sofradan aç kalkmak değil, bir soyluyla yurtdışına kaçtığı için yok saydığı kız kardeşi Julie gibi hainlere, Cumhuriyet’i insanların gözünde küçük düşürmeye, özgürlüğü ortadan kaldırmaya çalışan düşmanlara karşı uyanık kalarak, Robespierre, Marat gibi yurtseverlerin izinden gitmektir. İnsanların hiçbir zaman eşit olmayacaklarına inanan anne, oğlunun nasıl özverili bir varlık olduğunu geçmişe gönderme yaparak açıklar:
“Mahallenin arsız çocukları ağaçlardaki yuvaları bozduklarında yavru kuşları ellerinden alıp annelerine vermeye çalışırdın ve onlar seni yerlerde sürüyüp haince dövmedikçe de bu niyetinden vazgeçmezdin. Yedi yaşındayken mahalle çocuklarıyla dövüşeceğine, öğrendiğin duaları mırıldanarak, uslu uslu yürürdün yolda; rastladığın bütün yoksulları, onlara yardımda bulunabilmek için eve getirirdin. Öylesine ileri götürürdün ki işi, bu alışkanlıktan kurtarabilmek için seni kamçılamak zorunda kalırdım.”(2) Yapılan iyiliğin anne tarafından kamçıyla karşılanması, kısa yaşamının son döneminde Evariste’in acımasızca kararlar almasında etkili olacaktır. Bu roman kişisini daha iyi tanımamızı sağlayan bir başka sahne, bir resim tüccarının kızı Elodie’yle olan ilişkisidir. Kızın kumaş üzerine işlediği desenle ilgili Evariste’in düşüncesini almak istemesi karşısında verdiği yanıt, sanata bakışını özetler gibidir. Kızın kumaşta yaptığı süslemeyi eski rejimin zevkine uygun bulur. Desende yalınlık yoktur, abartılı, sahte bir hava vardır. Soyluların zevkini yansıtan, sadelikten uzak her yaratı, yurtseverleri ısıtmak için yakılmalıdır. Sevdiği kıza hoş görünme endişesi taşımayan, gerçeğin bu acımasız savunucusuna göre “Eski zamanlara dönmek lâzım. David, Etrüsk vazolarından ve Herculanum resimlerinden esinlenerek yataklar ve koltuklar yapıyor.”(3)

Evariste’in dini düşüncesi de, sanata olan yaklaşımı kadar yalındır. Ona göre, Ahlâklı olmak için iyi bir Tanrı’ya iman etmek gerekir. Bütün erdemlerin kaynağı Yüce Varlık’tır. Tanrı’ya inanmayan bir kimse asla cumhuriyetçi olamaz. Duygulu, insancıl biri olduğuna inanan, evrenle bütünleşme amacı güden böyle bir kişi, bir gün kendisine sunulan iş teklifi karşısında kişiliğinin karanlıkta kalan yanını açığa vurarak okuyucuyu şaşırtacaktır. İhtilâl Mahkemesi’nde bir jüri üyeliğidir ondan istenen. Yazar, Evariste’i Elodie’yle yan yana getirerek, son defa onu bize sevimli gösterir; onları Rousseau’nun Julie romanındaki ideal aşıklara benzetir: “El ele Seine nehri boyunca yürüdüler. Julie’yle Saint-Preux’nün birbirlerine söyledikleri aşk fısıltılarına benzer sözler mırıldandılar: Jean Jacques Rousseau onlara aşklarını süsleme olanağını vermiş oluyordu Julie ve Saint-Preux gibi iki tip yaratarak.”(4) İki sevgili arasında Ortaçağ şövalyelerine özgü bir şekilde yaşanan bu romantizm uzun sürmez, Evariste’in Elodie’ye hediye ettiği, üstünde Marat’nın boynunda atkısıyla resmedildiği kabartma başı bulunan bir yüzükle devrim gerçeğine yeniden dönülür.

Görevi kabul etmesindeki tek neden, Cumhuriyet’e görevine sadık iyi bir yurttaş olarak hizmet edebilme, onu düşmanlarından kurtarabilme olanağını elde etmiş olmasıdır. Haksızlığa dayanamayan, şiddete karşı çıkan, düşkünlere acıyan, adalet-özgürlük kavramlarına olan inancını sürekli canlı tutan Evariste, olumlu duygularla mahkemedeki görevine başlar. Orduların savaşlarda bozguna uğradığı, taşrada devrim karşıtı hareketlerin olduğu, ihanetin zirve yaptığı, bütün bu yıkımları önleyebilmek için, kana susamış tanrıların terörü en uygun araç olarak gördükleri bir dönemdir. Yeni jüri üyesini şaşırtan, yeni düzeni savunan hukukçuların, anlayış bakımından, eski rejimin kanun adamlarına benzemeleridir. Düşmanlarını tanrısal hukuk ilkelerine göre yargılayan, derinleşmiş mutlakiyet anlayışı içinde yetişmiş, devlet denilen kuruma ihanet etmekten korktukları için ölüm cezası vermekten kaçınmayan insanlardır bunlar. Bir gün, Thionville meydanından geçerken, halktan birinin bir davayla ilgili mahkemede nasıl tavır koyacağını sorması üzerine verdiği şu yanıt, Evariste’in, işin başında, aklın ışığında yol almaktan yana olduğunu gösterir: “Ben bir yasa adamıyım. Aklımın doğru bulduğu yolu seçerim. Şimdi size vereceğim her söz, görevime ters düşer. Mahkeme’de konuşmam, dışarıda ise susmam gerekir. Artık dostum değilsiniz benim. Ben yargıcım şimdi. Bir yargıcın ne dostu vardır ne de düşmanı.”(5)

Ne var ki, ceza korkusunu etkin kılmak yerine gereksiz ölüm kararları almaya, korku tohumları ekmeye şartlanmış adalet kurumunun bir üyesidir artık. Bir gün, cesaretin değil korkunun yarattığı kahramanlar tarafından yerle bir edileceklerini sezinlemekten henüz uzaktırlar. Roman kişilerinden, yaşamdan zevk almayı savunan düşkün soylu Brotteaux’nun Evariste’i de içine alarak yaptığı durum değerlendirmesi oldukça tutarlıdır: “Erdemlidir o, fakat ilerde feci bir adam olacak. Düşündükçe, Cumhuriyet’i yerleştirmek için kurulan bu mahkemenin, onun yok olmasına sebep olacağına daha da inanıyorum.”(6) Evariste’in izlediği davalarda takındığı tutum, bu görüşü doğrular niteliktedir. Kanıtlarla değil yürekleriyle yargılayanların her zaman mahkûm etmeye olan eğilimleri onu etkiler. Cumhuriyet’i koruyup yaşatmaktan başka bir amaçları olmayan bu katıksız devrimcilerin yanında yer almaktan çok memnundur. İhtilâl Mahkemesi’nin ölüm kararı verirken soylularla halk arasında ayrım yapmaması, eşitlik ilkesine bağlı kalması onu sevindirir. Giyotin sadece soylular üzerinde uygulandığında, onlara haksız bir ayrıcalık tanınıyor olunmasından çekinilir. Halkın böyle bir cezaya lâyık olmadığı izlenimi uyandırılmamalıdır. Kuşkucu bir yaratılışta olan Evariste, görev yaptığı çevrenin de etkisiyle, yargılanmak üzere karşısına çıkan herkesi hain olarak görmeye başlayıp şöyle düşünür: “Cumhuriyet! Gizli ve açık bunca düşmana karşı seni koruyacak tek bir yardımcın var. Hey kutsal giyotin, kurtar bu yurdu!”(7)

Komün Genel Konseyi üyeliğine de seçilen Evariste, aynı ortamı paylaştığı diğer kamu görevlileri gibi erdemli olduğu için değil şanslı olduğundan dolayı oturabildiği o jüri koltuğunda, üç ayını, tanınmış tanınmamış çok sayıda kişiyi idama göndermekle geçirir. Ölüme gidenler arasında, Elodie’nin eski sevgilisi sandığı bir soylu da vardır. Kıskançlık, intikam duyguları arasında bocalarken verilmiş keyfi bir karardır bu. Ayrıca, cezaya uğrayan adam doğru kişi de değildir. Elodie, yapılan bu haksızlığı öğrenince, Evariste’i cinayet işlemekle suçlar, ona karşı beslediği duygular artık değişmeye, olumsuz bir hâl almaya başlar. Evariste’in duygularına yenilerek aldığı bir başka ölüm kararı ise, kız kardeşi Julie’nin birlikte Londra’ya kaçtığı soylu eşiyle ilgilidir. Artık kız kardeşinin de gözünde duyguları olmayan, kötü biridir. İnsanları sevme özelliğini yitirmiş, ruhsuz, hassas olmadığı için resim yapma yeteneği de körelmiş bir varlıktır. Kendi kardeşini bile, Bölge Denetim Komitesi’ne ihbar edebilecek bir duruma gelmiştir. Kutsal adalete sığınıp evrensel hukukla bağdaşmayan kararlar alan bir mahkemede, sözde yargılanan kişiler kurbanlık bir hayvan görünümündedir. Doğruyu yanlıştan ayırmanın olanaksız olduğu, sanıkların tepkisinden korkulduğu için, alınan kararların sanıkların huzurunda okunmadığı böyle bir yerde Evariste’e düşen, erdemli bir insan saydığı Rousseau’dan, suçluları yüreğiyle yargılayabilme gücü istemektir. Ama yine de, uygulanan terör Evariste’in gözünde kutsaldır. Farklı düşünenler yüzünden bölünme tehlikesiyle karşılaşan ülke, Jakobenlerin sağladığı birlik sayesinde kurtuluşa ermiştir. Devrim şu sözlerle mantıksal bir gerekçeye dayandırılır: “Eski devlet, krallık denen o canavar, düzenini sürdürmek için her yıl dört yüz bin kişiyi hapsediyor, on beş bin kişiyi asıyor, üç bin kişiyi de tekerleklere bağlıyordu. Cumhuriyet şimdi gücü ve güvenliği için birkaç yüz kelle harcamak için tereddüt mü edecek? Yurt kurtulacaksa kana bulanalım, kanda boğulalım…”(8)

Evariste, yakın bir gelecekte olacakları sezer gibidir. Başına gelebilecek bütün olumsuzlukları kaderin bir hükmü olarak görecektir. Uğruna canını ortaya koyduğu vatanı, kendi kurtarıcılarını gözden çıkarmaktadır. Önemli olan taparcasına sevdiği bu yüce değer tarafından lanetlenmek değil, onun felaketlerden kurtulmasıdır. Kendini sadece yurduna adayan biri olarak insanların dünyasından uzaklaşmıştır; bir daha geri dönme umudu da yoktur. Vatan için, aşk da içinde olmak üzere, yaşamın bütün güzelliklerinden vazgeçilmiştir. Parkta otururken, yanından çember çevirerek geçmekte olan sekiz dokuz yaşlarındaki bir çocuğu tutup, elleriyle havaya kaldırırken ona söylediği şu sözler, inancındaki kararlılığı iyi yansıtır: “Özgür ve mutlu büyüyeceksin küçüğüm, bunu o acımasız Gamelin’e borçlusun. Sen mutlu olasın diye ben korkunçlaşmayı göze aldım. Senin iyi olman için canice davranıyorum, yarın Fransızların sevinç gözyaşları dökerek kucaklaşmaları için acımasız davranıyorum.”(9)

Evariste’e göre, çocuk büyüdüğünde adını duyduğunda belki kötü sözler ağzından çıkacaktır ama yine de mutluluğunu ona borçlu olacaktır. Çocuğun ilerde mutluluğu tanıyabilmesi için de, Cumhuriyet’in son düşmanı giyotinde can verene kadar hoşgörü, erdem kavramlarının yaşama geçirilmesi geciktirilmelidir. Ne var ki, devrimin kendi çocuklarını yemeye kalkacağı zaman yaklaşmıştır. Bir hükümet darbesi olur, Robespierre’le birlikte taraftarları da tutuklanır. Konvansiyon’un yayınladığı bildiride, Komün’e katılanlar yasa dışı ilân edilirler. Gözaltına alınan Evariste, kendini bıçaklayarak yaşamına son vermeye kalkışırsa da başarılı olamaz. Bir zamanların jüri üyesi, Komün Genel Kurul üyesi ressam Evariste bir hücreye kapatılır. Bir arabayla idam edileceği meydana götürülürken, geleceğini uğruna adadığı halk tarafından küfürlerle karşılanır. Ölümü tatmadan önce etkilendiği tek sahne, mahkûmları taşıyan araba evinin önünden geçerken eski sevgilisi Elodie’nin pencereden aşağıya fırlattığı, ama elleri bağlı olduğu için yakalayamadığı kızıl bir karanfil olur. Ölümden sonra yaşananlar, bir devrimcinin hatırasını tamamen silmeye yöneliktir. Elodie, Evariste’in hediye ettiği yüzüğü ateşe atıp, onun en yakın arkadaşı olan Desmahis’le gönül ilişkisine başlar. Evariste’in tablolarının kaderi ise, bir hırdavatçıda tozlanmaktır.

Anatole France, insanlık adına insani değerleri ayaklar altına alacak kadar bağnazlaşmış bir devrimciye, kendi de giyotinde can veren Saint-Juste’ün “Dünya yüzünden zorbalığı kaldırın, barışı ve erdemi yeniden kurmuş olursunuz”(10) sözünü anımsatır gibidir. Fransız Devrimi’nin kana susamış tanrılarının gölgesinde başlayan Evariste’in sıradan yaşamı, yeni düzenin mahkemelerinde gerçekleşen jüri üyeliği kimliği altında, gündelik hayata hiçbir zaman geçirilemeyecek olan “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” ilkelerinin henüz alaca karanlığında olumsuz bir değişime uğramıştır. Romanın bu başkişisi “terör” denilen acımasız çarkın ona göre vazgeçilmez, gerçekte oldukça önemsiz bir dişlisi haline gelmiştir. Evariste gibi yaşamı sanata dönüştürmeyi unutan eylemcilerin neden oldukları büyük insanlık yıkımı, devrimle yüceltildiğine inanılan Cumhuriyet’in manevi değerine gölge düşürmüştür
İnsanlar hiçbir zaman eşit olamayacaklar, mümkünü yok bunun, boş yere tersyüz ediyorsunuz ülkeyi.Yeryüzünde her zaman büyükler küçükler, şişmanlar ve zayıflar bulunacak.
Bakınız, gök bizi seyrediyor! O da, sizin gibi sevgilim, müşfik ve tapmaya layık. Onda da sizin parlaklığınız, tatlılığınız, gülümsemeniz var.
Zavallı yavrucuğum, bana karşı kendini mazur göstermeye ihtiyacın yok. Ne bunun için ne başka şeyler için... Ben senin ananım. Sen benim nazarımda daima temizsin
Birçok kadınlar, dedi, modayı takip edeceğiz diye çirkin oluyorlar. İnsan kendi vücudunun şekline göre giyinmelidir.
- Epikür şöyle diyor: Ya Allah sizi men etmek istiyor, fakat muvaffak olamıyor, yahut muvaffak oluyor fakat men etmek istemiyor. Yahut ne muvaffak oluyor ne istiyor. Yahut hem istiyor hem muvaffak oluyor. İstiyor da elinden gelmiyorsa kuvvetsiz demektir. Yapabilir de istemiyorsa Ahlâksız demektir. Hem istemiyor hem kâdir olamıyorsa âciz ve ahlâksızdır. İstiyor ve yapabiliyorsa neden yapmıyor, peder?
"Bir insanın onlardan daha farklı düşündüğü halde yine de iyi, suçsuz bir insan olabileceğini kabuk edemiyorlardı."
Anatole France
Sayfa 259 - Fransız ihtilalinin Terör dönemi

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Tanrılar Susamışlardı
Baskı tarihi:
1985
Sayfa sayısı:
293
Format:
Ciltli
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bilge Yayınları

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0