Hani kimi olaylar vardır; o kadar acıdır ki yaşananlar, tahmin edebileceklerinizin, hatta kabuslarınızın bile ötesindedir. Böyle şeyler nasıl olmuş, nasıl yaşanmış, insanlar nasıl bu kadar kötü olabilir, bunlara nasıl izin verilir, anlayamazsınız. Ve maalesef hatırladığınızda, o gözlerini kapatan toplumun bir ferdi olduğunuzu, kendi insanlığınızdan utanırsınız.
3 gündür gündemde, İstanbul’un en pahalı semtlerinden birine konuşlanmış, vakıf adı altına saklanmış bir cemaatin içindeki ensest skandalı var; kurban 6, fail 29 yaşında, ilişkiye izin veren de kız çocuğunun babası. İçten içe olduğunu bildiğimiz, duyduğumuz, hissettiğimiz, ancak bu kadar ileriye gidilebileceğini hiç düşünmediğimiz skandallardan. Ve ben Toni Morrison okuyorum… Ve insanlığın kara yüzünü gördükçe, yine -tüm samimiyetimle- kendi insanlığımdan utanıyorum.
Toni Morrison zenci toplumunun, özellikle Amerika kıtasındaki acı tecrübelerini dünyada en iyi anlatan kalemlerden… Daha önce okuduğum eserlerinde beni samimiyeti ile etkilemişti, öyle ki tekrar tekrar okumuştum bir çoğunu. “En Mavi Göz” de bu gruptan. Yıllar önce, liseli bir gençken okuduğum, etkisinden uzun süre kurtulamadığım, ama daha derin okuyup hakkında bir de inceleme yazabilmek için bugünü beklediklerimden…
1940ların Ohio’sunda geçiyor roman. Avrupa kanlı paylaşım kavgasının altında inlerken, kuzey Amerika’da hayat sakin. Yasal olarak kölelik kalkalı çok olmuş. Ancak beyaz ırkın üstünlüğü ve zencilerin aşağılanması, her iki toplumun da kabullendiği, adı konulmamış bir kural gibi hala yürürlükte. Beyazlar öyle yetiştikleri, öyle inandırıldıkları, eğitimleri sayesinde güçlü hissettikleri için inanıyorlar üstünlüklerine; zenciler ise az eğitimli, çok çocuklu, amaçsız, sefil hayatlarında kafalarını kaldırıp farklı şeyler yapmadıklarından