1000Kitap Logosu
Resim
8.1
10 üzerinden
2.370 Puan · 406 İnceleme
128 syf.
·
2 günde
·
10/10 puan
İncelemenin Ucuna Yolculuk
YouTube kitap kanalımda Tezer Özlü'nün hayatı, bütün kitapları ve okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz : youtu.be/4rhsgjdY_SQ Bu kitap incelemesini şu an Tezer Özlü'nün bedeninin yanında yazıyorum. Kanıt: i.hizliresim.com/e9h3lgo.jpg Demiştim ama sana Tezer, 4 gün önce Çocukluğun Soğuk Geceleri kitabına yazdığım bu incelemede #160478819 "Önümüzdeki günlerde seni ziyarete geleceğim Tezer, bekle beni." demiştim. Sadece 4 gün dayanabildim. Sen nasıl ki bu kitabında en sevdiğin yazarlar olan Kafka'nın, Svevo'nun, Pavese'nin yaşadığı yerleri ve mezarlarını bizzat ziyaret ettiysen, ben de senin kitaplarınla senin yanına geleceğimi söylemiştim, uyarmıştım seni... Üstünde çeşit çeşit otlar bürümüş ebedi meskenine bakıyorum şu an. Biliyorum, bu dünyada rahat bırakmadılar seni. Zaten o yüzden
Oğuz Atay
'ın
Tutunamayanlar
kitabında dediği "Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." alıntısındaki gibi sen de iç dünyana dönmedin mi? Sen de hayal kırıklığının olmadığı, sadece sevdiğin yazarlar ve onların kitaplarıyla bir arada olabileceğin bir sığınak aramadın mı? İşte yanındayım. Ben de o sığınağı arayanlardanım. Toprağın üstünde bir türlü bulamadığın huzuru, toprağın altında bulduğunu hissedenlerdenim. Sen nasıl ki bu kitapta yazarların yanına yolculuk ederken aslında bir nevi kendi yaşamının ucuna da gitmişsen, ben de senin yaşamının tam ucundayım şu an. Bu uçtan, ölümden ötesi var mı? Bir şeyler söylesene Tezer... "Var" de bana. Dünyada milyarlarca inanan insan senden bu cümleyi duymak istiyor. Senin hayatın boyunca nefret ettiğin ve bu kitabında yerin dibine gömdüğün düzenlerimizin, akıl ve namus anlayışlarımızın, kurumlarımızın hepsi senden "Evet Oğuz, evet! Ölümden ötesi de var." demeni bekliyor. Ben ise nereye gömüleceğini ve ölü gövdenin ne olacağını bile umursamadığını bildiğim için senden bunları demeni beklemiyorum. -demin dediğin beklentiyle çeliştin Oğuz- Sen sadece sevdiğin yazarlarla ve roman kahramanlarıyla baş başa kalmak istedin. Senin kafana 27 Mayıs Darbesi'ni attılar. Sen sadece sevdiğin insanlarla keyifli sohbetler edebilmek istedin. Senin kafana 12 Mart Muhtırası'nı attılar. Sen sadece biraz olsun huzur bulabilmek, kendinle baş başa kalabilmek istedin bu canı çıkasıca dünyada. Senin kafana 1 Mayıs 1977'de hayatını kaybeden 34 işçinin cesedini attılar. Bu ülkede yaşamanı çok gördüler Tezer. Yaşamın ucuna bile rahat rahat yolculuk etme hakkı verilmiyordu insana bu dünyada... Ben ise yanındayım. Hiçbir siyasi olayın anlamının kalmadığı bir yerdeyim. İstanbul, Aşiyan Mezarlığı'ndayım. Bedeninle aramda 1 metre bile yok. Bedeninin yanında bir defne ağacı. Defne ağacının anlamını bilir misin Tezer? Bu ağaç her zaman yemyeşil kalmasıyla aslında ölümsüzlüğü temsil eder. Sen ölümsüzsün Tezer. İstediğin kadar fiziksel olarak aramızda olma, sen düşüncelerinle, tutkularınla, gitmek isteyişlerinle ölümsüzsün. İstanbul'a gömülmek istemediğini biliyorum. Ama emin ol, İstanbul'un en güzel yerlerinden birindesin. Yanında Rumeli Hisarı, karşında Anadolu Hisarı. Önüne serilmiş bir boğaz. Ben de senin kitaplarınla yanındayım işte. Sen nasıl kitaplar yazarak ölümsüzlüğe ulaşmak istediysen, ben de bugün seni resmen ölümsüz ilan ediyorum. Kurumların canı cehenneme. Bu yazı sürecinde bunu ilan edecek kurumların hepsi benim. Çünkü Tezer, benim de senin dediğin şekilde "Kurumlarınıza uyuyor gibi görünmem, onlara karşı direnmemi ancak böyle sağlayabileceğine inanmamdandır" (s. 58) Yanımda kitaplarını da getirdim demiştim, evet getirdim. Yazdığın ne varsa hepsini okudum Tezer! Sadece ben de değil. Binlerce okur senin yazdıklarınla kendi ruhunu şekillendiriyor şu an. Cümlelerinin altını çiziyor. Çocukluğunun soğuk gecelerini hatırlıyor. Yeryüzüne dayanabilmek için yeni anlamlar keşfediyor. Yaşamlarının ucuna yolculuk ederken yanında götürebileceği yol arkadaşları buluyor. Sen tutkularını, arayışlarını, başkaldırılarını ve bu ülkeden kaçıp gitmek isteyişlerini bu kitabında yazdıkça "Ne kadar da bana benziyor bu kadın!" diye haykırdım içimdeki sığınaklarda sessizce. Evet, bence sessiz haykırışlar da vardır. Yaşamımın ucuna yolculuk ederken o iç sığınağımdaki haykırışların ne kadar da sesten mahrum olduklarını fark ettirdin bana. Seni okudukça kendimi okuyormuşum gibi hissettim. Yediğin fiziksel elektroşokların düşünsel olanlarını yedim ben senle. Sahi... Hepimiz, evet hepimiz, kendi yaşamlarımızın ucuna yolculuk etmiyor muyuz en nihayetinde? Hepimiz bir gün Tezer'in huzurla uyuduğu yerin bir benzerinde olacağız. Kapkara toprağın altında. Belki de ilk kez o zaman canlılara besin olduğumuzda bir işine yarayacağız hayatın. Değil mi Tezer? Tezer'in yaşamının ucundayım. Şu an onla birlikte kendi yaşamımın ucuna da yolculuk ediyorum her saniye. Akrepler ve yelkovanlar peşimde. Bıraksanıza peşimi! Her an kendi ölümüme doğru adım atıyorum. Bu yazdıklarımı okuyan sizler de -evet, evet hepiniz, size sesleniyorum- kendi yaşamlarınızın ucuna yolculuk ediyorsunuz benle birlikte. Bileti çok önceden kesilmiş ve adı ecel konmuş bir seyahat bu. Hazır mıyız bu yolculuğa, düşündük mü kendimizden başkalarını, birilerinin yüzünde ufak da olsa bir tebessüme sebep olabildik mi, bir açın karnını doyurabildik mi, dünyayı daha yaşanır hale getirebildik mi, Cioran'ın dediği gibi nerede tükettik ömrümüzü, ne kadar başarılı olduk hayatlarımızda? -işlerimizde hiç ödün veremediğimiz şu kokuşmuş başarılar var ya hani- Bu ülkede hiçbir şeyin değişmediğini sana söylemeliyim Tezer. Hala siyaset ve futbol gündemin büyük kısmını kaplıyor. Hala senin gibi bu ülkeden kaçıp gitmek isteyen milyonlarca genç var. Bir zamanlar ben de onlardan biriydim. Senin bu kitabında yaptığın gibi ben de kaçıp gittim Berlin'e, Prag'a, Torino'ya; ben de yürüdüm Kafka'nın, Svevo'nun, Pavese'nin yürüdüğü yerlerde! Acaba bu dünyaya bıraktığımız izler olan adımlarımız birleşmiş midir, aynı yerlere basmış mıyızdır senle, ne dersin? Ama sen üzülme Tezer. Biz senin kitaplarını kitap okuma grubumda bile okuyup tartışacağız bu ay. Biraz olsun mutlu hissedebil, yaşamının ucundayken o uçurumdan aşağı biraz daha güvenle bakabilesin diye... Emin ol ki senin yazdıklarını içselleştiren yüzlerce, hatta binlerce okur var bu ülkede şu an bile. Onlar da kendi yaşamlarındaki yolculuklara seni katıyorlar, her gün seyahat ediyorlar senle ve acılarınla birlikte. Kaybettikleri umutların yolculuklarındalar onlar da. Sen üzülme. Bu incelemeyi şu an okuyanlar da aslında farkında olmadan bu "İncelemenin Ucuna Yolculuk" ettiler. Bu inceleme de şimdi diğer benzerleri gibi son noktasını koyacak. Koyuyor. Koydu.
Okuyacaklarıma Ekle
126 syf.
·
2 günde
·
4/10 puan
Hani olur ya, mesela taze fasulyeyi sevmezsiniz, ama gittiginiz bir yerde fasulye ikram edilir, cok da guzel yapilmistir, herkes cok begenir. Ve siz de merak eder bir catal alirsiniz. Guzel de olsa, baskin tat fasulyedir ve siz sevmiyorsunuzdur neticede. Bu, fasulyenin kotu oldugunu gostermez, ama sizin sevmenizi de gerektirmez… Ozetle, kitabi bitirdim ama anladim ki kitap benlik degilmis. Kitaba kotu diyemem, neticede o kadar cok sevenin yaninda begenmeyen azinliktayim. Ama kitapla ya da yazarla okuyucu arasinda kurulmasi gereken o bag, bizim aramizda olmadi. Olamadi… Peki neden… Birincisi ben sayisalciyim, hayatta her seyi formulize edebilen bir yapim var. O yuzden o formulun disina cikan bir sey oldugu an ben kayboluyorum. Algim kopuyor. Benim icin de bir yazinin girisi, gelismesi ve sonucu olmali. Ki ne kitabin genelinde, ne de kitabin bolumlerinde bunu bulamadim. Bir anda yazarin beyninde baslayan dusunce akisi, zaman zaman bir yolculuk boyutunda zaman zamansa yine beyinde dusunceler uzerinden akti. Akti akmasina da, bende pek akamadi. Bir cumle yazarin dis agrisindan bahsediyor, bir sonraki cumle sehrin sokaklarina geciyor, ardindan yalnizliktan dem vurup dorduncu cumlede yeniden konu bas agrisina baglaniyor. Takip etmekte gercekten zorlandim. Ikincisi, ki yine tamamen birinci ile ayni sebepten, cumlelerde de bir formul aradim durdum. Benim bildigim, cimleler sirasiyla ozne tumlec ve yuklemden olusur. Ama bu kitapda degil. Tamam arada devrik cumleler de olur ama bir paragraf, sadece birer kelimeden olusan cumleler vardi. Kitabin ozellikle ilk yarisinda tamamlanmamis cumleler, tamamlanmis cumlelerden cok cok daha fazlaydi. Zaten Saramago tarzinda nokta ve virgule disinda bir isaret kullanilmamis olmasi zorlastiriyordu okumayi. Son olarak da… Ne yazik ki yazarla aramla duygusal bir bag da kuramadim. O yuzden pek cok okurun incelemelerinde belirttigi “cok guzel tespitleri var, bana hayati sorgulatti” gibi bir durum bende olmadi. Bunun altinda yatan sebep ise yazarin inanilmaz karamsar olmasi. Gercekten okurken icim daraldi. Ya bir de, nasil desem, hayatta gercek problemleri olan milyonlarca insan varken cani biraz sikilmis ve kendisini Avrupa gezisine vermis bir insanin burjuva problemlerini okumak bana pek de samimi gelmedi. Yani nasil desem, yillardir Dante’nin evini, mezarini gormek icin bir Italya yapasim var ama is guc hayat kosusturmacasi yuzunden hala mumkun olmadi. Ote yandan yazarin haftalarca is guc dusunmeden sevdigi bir yazarin ayak izlerini takip edebilmesi mukemmel bir firsast ve harika bir yasam tarzi. Bir de nasil desem… ben bir kitabi okurken yazarin hayal gucunu, hayallerini, umutlarini paylasmak isterim. Hayatta o kadar can sikici olgu varken, ve ne yazik ki her haberlere bakinca bu kotu olgulara maruz kaliyorken, bir kacis noktasi olarak gordugum, guvenilir limanlarim olan kitaplarimda da fazladan defresif fikre maruz kalmayi istemiyorum.
Okuyacaklarıma Ekle
128 syf.
·
14 günde
·
Puan vermedi
Mezarlara ve büyük sözcüklerin ölü duvarlarının ardına bir yolculuk.
Tezer Özlü
'nün ilk olarak 1982 yılında Almanca olarak ‘Auf dem spur eines selbsmords (bir intiharın izinde)’ adıyla yayımlanan ve 1983 Marburg edebiyat ödülünü kazanan bu kitabı, daha sonra 1984 yılında '
Yaşamın Ucuna Yolculuk
' adıyla ada yayınları tarafından dilimizde yayımlanmıştır. Bu kitap gerçek anlamda varoluşçu yazarlardan alıştığımız anlatı tarzının iyi örneklerinden biridir benim fikrimce. Fakat inkar edemem okuması biraz zor bir kitaptır. Bunun sebebi ağır betimlemeler ya da inanılmaz olay akışı gibi faktörler değil. Görünürde bir konu yoktur, heyecan verici tasvirler, detaylı anlatımlar yoktur. Bunun yerine okuyanı kendi varoluşunu sorgulamaya, esas sihrin varoluşun kendisi olduğu farkındalığını vermeye yarayan iç burkan bir atmosfer vardır. Yazarın varoluşu sorgulaması, nihilizmin sularından kolay kolay çıkmaması ve her satırına sinen pesimistliği, eserin bir solukta okunamamasının en önemli etkenlerindendir bana kalırsa. Biraz derinlemesine inceleyecek olursak; Bir kadın ki kelimeleri de yolculuğu kadar ağır. Baş ağrıları bulaşıcı, tespitleri çarpıcı, hayal kırıklıkları gerçekçi. Bir kadın ki yol alıyor, sadece gitmek için; bir otel odasından diğerine, bir trenden bir otobüse, bir şehirden bir kasaba’ya. “gitmek, her şey‘dir” diyor ve ekliyor; “yaşamı, gitmek olarak algılıyorum”. Ve gidiyor. Bir kadın ki bir bavulla birlikte; içinde ne olduğunu bilmiyoruz, ne giyiyor bilmiyoruz, neye benzer bilmiyoruz, ne yer ne içer bilmiyoruz, neleri sever, neleri sevmez bilmiyoruz. Bildiğimiz 83 yılının 9. Eylül gününde, doğum gününde, kendisiyle aynı gün doğmuş olan
Cesare Pavese
'ye doğru yolculuğuna giriştiği. Fakat ona giderken, yolluk niyetine;
Franz Kafka
'ya ve
Italo Svevo
'ya da uğradığıdır. Ve mezarlarını, yaşadıkları yerleri, yaşasalardı eğer yaşayabilmeleri muhtemel olayları ve yaşamamalarına rağmen onları yaşatma çabasına doğru yol almasıdır. Yazar ilk olarak Kafka’nın mezarını ziyaret eder. Daha sonra özgürlüğünün simgesi trenler onu İtalya'ya, Trieste'ye getirdiğindeyse, bizi Svevo'nun evine, kızı Letizia ile buluşmaya götürür. Bu buluşmada da James Joyce'dan Goethe'ye, Schiller'den Schopenhauer'a, Hölderlin'den Rilke'e kadar sayısız şair ve yazarın dünyasına yine kısa ama tarifi uzun bir yolculuğa çıkarır yazar bizi. Yolculuğu boyunca hiç ayrılmadığı tek şey diş ağrısı olan ve sigarayı azaltmayı düşünen Özlü'nün yalnızlığıyla da başı derttedir. Kadınlığın, kadın olmanın, özgürce yaşama isteğinin, erkek egemen topluma bağlı kalmak istememenin, herkese rağmen tatminkar olmayan bir bağlamda sevişmenin, karşılıksız sevmenin psikozuyla yaşayan (ki bu noktada id-ego-süperego çatışması devreye giriyor bunu yazının ilerisinde açıklamaya çalışacağım) bu karamsar kadın, aynı zamanda yazarlığının da bir parçası olarak yitip gitmeyi kabul etmemektedir. Fakat bütün bu yaşamak için şart faktörlere rağmen intiharı ve intiharın da ruhunda bulunan çekip gitmenin albenisini de onu ölümsüz bir istekle bağlı olduğu Pavese'ye gitmekten alıkoyamaz. Nitekim Trieste'ye, ona doğru yol alırken sanki yaşamın sonuna doğru yolculuk etmektedir. Santa Stefano Belbo'ya vardığındaysa Pavese'nin ruhu onu tam bir kuşatma altına alır. Pavese'nin ölmeden önce sık sık buluştuğu dostu Nuto ile bir süre arkadaşlık edip, onun hakkında bilgiler alır ve Pavese'nin intihar ettiği otele gidip, orada kalır. Pavese'nin intihar etmeden önceki ruh halini anlamaya, uzatmalı sevgilisinin gitme isteğini anlamlandırma çabasına girişerek, bir bakıma onunla aynı duyguları paylaşmaya çalışır. Pavese ile ilgili gözlemleri, genellikle kadınsal açıdan yapılan çıkarımlardan ve onun hayatına dair atıfta bulunduğu tespitlerle olay örgüsüne dahil eder. Pavese üzerinden yaptığı mutsuzluk, yalnızlık ve ara sıra zamansızlık isteğine karşı bunalımlı eğilimler onu salt bir intihar duygusundan uzak tutmaya çalışsa da kendisi ile olan savaşı yaşamın ucuna yolculuğunun son demleridir. Yazar için varoluşu sorguladığını söylemiştik bu bağlamda kaleme aldığı bu eserle Türk edebiyatında gelenekselliği kıran isimlerden biri olan Tezer Özlü, lirizmi varoluşçu kimliğiyle buluşturmuştur. Çocukluk ve yetişkinlik dönemlerinde yaşadığı buhranının ürünü olan bu eserde; içinde bulunduğu dünyayı, yalnızlığı, toplumsal kurumlarla olan arasındaki bağın kopukluğunu, ruhsal çatışmaları gözler önüne sermiştir. Kendini gerçekleştirmesini ve varoluş kaygılarının bilinç yüzeyine çıkmasını sağlayan, otobiyografik özellikler de gösteren bu anlatım yukarıda bahsettiğim gibi psikanalitik değerlendirmeye de çok uygundur bence. Yapılan yolculuklar ve ziyaret edilen mekânlar, yazar için arınmanın, boşalmanın ve temizlenmenin simgesidir. Ruhsal ve zihinsel temelli yolculuğun bir eser haline geldiği bu sanatsal yaratımda id-ego-süperego çatışması sıkça hissedilir. Romanda “id”den gelen yasak cinsellik vardır. Yazar kişilerin ve toplumun ondan beklediği yaşam biçimine “id” dâhilinde karşı çıkar. Haz tarafından denetim altına alınan id, yazar toplumdaki evli veya bekâr kadının sorumluluklarını reddedip dilediğini yapmasıyla kendinin gösterir. Yazar için cinselliği yaşamak evli veya bekârların yaşayacağı bir olgu olmaktan çıkmıştır. Kişinin kendi içsel dürtülerini doyurması gereken olgudur cinsellik. Yazar bu ilkel hazzı doyurmak ister ve evli bir kadınken yasak cinselliğin içinde olmaktan çekinmez: “Beni nasıl karşıladığını hiç düşünmüyorum. Kimsenin beni nasıl karşıladığını hiç düşünmüyorum. Belki bencillik ediyorum ama, artık bir yerde, ancak benim, kendimin herkesi ve her olguyu nasıl karşıladığım ilgilendiriyor beni. Hiç değilse böyle davranmayı hak ettiğimi sanıyorum. Bu hakkı kendi kendime verdim, en genç yaşlarımda istediğimle yatmak hakkını kendi kendime verdiğim gibi. Varoluşumuzun en güzel inceliğini, bir başka insanın teniyle birlikte olma isteğimizi kimseye kısıtlandırmadım."(s.71) Yazarın gençliğinden bu yana yaşadığı ilişkiler “süperegonun” denetimi altına girmemiştir. Yazar “id”den gelen ilkel dürtülerle ilişkilerine yön vermiş, kişilerin ve toplumun öğretileri onun ruhsal mekanizmasını yönetmemiştir. Sonraki paragraflarda ise yazar geriye giderek bilinç dışına atılmış dürtülerini ego hizmetinde bilinç yüzeyine çıkarır, yaşadıklarını şöyle değerlendirir. “Otelden çıkmadan önce ayna önünde yorgun yüzümü çevreleyen saçlarımı tararken, Gerede’de beyaz okul yakalarını ve tafta kurdelelerini kolalayan çocuğu, bayram günlerinde kahramanlık şiirleri bağıran öğrenciyi, kentten kente koşan, dünyayı arayan genç kızı, yorgun bir ev kadınını, iki kocanın hem sevdiği, hem hırpaladığı, iki kocayı, hem seveni hem hırpalayan, iki koca tarafından hem aldatılan, hem seven iki kocayı aldatan kadını, bütün direncini kendi kaynağından alan kadını, hiçbir zaman yaşamın dışına atılmamış bir insanı düşünüyorum. Onu itebilecek tek kişi, gene kendisi. Kendine yaşamın sonunu başlangıç yaptın, diyorum…"(s.71) Burada yazarın çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde kabul edemeyip ego hizmetiyle bastırdığı duyguların zamanla “id”in kontrolünde ortaya çıkışını görüyoruz. Çocukluk döneminde aile, okul gibi otoriter kurumların dayattığı roller süperegonun yazardaki izleridir. Çocuklukta bastırılanlar ise gençlik ve yetişkinlik dönemlerinde süperegonun engeline takılmadan tecrübe edilen deneyimlere dönüşür. Yazar dış dünyayı yeniden keşfeder adeta. Kısacası yazarın içsel yolculuğunun anlatıldığı bu eserde sevdiği yazarlardan alıntılar, gençlik, yetişkinlik ve evlilik dönemlerinde yaşadığı ruhsal sıkıntı ve zorlu süreçler kısa fakat yoğun bir anlatımla bize verilir. Yaptığı yolculuklar sırasında içsel dünyasına da seyahat etme fırsatı bulan Özlü, bir nevi ruhunu temize çıkarmıştır. Yolculuk sırasında sık sık ölüm, yaşam, yalnızlık, varoluşunu engelleyen problemler gibi bilinç dışına ittiği sorunları bilinç düzeyine çıkarmış ve ruhen boşalma yaşamıştır. Onun ekseninden yaşama yeniden bakacak ve değerleri tekrar değerlendirecek olanlar için yazarın sözü çoktur ama az konuşur; “İnsan çoğu kez son bulduğu duygusuna kapılıyor, oysa yaşamın sonsuzluğunu algılayabilmek için bile yeterli değil, bir insan ömrü…”
Okuyacaklarıma Ekle
128 syf.
·
5 günde
·
9/10 puan
İnsan düşüncələrinin, hiss etdiklərinin bir yazar tərəfindən kağıza töküldüyünü gördükdə daxili narahatlığı, hiss etdiyi yalnızlıq bir nəbzə də olsa, azalır sanki. Bir yerlərdə düşünən, hiss edən, qısaca var olan insanların mövcud olmasını bilmək insana hüzur verir. Kitabın ən təsiredici səhifəsindən bir alıntı qeyd edib, sonra nacizanə düşüncələrimi paylaşacağam. “Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki.. Bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz.” (səh. 57) Mən nə oxudum belə.. Yaşamın Ucuna Yolculuk-modern türk ədəbiyyatında özünəməxsus tərzi ilə seçilən Tezer Özlünün alman dilində “Auf den Spuren eines Selbstmords” (Bir İntiharın İzinde) adı ilə yayımlanan ikinci irihəcmli əsərinin türk ədəbiyyatına adı qazandırılmış halıdır. Kitabı oxumadan öncə yazarın həyatı və yaşadığı dönəm ilə bağlı məlumatlı olmağın Tezeri daha yaxşı anlamaqda oxuculara kömək edəcəyini düşünürəm. Kitab Tezer Özlünün qısa anlatılarından və düşüncələrindən ibarətdir və hadisələr daha çox yollarda keçir.Bir çox şəhər və bir çox insanla bizi tanış edən Tezer məkanlara, zamanlara sığa bilmir, demək olar ki, zaman və məkan anlayışlarını qəbul etmir, həmişə gedir, getmək haqqında düşünür. Cəmiyyətindən,ölkəsindən qaçışı əslində onun öz daxilinə, öz mənliyinə etdiyi səyahətin başlanğıcı idi. Qatarla hər gedişində özünü sorğulayır, şəhərlərdən uzaqlaşdıqca özünə yaxınlaşır, özündə yeni bir şeylər kəşf edir.Tezer hər sətirdə yaşamın, varoluşun anlamını axtarır, sistemə, topluma, stereotiplərə və insanın mənliyinin qəliblərə sığdırılmasına isyan edir. Yazar varoluş sancılarını, qaçma istəyini, heç bir yerə aid hiss edə bilməyişini bütün içdənliyi ilə kağıza tökür. Anlatılarında bəzən özü ilə, bəzən isə oxucuları ilə söhbətləşir. Heyranlıq duyduğu yazarların-Kafka, Pavese, Svevonun izlərini özündə daşıyan yazar onların məzarlarını ziyarət edir, Pavesenin intihar etdiyi otelə qədər uzanır bu ziyarət. Və ya bu axtarış. Tərz etibarilə,hər kəsə xitab etmədiyini düşündüyüm bu kitabı oxuyarkən bir qədər depressiv və melanxolik hiss edə bilərik. Acılar olmadan yazıla bilməyəcəyini,ədəbiyyatın yaşam və ölümün artıq acıları saxlamağa yetmədiyi zaman başladığını deyən Tezer Özlü, var olmanın və gerçəkliyi dərk etmənin bədəlinin ağır olduğundan yazır əslində. Dostoyevski demişkən, “Anlamak acı verir.”
Okuyacaklarıma Ekle
1
2
3
4
...
41
410 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.