• Thad karısına bira verdikten sonra biberonları ısıtmak içini mutfağa gitti.
  • Utan utaaan, utanmayan insan olur mu laaan!?

    Baharın gelişini selamlayan kuşların cıvıltısı odasına kadar uzanmış, neşeli bir günü dişlerine kadar getirmişti. İlk iş yataktan hızlı bir şekilde kalkacak gazetesini kurtaracaktı. Gazetesi ya çalınıyor ya da birileri tarafından okunarak örseleniyordu. Dışarı çıkmasıyla alnının kırışıklarının yüzüne resim olması bir oldu. Gazete yoktu. Teknolojiye olan düşmanlığına kızıyordu şimdi. Çağın gerisinde kalışıyla övünürken bunu daha fazla sürdüremeyeceğini fark ediyordu artık. Sonra durup düşündü: Acaba diyordu yine kötü bir durum yaşandı da Hulki efendi gazeteyi koymak istemedi. Bir an içine oturan o kurşuni şüpheyi tanıdı.

    Hulki yıllardan beri gazetesini bırakıp giden adamdır. Gazete de kötü bir haber olunca -özellikle kadın cinayetleri, cinsel istismar, ensest vb – koymak istemez, faturanın kendisine çıkacağını bilirdi. Acaba dedi yine bir sıkıntı mı oldu? Yine mi Allah'ım yine mi? Ötelerden beri tanış olduğu bu şüphenin damarlarından akarak beynine ulaştığında pencereyi açıp az biraz oksijen barındırsa da havayı içine nüfuz etmeye çalıştı. Ayakları bir ileri iki geri gidip geliyordu. Öyle kötü bir haber varsa bile bu haberi bünyesine kabul ettirecek mahiyette bir güce sahip olmalıydı. Kahvaltısını yapmak için birtakım hazırlıklara girişti. Süheyla hanım 36’larında dul bir kadındı. İyi bir aile eğitiminin yanısıra yurtdışı destekli iyi de bir eğitim almıştı. İş hayatını bırakmış eşinden kalan miras ile hayatını idame ettiriyordu. Genel anlamda hayatından memnun bir bireydi.

    Bugün onun komşularına gitme günüydü. Aslında komşularını günahı kadar sevmezdi. Sırf kafasında kendi iç sesi dışında birtakım sesler biriktirmek ve kafasını dağıtmak amacıyla onları ziyaret ederdi. Saate baktı ve artık gitmek için kapıya yöneldi. Apartmandan sesler geliyordu, kadınlar iştahlı iştahlı çıkıyordu merdivenleri. Artık o da varmıştı komşusuna. Hoşbeş, dedikodular, kontralar, kahkahalar birbirlerini kovaladı. Artık kafasının yeterince bu boş şeylerle boşlukta gezindiğine kanaat getirdiğinden kalkmak istedi. Sonra ısrarların beraberinde oturuverdi. Komşularından Sevde hanımın üniversiteye giden bir oğlu vardı. Anlat anlat bitiremiyordu oğlunun maharetlerini, bir gün o kızla diğer gün başka kızla birlikteydi. Hatta üç kızla aynı anda sevgili olmuşluğu bile vardı. Bunları övüne övüne anlatıyordu, laf kızından açıldığında ise suratı yere düşüyor, bir koca bulması dahilinde sırtındaki yükün kalkacağını söylüyordu. Süheyla hanım’ın olduğu ortamda TV açılmaz, radyo dinlenilmezdi. Bu kuralın getirdiği sınırı komşuları asla geçmez, saygıdan çok ondan hallice korkarlardı. Feminist yanını bildiklerinden de kötü haberler aldıklarında sus pus olurlar, konunun etrafından bile geçmezlerdi. Yine Sevde hanımın küçük oğlu ani bir hareketle TV’yi açıverdi. Açılır açılmaz haberlerde genç bir kızın önce tecavüz edilip sonra da hunharca katledildiğine ilişkin bir haber gözleri kanatıyordu adeta. Süheyla hanım dışındakiler ''vah vah, tüh tüh'' tarzı yakınmalar sergilerken o şok içerisindeydi. Yanında bulunan Sevde hanımı göz ucuyla süzdü. Boğmak istiyordu onu! Çünkü çok değil 5 dakika önce oğlunun yaptıklarıyla övünürken şimdi üzüntülü haller sergiliyordu. Hiçbir şey demeden kalktı, koştu ve kendini sokağa attı. Gözyaşlarına boğuldu. Zihninin bir köşesinde ölen kızın annesinin feryatlarının sesi yükseliyordu, içi parçalandı. Gözyaşları kuruyana dek ağladı, ağladı, ağladı.

    Süheyla Hanım gittikten sonra, komşular aralarında konuşuyorlardı. Pakize hanım lafa girdi:
    ‘’Aman canım, biz üzülmüyor muyuz? Ama bu kadarı da fazla değil mi sizce de? Birden kalkıp gitmeler, ayıp canım şurada ayda bir buluşuyoruz. TV’de gördüğün kız senin akraban mı, kızın mı, komşun mu? Bu kadar etkilenecek ne var. Onunki de azıcık şov bence!’’
    Sevde Hanım:
    ‘’Bunun yüzünden konuşamaz da olduk. Nasıl ters ters bakıyor kız Azize gördün mü? Gözleriyle yiyecek sandım, kocasızlık buna yaramamış, ateşi başına yükselmiş. Bunun ilacını yazıyorum nah şuraya: 1 adet koca!’’

    Kahkahalar koridordan sızıp apartman boşluğuna doluyordu. Süheyla hanım yürüye yürüye sahili bulmuştu çoktan. Allah'ım diyordu, cennete inanmıyor olsaydım şuracıkta kendimi boğabilirdim. Oysa kimse bilmiyordu Süheyla hanımın derdini, iç ettiği meseleleri. Ön yargılı olmak nefes kadar su kadar olmazsa olmazımızdı ne de olsa. Ötelerden evladının bu şekilde katledildiğini bilmeden ileri geri arkasından dedikodusunu yapmışlardı. Bir ateşin var olduğunu kabul etmek için illa o ateşte yanmak mı gerekirdi?

    Azize hanım lafa girerek:
    ‘’Allah kimseye kaldıramayacağı yük vermesin, Süheyla hanım’ın verdiği tepkinin yerli yersiz yanları var ancak tadımızı kaçırmamak da istemiş olabilir. Benden sana tavsiye Sevde oğullarına az akıl ver, uzak dursunlar bu soytarılık panayırından. Bugün ona yarın sana diğer gün bana. Hiç derste çıkarmaz mısın yaşananlardan?’’
    Sevde adeta kükremişti:
    ‘’Benim oğlum sadece gönül eğlendiriyor, hiç bezi olmaz o taraklarda!’’
    Azize Hanım: ‘’Sen bilirsin, yine de çocuklarının kötülüğünü istemem, severim seni de çocuklarını da’’

    Hulki efendi artık gazeteleri saklamıyor üçüncü sayfa haberlerinde kadın cinayetleri olsa dahi Süheyla hanımın gazetelerini bırakıyordu kapı önüne. Ağır bir papara yemiş ve epey küskündü. Süheyla hanım yine bir gün gazetesini okurken aklında keskin bir düşünce belirdi. Acaba diyordu, bu olayları afişe etmek mi lazım yoksa üstünü kapatmak mı? Çünkü ne zaman bir olay patlak verse zincirleme diğerleri de yaşanıyordu. Önce bu sorunun cevabını bulup sonra da mücadelesini verecekti. Çocukluğunu düşündü birden, annesinin kendisine söyledikleri belirdi zihninde: İnsanın ilk vatanı kendisidir yavrum, bedeni de topraklarıdır. O toprakları evlenene kadar muhafaza etmen gerekir. Sonra pişman olma kuzum diye de eklerdi. Daha küçüktüm bunları dinlerken olayın ciddiyetini tam olarak kavrayamadığımdan sokakta birlikte oynadığımız insanların masumiyeti sinmişti düşünceme. Ya da sokaktan gelip geçerken bana şeker veren postacı Adem abinin. Saçımı okşamadan asla yanımdan geçmeyen Bakkal Nuri’yi de eklersek cinsiyet ayrımı sadece sözgelimi işgal ediyordu dünyayı.

    Cevabı bulmuştu Süheyla hanım. Bu olayların afişe edilmesi diğer olayların da fitilini ateşliyordu. Gazete gazete dolaştı, tanıdıklar vasıtasıyla birilerinin sözünü en azından dinlemesini istiyordu. Ancak ne ettiyse sözünü dinletemedi. Çaldığı çoğu kapıdan kovuldu, diğerleri de yarım kulak dinlediler. Bir gün gazeteyi bırakıp giderken yakaladı Hulki Efendi’yi kapıda. Üç beş söz ile gönlünü aldı. Biraz daha fazla konuşsalar adları çıkar diye korkusundan acele acele sordu: ‘’Sen her yeri gezersin, bilirsin, yıllar yılı gazete dağıtırsın, hiç yok mu etrafında tanıdık gazeteci?’’ Hulki Efendi küskünlüğünü unutarak ‘’Sevde hanımın akrabası bir gazetede editör diye biliyorum amma yanılıyor da olabilirim, hele ona bir sorun’’ dedi.
    Sevinmişti Süheyla hanım hem de delicesine. Bir gazete bile olsa sesini duyuracak bu haberlerin yapılmasının toplumda yaşanan olayları hafifletmek yerine benzinin üzerine ateşle gitmekle aynı görevi gördüğünü anlatacaktı. Çaldı Sevde hanımın kapısını. Çapkın oğlan açmıştı kapıyı, yüzünü azdırdı ve annesinin evde olup olmadığını sordu, Süheyla hanım. Oğlan Süheyla hanımdan hafif tırsmıştı ve koşar adımlarla annesini çağırdı. İçeri buyur ettiler onu. Süheyla hanım lafı fazla dolandırmadan konuya girdi:
    ‘’Bak Sevde hanım, durum durum bundan ibaret, senin de bir tanıdığın varmış Zürriyet gazetesinde, gel bir el atalım bu duruma’’
    Sevde hanım küçümseyerek:
    ‘’Vallahi Süheyla hanımcığım, Zürriyet gazetesinde tanıdığım bir değil, üç tane ancak bu tür küçük hadiselerle onları yormak, kredimi kullanmak istemem, daha oğlanın bir sürü yazılı / sözlü mülakatı var. Sen de epey büyütüyorsun bu meseleleri canım, az keyiflen!’’
    Süheyla hanım ısrar etmiş, deyim yerindeyse yüzünün suyunu dökmüş ancak Sevde hanımı ikna edememişti. Çaresizce kalkarken Sevde hanımın kızını gördü, adını sorup hal hatır ettikten sonra ona sarılarak evden ayrıldı.

    Bu olayların yaşanmasının üzerinden yaklaşık 3 yıl geçmişti, Süheyla hanım artık 40’a merdiven dayamış, Türkiye aynı Türkiye, erkekler aynı erkekler, kadınlar aynı kadınlardı. Değişen tek şey yaşı, saçı ve bedeniydi. Zihinler bir hapishanede esir tutulmuştu sanki. Kimse doğruya doğru demiyor, çıkarları hangi istikametteyse o yönü doğru addediyordu. Değişen bir şey daha vardı, artık evinde TV bulunuyordu Süheyla hanımın. O gün sabah haberlerine bakmak üzere açıverdi. Açmasıyla, buhranlara sevk olması yine bir oldu. Bu kez kadın cinayeti pek uzakta değil aynı mahallede cereyan etmişti. Masada ne var ne yok hepsini dağıttı, kumandayı duvara fırlattı. Bağırmak için camı açtı, imdaaaaattt! Allahım beni bu cehennemden kurtar demek istiyordu. Tam bağıracak sıra karşı apartmanın girişinde gördü Sevde hanımı. Yerlerde sürünüyor, yırtınıyor, bağrına bağrına vuruyordu. Evet! Ölen kızıydı. Yaklaşık 3 sene önce ne olursa olsun bir kocaya verebilmek, sırtından bir yükü daha hafifletmek adına ipe sapa gelmez bir adamın evine gelin etmişti kızını. Adam gül gibi kızı her gün aldatıyor, her Allah'ın günü ise işkence ediyordu. Kız ağzını açmaya yeltense ‘Sen şerefsiz, ırz düşmanı ağabeyine dön bak önce’ diyordu. Sevde hanımın oğlu da fuhuş baskınında yakalanmış bir kaç gün nezaret yüzü görmüştü. Ancak çamurun izi silinmemiş bütün mahallece ‘çapkın’ sıfatlı çocuk bir anda ırz düşmanına dönmüştü. Kimse ona kız vermek istemiyordu. Yabancı memleketlerden getirdiği kızların aileleri de ufacık bir araştırma sonucunda oğlanın ne mal olduğunu anlıyorlar, uzaklaşıyorlardı.

    Süheyla hanım daima siyah giyinirdi. Dünyayı matem evine benzetirdi, her gün cenazemiz kalkıyordu ona göre evrende. Yine matem elbiselerini çekti üstüne, karşı apartmana yol aldı. Eve girdiğinde kadının acı dolu çığlıkları yüreğine aktı. Kafasını diğer odaya çevirdiğinde Zürriyet gazetesinde kendisini kapıdan kova birkaç kişiyi de gördü. Ne gariptir onlar da Süheyla hanımı tanımışlardı. Sevde hanım, Süheyla hanımın geldiğini görünce kalabalığı yararak üstüne üstüne yürüdü kadının ve bağırdı: Ben demiştim demeye mi geldiiinnn!!! Çığlıklar bu sefer asabiyet istikametinde ilerliyordu. Süheyla hanım ses etmedi, ''başınız sağolsun'' diyerekten evden kaçar adımlarla uzaklaştı.

    Sevde hanımın kızının ölümünden sonra yaklaşık 10 cinayet daha gerçekleşti. Bu cinayetler 1 aylık zaman zarfında olmuştu, kan kanı çekiyordu sanki. İnsanlar TV’de izlediklerinden cesaret alıyorlardı. Süheyla hanım haklı çıkmasına çıkmıştı ancak sonu böyle biten bir haklılığın Allah belasını vermesin miydi?

    Bir gün yine kapısı çaldı Süheyla hanımın. Kapıyı açtığında karşısında Sevde hanım ve Zürriyet gazetesinin editörü duruyordu. Tek bir soru sordu Sevde hanım: ‘’Buna artık dur diyelim mi?’’

    Dönüp dolaşıp aynı soru kemiriyor kafamı: Bir ateşin var olduğunu kabul etmek ya da anlamak için illa o ateşte yanmak mı gerekiyor?
  • "Şeytana uyan, Şeytandır.
    Şeytana sırt çeviren, Peygamber vârisidir...
    Bu yolda sapıtan, vahşidir."
    K.T.

    Açıklama:
    Meleklerin büyük olanı elbette ki Cebrail(aleyhisselam)dır. Lakin, bir insanın üst mertebe ile dibi seçmesi kendi iradesi ile alakalıdır. Yaradan O'ki, kulunu bir günah içinde bulsunda, ondan razı gelsin.

    Rabbini hele bir ölç biç, de ki bana bu hayatı bana reva gördü (tövbe haşa), kaderim de budur. İnsan evvela kendi yolunu kendi seçer. Peygamber Efendimiz (sav.) Cennet kapısı açık, tahtıda sarayıda belliyken, geceyi gündüz edip, secde edipte, tövbeden de geri durmadı. Peygamber'de (sav.) İnsandı...
    Mevlâna (ks) Hazrerleri de böyle devam etti ömrüne.. "Ne olursan ol, bin defa tövbe etsen, yine gel." dedi.

    Evvela; Şeytandan uzak durmanın yolu takvada, takva kalpte, kalp imanda.

    "Ateş ile yaşarsan, ateş ile devam edersin!" kurtulmak ise tövbe ile başlıyor. Samimiyet önemlidir, düşman güçlüdür. "Çok uğraştım, dönemedim Ya Rabbim," demek var "Şeytana uydum." demek var. O zaman Allah (cc) der ki, ben size uyaranları göndermedim mi? (Çok uğraştım dönemedim Ya Rabbim, sözünü benden bahane bulmayın!) Siz uğraşın kanaat edin, secde edin. Göz yaşı ruha melhemdir, ilaçdır, dermandır. "Erkek adam ağlar mı demeyin, erkek adam, unutmayın ki yanar!"

    Size en güzel yanmaları dile getireyim. " Öyle aşk var ki, kalbinize mühürlenmiş, O ki aşkın ebedi vuslatı, en küçük yakamozlardan en büyük güneşlerin hakimi, evrene sığamamışta, minik kalbinize sığmış. Siz onu okşamayacakta, sevmeyecekte, ateşe götüren şeytanımı oksayacaksınız? "İbrahim'i yakmayan ateş, şeytanı yakar!" "Güç şeytanda ise, yaksaydı Hz. İbrahim'i." HAK kim ise, büyüklük ondadır. Birdir tektir.
    En güzel yanmalar, öleceğinde, kavuşacağım sevgilidir. Bir Peygamber'e (s.a.v) "Anam, babam sana feda olsun Ya Resulallah!" sözü, Peygamber bir insan iken, bu kadar büyük bir takva ve bu denli sevgi varken, onu var eden Allah'a (cc) olan aşķı bir düşünün. İnsan sevgilisi bir hediye alıyor diye, sanki dünyalar onun oluyor, Yaradan aşk, sana cenneti hediye etmiş, dahası var mı? Kıymet bilmeli, şeytan bile bizim kadar hürmette görmedi hürmette (tabii şeytanın ettiği böbürlenmeyi etmez isek).

    Nefs'ten yola çıkarak bir hikaye dile getirmeye çalışacağım.

    Günlerden bir gündü, hava sıcaktı. Tarla işçileri son elli yılın en sıcak yazına hazırlanıyordu. Pamuk tarlasında ürün boldu. İki yüz dönüm tarlada üç senelik mahsül bir senede vermişti. Tarla sahibi, Sami Bey, iki kız veren Aynur Hanım'dan ayrılmış, erkek çocuğunu kucaklayacağı günü bekliyordu. Leyla Hanım, son bir ayına girmişti, doğum yakındı: lakin, doğum riskliydi..

    Sami Bey, hastane koridorunda mekik dokurken, evvela bir ağlama sesi duydu, yerinde dondu kaldı. Bu beklediği haberin sesiydi. Nur topu gibi bir evladı olduğunu, hemşire kapıdan haber vermek için gelmişti. Bebeğin iyi olduğunu, bir erkek evladının haberini veren hemşirenin eline bol miktarda bahşiş sıkıştırdı. Koridorda sevinçten çıldırması içten değildi... telefonuna sarıldı, akşama tüm köyü ve vilayette, jandarma komutanınıda yemeğe çağırmıştı. Tabii Vali Bey'i eksik eder mi. Dört büyük baş kestirip, iki kazanda pilav yaptırtır.

    Leyla Hanım, doğumdan sonra köy mezarlığına toprağa verilir, Sami Bey, duasını edee, yolculuğa uğurlar, döner arkasına evin yolunu tutar. Eş acısı yok mu diye merak ediyorsanız, öyle bir duygu hiç olmadı.

    Kemal büyür genç bir delikanlı olur. Sami Bey'in işleri her daim iyi devam eder, mal üstüne mal, iyice gaddar eder.

    Aynur Hanım, iki kızınıda büyütür. İki kız evladı büyütmek kolaymıdır? Komşulardan gelen elbiselerle giyinir, temizliğe gittiği evlerden yorgun argın bitap düşer, Kızlarından biri doktor olur çıkar, diğeri ögretmen olur. Sami Bey'den aldığı bir özellikleri var ise, o da azimdir. Lakin Aynur Hanim, hayatın koşuşturmasına yenik düşer. Hastane hastane gezsede hastalığa derman bulamaz. Kimyasal maddeler, toz yığınları; yıllar sonra Aynur Hanımın karşısına, ölüm haberi ile düşer. Amma velakin, bundan ne pişmandır, ne de kimseye düşman. Sami Bey,e kırgındır. İki meleğini, ve iki güzel damada bırakmıştır. Bir gün olsun, damatlara damat gibi bakmamıştır ya... son nefesini de damat ve kızlarının yanında verir.

    Veren Allah, alan Allah, emanetçisi biz, ne aklına gelir Sami Bey'in ne de gelmek gibi bir gayededir. Sami Bey'in bu böbürlenen yıllarının da elbet sonu gelir, öyle ya hayat ebedi değil, saltanat sonsuz değil. Kemal on dokuzunda amansız bir hastalığa yakalanır, Kemal'in son gördüğü yıl, on dokuz yaşının son günleridir.

    Kemalin ölüm günü, ilk doğan kızı Hamide'nin de doğum günüdür.

    Lütuf, Allah'tan dır. İnsan ne bir erkek evladı kız evladından ; ne de Kız evladı, erkek evlattan ayrı gayrı tutar, tutabilir. Peygamber Efendimizin (sav) ilk yaptıklarından biride diri diri kız çocukları gömülürken, buna dur demesi. Asırlar geçmesine rağmen, Kız evlatları diri diri toprağa gömülmeye, cahiliye devrine de geri döndüğümüzü göruyoruz. "Kiz çocuğu okur mu?" ver kocaya gitsin... okuyunca ne olacaksa.. fark nedir ki? Cahil bir ana, cahil bir gelecek demektir. Ve müslümanlık cehaleti asla kabul etmez.

    İşte bizim hikayemiz de bunu anlatıyor. Sadece bunu anlatmakla da yetinmeyerek, görülmeyen şeytanı da ortaya çıkartıyor. Şeytan'a sırt çevirirken, şeytan olma ile, şeytandan korukta budur. Bir vesvese gelir "kız çocuğu okumaz! Kim bilir okulda ne hınzırlıklar yapacak... ya aynı sırada okuduğu çocuğa karşı ilgi duyarsa.. ya alem ne der? Bak köyde/kasaba/mahalle/şehir.. okutan kaç kişi var?" Bu vesveseler bitmedi..

    Önceden başlık paraları vardı. Sonra bu başlık paraları kalktı. Ağalık kalktı: devir değişti de, insan bir türlü değişmedi. Başlık parasının adı, evi, arabası, mal, mülk... evi dizerkendw, şunlar da olsun, eksik bir şey kalmasın. Açlıktan, karnımızı doyuramaz olduk. "Ama Ayşe'ler almış hayatım, benim neyim eksik" diyerek mutluluklar eşya ile sınırlandırıldığı gibi. Özenme, böbürlenmeler, dedikodular, çekememezlikler boy gösterir olmuş...

    Peygamber vârisi olabilmek için de, bir hırkaya "Elhamdülillah" demek, şükür etmektir.

    Ama bu demek değildir ki, mal mülk sahibi olmayalım mı? Müslüman parasız pulsuz, çulsuz mu olsun? Güç yokken, insan insanını, ülkesini nasıl koruruz; aile yapısı, gelişen, büyüyen dünya..?

    Mal varlığı bize emanettir. Büyürken, o başkasına olan rızkı da saklamak lazım gelir. Elbette ki har vurup harman savrulmaz. İş yerlerinin kendine göre belli bir harcama, atılım (büyüme) hedefi vardır. Bir taraftan bunlar korunurken, bir taraftan da yardım, muhtaclara destek, akraba ve komşuya da elindekilerden bir miktar verilmeli. (İhtiyacı olanlara) bu hem insanın kendi aç nefsini öldürür, terbiye eder, hemde Allah'a (cc.) Olan mesafe kısalır. Ne bu dünya da zalime boyun bükeriz, ne de Allah (cc.) Katında, kayba uğrarız.

    Bir topluluğa baktığınız da, bu dünyanda güçlüdürler. Bir disiplin içerisinde, devlet kanunlarına uyduklarından dolayı, büyürler, bu büyümeyle de, bir birlerine de destek olduklarını, omuz verdiklerini çok rahatlıkla görebilirsiniz.

    İşte Allah'ı (cc) bilipte, dünya için döner isek, işte o zaman, ne geçici olan şu dünyada mutlu, memnun kalabiliriz; ne de ahiretimize buradan bir şey götürebiliriz.

    Ruhtan başka bir şey gitmiyor, günah ile sevaplarda ardımızda duruyor.

    Kadim Tataroğlu

    Bir kusurumuz olduysa affola. Nacizane dil döndükçe, yazmış olduğum sözüde, gerek örnek, gerek hikaye, gerek ise sözlerden yola çıkarak, dilimizin döndüğünce telafuz ettik, etmeye çalıştık..

    Selam ve dua ile, Rabbim sağlık sıhhat iman nasip etsin.
  • 112 syf.
    Ne olursa olsun seni terk etmeyeceğim. Neler yaşayacak olsam da , seni içimden atmayacağım.
    Hani şu simit aldığım fırıncı, süt aldığım market sahibi ve her sabah ekmeğimi kapımın önüne bırakan kapıcı var ya arada kaçamak bakışlarla tepeden tırnağa beni süzen, bakışlarını yakaladığımda, vücudum emrine amade evet diyecek miyim cevabını bekleyen adamları ve onların yalnız yaşayan kadının potansiyel tehlike zannının sahipleri karıları işte onları hiç umursamadan;
    Seni içimde büyütmenin , canımdan can olmanın sevincini kızgın , yargılayıcı gözlerle bakan hiç kimseye lütfen beni anlayın demeyeceğim.

    Binlerce insanın yaptığı o şeyi ben de yaptım. Sevdim , seviştim hamile kaldım evet. Sevişmenin meşruluğu , toplumun onayı olan imza atılmadan olduğu için sen gayri meşru çocuk adayı oldun bense o…..pu. Ya seviştiğim adam, seni istemediğini söyledi bana başının çaresine bak ben yokum dedi de, bu ilişki sonrası ona uygun görülen hiçbir kelime ile karşılığı verilemedi.

    Oysa kimseler bilmiyorlar ki ne kapanmak rahibe eder; ne de sevişmek fahişe. Hani benim kutsallığım? Annelik kutsal değil miydi? O da atılan imzaya şahit olanların şehadeti sonrası mı?

    Hangi yüzyılda yaşarsak yaşayalım , ‘’erkeksiz kadın eksik etek'' , ‘’maşa kadar kocası olan kadının paşa kadar sözü olur’’ hegemonyasının olduğu , erkeğe muhtaç kalındığına inanacak, evlenene değin bekaretini koruduğunun ispatı kırmızı kurdela bağlanmış gelinlikle birisinin karısı olmak için evinden uğurlanan , anne baba, kaynana kaynata eş, çocuk yetmezmiş gibi toplumun da tüm yüklerinin sırtlayarak yetiştirildiği kız çocuklarından biriyim ben de ama yüklerimi görmezden gelip seni doğuracağım.

    Anarşi yok belki, liyakat aranmaksızın iş bulabiliyoruz . Her ne kadar doğu batı ayrımı, kim ateist kim müslüman tartışması yapılsa da , solcuların sağcıların yerini cemaatler kapsa da , askerin eski gücünü kaybettiği, güvenlik güçlerinin varlığının sisteme göre belirlendiği, binlerce öğretmenin atanamadığı, okumayan kızların kocaya verildiği devrin bittiği, işi olmayan kızlara talebin olmadığı anların geldiği , kadın cinayetlerinin son sürat devam ettiği, çocuk gelinlerin popülerliğini yitirmediği şiddetin vazgeçilmez en yaygın davranış şekli olduğu bir zamanda namus iki bacak arasında ama cumhuriyet halen yönetim şekli şükür demeliyiz değil mi? İşte bu dünyaya gelmen için elimden geleni yapacağım.


    Anne olunca , baba olunca anlarsın, diyorlar. Sen de anlayacak mısın anlayabilecek misin ki beni?
    Ya sen de kız olarak doğarsan hem gayri meşru hem de kız!! ‘’Anasına bak kızını al’’ yaftası ile geçecek bir ömür. Belki annenin yolunu izleyeceğin , belki de yapıştırılan ünvanların sebebiyle uğrayacağın bir tecavüz sonucu anne olacağın bir geleceğin olacak .
    Erkek olarak doğacaksan güçlü olmak zorundasın, erkekliğin kuralı gereği, bunun işi, gücü geçimi var, eğitimi var , paran yoksa yenik başlayacağın hayata adım atman için çabalayacağım.

    Anlattığım tüm bunlara rağmen; kız ya da erkek hangi cinsiyette doğmak istersen evet ise cevabın, sakın vazgeçme sen de çocuğundan sakın ama doğacak çocuğuna "Sonsuza kadar evet" annenim , babanım senin demekten hatta defalarca kez , coşkulu bir sesle söylemekten.
    Çünkü ölümüm pahasına ben vazgeçmeyeceğim senden.
    Keyifli okumalar.
  • "İstanbullu bir kadın için demir feraset kuralı: Eğer çay bardağı kadar kırılgansan ya kaynar suyla asla karşılaşmananın bir yolunu bul ve ideal bir kocaya varıp ideal bir hayat sürmeyi umut et, ya da yavrucuğum, bir an önce kırılmaya bak. Bütünün bir işe yaramazsa kırıkların bir işe yarar belki.
    İstanbullu Bir Kadın için Çelik Feraset Kuralı: Bu şehirde tutunabilmek istiyorsan, sen sen ol, çay bardağı kadını olma."
  • «Hasan Âli Yücel, bu hikâyeyi oyun olarak yazmamı önermişti. Hikâyemi Yücel'in anısına adıyorum.»

    Uvertür

    Dünyanın tarihi iki milyar dörtyüz milyon yıllık deniliyor. Benim bitmemiş tarihim, şimdilik elli yıllık. Kelebeğin tarihi bir günlük.

    *

    Arkeologlar yeraltında yeni bir kent buldular. Bu kentte biçok ileri ulusların arkeologlarından, tarihçilerinden, bilginlerinden ve bilimcilerinden bir bilimsel kurul yıllarca inceleme ve araştırmalarda bulundu. Sonuç, çok şaşırtıcıydı. Çünkü Roma, Yunan, Mısır, Sümer, Eti, Çin uygarlıklarından çok daha eski dönemlerin izlerini taşıyan bu yeraltı kentinde, aynı zamanda günümüz uygarlığının, tekniğinin ve yaşayışının da belirtileri görülüyordu. Bu açıklanabilir bir durum değildi. Sanki yirmibin yıllık tarihsel gelişimi kendisinde barındıran bir kent, bir depremle yıkılmış, böylece değişik çağların uygarlıkları birbiri içine karışıp allak bullak olmuştu. Bir ses alma makinesinin yanında cilalıtaş çağının bir baltası bulunuyor, bir sutyenin yanında bir ilkçağ oku, televizyonun yanında ilk insanın iskeletinden bir
    kafatası duruyordu.
    O kentte buldukları paraları, anıtları, yazıtları, kalıtları ve hayvan derilerine, papirüslere yazılı ve taşlara kazılı yazıları, en modern ofset ve tifdruk makinelerinde basılmış kitapları okuyarak, bilginler bu yitik uygarlığı ortaya çıkardılar. Bu derin araştırmalar ve incelemeler sonunda, belgelerin ışığında o kentte çok önemli bir olayın geçmiş olduğu anlaşıldı. Tabalahura adında bir kişinin başından geçmiş olan bu olay şudur.

    Entrodüksiyon:

    Yitik uygarlığı bağrında saklayan yeraltında gömülü kentte, adına «Namus» denilen yeşil renkli bir gaz vardı. Çok tatlı yeşil renkte olan bu gaz, bütün öteki gazlardan çok daha uçucuydu. Şişeler içinde saklanır, ışıksız yerlerde korunur ve ancak artı yirmibir derece ısıda tutulurdu. Yirmibir dereceden aşağı ısıda Namus gazının rengi açılır ve parlak güneş aydınlığında da bozulurdu. Şişenin tıpası bir saniye açık kalsa Namus gazı hemen uçar, bundan başka da havayla değinir değinmez alev alev parlayarak yanardı. Çok duyarlı bir madde olan Namus'u korumak, anlattığımız bu nedenlerden ötürü çok güçtü.
    En değerli madde Namus'tu. Yeryüzünde Namus'tan daha değerli hiç, ama hiçbişey yoktu. Onun için bütün insanlar Namus'a sahip olmak için çalışır, çabalar, didinirlerdi. Örneğin Namus'un yanında altın, platin, elmas, pırlanta gibi şeyler fışkı ve dışkı kadar değersiz kalırdı.
    O çağda insanlar doğdukları zaman, anababalarından kendilerine miras olarak Namus kalmamışsa, Namus'suz olarak doğmuş olurlardı. Ama çalışıp çabalayarak Namus sahibi olurlardı. Yani insanlar ne denli çalışır kazanırlarsa o denli çok Namus'a sahip olurlardı. Bütün insanların amacı, ellerinden geldiğince çok Namus'a sahip olmak ve Namus'larını gittikçe arttırmaktı.
    Ne var ki yeryüzündeki Namus ancak belli bir miktardaydı; onun değeri de bundan ileri geliyordu. Yoksa durmadan üretilen bir madde olsa, bu denli değeri de kalmazdı. Yeryüzünde belli bir miktarda olan Namus'tan bir parçasına sahip olabilmek için insanlar çok didinip didişiyor, gerekince de birbirleriyle çatışıp savaşıyorlardı. Bu yüzden Namus şişeleri elden ele geçiyor, sürekli sahip değiştiriyordu. Ve bir insanın ne denli çok Namus şişesi olursa, toplumda değeri o denli artıyordu.
    Namus gazı, yarım litrelik, bir litrelik, iki litrelik şişelerde, beş litrelik binliklerde ve onbeş litrelik damacanalarda, yani norm üzerine beş boy kap içinde standardize edilmişti.
    Dediğimiz gibi, çok duyarlı ve korunması pek zor olduğundan, birazcık ışık alıp NamusIarının rengi attığı için üzüntülerinden intihar edenler çok oluyordu. Gazetelerde sık sık «Sahip olduğu iki damacana Namus'unun ışık alarak rengi attığı için bir tüccar intihar etti» gibi haberler çıkmaktaydı. Namus yüzünden cinayetler de oluyordu:
    «Şişenin tıpasını açık bırakarak Namus'unu uçurduğu için bir adam karısını öldürdü.»
    «Tıpasındaki aralıktan şişede sızma sonucu havaya değinerek Namus'u yanan bir genç kız, babasından korkarak, on gün önce ayrıldığı evine bir daha dönmemiştir.»
    Gazetelerde şu türlü ilanlar da sık sık görülüyordu:
    «Sevgili eşim, yirmibir dereceden yüksek ısıya bıraktığı ikibinlik Namus'umuzu bozmuş olduğu için kendisine darılacağım korkusuyla mutlu yuvamızı ve iki yavrumuzu bırakarak gitmiştir. Sevgili eşim! Yavrularım, «Anne, anne!» diye ağlıyorlar. Seni, ben affettim, Tanrı da affetsin! Dön gel
    mutlu yuvamıza. Elbirliğiyle çalışarak, bozulan Namus'u-muzdan daha
    çoğunu kazanırız.»
    Köylerden birinde Tabalahura adında çok yaşlı çok yoksul, çok yoksul olduğu için de hiç Namus'u olmayan bir adam yaşıyordu. Tabalahura bir zorlu kış, tek başına yaşadığı kulübesinde hastalandı. Bakımsızlık yüzünden hastalığı arttı ve bir gece yarısı ateşi kırkbirbuçuk dereceye
    yükseldi. Artık Tabalahura ölüm döşeğine serilmişti. Saatleri sayılıydı.

    Recitante:

    Ateşler içinde cayır cayır yanan Tabalahura'nın yüreğine ölüm pençesini atmıştı. Bir bunalım düşü içinde Tabalahura durmadan sayıklamaktaydı.

    Tirad:

    Tabalahura şöyle sayıklıyordu:
    — Namus!... Namus!... Ah Namus!... Yeşil renkli Namus!... işte ölüyorum artık, elveda ey güzel dünya... Bütün ömrümce bir katır gibi, bir öküz gibi çalıştım durdum, ah ne yazık ki, bir küçücük şişe namus sahibi olamadım. Namus'suz doğdum, Namus'suz ölüyorum, ulan kahpe felek, kıçına kına yak!... O kadar çalıştım, ne olurdu benim de bir şişecik Namus'um olsaydı!... Namus!... Yeşil rengine kurban olduğum Namus!...

    Koro:

    Bay Tabalahura, Bay Tabalahura!...
    Boşuna taban teptin,
    Boşuna gölgeni sürüdün!
    Eşek gibi çalışılmaz,
    Sen eşek misin?
    Eşekler çalışır eşek gibi...
    Katır gibi de çalışılmaz!
    Seri katır mısın?
    Katırlar çalışır, katır gibi!...
    Öküz gibi de çalışılmaz!
    Sen öküz müsün?
    Öküzler çalışır öküz gibi...
    Sen insansın ulan!...
    İnsan gibi...
    Değil.
    Gibi değil...
    İnsanca çalışacaksın,
    İnsan olarak...
    Boşuna boy gösterdin,
    Boşuna gölge gezdirdin.
    Avanak!...
    Eşşek... eşşek, eşş... eş... şek!...
    (Eşşek dansı, çifte balesi ve anırma müziği, anırma sesleri.)

    Düo:

    Tabalahura'nın sönmek üzere olan gözlerinden ak sakalına yaşlar süzülüyordu. Ateşin verdiği bunalım içinde kıvranıyor, sayıklıyor, düşler görüyordu Tabalahura.

    Çene solosu:

    Ölüm döşeğinde can çekişmekte olan Tabalahura, çene atmaya başladı. Çeneleri takır takır birbirine vuruyordu. Canı çekilmekte ve ayakları soğumakta olan Tabalahura'nın çenesi düşmüştü. Çenesi düşen bütün yaşlılar gibi, canı çıkarken bile kakafonik çene solosuna devam ediyordu:
    — Son dakikamda ağzıma bir kaşık su verecek kimsem yok... Oysa beş-on şişe Namus'um olsaydı, miras olarak Namus'umu paylaşacak olanlar şimdi dört bir yanımda pervaneler gibi koşuşurlardı. Ah!.. Bunca yıl boşuna çalıştım. Bir küçücük şişe Namus'um bile olmadı, öbür dünyaya gözlerim açık gidiyorum. Namus istifçileri kına yaksınlar...
    Gittikçe daha sık çene atan Tabalahura'nın sözleri artık anlaşılmaz, anlamsız heceler olmuştu:
    —... di, dıdı di... Dıdıdı di? Dun!... Dıdıd di... Dun!...

    Ölüm Dansı:

    Tabalahura'nın sönmekte olan gözleri önünde renkli, ışıklar pırpır uçuşmaya başladı. Sonra bu pırpırlar büyüye büyüye kocaman birer iskelet oldular. Bu iskeletlerin, sırıtan dişleri arasından buz parçaları gibi soğuk, sivri kahkaha kikirdemeleri dökülüyordu:
    — Kin... Kih... kih... Kikih... Kih!...
    Sırıtkan iskeletler, kemik parmaklarını birbirine vurarak kastanyet sesine benzer sesler çıkarıyor. Tabalahura'nın ölüm döşeği çevresinde zıplayarak oynuyorlardı. Bu ölüm dansı sürerken Tabalahura da titremeye başladı. Her titreyişinde ağzından ve burnundan yaşlı ruhunun bir parçası çıkıyordu. Ruhunu çıkarmak için Tabalahura'nın titreyişleri, biraz göbek atışa benziyordu. Tabalahura'nın sıcak bedeni içinde ancak bir-iki göbek atışlık daha ruhu kalmıştı ki, cılız ten kafesindeki bu bir-iki atımlık ruhunun gücüyle son aryasını söylemeye başladı.

    Kuyruğu titreme aryası:

    — Bir şişecik Namus'um olmadan ölmek istemiyoruuum... Namuuuus! muuuus!... MusssL. muuuusss... Naaa! Naaaa!... Naaaaaa!... Muus!...

    Tabalahura'nın zaten yarım aryalık ruhu kalmıştı. Arya için zorlayıp da geri kalan ruhunu da bedeninden çıkarırken, ancak operalarda görülebilecek bir mucize oldu. (Operada hayalet) dedikleri işte bu mucizedir. Tabalahura'nın eski karyolasının altından bir adam çıktı,
    — Ne bağırıp duruyorsun? Neden inek gibi boğuluyorsun? dedi.
    Tabalahura,
    — Boğdurmuyorum... dedi.
    — Ya ne yapıyorsun?
    — Arya söylüyorum.
    — Ulan bu ne biçim arya?
    — Ben ne yapayım, operanın bestecisi böyle bestelemiş. Bu benim son aryam. Artık ölüyorum...
    Tabalahura büyük şaşkınlık içindeydi. Çünkü karyolasının altından çıkıp da karşısında duran adam kendisiydi. Kendisi kendisinin karşısına geçmişti. Tabalahura iki tane olmuştu. Biri, ölüm döşeğinde can çekişirken ruhunun son soluklarıyla konuşmaya çalışıyor; öbürü de ayakta dikilmiş ölmekte olan kendisini seyrediyordu. Evet, ikisi de aynı Tabalahura'ydı. Yüzleri tıpatıp birdi. Ama giyinişleri ve davranışları hiç de birbirine benzemiyordu. Yataktaki Tabalahura bitkindi, solgundu, çullar çaputlar
    içindeydi. Ayaktaki Tabalahura ise çok dinç bir yaşlıydı. Çok iyi ve güzel giyimliydi. Alımlı çalımlı bir adamdı. Kolalı gömleği, papyonu, temiz ceketi, ütülü pantalonu, rugan iskarpini, elinde bastonu, parmaklarında yüzükleri...

    Düo:

    Yataktaki Birinci Tabalahura,
    — Sen kimsin? diye sordu. Ayaktaki,
    — Tabalahura'yım... dedi.
    — Nasıl olur... Tabalahura benim... Üstelik bu köyde benden başka da Tabalahura yok...
    — Sen de Tabalahura'sın, ben de... Sen enayi Tabalahura'sın, ben açıkgöz Tabalahura... O kadar bağırdın, böğürdün ki, kulaklarım tırmalandı, bet sesinden rahatsız oldum, bu herifin derdi nedir diye kalkıp geldim. Nedir istediğin de öyle yırtınıyorsun?
    — Aaah!... Benim derdim çok büyük... Bütün hayatımda istediğim tek şey, çok değil, bir şişecik Namus sahibi olmaktı. Namus'lu bir adam olarak ölmek istiyordum. O mübarek Namus gazının kutsal yeşil rengiyle gözlerimin ışıklanmasını istiyordum. O kutsal Namus şişesini avcumun içine alıp pörsük derimin ısınmasını istiyordum. Bütün hayatımda bunun için çalıştım. Her sabah gün doğarken işe koyulur, gün batana kadar çalışırdım.
    Geceleri de evimde çıra aydınlığında, geceyarılarına kadar çalışmamı sürdürürdüm. Bütün bunları benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım. Hiç kimseye kötülük etmedim. Herkese elimden geldiğince iyilik etmeye çalıştım. Kimsenin malında gözüm olmadı. Kimsenin karısına, kızına kötü gözle bakmadım. Bütün hayatımda harama uçkur çözmedim. Kimseyi kıskanmadım.
    «Başkalarında çok, bende yok!» demedim. Kimsenin bişeyini çalmadım. Çok zaman aç kaldım, ama bir kez bile hırsızlık etmedim. Hiç kimseye haksızlık etmedim. Bütün hayatımda ağzımdan yalan bir tek söz bile çıkmadı. Doğruluktan ayrılmadım. Herkesin yardımına koştum. Çok çalıştım. Emanete hıyanet etmedim. Üstelik ibadetlerimi hiç aksatmadım, imanım bütündü. Duadan eksik kalmadım. Topal karıncayı bile incitmedim, kimsenin gönlünü kırmadım. Bütün bunları Namus'lu bir adam olayım, benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım.
    Aaaah! Vaaah! Oooof!... Amaaaan!... Aaaay!... Vaaayyy!... işte ölüyorum. Yazık! Artık herşey bitti. İki solukluk ruhum kaldı içimde, o da çıkmak üzere...
    ikinci Tabalahura,
    — Beni tanımadın mı? dedi.
    — Gözlerim artık hiçbir şeyi seçmiyor. İkinci Tabalahura yatağa eğilip yüzünü ona iyice yaklaştırarak,
    — İyice bak! dedi.
    — Evet... evet... Tanır gibi oluyorum seni. Ama nerden, ne zaman? Hatırlayamadım.
    İkinci Tabalahura,
    — Ben senin yanına çok geldim... dedi.
    Birinci Tabalahura,
    — Hızlı söyle... diye inledi, kulaklarım artık duyarlığını yitirdi. Sesini duyamıyorum.
    İkinci Tabalahura,
    — Hatırlar mısın, dedi, sen yirmi yaşında...
    — Bağır, bağır!... Dediklerini anlayamıyorum...
    İkinci Tabalahura, birincinin kulağına eğilip bağıra bağıra konuştu:
    — Sen yirmi yaşındaydın. O zaman bu köyün en yakışıklı delikanlısıydın. Köyün güzel kızları arkandaydı. Güçlüydün, çalışkandın, elinden her iş gelirdi, becerikliydin, başarılıydın. Bunun için de köyün zenginleri seni kendilerine damat edinmek için arkandan koşuyorlardı. Ben o zaman da yanına gelmiştim...
    Birinci Tabalahura ölgün bir sesle,
    — Evet, evet... Şöyle böyle hatırlıyorum... Gelmiştin, diye inledi...
    — Gelmiştim ya... Sana o zaman, «Köy ağasının kızını al,» demiştim. «Çünkü köy ağasının üç damacana dolusu Namus'u var. Hem de adamın Namus'u hiç güneş yüzü görmemiş, solmamış, halim Namus» demiştim. «Köy ağasının bitek kızından başka da kimsesi yak. Üstelik herif çok yaşlı, bir ayağı çukurda. Yakında ölecek. Herifin bütün Namus'u sana kalacak.» demiştim. İnatçı eşek. Beni dinlemedin. Kızı başkası alıp üç damacana Namus'a kondu. Budala!
    Birinci Tabalahura,
    — Of, aman... ölüyorum! diye inledi.
    İkinci Tabalahura,
    — Geber! diye bağırdı.
    — Hiçbişeye yanmıyorum, Namus 'suz olarak öleceğime yanıyorum.
    — Daha beter ol! Sana bu az bile... Hatırlar mısın, yirmibeş yaşındaydın. Bir küçük şişe Namus sahibi olmak için çırpınıp duruyordun. Haline acıdım da sana akıl vermeye geldim. Sen o zaman köy tapınağının gece bekçisiydin. Gündüzleri tapmağın tarlasında ölesiye çalışır, geceleri de tapınağı beklerdin. Bir şişecik Namus sahibi olmak için didinirdin...
    — Hatırlamaz olur muyum hiç...
    — Sen bir gece Rahip Efendi'nin ambarındaydın. Aman eksilmesin, kimse çalmasın diye Rahip Efendi'nin ambarındaki Namus şişelerini sayıyordun. O şişeleri hayranlıkla elleyerek, «Benim de böyle bir şişecik Namusum olsa!» diyordun. O zaman yanma geldim.
    «İstersen bir şişe değil, daha pek çok Namus'un olabilir,» demiştim sana.
    «Nasıl?» diye sormuştun.
    Ben de sana, «Rahip Efendi'nin Namus şişeleri günden güne artıyor. Artık ambarında şişe koyacak yer kalmadı, yem bir ambar yaptıracak. Sana güveni sonsuz. Rahip Efendi'nin o kadar çok Namus şişesi var ki, sayısını bile bilmiyor. İki üç gecede bir şurdan bir şişe Namus al götür. Rahip Efendi'nin ruhu bile duymaz. Anlasa bile senden şüphelenmez. Hırsız almış der. Al götür surdan bikaç şişe Namus...» demiştim.
    Sen de, «Ben öyle şey yapamam. Defol!» diye beni kovmuştun. Hatırladın mı?
    Birinci Tabalahura,
    — Hiç hatırlamaz olur muyum! Ooof... Amaaan... Aaayy!.. ölüyorum... diye inledi.
    İkinci Tabalahura,
    — Gebeer! diye bağırdı.
    — Ölsem de kurtulsam. Gözlerim açık gidiyorum.
    — Sen otuz yaşındaydın. Devlet Namus Ofisi'nde çalışıyordun. Depo ağzına kadar, tıklım tıklım Namus şişeleriyle doluydu. Bir gece kendi kendine, «Bi şişecik Namus'üm olsa başka bişey istemem!» diyordun. Sana yardım etmek için yanına geldim.
    Beni görünce, «Sakın bana Namus şişesi çalmamı söyleme. Şişeler sayılı ve sayılan resmi defterde yazılı» dedin.
    Ben de sana, «Budala, sana şişe al diyen var mı... Şişeler sayılı ama, içlerinden birer parça Namus'u boş bir şişeye doldurup alabilirsin... Resmi şişelerin sayısı bellidir, ama içindeki Namus'un miktarı bilinmez. Şurdan boş şişelere birer parça Namus doldur da al götür,» demiştim.
    Sen yine, «Olmaz! Ben öyle şey yapamam!» demiştin.
    Ben de sana, «Yakalanırım diye korkma. Yakalansan bile, aldıklarından bikaç şişe Namus'u rüşvet olarak verir, kurtulursun. Geri kalan Namus şişeleri de senin olur. Üstelik sen Namus'u özel şişelere dolduracağından, evinde arama yapılırsa resmi damgalı Namus şişesi bulunmaz!» demiştim.
    Sen de beni, «...'tir ordan!» diye kovalamıştın...
    — Aaaah... Amaaan... Ooof... Ölüyorum...
    — Gebeeer!...
    İkinci Tabalahura,
    — Sen, dedi, gümrükçülük yapıyordun. O zaman otuzbeş yaşındaydın. En büyük üzüntün, dargelirli aylığından birazcık arttırıp da bir küçük şişe Namus alamamış olmandı. Bir gece sınırdan bu yana geçen Namus kaçakçılarını yakalamıştın. İkiyüz şişe, yirmi tane binlik, onbeş damacana kaçak Namus tutulmuştu. Sen kaçakçıları zincire vurup zindana artırmıştın. Yakaladığın kaçak Namus şişelerini, için titreyerek, seviyor, okşuyor, «Bunlardan bir tanesi benim olsa, ah, ne olur!» diyordun, işte tam o
    sırada yanma geldim.
    «İstersen bir şişe değil, beş damacana Namus senin olabilir. Enayilik edip bu fırsatı da kaçırma!» dedim.
    Coşkuyla, «Nasıl?» diye sordun.
    Ben de sana, «Yakaladığın Namus kaçakçılarını hükümete teslim etme. Salıver! Onlar sana en az beş damacana Namus verirler. Hükümete teslim edeceksin de eline ne geçecek sanki,» dedim. «Hükümetin ruhu bile duymaz,» dedim. «Sen bu Namus kaçakçılarıyla işbirliği bile yapabilirsin.» dedim. «Çok değil, ayda bir kaçakçıları görmezden gelsen de karşılığında bikaç damacana Namus alsan, iki üç yıla varmaz, memleketin en Namuslu adamı sen olursun. Burada önceki gümrükçü de böyle yaptı. Şimdi mağaza açtı, Namus alışverişi yapıyor,» dedim. Sen ne yaptın? «Yıkıl karşımdan, gözüm görmesin!» diye beni kovdun.
    Birinci Tabalahura,
    — Of... Amaaan... ölüyorum! diye inledi.
    İkincisi devam etti sözlerine:
    — Bir namus ticarethanesinde çalışıyordun. O zaman kırk yaşında olgun bir erkektin. Yanında çalıştığın yaşlı Namus tüccarının genç karısının sende gözü vardı. Sen, şişeler içindeki Namus'un parlak yeşiline bakıp gözlerin kamaşarak, «Artık yaşlanıyorum, bir şişecik de Namus'um olmayacak mı?» diye bağırıyordun. Yardımına koştum.
    «Sen şu Namus tüccarının karısını ayart. Kadın, birlikte olacağınız her gece için sana bir
    Şişe Namus vermeye hazır,» dedim. «Üstelik, herifin haberi olmaz, çünkü kadın, kocasının Namus'undan vermeyecek, kendi Namus'undan verecek,» dedim. Eline sopayı alıp beni kovaladın...
    — Oof... Amaan!..
    — Kırkbeş yaşındaydın. Yine geldim sana. «Muhtar seçimine katıl. Muhtarlığa adaylığını koy,» dedim. «Köylü beni muhtar seçmez.» dedin. «Beni muhtar seçerseniz her köylüye bir şişe Namus vereceğim diye propaganda yap!» dedim. «Kendi Namusum yokken, her köylüye bir şişe Namus'u nerden bulup da vereyim?» dedin. «Avanaklık etme. Propaganda sözü tutulmaz!» dedim. O zaman beni dinleyip muhtarlık etseydin, sen de beşon şişe Namus sahibi olurdun...
    Elli yaşına gelince, artık umutların kırılmaya başlamıştı. Sana yine yol gösterdim. «Kasabadaki Belediye Başkanı, rüşvet almak için bir aracı arıyor. Rüşvet olarak alman her on şişe Namus'tan birini aracıya verecek... Aman aracı ol, bu fırsatı da kaçırma. Hem Başkan, hem de sen şişe şişe Namus sahibi olacaksınız!» dedim..Suratıma tükürüp beni kovdun...
    — Ooof... Aman... Aaayyy!...
    — Ellibeşine gelmiştin. Yine sana yardım elimi uzattım. «Acele evlen. Hemen çocuk yap, bikaç kızın olsun. Onları büyüt. Namus sahibi olmak için başka çaren kalmadı. Kızlarını isteyen erkeklerden hangisi sana daha fazla Namus verirse, kızları onlarla evlendirirsin. Başlık olarak,kızlarının güzelliğine göre, üç şişe, beş şişe Namus almadan onları kocaya vermezsin. Hele kızlarından birini zengin bir eve gelin edersen, yaşadın, belki de iki damacana Namus bile alırsın...» dedim. Dedim, ama kime dedim? Sende laf anlayacak kafa nerde?
    Altmışına gelmiştin. Artık evlenemezdin de... Hem yaşlısın, hem de Namus'un yok; senin gibisine hangi kadın varır? Gece gündüz, «Namus, ah Namus!» diye ağlıyordun. Acıdım haline... «Köyün Namus defteri senin elinde... Gel şu defterde biraz kalem oynat, hile yap!» dedim.
    «Yapamam, » dedin, «öyleyse, şişelerin tapaları aralanmış, biraz Namus sızmış dersin, ya da bazı Namus şişeleri ışık aldı, Namusların rengi attı, bozuldu dersin... Bikaç şişe Namus hava aldı, yandı dersin... Böylece sen de aradan Namus sahibi olursun,» dedim. Kızıp söverek beni kovdun.
    Altmışbeş yaşındayken beli bükük bir ihtiyardın artık... Yine geldim sana... «Enayiliği bırak, fırsatlar azalıyor,» dedim. «Namus üzerine kumar oynayan bir kulüp aç. Her kumar masasından mano olarak, yarım kiloluk bir şişe Namus alsan sen de Namuslu insanlar arasına girersin!» dedim. Arkamdan taş atarak beni kovaladın.
    Yaşın oldu yetmiş, yine gözyaşlarına dayanamadım, haline acıdım, sana yol göstermeye geldim. «Bana bak» dedim, «bu son fırsattır, bunu da kaçırırsan bundan sonra artık Namuslu olamazsın,» dedim. «Ev işlet, bir şişe Namus karşılığında kiralık kız, kadın ver!» dedim. «Yapamam,» dedin. Ben de sana, «Bütün ömrünce yapacak değilsin ki... Bir süre yapar, yeterince Namus'un oldu mu, bu kez faizle Namus verir, elindeki Namus'u arttırırsın... Daha sonra da bütün bu işlerden elini eteğini çeker, herkesten saygı gören Namuslu bir adam olarak yangelir yaşarsın!» dedim.
    Seni dediklerime inandırmak için de, ellerinde büyük Namus stoku bulunduranların başlangıçta böyle yaptıklarını söyledim. Büyük Namus sahibi olmanın yolları bunlardır, dedim. Filan kişi, filan, filan kişilerin nasıl büyük miktarda Namus sahibi olduklarım anlattım. «Bir kez durumunu düzelt, başlangıçta girdiğin karışık işlere bir daha tenezzül etmeyeceksin, saygı gören Namuslu bir adam olarak yaşayacaksın,» dedim.
    Sen bu son fırsatı kaçırdın. Yetmişbeş yaşma kadar bir parçacık Namus sahibi olmadan süründün durdun, işte şimdi de son soluğunu tüketmek üzeresin.
    Birinci Tabalahura,
    — Son nefesimi verirken bütün bunları niçin söylüyorsun? dedi. Niçin enayiliğimi, budalalığımı yüzüme vuruyorsun? Senin verdiğin öğütleri tutmadığım için çok pişmanım. Dediklerini dinleseydim benim de enaz beş on damacana Namus'um olurdu. Dünyanın kaç bucak olduğunu anladım ama, çok geç... Bundan sonra neye yarar!... İş işten geçti.
    İkinci Tabalahura,
    — Hiç de iş işten geçmedi, dedi. Aklını başına toplarsan bundan sonra da Namuslu bir adam olabilirsin...
    Birincisi,
    — Sen ne diyorsun yahu?... Ben can çekişiyorum, sen Namus'tan söz ediyorsun!... diye bağırdı.
    İkinci Tabalahura,
    — Senin Namus'suz bir adam olarak ölmene razı değilim, dedi, istersen yaşayabilirsin...
    Birincisi, heyecandan ölmekte olduğunu unutup,
    — Nassıl?... diye bağırdı.
    İkinci Tabalahura,
    — Bilim ve yeni buluşlar ne işe yarıyor? İşte senin gibi iskeleti çıkmış, tirit olmuş bunakların ömrünü uzatmaya yarıyor... Dinle şu sesi!, dedi.

    Bilginler Korosu:

    Beyaz gömlekli, gözlüklü, kimisi sakallı, uzun saçlı, kimisinin elinde dürbün, kimisinde mikroskop, kimisinde teleskop, enjektör, koltuklarında çok kalın kitaplar bulunan adamlar, Birinci Tabalahura'nın çevresinde dönerek bilimsel şarkı söylemeye başladılar:
    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz... Biz... Biz bilginleriz...
    Canlıyı öldürür
    Ölüyü canlandırırız
    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz... Biz... Biz bilginleriz...
    Biz hukuk terleriz
    İktisat işeriz
    Kimya öksürürüz
    Fizik hapştrırız
    Tıp kaşınırız

    KORO BAŞI— İnsanoğlunun en verimli, en güçlü çağı, yirmibeş, otuz yaş arasıdır. İnsanoğlunun en verimsiz, en güçsüz, en işe yaramaz çağı altmışbeşten sonraki yaşıdır. Biz bilimciler, biz bilginler altmışbeşten, yetmişbeşteri, seksenbeşten, doksanbeşten sonra da yaşlıları yaşatmak için
    uğraşırız. Biz bilimciler, biz bilginler, «Doğum kontrolü» ile, aralarında dehaların da çıkacağı çocukların dünyaya gelmesini önleriz. Vücutlarında, yaban bitkilerine gübre bile olmayacak yalnız kireç kalmış morukların ömürlerini uzatırız. İşe yaramayanların dünyada sereserpe ve mutlu yaşayabilmeleri için, geleceğin işe yarayacak insan yavrularının dünyaya gelmelerini önleriz.

    Bilginler Korosu:

    «Hani ya, moruklara hap var, şurup var, vitamin var, aşı var, kuvvet macunu var, iktidar ilacı var, şırınga var, masaj var, radyoaktivite var, iks ışınları var!»

    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz…Biz... Biz bilginleriz...
    Biz hukuk terleriz
    İktisat işeriz
    Kimya öksürürüz
    Fizik hapşırırız
    Tıp kaşınırız
    Matematik...

    «Onbinlercemiz laboratuvarlarda, kitaplıklarda, kürsülerde, atölyelerde, her yerde, yaşayanların yaşayabilenlerin daha çok, daha çok yaşamaları için, yaşamayanların da hiç yaşamamaları için yaşıyoruz»

    Düo:

    İkinci Tabalahura, birincisine dedi ki:
    — İşte görüyorsun: Bütün bilimciler, bilginler seni daha çok yaşatmak için gecelerini gündüzlerine katmışlar, çalışıyorlar. İstersen yaşayabilirsin...
    Birinci Tabalahura,
    — Artık iş işten geçti, dedi, hayatta bütün fırsatları kaçırdım. Ben bundan sonra Namus sahibi olamam ki... Namus olmayınca yaşamak neye yarar!
    İkinci Tabalahura,
    — İş işten geçmiş değil, dedi, benim sana verdiğim öğütleri tutarsan, çok Namuslu bir adam olabilirsin. Henüz fırsatlar kaçmış değildir. Bundan sonra evlenip çok Namus'lu bir adama damat olamazsın ama, kızlarla oğlanlar arasında aracılık edip Namuslu adamlara damat, Namuslu damatlara gelin olabilirsin. Artık evlenip kız babası olamazsın ama, köyün bütün kızları senin de kızın sayılır. Sen öyle bir yaştasın ki, herkesten saygı görür, sevgi görürsün. Sana zamanında söyledim, ama senin yapmadığın her işi, şimdi daha kolaylıkla yapar, en kısa zamanda çok Namuslu bir adam
    olursun. Birinci Tabalahura'nın aklı yattı.
    — Ama ölüyorum, dedi, yaşayabilir miyim?
    — Bilim seni yaşatır.
    Bilimciler, bilginler birden, ölüm döşeğindeki Tabalahura'nın üstüne üşüştüler. Kimisi hemen orada sidiğini muayene etti, kimisi kan yuvarlarını saydı, kimisi kan verdi, hap yutturdu; şurup içirdi, iğne yaptı...
    Tabalahura, tatlı bir uykudan uyanır gibi gerine gerine doğruldu. Çevresine bakındı; ne o tıpkı kendine benzeyen ikinci Tabalahura, ne ölüm dansı yapan iskeletler, ne de bilginler korosu vardı. Kış uykusundan kalkan yaratık gibi doğrulan Tabalahura, yoksul kulübesinden çıktı. Yalnız tirit olmuş bedeni değil, ruhu da, beyni de uyanmıştı. O yaşına kadar kaçırdığı fırsatları yeniden yaratmaya çalıştı. Başardı da... Eskiden yapmak istemediği herşeyi artık yapıyordu. Üç gün içinde bir şişe Namus elde etti. Kısa zamanda Tabalahura'nın Namus şişelerinin, binliklerinin damacanalarının sayısı arttı. Bir zaman geldi ki köyün en Namus'lu adamı Tabalahura oldu. Köyün bütün Namus'unu toplamış ve bütün köyü Namus'suz bırakmıştı. Köyde hiç kimsenin elinde bir küçük şişecik Namus bile yoktu. Ama yaşlı azgınlığıyla açgözlü Tabalahura'nın gözü doymuyordu bitürlü.
    Köyden bucağa taşındı. Dolaylardaki köylülerin sahip olduğu Namus'ları ele geçirdi. Bir zaman geldi ki, o bucakta Tabalahura'dan başka Namus'lu kimse kalmadı.
    Bitürlü tutkuları dinmek bilmeyen Tabalahura, bucaktan ilçeye göç etti. Kısa zamanda o ilçedeki bütün Namusları topladı, deposuna yığdı. Gözü doymayan Tabalahura ilçeden ile taşındı. O ildeki bütün Namus şişelerini, binliklerini, damacanalarını deposuna doldurdu. Namus deposu tıklım
    tıklımdı artık. O ilde Tabalahura'dan başka Namus'lu kalmamıştı!
    Tutkuyla titreyen Tabalahura başkente gitti, yerleşti. Çok geçmeden de o ülkede ne kadar Namus varsa hepsi onun oldu. Ülkenin tek Namus'lu adamı Tabalahura, komşu ülkelere de el attı. Oralardaki Namus'ları da topladı. Bundan sonra, yalnız ülkelerin, kıtaların değil, bütün dünyanın Namus'u onun oldu ve Tabalahura'dan başka Namus'lu kişi ve onunkinden başka hiç kimsenin ambarında bir damla
    Namus kalmadı. Tabalahura, dünyanın bütün Namus'una sahip olduktan sonra, depolarındaki bütün Namusları, adamlarına çok geniş bir alana taşıttı. O geniş alanda dünyanın bütün Namus şişeleri, binlikleri, damacanaları toplanmıştı. Bunların orta yerine büyük bir kürsü getirtti. Ondan sonra dünyanın her yerindeki bütün ileri gelen devlet adamlarını, politikacıları, yönetmenleri, bilginleri, bilimleri, ünlü kişileri, sanatçıları, o alana çağırttı.
    Hepsi geldikten sonra, alanda dağ gibi yığılmış Namus şişelerinin ortasındaki kürsüye çıktı. Dünyanın en yüce, en seçkin, en ulu kişilerine, ordan şöyle seslendi:
    -Sayın konuklarım! Yüksek huzurunuzla, şimdi burada tarihin en korkunç ve en büyük olayı geçecek. Sizler de buna tanık olacaksınız...
    Sonra Tabalahura oradakilere, hayatının yetmişbeş yıllık döneminde, ölesiye çalıştığı, didindiği halde, bir damla bile Namüs'a sahip olmadığını yana yakıla anlattı. Dinleyenlerin gözleri yaşardı. Bundan sonra Tabalahura, hangi yollardan ve yöntemlerden dünyanın en Namus'lu insanı olduğunu ve bütün dünyayı nasıl Namus'suz bıraktığını açıkladı:
    — Dünyanın bütün Namus'una sahip olup, dünyayı da Namus'suz bırakmakla, Namus'suzluk içinde geçen yetmişbeş yıllık hayatımın intikamını aldım. Şimdi dünyada benden başka hiçbirinizin Namus'u yok. Ama benim tutkularım dinmedi. Bütün insanlara ve bundan sonra da geleceklere büyük bir iyilik yaparak tutkularımı dindirmek istiyorum. Hiç kimsenin Namus'suzluk acısını çekmemesi için, dünyanın bütün Namus'unu yok edecegim.
    Bunu söylemesiyle, Namus damacanalarından birinin tapasını açınca, yeşil renkli Namus gazı havayla değinip birden parladı. Yeşil yeşil alevler göz açıp kapayasıya öbür şişelere geçti. Kimse ne olduğunu birden anlayamadığı için Tabalahura'nın bu korkunç deliliğine engel olamadı. Havayla değinince yeşil renkli Namus gazı o kadar çabuk tutuşurdu ki, Tabalahura da göklere yükselen Namus alevlerinin ortasında kaldı. İstese kaçabilirdi alevlerden. Ama o dünyadaki bütün Namus'la birlikte yok olmak istemişti.
    Dünyanın bütün Namus'unun yanıp yokolması bir dakika bile sürmemişti. Bu korkunç yangını görenler, donup kalmışlardı. Yalnızca can korkusuyla geri sıçrayıp alevlerden korundular. Alevler söndüğü zaman, ortada ne Namus, ne Namus şişesi, ne de Tabalahura kalmıştı!
    Bu durum, çok korkunçtu. Bu, olur şey değildi. Böyle bir Namus'suz dünyada insanlar ne yapacaklardı. Çünkü, Namus'a sahip olmak isteği olmayınca hiç kimse çalışmak istemiyordu. Eskiden insanlar bir şişe Namus'a sahip olmak için bir ömür boyu çalışırlardı. Ama şimdi niçin çalışacaklardı? Çalışmanın amacı kalmamıştı. Namus yoktu ki, onu elde etmek için insanlar çalışsınlar. İnsanlar, aylak, tembel, avare olmuşlardı. Bu böyle süremezdi. Buna bir çare bulunmalıydı. Bütün ülkelerin politikacıları bu konuda bir çözüm yolu bulmak için uluslararası bir örgüt kurdular. Bu örgütün ilk toplantısında, Birleşmiş Ülkeler Başkanı, delegelere şöyle dedi:
    — Sayın arkadaşlar! Üyeler! Dünyamız yakın zamana kadar, Namuslu bir dünya idi. Ama hepimizin bildiği o tarihin en büyük faciasından sonra, Namus'suz bir dünyada yaşamaktayız. Kendini bilen insanlar için bu durum, ölümden çok daha acıdır. Çünkü insanlık ilerlemez oldu. Çünkü uygarlık gelişmez oldu. Çünkü teknik ilerlemeler durdu. Çünkü Namus olmadığı ve insanların Namus'a sahip olmak ihtimalleri kalmadığı için hiç kimse çalışmıyor. Şimdi burada, sevgili dünyamızı yine eskisi gibi Namus'lu bir dünya yapmanın çarelerini araştırıp bulmak için toplanmış bulunuyoruz.
    Uzun konuşma ve tartışmalardan sonra Birleşmiş Ülkeler politikacıları şuna karar verdiler:
    Politikacıların işi, dünyanın Namus'lu dönmesini istemekti. Onların işi burda biterdi. Ama onlar, giden Namus'un yerine ne konulacağını bilemezlerdi. Bu, politikacıların değil, bilimcilerin ve bilginlerin işiydi.
    Bilimcilerle bilginler de politikacıların buyruğu altındaydılar, öyleyse, en ünlü bilginler, dünyanın yeniden Namus'a kavuşturulmasıyla görevlendirilmeliydiler.

    Tarih Dersi:

    Namus şişelerinin yanmasından bin yıl sonra, bir üniversitenin anfisindeyiz. Beyaz saçlı, altın çerçeve gözlüklü tarih profesörü, öğrencilere Namus'un tarihini anlatıyor:
    — Bin yıl önce dünyamızın Namus'suz olarak dönmesine dayanamayan bilginler yıllarca süren çalışmalardan sonra, o tarihi faciada yanan tabii Namus gazı yerine, suni olarak Namus gazı elde etmeyi başardılar. Böylece insanlık yeniden Namus'una kavuşmuş oldu. Suni Namus gazının yapılması, tarihin yeni çağının başlangıcıdır. İnsanlık bundan sonsuz mutluluk duymuştur.

    Kimya Dersi:

    Üniversitenin Fen Fakültesinin kimyahanesinde profesör, suni Namus gazı üzerine öğrencilere bilgi veriyor:
    — Suni Namus gazı her ne kadar, tabii Namus gazı yerine kullanılmaktaysa da, hiçbir zaman suni Namus, tabii Namus'un yerini tutamamıştır. Çünkü Tanrı yapısı başka, kul yapısı başkadır. Fabrikalarda imal edilmekte olan suni Namus gazının rengi, hiçbir zaman tabii Namus gazının o güzelim yeşil rengini bulamamıştır. Ya açık yeşil, ya koyu yeşil oluyor. Teknik bu kadar ilerlediği halde, o has yeşil renk bitürlü tutturulamıyor. Sonra suni Namus gazının havada yanma hassası da tabii Namus'a göre azdır. Buna karşılık, şişe tapalarından daha kolaylıkla sızmaktadır. Şimdi suni Namus gazının nasıl çıkarıldığını görelim.

    İktisat Dersi:

    iktisat Fakültesinde profesör Namus iktisadı üzerine ders veriyordu:
    — İnsanlar, Tabii Namus çağında Namus'suz olarak dünyaya gelirlerdi. Sonradan çalışarak Namus sahibi olurlardı. Ne kadar çok çalışır kazanırlarsa, gayet tabii olarak o kadar çok Namusları olurdu. Fakat dünyada mevcut bütün tabii Namus gazı yanıp yok olduktan sonra, bildiğiniz gibi suni Namus gazı yapıldı. Fabrikasyon yoluyla Namus gazı çıkarmak yeni bir durum getirdi ortaya. Namus gazı üretimi endüstri haline gelince, Namus gazı fabrikasına sahip olan ülkeler, Namus gazı üretimini gittikçe artırdılar. Bunun sonunda Namus enflasyonu baş gösterdi. Rekabet sonunda Namus fiyatı çok düştü, iş o hale geldi ki, dünyada herkesin Namuslu olması, herkesin Namus'suz olması kadar tehlikelidir, iktisat ilminin gayesi, bazı insanların çok bazı insanların az Namuslu olması, geri kalanların da hiç Namuslu olmamasıdır. Namus endüstrisinin gelişmesi, Namus fabrikalarının gittikçe çoğalması. Namus ticaretinin de artması sonucunda, Namus o kadar çoğaldı ki, itibardan düştü! Geçen yüzyılın başlarında büyük iktisatçılar toplanarak şu kararı aldılar:
    1 — Yanmış olan tabii Namus gazı miktarı belli olduğuna göre, bu miktardan fazla Namus imal edilmeyecek.
    2 — Şişeler içindeki Namus'un taşınması ve satışı zor olduğundan, Namus şişesi stoklarının devletlerin hazinelerinde korunması ve hazinedeki Namus stoku miktarınca piyasaya Namus senetleri çıkarılması ve bu kâğıtların elden ele dolaşması.
    3 — Tabii gaz çağında insanlar Namus'suz doğup sonradan çalışarak Namus sahibi oldukları halde, suni Namus çağında her yeni doğan çocuğa sosyal adalete uygun olarak eşit miktarda Namus tahvilleri verilmesi ve bu kimseler, hayatta her yaptıkları kanunsuz davranışlarına ceza olarak, ellerindeki Namus tahvillerinin geri alınması.

    Hukuk Dersi:

    Üniversite Namus Hukuku kürsüsü profesörü şu dersi veriyordu:
    — «Namus Hukuku» ikiye ayrılır:
    1 —Devletlerarası Namus Hukuku,
    2 — Sokaklararası Namus Hukuku.
    Her ülkenin suni Namus gazının niteliği ayrıdır. Namus gazının rengi, kokusu, sızma ve yanma niteliği, fabrikasına göre değişir. Bazı ülkelerde Namus fabrikaları yoksa da, Namus Hukuku vardır. Çünkü
    Namus gazı fabrikası olmayan ülkeler başka ülkelerden Namus ithal ettiklerinden, o ülkelerde Namus hukuku, Namus gazının kendisinden çok daha fazla inkişaf etmiştir. Tabii Namus gazı kokusuz olduğu halde, sunisi kokuludur. Bu koku sayesinde hakiki Namus gazı ile sahte Namus gazı birbirinden ayırt edilir. Kokusunu duymak için, Namus gazı şişesini dibinden koklamak gereklidir!...
  • edebiyat aşkına...... (10.03.2012 01:34:26)
    [ Mesaj Gönder ]
    [ Arkadaş Listeme Ekle ]

    KAZ HİKAYESİ

    Padişah ve veziri iki seyyah kılığında ülkeyi dolaşıyorlardı.

    Akşam olup saraya dönecekleri sırada bir derenin kenarında kışın ayazında deri tabaklayan bir ihtiyar dikkatlerini çekti.Yanına gittiler.

    Padişahla ihtiyar arasında şöyle bir konuşma geçti.

    - Esselamu aleyküm ey pir-i fani

    - Ve aleykümselam ey serdar-ı cihan.

    - Altılarda ne yaptın?

    - Altıyı altıya kaymayınca otuz ikiye yetmiyor.

    - Geceleri kalkmadın mı?

    - Kalktık, lakin ellere yaradı.

    - Sana bir kaz göndersem yolar mısın?

    - Hem de hiç ciyaklatmadan!

    Padişah ve veziri bu tuhaf konuşmadan sonra yeniden saraya doğru yola koyuldular. Padişah hâlâ gülüyor, Vezir ise şaşkınlık içerisinde konuşulanları yorumlamaya çalışıyordu. Padişah’ın gülüşünden de cesaret alarak soruverdi:

    - Hünkarım, siz o ihtiyarla ne konuştunuz?

    - Ne, anlamadın mı sen konuştuklarımızı?

    - Hiç… hiç bir şey anlamadım hünkarım.

    - O halde bakasın Vezir, gece yarısına kadar ne konuştuğumuzu öğrenmezsen kellen gider, haberin olsun!

    Vezir sorduğuna soracağına pişman olmuştu. Gece yarısına kaç saat vardı ki şurada? Tek çare gidip dere kenarındaki ihtiyara sormaktı. Vezir de öyle yapmaya karar verdi.

    Vardığında adamcağız işini bitirmiş, gitmek üzereydi. Telaşla gelen Vezir’i görünce sordu:

    - hayrola devletlum, siz bu saatte buralarda?

    - Bırak şimdi devletlumu, kellem gidecek!

    - Hayırdır inşaAllah, ne oldu ki?

    - Padişah’la aranızda geçen konuşma yüzünden! Sen önce şunu haber ver, üzerinde padişahlığını belli edecek hiçbir işaret yokken Padişah’ı nasıl tanıyabildin?

    - Ben dericiyim, anlarım. Bu ülkede o deri yeleği Padişah’tan başka giyecek kimse olamaz!

    - Ya, demek öyle… Diğer konuşmalar vardı bir de…

    İhtiyar adam anlamamış görünerek mevzuyu değiştirdi birden:

    - Bu sene de kış pek çetin geçiyor ha!... Hele bu saatlerde.

    Vezir ihtiyarın niyetini hemen anlamıştı:

    - Anlaşıldı, anlaşıldı, al bakalım bir kese altın sana! Şu altılar meselesi, neyin nesiydi o?

    - Padişah, altı ay yazın ne yaptın ki bu kışta-kıyamette de çalışıyorsun, dedi. Ben de kışın altı ayında da çalışmazsa otuz iki dişimize yetiremiyoruz, diye cevap verdim.

    - Peki geceleri kalkmadın mı, ne manaya geliyordu?

    Yaşlı adam mevzuyu yine değiştirdi:

    - Allah Allah… insan yaşlandıkça her şeyi de nasıl unutmaya başlıyor.

    Vezir tekrar atıldı:

    - Zeki adamsın vesselam! Şu keseyi de al, ama biraz çabuk ol!

    - Hay Allah, bak birden hatırlayıverdim şimdi… padişah, geceleri kalkmadın mı derken, çoluk-çocuğun yok mu diye sordu. Ben de var ama hepsi kız oldu, kocaya gittiler, dedim.

    Öğreneceklerini öğrenen Vezir, ihtiyarın zekasını bir kez daha hayran oldu. Rahat bir nefes alıp, tam sarayın yolunu tutacağı sırada birden aklına geldi:

    - Bir de kaz meselesi vardı baba. O neyin nesiydi?

    İhtiyar derici bir taraftan toparlanırken gülerek cevap verdi:

    - Var git devletlum, onu da sen düşün artık…?