• 264 syf.
    ·2 günde·9/10
    Kitap İnceleme Yazısı
    Kitap Adı: Köy Enstitüleri Dosyası
    Alt Başlık : Türk Rönesansı
    Yazarı : Ahmet Özgür Türen
    Yayınevi : Destek Yayınları
    Baskısı : 10.Baskı / Eylül 2018/ 263 Sayfa


    Köy enstitüleri konulu okuduğum bu üçüncü kitap. En çok da bu kitaptan istifade ettiğimi söyleyebilirim. Osmanlı dönemindeki eğitim sistemlerimizden anlatıma başlamış, köy enstitülerinin doğuşunu ve kapanışını, değişik kaynaklardan da alıntılar yaparak ortaya koymuş.
    Okuduğunuzda, bir toplumun inşasında, bireylerin yaşam sürecinde eğitimin ne kadar kutsal bir alan olduğunu anlayacaksınız.
    İkinci dünya savaşının çıktığı dönemlerde, bizlerin silahla değil, kitapla, kalemle, uygulamalı eğitimle mücadele etmesi ne kadar manidardır. Nüfusun %90’ının köylerde yaşadığı ve okuma oranının, mesleki deneyimin çok düşük olduğu bir tarih kesitinde, elbette ki eğitim hamlesine buradan başlamak gerekiyordu.
    Olağanüstü bir iyi niyet, planlama, özveri ve araştırmayla yola çıkılmıştı. Diğer ülkelerden heyetler geliyor, notlar tutuyor, bu mucizeyi kendi ülkelerine taşıyorlardı. Hatta İsrail bizden, bu sistemi uygulamak için öğretici heyet bile istemişti. Fakat biz ne yapmışız? Sistemi daha da genelleştirip
    kalitesini yükselterek tabana yaymamız gerekirken, “köylü uyanıyor, imajımız sarsılıyor, ağalığımız, aşiretimiz, şeyhliğimiz elden gidecek” bahanesiyle her türlü çirkin ithamı yakıştırarak, sistemin sarsılmasına neden oluyoruz. Şüphe, saldırı ve gölgelerle, dedikodu ve ithamlarla sistem ayakta ölüyor. Ve siyasi iradaye tek düşen şey, kabrini kazıp gömmek oluyor.
    Kapatıldı da ne oldu, daha iyisini mi açtık? Çocuklarımız internetin başında, gençler sevgilisiyle TV ve maç izleme telaşında, Orta yaşlılar, içki, kumar ve politikayla zehirlenmiş durumda çoğunlukla.
    Emeklilerimizin bir kısmı, kahve köşelerinde zaman öldürmekte. Bir kısmı da inançları yanlış kavrayıp uygulamakla tatmin.
    Oysa ki, köy enstitülerinde, insanlar üretirken öğreniyorlardı. Gence de iş var, emekliye de.
    Yaşamla iç içe bir üretim, mücadele ve dayanışma örneğiydi bu.
    Toprak ağaları, Kalkınmamızı istemeyen ABD, aşiretler ve imajı sarsılan şeyhler istemedi diye
    Kapısına kilit vurduk. Neden? Oy kaybederiz, partimiz tabela partisine döner, koltuğumuzdan oluruz çekincesiyle. İki partili dönemde, iki parti de bu konjonktür gereği hareket etmişlerdir.
    Amerikan hayranlığı başladığı bir dönemde, bir baş düşman seçmek gerekiyordu ve her muhalif düşünen “komünist” damgası yiyordu. Derini değiştirsen de bu suçlamadan kurtulamıyordun o dönemde. Ve Komünizmin yayıldığı bir kaynak olarak da köy enstitüleri seçilmişti.
    İşin ilginç yanı, “kendine yeten, bilinçlenen, kendi yağıyla kavrulan, devletle bütünleşen köylü kitleleri artınca, devrime taraftar bulamayız” endişesi ve çekincesiyle komünistler de bu eğitim projesine mesafeli durmuşlardır.
    Oysa ki buralarda, tarım, makine, elektrik, inşaat, edebiyat, fen, el sanatları, müzik, sağlık bilgileri, acil yardım gibi her aileye gerekli bilgiler öğretiliyordu. Amerika’ da sıcak bakmayınca kapattık hatta Ege gölgesindeki bir köy enstitüsü binasını Nato’nun emrine tahsis etmiştik. Şirinyer binasını şirin görünmek için Nato’ya feda ederek, bağlılığımızı pekiştirmiştik.
    Geldiğimiz süreçte ise Ne ABD ile dost olabildik, ne NATO ile tam müttefik. Komünist diye korkulu ve mesafeli durduğumuz Rusya’ya ise domates satıp, füze, doğalgaz, nükleer santral almaktayız.
    Kalkınmamızı, uçak yapmamızı, kendi yağımızla kavrulmamızı, demiryolu projemizin olmasını istemeyenler, Köy Enstitüleri gibi bir eğitim hamlesini niye istesin ki? “sen üretme biz sana satarız hatta yardım ederiz” cümleleriyle, elma şekeriyle kandırılan çocuk durumuna düşmüştük.
    Köy enstitüleri, benim de günlük yaşam öngörülerimle benzeşen, tam teşekküllü insan yetiştirmekteydi. Buna karşı olmak, ahmaklığın ve ihanetin, zirve noktası olarak tanımlanabilir ancak.
    Cehaleti kabulleneceksin ve eğitim yuvasını daha da geliştirmek yerine kapatıp, kitaplarını da yakacaksın. Böyle bir şey kabul edilemez.
    Bir kısım, “oy alamayız” diye gözden çıkarmış. Diğer kısım, “ırgat, köle, mürit bulamayız” endişesiyle düşman gözüyle bakmış. “ Amerika ile iyi geçinelim” niyeti de aktif rol almıştır bu kapatma kararında. Topraklarımız elimizden gidecek, bir köy öğretmeni her şeyi biliyor. Gelip okulun inşaatını yapıyor. Tarım öğretiyor, peynir yapıyor, iğne vuruyor, yarayı pansuman yapıyor, kitap okuyor, okutuyor, bağlama çalıyor, hayvancılığı da biliyor. Köy ağası, köy imamı, diğer şıhların tahtı sarsılınca bu kadar işi gönüllü yapan öğretmen olsa olsa “komünist” olur düşüncesiyle dışlanıyor. Bu cehalet tablosunu ilk görmüyorum. Fakir Baykurt’un Eşekli Kütüphaneci adlı kitabında,
    Köy köy eşekle dolaşıp gönüllü olarak kitap dağıtan Mustafa Güzelgöz’ ü kıskananlar ona yapmadığını bırakmamışlardır. Beyaz zambaklar Ülkesinde adlı kitapta Finlandiya’da geçen cehaletle savaş hikayesi manidardır. Bizdeki de bir nevi Türk Rönesansı başlangıcıydı. Dar, cahil ve sapkın kafalar özümseyemedi ve çöpe gitti.
    Buradan nasıl bir çıkarımda bulunabiliriz? Fikir, duygu ve düşünceler müzakere edilmiyor, mizaçlar, kinler, çıkar, makam ve beklentilerin çarpıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Sosyal depremleri önleyemediğimiz gibi, fiziki sarsıntılara da neden oluyoruz.
    İhanet, gaflet, cehalet, rezalet ve melanet gibi kavramlar gündemimizden hiç düşmüyor.
    Yüzlerce tarihsel vaka vardır. Tek tek listelemek zor. Adam asmaktan, parti kapatmaya, demokrasiyi askıya almaya, taşeronluk yapmaya kadar varıyor.
    27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan, 15 Temmuz tarihleri ilk hatıra gelenlerdir.
    Tarım ve hayvancılık ülkesi olamadık çünkü et, bakliyat, buğday ithal ediyoruz.
    Sanayi ve teknoloji ülkesi de olamadık. Bu alandaki üretimimizin çoğunluğu montaj. Tam turizm ülkesi de olamadık. Bunun yanında, ülkemizde turizm amaçlı 20 kentimizi gezme ihtiyacı hissetmeden, 50 kez yurt dışında tatil yapanlarımız da var.
    Daha önceki eğitim makalelerimizde bahsedip kitaplarıma da aldığım bir konuyu burada kısaca özetleyeyim. Gençlerimiz çok duyarsız, dalgın, unutkan, beceriksiz, niteliksiz ve milli heyecansız yetişiyor. Üretim ve uygulama ile iç içe eğitime ağırlık verileceğini yeni Milli Eğitim Bakanımızdan duymak sevinç ve mutluluk kaynağı.
    Meslek Liselerinin Orta okul bölümü açılmalı. Lisenin ilgili mesleki alanından mezun olanlar, ilgili fakülteye ek puanla öncelikle girebilmeli.
    Ticaret, Endüstri, Turizm, Tarım, Sağlık, imam hatip gibi meslek lisesi mezunları, son iki sınıfta, sanayi, ticaret ve diğer kurumlarla içi içe uygulamalı eğitim almalı.
    Ayrıca genel beceri, donanım ve kültür için son iki sınıfta diğer meslek okullarının derslerine de seçmeli olarak girebilmelidir. Bir veli evladını imam hatip lisesine gönderiyor fakat ticaret, tarım ve elektrik bilgisi de olmasını arzu ediyor. Bu veli ve öğrenciye bu hakkı versek ne kaybederiz?
    Lise 3. Sınıfta 20 saat dersi gidip endüstri meslek lisesinde alsın. 10 Saat dersi gitsin tarım meslek lisesinde alsın. Lise 4. Sınıfta ticaret lisesinde gitsin ticaret ve finans bilgisi öğrensin.
    Okul servisleri de ücretsiz olsun. Buyurun, alın size Köy Enstitülerinin çağa uydurulmuş şekli.
    Üniversiteyi istemese de kazanamasa da, kendi işini kursa da, sanayide çalışsa da, el becerisi, genel kültürü, üretim kafası olan bir gençlik yetiştirelim. 100 m2 lik bir tarlası olsa bu genç, kimseye muhtaç olmadan evini geçindirir en azından. Bunlar yok da ne yapıyor. Yırtık bir kot pantolonla, elinde 5bin TL’lik cep telefonuyla, sinemeya gitmek için durakta sevgilisini bekliyor.
    Tamam bu da olsun peki 10 yıl sonra ne olacak, aç kalacak ve “ kurtar bizi devlet baba” diyecek.
    Bir de bu açıdan eğitime bakın istedim. Ben 36 yıl önce Teknik Lise Elektrik bölümünde okudum.
    Öğrendiğim teknik bilgiler ve öğretmenlerimiz adları halen aklımda. 42 yıl önce orta okuldan mezun oldum. Öğrendiğim temel bilgiler ve müzik notaları halen aklımda. Bugün bu kalite ve ilginin, bilinç seviyesinin yüz kat daha iyi olması gerekmez miydi?
    Taş yerinde ağırdır. Beraber iteklersek, dünyayı yerinden oynatabiliriz?
    Ne dersiniz, en azından hak verin, yalnız olmadığımı bileyim.
    02.12.2018
    Ali Rıza Malkoç
    #armozeyis
  • Müsait Zamanlar Müslümanlığı*

    Sorumluluklarımız hatırlatıldığında, bir görev yüklenmemiz teklif edildiğinde, genelde ilk tepkimiz, savunma refleksimiz şu ifade ile kendini gösterir:

    “Ortam müsait değil…”

    Müsait olamayış sadece ortamla da sınırlı değil… Toplum, sistem, çevre, konsept, konjonktür, zaman, zemin, özel durumlar namüsaitliğin nedenleri… Yani sorumluluktan sıyrılmanın yollarını çoğaltabiliriz… Nice meşgaleler, bitmez mesailer müsait olamayışımızın hazır gerekçeleri…
    Bu algının geldiği nokta ise; müsait zamanlar Müslümanlığı… Tüm zamanların Müslümanlığından, ortamın müsaitliğine bağlı bir Müslümanlık… Boş vakitler uğraşısı…

    Sormak gerekmiyor mu? Kulluk bir hobi mi, alışkanlık mı, adet mi ki müsait zamanlara sarkıtalım?
    Evet, bu bir fantezi mi? Faraziye mi? Fuzuli bir uğraş mı? Yoksa bir fariza mı?
    Esas olan; kulluk da kararlılık, dava da süreklilik, mücadele de tutarlılık değil mi?
    Kul olmanın külfetine katlanmadıktan sonra, bu nice bir kulluktur demezler mi?
    Bu yükü yüklenmeye, sorumluluk almaya yürek el vermiyorsa elbette o zaman ortam müsait olmayacaktır…

    Canımız istemiyorsa, kendimizi rahatlatacak yorumlar bulmakta zorlanmayız… Kafamız basmıyorsa teviller kırılagider, her şeye bir şekilde yol bulabiliriz…

    Dava inancı, mücadele bilinci, mukavemet gücü çökmüşse gerisi lafü güzaftır…
    Aslında ağırdan alışlarımız, gönülsüz davranışlarımız, iğreti bakışlarımız, teğet geçişlerimiz ruh halimizi ele veriyor… Nerede durduğumuzu gösteriyor…

    Sürekli geçiştiriyorsak, gecikiyorsak, gevşiyorsak, geveliyorsak, görmemezlikten geliyorsak, sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmiyorsak tüm bunlar ciddi bir gafletin göstergesi değil midir?
    Anlaşılan o ki, bu anlayış ve bu alışkanlıkla ortam hiç müsait olmayacak… Risk almadan, bedel ödemeden, konforu bozmadan ne müsait olunur, ne de mesafe alınır…
    Dünya hayatını mutlaklaştıranların hiçbir zaman müsaitleşebileceklerini düşünmüyorum…
    Aidiyet bilinci, mensubiyet ruhu gittikçe müsaitlikte kalmadı…

    Hiç sorduk mu kendimize?
    Neden yorgunuz? Yoğunuz? Yılgınız? Yeniğiz? Yitiğiz? Yetersiziz? Ye’steyiz? Yalnızız?
    Yoksa yok muyuz?
    Yanlış nerede, yanılgı neden?

    Anlamsız korkular, yersiz kaygılar, gereksiz kuşkular kolumuzu, kanadımızı kırıyor… Yokluk yıllarımızda, zorluk günlerimizde ne kadarda müsait idik… Gözümüzü daldan budaktan sakınmazdık… Şimdi ne oldu da armudun sapı, üzümün çöpü deyip, duruyoruz…
    Dün en olumsuz şartlarda bile her şeye hazır olanlar, bugün imkânlar içinde yüzerken, müsait değiller…

    Çünkü; akıllandılar, hayatın hazzına erdiler… Nemalandılar… Metalandılar…
    Fırsatlar arttıkça, nimetler çoğaldıkça bir hantallık, bir tembellik illetidir başını aldı gidiyor…
    Öyle bir hal ki, haftalık bir sohbet bile zaid geliyor… İş yoğunluğundan kitap okuma lüksü yok… Aylık bir aidat bile yük oluyor… Okumak, uyarmak, uğraşmak, uygulamak yok… Uygun adam; evden işe, işten eve…

    Ne diyelim? Beyefendiler müsait değiller!… Kendilerine ulaşmak mümkün değil!…
    Bunu nasıl izah etmeli? Eğitim zayiatı mı? Fire mi? Yoksa her şey normal, yolunda mı?
    Her şeye müsait olanların, dava diye bir dertlerinin olamayacağı ve hiçbir zaman müsait hale gelemeyecekleri kesin…

    Teşhisiniz nedir bilemiyorum?
    Dünyevileşmek mi? Bireyselleşmek mi? Yozlaşmak mı? Savrulmak mı?
    Arzular, alışkanlıklar, aşırılıklar, tutkular, bağımlılıklar insanımızı tanınmaz hale getirmedi mi?
    Eksen kayması, çizgi sapması, yön yitimi ne zaman başladı? Mükellefiyetler mürur-u zamana uğradığından beridir…
    Kendilerini İslam’a müsaitleştirmeyen, muafiyet ve mazeret arayışında olanlar kendilerine yazık ettiler…
    İMTİHANI KAYBEDİYORUZ ARKADAŞLAR

    Dürüst olmak lazım…
    “Bu sıcakta sefere çıkılmaz.” diyenlerden farkımız nedir?
    Kendini Bitirene ortam ne yapsın? Zaman ne desin?
    Kendini inkar edene yapılacak bir şey yok…
    Önemli olan kendimizi ikna edebilmek… Kendimize müdahale edebilmek…
    Biz biz olduktan sonra her şeyin lehimize olduğunu göreceğiz…
    Diyebilirim ki; Müslümanlar hiçbir dönemde bu kadar geniş imkânlara sahip olmadılar…

    İnsan gücü, bilgi gücü, beyin gücü, tecrübe birikimi, yetkin kadro, ekonomik imkân, özgürlükler bağlamında ciddi bir potansiyel mevcut…
    Tüm bahanelerimiz elimizden alınmış durumda…

    Artık bundan böyle erteleyemeyiz… Çünkü erteleyenler; eridiler, elendiler, eleme düçar oldular…
    Bugün müsait olamayanlar, yarın neye müstahak olacaklarını iyi düşünsünler…
    Yarınlarından emin olmak isteyenlerin, ellerini tez tutmaları ve sorumluluklarına davranmaları gerekiyor…

    Çağrımız müsait olanlara…
    Artık, yavaş yavaş acele etmeliyiz…

    Yoksa, cennete geç kalmış olacağız…

    Ramazan Kayan
  • Ben hep bir kişilik sustum. Öyle ya; yeni dünya düzeni, konjonktür, küresel sermaye ve kişi başına düşen milli gelir böyle istiyordu. Para babaları, karısını aldatanlar, zalimi alkışlayanlar da. Ben hep bir kişilik susmak zorundayım. Sustum.

    On beşinde zorla evlendirilenler, lise terkler, oğlu Alamancılar ve arabasının arkasına “babam sağ olsun” yazanlar böyle istiyordu. Ben sustum, düzen bozulmadı. Ben sustum, din tüccarları, his tüccarları, aşk tüccarları kazandı. Kırmızı Mercedes’i olanlar, tripleks evlerde yaşayanlar, ayaklarına bir kere bile çamur bulaşmamış olanlar kazandı. Onlar kazandı.

    Sustum, ciğerim yana yana sustum. Ümran’a sustum, Aylan’a sustum. Mülteciye tekme atan gazeteciye de sustum. Çünkü parlement içenler, yılbaşı kutlayanlar ve yumurta topuk ayakkabı giyenler böyle istedi. Ben sustum düzen bozulmadı.

    Ben sustum. Aslında ben öldüm. Beni öldürdüler. Beni bir Neşet türküsünün nakaratına, Mihribanın sarı saçlarına, Mecnunun ayak basmadık yer bırakmadığı çölüne gömdüler. Ben saçlarının sarı olmadığını, adının da Mihriban olmadığını bile bile oraya gömüldüm. Çünkü küresel sermaye, New Age dinleri ve gayri safi milli hasıla öyle istedi.

    Zarifoğlu da, Kafka da, Zweig de susmuştu. Onları da susturmuşlardı. Lâl ettiler. Çünkü Sağ/Sol kavgaları, gözü dönmüş Avrupa ve Sanayi İhtilali böyle istedi. Belki Orhan Gencebay da, bilemiyorum. Ama sustular.

    Ben hep bir kişilik sustum. Konuşsam, bir konuşabilsem, gözlerine bakarken ağlamasam mesela her şey değişebilir. Radyoda Ahmet Kaya çalmasa belki değişebilir. Ama çalmasa, söz veremiyorum…

    18.12.2017
  • Günaydınlar Efendim...!!

    Duyduğumuza göre bizi özlemişsiniz...! Overlock Makinesi Ayağınıza kadar geldi...! :) Kahvelerinizi hazırlayın.. Günün konularıyla sizlerleyiz..! {Ç News!}

    Önemli bir haberimiz var.. En sona sakladık. Çünkü yazımızı okumanız için yem bu.. Şimdi biz böyle söyledik diye en alta inip geri kalanı okumazsanız hatırımız kalır...!

    Efendim sitemizde devam eden okuma etkinliklerini ve buluşma etkinliklerini Haruni Bey'in sayfasında ki şu linkten >>>;#28280902 takip edebilirsiniz...

    Sitemizin elits tabakasından https://1000kitap.com/Afaki Bey'i tanıyor musunuz? Tanımıyorsanız çok şey kaybetmişsiniz demektir. Lütfen takibe alın ve berkecanlar, mertcanlar, nilsular, bişesesular hepsiburada... Mekan Etiler, Nisantaşı.. Takipte kalın...!!! :)

    Sizler Tuco Herrera Bey'in incelemelerine hiç baktınız mı? Bakmadıysanız büyük kayıp. Sizlere örnekleme üç inceleme sunalım hemen;

    #28574717
    #26785751 #28281987

    Yarın bir başka üyemizin incelemelerini paylaşacağız.. Artık günlük rutinimiz olsun, konjonktür'ümüze uygun bir yapısı var bu paylaşımımızın...! Minimalist çalışmak tek hedefimiz..

    Buraya kadar okuduysanız kahvenizi yudumlayıp devam edeceğinizi düşünüyoruz.. Gelen olumlu tepkiler bizi buna sevk etti.. Kimileri Köşe Yazarı olduğumuzu, bazıları magazin habercisi olduğumuzu, bazıları ise radyo istasyonu olduğumuzu iletti.. Çok teşekkürler....! Baggzıları ise ıyyyy bu neeea yeaaaa diye tepki koydu. (1 kişi). Eyvallah! Saygımız tabi ki var.. Şaka şaka kişisel haklara tacizden dolayı cehennemin dibine kadar yolu var..! :)) Hakaretsiz eleştiriler kabulümüzdür...!

    Önemli haberimiz nedir? .. 3...2....1....

     J. R. R. Tolkien dir...!

    Belki duymayanlar vardır dedik, Yeni kitabı Ham'li Çiftçi Giles 6 Nisan'da raflarda... Şuan ön siparişte... Sevenleri kaçırmasın, hemen alsınlar..! Usta yeni kitabıyla aramızda..! Ruhu hala bizimle..!

    Bitirelim artık? Çok uzun oldu.... Bizi özleyin....!!

    Günün şarkısını şuraya iliştirelim;
     https://youtu.be/h_D3VFfhvs4
    (Efsaneye Saygı ve Sevgilerimizle..!)

    Mutlu bir gününüz olsun..!

    Sağlıcakla kalın...! İyi ki varsınız....!
  • Yirminci yüzyılın başlarında İngiltere"de ( ve birçok diğer ülkede de) yaşayan insanların neredeyse tamamı, günümüzün standartlarına göre ırkçı olarak değerlendirilirdi.