• Bence bu tür konuşmaların izlenmesi, kültür sahibi olma imajını yerleştirmeye yarayan bir ritüel anlayışından doğuyor. Kültürün üretildiği mekânlarda bulunmak, o evrenin içinde yer almak olarak algılanıyor galiba. Bir tür
    yapay-kimlik ediniyor in­sanlar.

    Belki yalnızlıktan kurtulma, bir cemaatin üyesi olma gibi bir sağaltım da var bu ritüelde. Yıllarca uğraşarak, okuyarak, yaza­rak, yanılarak kavranabilecek sorunlar hakkında kulaktan dolma bilgiler ediniyor dinleyici. Dinledikleri konu hakkında hiçbir ön bilgileri yok.
    Ahmet Oktay
    Sayfa 44 - YKY
  • 84 syf.
    ·3 günde
    ŞeffaflıkToplumu ile yeniden karşınızdayım uzun zaman oldu herhalde ilgimi çeken konular üzerinde bir şeyler karalamayalı. :) Kısmet bu kitabaymış. Kitaba kabataslak baktığımızda 84 sayfa gözükmesine rağmen yayınevi reklamı, kitap reklamı ve notları falan çıkarınca okunacak 61 sayfa kalıyor. Yazar 61 sayfada kendi öngördüğü toplum çeşitlerine göre fikirlerini dile getiriyor.

    Yazarın öngördüğü toplum çeşitleri
    a) Olumluluk Toplumu
    b) Teşhircilik Toplumu
    c) Apaçıklık Toplumu
    d) Porno Toplumu
    e) İvme Toplumu
    f) Teklifsizlik Toplumu
    g) Enformasyon Toplumu
    h) İfşa Toplumu
    i) Kontrol Toplumu

    Aslında hepimizin aşina olduğu konular mevcut lakin sistemli birşekilde biraraya getirilmiş hali diyebiliriz bu kitap. Tabiki bazı konularda bildiğimiz yanlış veya yazarın doğrusuyla bizim doğrumuzun kesişmediği yerler mevcut. “ Şeffalık ” kavramıyla başlamamızın doğru olacağını düşünüyorum ne de olsa kitabada ismini vermiş. Birçoğumuz şeffaflığın aslında bir özgürlük olduğu ve hatta özgürlük ve şeffalık kavramını eş tutanlarımızda mevcuttur. Lakin postmodern toplum modern toplumun ( devletin) ideoloji aygıtlarına bilgisayar ve akıllı telefonuda eklemesiyle bence insanları baskılayıcı bir şekilde gözlemeyi örtük bir şekle çevirmiş ve hatta insanların gönüllü olarak kendini teşhir etmesini sağlamıştır. Gerek yer bildirimi gerek fotoğraf bildirimi gerek video bildirimiyle…7/24 gönüllü olarak toplum kendini evini devlete açmıştır. Yazar bunu önsözünde “ Şeffaflık toplumu bir güven toplumu değil kontrol toplumudur.” diyerek ifade etmektedir.

    Bir diğer şeffalığın yararına(!) baktığımızda ise farklılıkları tek tipleştirmektedir. Bunun nasıl olduğunu herhâlde çoğumuz idrak edebilmektedir. Son zamanlarda epey toplumu rahatsız eden konulardan biri ünlü sanatçılar,biliminsanlarının…giydiği tek tip kıyafetler. Ne de olsa paraları olmasına rağmen bu insanlar neden hep tek tip kıyafetler giyiyorlar diye soruyorlar kendilerine. Hatta pazarladıkları şeylerden kendileri uzak durmaya çalışıyor bu adamların kafaları hiç çalışmıyor herhalde. :):) Kim bu deliler eski ABD başkanı Barack Obama hep lacivert ve gri takım elbise, New York’un ünlü sanat direktörü Mathilda Kahl hep aynı kıyafetleri, Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg aynı tişörtü, ünlü yönetmen Christopher Nolan siyah pantolon ve mavi gömlek, ünlü fizikçi Albert Einstein gri takım, Apple mucidi Steve Jobs aynı kıyafeti…giyiyormuş. Peki niye giydiklerine baktığımızda bu insanlar zamanlarını ne giyeceklerini düşünüp zamanı harcamamak için ve ayrıca giydikleri şeyin onları stres altına sokup verecekleri kararlara etki etmemesini sağlamak için bu yolu seçmişler. Herhalde bizde olsa cevabı bunlar cimri, para harcamamak için tek tip giyiniyorlar olurdu. Buda bizim ne kadar teknoloji ile iç içe geçtiğimizi güzel gösteriyordur. Yazarımız bu konuda “ Şeffaf iletişimin her şeyi düzgünleştirici, hizaya getirici bir etkisi vardır. Eşzamanlılığa ve bir örnekliğe yol açar. Ötekiliği ortadan kaldırır. Uyum sağlama zorlaması şeffaflıktan kaynaklanır. Böylelikle şeffaflık egemen sistemi sabitleştirir.” diyor. Şunun unutulmaması gerekir burada bir zorlamadan çok gönüllü bir kölelik mevcuttur. Hani biz kendi özgür irademizle karar alıyoruz söylemi vardır ya. Oysa size sunulan seçenekler arasından seçim yapmak özgür bir iradenin kısmi seçeneklere hapsolmasıdır. Bir nevi simülasyondan tercihlerde bulunmaktır.

    Günümüzde “ Özlem duymak “ kavramı tozlu raflara kaldırılmıştır. Çünkü insanlar arasındaki mesafeler maalesef şeffaflığın ikiyüzlülüğüne feda edilmiştir. Asla iletişimin özgürleştirici yanını yadsımıyorum. Lakin insanlar artık olduklarından çok ideal bir ben çizmektedirler sosyal ağlarda ve bu şekilde karşı tarafı aldatmaktadırlar. İlişkilerde bir boşluk olması gerekir, mekânsal veya zamansal çerçevede. Eğer bu boşluk bulunmazsa bu tarz ilişkilerin kısa süreli veya bir amaç üzerine kurulduğuna emin olabilirsiniz. Misal bir çift birbiri hakkında her türlü bilgiye sahipse bu ilişkinin süresi kısalmış ve ölme yoluna girmiştir. Boşluk olarak nitelediğimiz gizem ilişkileri ayakta tutmaktadır. Günümüzde şeffaflık ilişkilerde çekicilik ve canlılıktan yoksun bırakmaktadır tarafları. Şeffaflık kavramını burada doğru söylemekle bir tutmuyorum asla bu anlaşılmasın tabiki ilişkilerde doğru söylenmelidir lakin arada gizem bırakılması bu ilişkinin ayakta kalmasını sağlayacaktır. Bu konuda yazara kulak kabarttığımızda ise “ Almancada ‘mutluluk’ ( Glück ) kelimesi ‘ boşluk ‘tan ( Lücke ) gelir. Bu kelime Ortaçağ Almancasında ‘Gelücke ‘ şeklindeydi. Yani boşluğun olumsuzluğuna yer vermeyen bir toplum mutluluk içermeyen bir toplum olacaktır. Görme alanında boşluk bırakmayan aşk pornografidir. Bilgide boşluk bırakmayan düşünme ise bozularak hesaplamaya dönüşür.” diyor.

    Hiç dikkatinizi çekti mi sosyal ağlarda genelde like/beğendim yargısı olmasına rağmen dislike/ beğenmedim yargısı ya hiç yoktur ya da çok çok azdır. Bunun sebebi her şeyi olumlu gösteren toplumun ilişkileri sekteye uğramasın düşüncesi olabilir mi? İletişimin olumsuzluğu sosyal ağları sekteye uğratıp üye sayısını düşürebilir mi? Bunların cevaplarını size bırakıyorum. Bu eleştiride 1000kitap kadrosu nerede? :):)

    Hatırlayanlarınız vardır hatta benden yaşça büyüklerim bunu daha iyi anlayıp daha iyide anlatacaklarını düşünüyorum : Fotoğraf. Fotoğraf 2008 yılına kadar herhalde hala o basılı olma halindeki anlamı çok yüksekti. Çünkü başkada bir örneği olmayan ve bir geçmişin karelenmesinden çok daha anlam yüklü olan anın ölümsüzleştirilmesi. Her fotoğraf karesi özellikle seçilir ve dikkat kesilirdi insanlar o karenin boşa harcanmaması için. Çünkü çok önemliydi o karenin yanmaması ve şahısların en ideal hallerini sergilemesi. Ne de olsa bir daha çek ben çirkin çıktım demek gibi bir şansınız yoktu. Herkes en güzel elbisesini giyer olmadı kendine bir çekidüzen verir, saçını düzeltir gülümsemesini veya o andaki hüznünü takınırdı. Sonra ne mi oldu fotoğraf makinesi olan akıllı telefonlar, çok fonksiyonlu fotoğraf makineleri…icat oldu hani tüfek icat oldu mertlik bozuldu denir ya aynı şey burda da geçerli o anlar o anlam başını alıp gitti. Şimdi onlarca fotoğraf karesine sığdırılamayan samimiyetsiz anlar, tek çekimlik tek paylaşımlık olan bir daha geri dönüp bakılmayan anılmayan fotoğraflar dolu telefonlar. Aslında basılı fotoğraflar bir maddeye basıldığından dolayı bir olma hali mevcuttu. Hadi Roland Barthes ve yazara kulak verelim “ Dijital fotoğrafçılıkta negatif yoktur. Ne karanlık oda ne de banyo gerekir. Öncesinde bir negatif bulunmaz. Pozitiften ibarettir. Olma, yaşlanma ve ölme. ( Fotoğraf ) sadece ( çürüyüp giden ) kağıdın kaderine ortak olmakla kalmaz, daha sert bir maddeye basıldığında da aynı derecede fanidir. Canlı organizma gibi filizlenen gümüş parçacıklarından doğar, bir an serpilir ve hemen sonra yaşlanmaya başlar. Işık ve nemin hücumuyla solar, zayıflar ve yok olur…” diyor. Aslında belkide biz abartıyoruz sonuçta her nesil nostalji özlemi duyar. :)

    Kitap okuyan, sinemaya veya tiyatroya giden, ilgilendiğimiz konuya ilgi duyan birilerini görünce nedense sebepsiz bir mutluluk kaplar içimizi oysa olağan şeylerdir yoksa olağan değil mi? Belkide bize empoze edilmeye çalışılan şeylerden farklı bireyler gördüğümüz için mutlu oluyoruzdur. Hani ülkesinin istikbalini düşünüp ama müfredat var demeyen öğretmenleri görmektir mutluluk. Bize televizyonlarda veya diğer iletişim araçlarında örnek diye gösterilenlere hiç dikkat ettiniz mi? Misal konuşmalarına, el hareketlerine, mimiklerine … nedense ben çoğu zaman onların ne dediklerinden ( zaten pekte kayda değer bir şey anlatmıyorlar ) çok bu özelliklerine dikkat ederim. Çünkü ben insanların söylediklerinden çok ne yaptıklarına bakmayı tercih ediyorum. Çokta yanıldığımı söyleyemeyeceğim. Peki bu tipleri tasvir etmeye çalışsak herhalde çoğu şık giyinen, albenisi olan, diksiyonuna dikkat eden, belli sorulara hazırlanıp gelmiş, iki eylemi aynı anda organize edecek kabiliyeti olmayan…şahıslardır. İç birikimden yoksun dışa yatırımlık şahıslardır. Sonuçta iş yapan iç değil dış görüntü fikri mevcut toplumda da. Hatta içe yatırım yapılmaz dışa yatırım ise epey revaçta olan bir durum haline gelmiştir bu tarz toplumlarda. Misal estetik ameliyatlarında çığır açmaya başlar bu ülkeler. Ben de mi yaptırsam ne bildiğiniz gibi bende de kellik var neyse bu başka bir konu bunu bi ara konuşalım. Sonuçta görüntü önemliymiş öyle deniyor. :)

    Birazda şeffaflığa güç ve dini çerçeveden bakalım. Şeffaf olan bir şey kutsal olur mu? Hakkında her şeyi bildiğiniz bir şeyi kutsal atfedebilir misiniz? Galiba şeffaflıktan uzaklaşan bir şeyin kutsallaştırılması daha kolaydır diyebiliriz sonuçta bunu mitler ve mitoloji ile veya gizem ile desteklemek daha kolaydır diye düşünüyorum. Dinlere bakıldığı zaman Semavi dinler daha çok tarihsel öğelerle desteklenmektedir bir felsefi altyapıdan uzaktır Uzakdoğu dinlerine baktığımızda ise tarihsel arka plandan çok bir felsefi altyapıyla ayakta durmaktadırlar. Burada hangisi doğru demek hata olacaktır ben burada sadece durum analizinde bulunmaya çalışıyorum takdir sizindir bu konuda. Augustinus, Tanrı’nın arzu uyandırmak amacıyla metaforlar kullandığını ve Kutsal Metni kasıtlı olarak müphemleştirdiğini söyler: “ Bu şeylerin adeta mecazi bir giysiyle örtülmüş olmasının nedeni inanç içinde araştıran insanın zihnini çalıştırmak ve çıplak (nuda ) ve açık (prompta) olarak sunularak değersiz bir görünü kazanmalarını engellemektir… Mecazi esvap kelamı erotikleştirir, onu bir arzu nesnesi düzeyine yükseltir. Kelam mecazi olarak giydirilip kuşandırıldığında baştan çıkarıcı etkisi artar. Saklılığın olumsuzluğu yorumbilgisini erotik hale getirir. Keşfetme ve çözme , haz dolu bir ifşa halini alır. Enformasyonsa çıplaktır. Çıplaklığı Kelamın bütün cazibesini yok eder. Onu düzleştirir. Sırdaki kapalılık ( die Hermetik ) şeffaflık uğruna ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılması gereken bir şeytanlık ( Diabolik ) değil, bir simgecilik, hatta görünüşte bile olsa derinlik oluşturan özel bir kültür tekniğidir. “

    Bu konu üzerindeki düşüncelerime son verirken bi noktaya daha değinmek istiyorum. Kontrol toplumu, öznesi dış bir zorlama sonucu değil kendi ihtiyacı nedeniyle şeffaflığa soyunmaktadır. Bu da kurban ve faili aynı kişide toplamaktadır.

    Bugün gözetleme, genelde sanıldığı şekliyle özgürlüğe saldırı şeklinde gerçekleşmiyor. İnsanlar kendilerini daha ziyade gönüllü olarak teslim ediyor panoptik bakışa. Kendilerini soyarak ve teşhir ederek dijital panoptikonun oluşuna bilerek katkıda bulunuyorlar. Dijital panoptikondaki mahkum aynı zamanda hem kurban ve hem faildir. Özgürlüğün diyalektiği budur işte. ( syf. 72 )

    Kitapla kalın.
  • 430 syf.
    ·Puan vermedi
    ️Yedi kitaplık Kayıp Zamanın İzinde'nin ilk kitabı Swann'ların Tarafı, oldukça zor bir eser.Yoğun bir anlatım yok. Anlatım olabildiğince yalın fakat çok fazla tasvir ve hayal gücü var.
    ️Üç bölümden oluşan kitabın ilk ve son bölümü zaman ve nesne algısı üzerinde dururken, ikinci bölümde aşk konu edilir. Proust’a göre aşk, gerçeği kendi isteklerimiz doğrultusunda görme metodur. Bir tür körleşme hâlidir de denilebilir. Seven kişi, Sheakespeare'nin de söylediği gibi sevdiğinde görmek istediği özellikleri ona yükleyerek buna aşk der.
    ️"Proust, Becket’e göre hafızası zayıf, belleği güçlü olmayan biridir. Çünkü iyi bir belleğe sahip biri unutmaz. Proust’un bütün belleği gayri irâdî bellektir. O yüzden o, hatırlamaya değil, unutmaya meyillidir. Proust aslında geçmişi, anılarını hatırlarken yeniden inşa eder. Bergson’un yorumuyla anı kusurlu ve yalandır." kitabı en iyi özetleyen bilgi bu olsa gerek. Çünkü kitabın büyük bir kısmını kapsayan, hatta kitabın temeli, anımsamalarla geçmişe yolculuğu anlatıyor. Evet Proust geçmişi tekrardan kuruyor. Çoğumuzun yaptığı gibi.
    ️Kitaptaki yoğun tasvir çok hoşuma gitti. Evet ara ara okurken sıkmadı değil ama bazen öyle durumları ve duyguları o kadar güzel tasvirlemiş ki "bunu nasıl yazıya dökebilmiş." diyerek hayran kaldım.
    ️Kurgunun hemen hemen hiç olmadığı devasa bir eser. İnanılmaz güzellikte ve özende yazılmış 7 kitaplı seriye zarifçe giriş yapmış Proust. Cümlelerin akışı, sanatsal eserlerin cümlelerde sos kıvamında geçmesi ayrı bir tat vermiş kitaba. Yazarın dili ilk kitabı oluğundan galiba en çok bu kitapta zorluyor. Swann'ların Tarafı bilinçakışının en iyi örneklerinden biri.
    Keyifli okumalar. 🤓
    ~~~~~~~~~~
  • 484 syf.
    ·8 günde·8/10
    Kitap incelemesine başlamadan önce şunu belirtmek isterim ki; Zülfü Livaneli benim için bir rol modeldir, yürüyen kültür arşividir. Bunu otobiyografisi sayabileceğimiz “Sevdalım Hayat” kitabını okursanız çok daha iyi anlayabilirsiniz. Uluslararası tanınırlığı, çok yönlülüğü ve ürettiği evrensel işler detaylı okuyunca benim gibi “Bunu da mı yapmış!” diyerek ufak çaplı şoklar yaşayabilirsiniz. Ülkece Fazıl Say, Zülfü Livaneli, Abidin Dino, Yaşar Kemal gibi ve daha nice değerlerimizi aşağıya çekmekte üstümüze olmadığını düşünüyorum. Ve ne acı ki, hak ettikleri değeri görebilmeleri adına keşke başka bir ülkede doğsalardı diye iç geçiriyorum.

    Kitaba geçecek olursak, öncelikle Yahudi Soykırımı, Struma, Nazi Almanya’sı, Mavi Alay gibi dönemsel trajediler birkaç ana karakter ve onların aileleri üzerinden oldukça güzel anlatılmış. Kitabı tek cümle ile özetle deseler kitabın “Hiçbir iktidar masum değildir” cümlesi üzerine kurulduğunu söyleyebilirim. Sürükleyici ve zorlamayan bir kitap. Konu ve tarihsel bilgi alanlarında doyurucu. Fakat kitabın dili bana fazla yalın ve fazla ayrıntıcı geldi. Kitapta hemen her olay “… yaptım. Çünkü ... olmuştu. Zaten … ve … nedenlerden dolayı ben hep böyle yaparım” şeklinde uzun ve açıklayıcı şekilde anlatılmış. Dil ağdasız, normal konuşma dili. Kitabı okurken ilk önce Oğuz Atay, Dostoyevski, Stefan Zweig, Hermann Hesse kitaplarını yoğun okuduğum bir döneme denk geldiği için mi dil bana yalın geldi diye düşündüm. Ama daha önce okuduğum Livaneli kitaplarını hatırlayınca nedenin bu olmadığını düşündüğüme karar verdim. Düşüncem odur ki; Livaneli bu kitapta ana karakter Maya’nın ağzından bir anlatım olması için özel uğraşı vermiş ve kendi dilini bu kitaptan sakınmış. Bunu da kitap içine birçok yerde Maya’nın ağzından “Benim yazar olma gibi bir iddiam yok. Kitapta yazı dilini değil, olayları ön plana çıkarmak istiyorum” mesajıyla vermiş. Yine de ben kitapta Livaneli’nin o şiirsel dilini aradım.

    Dili bir kenara bırakırsak, kitap içinde altı çizilebilecek birçok güzel yer mevcut. Örneğin kitabın başlarında, “Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra sarılmanın ne anlamı kalır!” diye bir kısım var. Kitabı okurken bu duygu (“Açık açık söyledikten sonra ne kıymeti var ki?” duygusu) bundan daha iyi anlatılmazdı sanırım diye düşündüm.

    Bunun yanında kitabın sonlarında, adalet hakkında yapılan şu alıntı çok hoşuma gitti: “Adalet tartışmaya açıktır. Güç ise ilk bakışta tartışılmaz biçimde anlaşılır. Bu nedenle gücü adalete veremedik, çünkü güç, adalete karşı çıkıp kendisinin adil olduğunu söylemişti. Haklı olanı güçlü kılamadığımız için de güçlü olanı haklı kıldık.”

    Son olarak, kitapta uçak içinde şöyle bir konuşma geçiyor. Burası bana çok ironik geldi;

    -"Siz hep böyle yazacak mısınız"?
    -"Galiba."

    Sen hep yaz Livaneli…
  • 176 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Şu İş bankası modern klasikler dizisinde bilim kurgu kitapları yok mu ? İşten onlar candır kardeşim be!!

    Köpek kalbi ve Ölümcül yumurtalardan sonra hayvanlar üzerinde yapılan deneylerden yola çıkılarak başka mesajlar vermek isteyen bir güzel bilim kurgu eseri daha karşımızda.

    Evet evet diyeceksiniz ki bilim kurgu diyorsun ama başka mesajlar diyorsun. Bilim kurgu tadında evet bilimsel deneyler dönüyor ama konu aslında bambaşka bir yerde. Adada manyak bir doktorumuz var. Kitap bu adaya düşen anlatıcının gözünden ilerliyor.Doktorun yaptığı deneyler sonucu hayvanlar insan gibi 2 ayak üstünde yürüyor. İnsan gibi konuşuyor ve düşünüyorlar. En azından düşünmeye çalışıyorlar.Tabi bu insancıl hareketler ne denli olursa olsun içlerinde hayvani duyguların hiç bir yere gittiğini söyleyemeyiz.

    Kitap böyle giderken dedim ki kitabın ana konusu hayvanlara yapılan zulümleri eleştirmek galiba ama sonra kitap bambaşka yerlere çekildi. Bu hayvansı yarı insanlar kendi kendilerine doktora tapmaya başladılar onun kurallarını tekrar etmeye başladılar. Kitabın çehresi o zaman şöyle oldu: Doktor tanrı oldu yarı insanlarda onun yarattıkları ve kurallar ise dinleri olmaya başladı. Burada yazar acaba Deizm inancını mı Savunuyor veya ona karşı mı çıkıyor? Bilemiyoruz ama Bilim kurguyla böyle derin bir konuyu harmanlaması ve aktarması zamanına göre çok iyi bir iş çıkardığını gösteriyor.

    Kitabın bunlar dışında başka bir temel konusu biz yani insanoğlunun ne kadar insan olabildiğidir. İçimizdeki biyolojik olarak duran vahşiliği ne kadar dizginleyebiliriz ? Düşünme iradesi sayesinde diğer varlıklardan daha üstünüz ve lakin ihtiyacımızdan fazla avlanıyoruz diyebiliriz bence..