• Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum. O zamanlar yılın dört mevsimi olurdu. Ve yazdı bütün kıyılardan çekilen. Güzdü.


    Annem bana yalnızca ayrılığı öğretmişti, babamsa stran söylemeyi. İkisini toplayıp içine gül yaprağı düşen şiirler yazmaya başladım ben de. Zordu.


    Ardında boğaz kuruluğu bıraktı geçip giden her esinti. Susadım. Cebimdeki küçük “şehir planı”yla kayıp Bedeviler gibi dolandım durdum: “Şurası Kızılay, bu taraf da Kurtuluş olduğuna göre Dil Tarih ilerisi o zaman!” Yakındım.


    Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum. Hêja da yaşıyordu o zamanlar. Nasıl tanımazsın; yüzünde bir Lorca şiiriyle dolaşan bir sardunyaydı o. Kardeşti!


    Üstümde çizgili bir gömlek, bol bir pantolon. Eğretiydim. Saçlar ince bir tarakla sağa taralı, üç günlük sakal ve Özgür Gündem ve Ivo Andric. Gerçektim.


    Seyhan Oteli’nin ter kokan odalarından birinde perdeleri şehrin göğsüne açarken Cibran okuma demi olduğunu anlamıştım. Artık küçük adımlarla yaklaşacaktım sana. Uzaktın.


    Sen, gözlerinde, yalnız ikimizin bileceği o Can Yücel şiiriyle gülmeyi öğreniyordun. Ulus’ta birini bıçaklıyorlardı, Balgat’ta pazar kurulmuştu, Etlik’te bir telefon acı acı çalıyordu. Hurda vagonlarda tuhaf bir kaygı, yüksek hastanelerin perdesiz pencerelerinde mayalanmış bir sitem, üçüncü sınıf filmlerde 50.000 lira yevmiye ile figüranlık. İdare ediyordu. Yeterdi.


    Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum. Atalarımın feodal ovalarından çokça erdem, biraz da keder getirmiştim. Mahcup bir devrimin iziydim o zaman, Elazığ’daki özel tim noktasında kocaman ellerle dövülmüştüm.


    Kaçak kaldığım yurtların isiydim o zaman, gri şehrin sokaklarına karışan esmer bir çakmaktaşı. Dalgın, netameli, kırgındım; bilmiyorum ki neydim?


    Sen uzak bir semtte hüzünlü bir Alevi diye büyütülüyordun, Dersim gibi bakmak için akşam üstlerine. Ellerinde tekinsiz duruşu bir vadinin, Batınî sözlüklerin huyu, tuzu yaban mersinlerinin. Göğsüme hazırlanan lepiska saçlarınla bir bardak su gibi güzeldin.


    Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum, at kestanesinin gölgesinde. Oradan bir adam çıkıp kıvırcık sakallarıyla uzun uzun öksürmüştü. Eteklerini savuran iki kadın, durup yere bakmışlardı. Bir arabanın camından sarkan biri, saate bakar gibi bakmıştı bana. Yakında olması gereken bir stattan dalgalı bir uğultu akıyordu. Berger’ın “köylüler her şeyi görür” cümlesini hatırlamıştım.


    Şu kaldırımda bir yoldaşım düşecekti. Bu caddede öfkeli sloganlarla yürüyecektik. Mehmet Sincar’ın katlini tam şu köşede öğrenecektim. Gelecek kötü bir haber kadar çabuk gelecekti.


    Bu şehre her gelişimde gelip bu bankta oturacağım. Bu bankta her zaman etrafına merakla bakan kavruk bir çocuk olacak. Bir tarihim var bu bankta. Demek nereye gitsem buraya geri döneceğim. Pantolonumun arka cebinde bir Özgür Gündem olacak hep ve etrafa bir tuz madeninden çıkmış gibi bakacağım.


    Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum, şimdi oturduğum gibi. O zamanlar sen yoktun, şimdi olmadığın gibi.
  • SUNU
    1920 sonlarından başlayarak, TÜRK SOLU Faşizmin dünya için ne menem bir musibet olduğunu dilinde tüy bitmemecesine anlatmağa çalışmıştır, olanakların kısıtlığına karşın. Nazım başta olmak üzre Türk sosyalistleri irili, ufaklı dergilerde, yaprakçalarda, ve en kahramancası Tan gazetesinde Faşizm denen mereti kalemleriyle neşterlemişlerdir. Ama bunların içinde bir tanesi 1943 gençliğini temelden sarsmıştır. O da: Sabahattin Ali çevirisiyle Akba Kitapevinden çıkan Fontamara romanı. Bizim de o zaman yoksul bir köylü ülkesi olduğumuz için midir nedir, Faşizmi Apeninlerin yoksulun yoksulu köylüleri gözüyle görmek gözlerimizi büsbütün açmıştı ...
    Kitap 1966'da Toplum yayınları arasında dost Remzi İnanç yönetiminde yeniden bastırılmışsa da hak ettiği ilgiyi
    görmemişti. Varan üçe başarılar.. lgnazio Silone Sabahattin Bey'in de belirttiği gibi içinden yetiştiği yöre halkının çilesini baştacı etmiş, o uğurda sürgünlere katlanmış bir yazardır. Bundan sonraki işleri nedense sulanmaya başlamış ve sonunda Andre Gide, Spender, Koestler gibi yazarlarla Komünist aleyhtarları kafilesine katılmıştır.
    Faşizmi bizlere sergilemek için Sabahattin Bey'in cıvıl cıvıl gözleriyle, sekmez sezgisiyle seçtiği bu kitap, zaten mütegallibe sultası altında inleyen bir köylülüğün Faşizmden de nasibini alınca nasıl direnç bilincini devşirdiğini anlatır. Bu süreç, bizdeki köy romanlarından farklı olarak, adeta bir sinematografik bir hızla denkleştirmiştir, ama köylü davranışlarını saf dışı kılmadan, köylülüğün kendine özgü anlatım biçimlerini ve tepkilerini gelberi ederek. Bu başarı dilde yöresel ağza kaçmadan düz ağızla elde edilmiştir. Adeta bambaşka bir yaşam biçimi, Faşizmin dağdağası içine mancınıkla fırlatılmış gibidir. İlk şaşkınlıkların sonunda hayretten bilince ve güzelim bir gazeteye dönüşüşü onun için o kadar anlamlı gözükmektedir.
    Sabahattin Bey örnek bir çeviri çıkarmıştır ortaya. Beş on eskimiş sözcüğü saymazsak araya giren onca yıla karşın yepyeni bir dil vardır karşımızda. Her yapıtında olduğu gibi Fontamara'da da tam bir usta vardır önümüzde.
    Ey sevgili usta, toprağın memleket topraklarınca bol olsun ...
    Can Yücel


    ESERİN MÜELLİFİ HAKKINDA
    lgnazio Silone, bugünkü hür İtalyan edebiyatının en kuvvetli simalarından biridir. Millletinin mukadderatına
    karşı gösterdiği candan alaka yüzünden, İtalya'dan çıkmaya mecbur edilmiş, İsviçre'de yerleşmiştir. Gençliği Cenup İtalya'daki köylüler arasında geçmiş, kısır topraktan ekmeklerini tırnaklarıyla söküp alan bu insanların kahramanca mücadelesi onun kafasında silinmez izler bırakmıştır. İlk yazılarıyla birlikte yurdunun çalışan insanları için mücadeleye başlamış, fakat faşist rejimin takibatına uğramıştır.
    İsviçre' de, yurdundan uzakta olduğu halde, savaşmaktan vazgeçmemiş, yeni eserler vererek, İtalyan milletinin ıstıraplarını dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Eserleri Fransızca'ya, İngilizce'ye, daha birçok dillere hemen çevrilmiş ve muharririne, büyük bir şöhret temin etmiştir. İtalya'nın dışında ilk neşrettiği edebi eser, Türk okuyucularına
    sunduğumuz Fontamara romanıdır. 1933 senesinde İsviçre'de ve Almanca olarak neşredilen bu eser, Orta Apeninlerdeki Abruz dağları mıntıkasındaki fakir köylülerin, soyguncu memurlar ve halkçılığı hedef tutmayan bir rejimle mücadelesini, tüyleri ürperten bir realizmle tasvir etmektedir. Bundan sonra Ekmek ve Şarap, Kar Altındaki Tohum, adlı romanları çıkmış, fakat ne yazık ki bilhassa bu son romanıyla, muharrir daha ziyade mistik bir dünya görüşüne sapmaya başlamıştır.
    Muharririn başkaca, Paris'e Yolculuk diye bir hikaye kitabı, Faşizm adlı bir etüdü Diktatörler Mektebi adlı, yarı
    roman; yarı hiciv bir eseri vardır.
    Sabahattin Ali




    ÖNSÖZ
    Burada anlatmak istediğim şeyler, bir sene evvel, Fontamara'da geçmişti. Fontamara, Cenup İtalya'daki Marsika havalisinin en fakir, en geri köyüdür. Suyu boşaltılmış Fucino gölünün şimal tarafında, taşlı bir tepenin üzerinde, köhne bir kilisenin etrafında yüz kadar zavallı kulübe ... Hepsi birer katlı, hepsi biçimsiz, havanın tesiriyle kararmış, yağmur ve rüzgardan hırpalanmış, damları kiremit ve türlü türlü kırık dökük şeylerle
    üstünkörü örtülü. Bu evlerin çoğunda bir tek delik var: Hem pencere, hem baca işini gören kapı. İçeride doğru dürüst bir döşeme yok, duvarları ise rutubet içinde; burada insanlar oturur, uyur, yemek yerler; erkekler nesil üretir, kadınlar çocuk doğururlar; burada domuzlar, eşekler, keçiler ve tavuklar hep birlikte yaşarlar.
    Eğer bir takım acayip şeyler geçmeseydi, Fontamara hakkında, sahiden, söylenecek fazla bir söz yoktu. Ömrümün ilk yirmi senesini Fontamara'da geçirdim. Bunun hakkında da söylenecek fazla bir söz yok. Yirmi sene aynı gök, aynı toprak, aynı yağmur, aynı ,kar, aynı evler, aynı kilise, aynı bayramlar, aynı yemek, aynı sefalet... Atalardan
    dedelere, dedelerden babalara, babalardan çocuklara geçip gelen bir sefalet... Dünyanın ebedi dönüşü, zamanın yürüyüşü ve tabiatın değişimi içinde, insan, hayvan ve toprağın hayatı... Önce ekim gelir, sonra ayrık köklemek, sonra bağ budamak, sonra kükürt saçmak, sonra mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu, daha sonra? Yeni baştan: Ekim, ayrık, köklemek, bağ budamak, kükürt saçmak, mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu ...
    Hep aynı şey, aynı değişmesi imkansız şey, her zaman...
    Seneler geçer, seneler birbiri üstüne yığılır, gençler ihtiyar olur, ihtiyarlar ölür, ve insanlar eker, ayrık kökler, bağ budar, kükürt saçar, mahsul kaldırır ve bağ bozar. Peki sonra?
    Başka ne var?
    Yine aynı şey. Daha sonra? Daima aynı şey! Her sene bir evvelki gibi, her mevsim bir evvelki gibi, her nesil bir evvelki gibidir.
    Yağmur zamanlarında aile işlerine bakılır. Yani herkes birbiriyle uğraşır. Fontamara'da birbiriyle hısım olmayan iki
    aile yoktur. Zaten küçük yerlerde çok kere herkes birbiriyle hısımdır. Herkesin menfaati birbirine bağlıdır. Bunun için de herkes birbirine girer. Bunlar hep aynı nizalardır, nesilden nesile kalan, bitip tükenmez davalar, bitip tükenmez masraflarla, herhangi bir çitin kime ait olduğunu ortaya çıkarmağa çalışan bir tip tükenmez nizalar. Çit yanıp kül olur, ama kavganın ateşi sürer gider. Burada her şey zaruretlere bağlıdır. İnsan bir ayda 20
    soldi biriktirir, ertesi ay 30, yaz sonunda hatta 100 soldi biriktirebilir; bu da on iki ayda 30 liret kadar tutar. Fakat bu sırada bir hastalığı, yahut buna benzer başka bir felaket çıkagelir ve insan on senede biriktirdiğini harcayıverir. Haydi yeni baştan: Ayda 20 soldi, 30 soldi, 100 soldi. Bunun arkasından tekrar aynı şey. Ova yerlerde birçok şeyler değişir, Fontamara'da hiçbir şey değişmez. Toprak fakir, verimsiz ve taşlıdır. Bu birazcık arazi de parçalara bölünmüş, ipoteklere boğulmuştur. Hiçbir köylünün birkaç hektardan fazla tarlası yoktur.
    Fucino gölünün kurutulması son seksen senede öyle bir hararet yükselmesi doğurmuştur ki, bu yüzden etraftaki tepelerin bütün ziraati bozulmuş, zeytin ağaçları tamamen mahvolmuştur, üzümler hastalanmış, tam olgun hale gelmeleri pek seyrekleşmiştir. Bağları Aralık sonunda, ilk kardan evvel bozmak gerekmekte ve bu üzümlerden buruk, limon gibi ekşi bir şarap çıkmaktadır. Bu şarabı yapan fakir köylüler, eninde sonunda onu kendileri içmeye mecbur olurlar. Bugün İtalya'nın en mümbit mıntıkaları arasında sayılan Fucino gölünün kurutulmuş toprağı, bu kadar büyük bir fukaralığı gideremiyor, çünkü buradan çikan bitip tükenmez zenginlikler oldukları yerde kalmayıp şehre akıyor. Roma civarında ve Toscana'daki muazzam arazisi ile birlikte, Fucino gölünün 14.000 hektarı da, Prens Torlonia adında birinin malıdır. Bu adam, geçen asır başlarında bir Fransız alayı ile birlikte Roma'ya gelip yerleşen, Torlogne adında Aveniyalı birinin soyundandı. Bu adam Roma'da önce harp ve sulh, sonra tuz, sonra 1848 harb'ı sonra bunun peşinden gelen sulh, sonra 1859 harb'ı, sonra Bourbon'lar ve bunların yıkılışı üzerine işler çevirmişti. 1860'dan sonra, bir Napoli-Fransız-İspanyol şirketinin düşük hisse senetlerini ele geçirmeğe muvaffak olmuştu. Napoli kralının bu şirkete verdiği bir hakka göre, Torlonia, kurutulan topraklardan 90
    sene müddetle faydalanabilecekti. Fakat Piemonte sülalesine yaptığı siyasi hizmetlere karşılık, bu verimli topraklar kendisine ebedi mülk olarak bırakıldı; önce dük, sonra da prens rütbeleriyle taltif edildi.
    Bahsettiğimiz "Prens Torlonia"nın, emlakini muhafaza için hususi bir muhafız teşkilatı vardır. 60 kilometre uzunluğunda bir hendek, muazzam çiftliğinin etrafını çevrelemektedir. Buraya girmek için, geceleri yukarı çekilen, asma köprülerden geçmek lazımdır. Hiç kimsenin, bu geniş ovada kulübe yahut ev yapmağa hakkı yoktur.
    Burada 10.000 kadar "Cafone" çalışır. Bunlar köylünün en fakir kısmıdır.<*> "Prens Torlonia" dedikleri adam arazisirıi o civardaki avukatlara, doktorlara, noterlere, muallimlere ve zengin köylülere kiralamıştır. Bunlar da toprakları ya ortakçıya verirler, yahut da daha fakir köylüleri gündelikçi olarak tutup kendileri işletirler. Bunun için ovanın kenarlarındaki büyücek kasabalarda her sabah bir ırgat pazarı kurulur, Torlonia'nın ortakçıları burada her gün yeni işçiler tutarlar. Irgatlar, iş yerlerine gitmek için 5 kilometreden 12 kilometreye kadar yol yürümeye mecbur olurlar.

    Torlonia'nın her sene Fucino'dan elde ettiği muazzam servet, köylülerin sefaleti ile apaçık bir tezat halindedir:
    15.000 ton şeker pancarı, 15.000 ton hububat, her çeşitten 500 ton sebze... Fucino'nun pancarları Avrupa'nın en mühim şeker fabrikalarından biri tarafından işlenir. Fakat şeker, onu yetiştiren köylüler için, ancak paskalya çöreğinde tadılan nadir bir nimet olmakta devam eder: Fucino'nun hemen bütün ekini şehre gider, orada bundan francala, çörek ve küçük pastalar yapılır, ve şehirlilerin köpekleri ile kedileri bile bunlardan yer. Fakat bunu yetiştiren köylüler, senenin büyük bir kısmında mısırla yaşarlar. Çünkü aldıkları, ancak açlıktan ölmeyecek
    kadar bir paradır. Öyle bir para ki, onları yaşatmaz, süründürür. Evvelce birçokları Amerika'ya hicret ederlerdi. Harpten evvel Fontamaralılar Arjantin'e, Brezilya'ya bile gidip bahtlarını deniyorlardı. Muvaffak olanlar dönerler, fakat artık Fontamara'da değil, biriktirdikleri paralarla daha fazla kazanmak ihtimali olan, o civardaki köylerden birinde yerleşirlerdi. Muvaffak olamayanlar ise köylerine dönüp tekrar eski, hayvanlar gibi vurdumduymaz hayatlarına başlarlardı. Fakat, denizlerin ötesinde bıraktıkları hayat, kaybolmuş bir cennetin rüyası gibi, içlerinde yerleşir kalırdı. Geçen senenin birkaç haftası içinde Fontamara'da olup biten şeyler, birçok senelerden beri donup kalmış olan hayatı tekrar harekete getirdi.
    Gazeteler önce bundan hiç bahsetmediler. Ta birçok aylar geçtikten sonra İtalya'da ve İtalya'nın dışında rivayetler dolaşmağa başladı. Fontamara, hiçbir coğrafya haritasında bulunmayan bir köy, birdenbire birçok münakaşaların mevzuu, İtalya'nın büyük bir kısmının, bilhassa Cenup İtalya'nın bir sembolü oluverdi.
    Burası hakkındaki rivayetler başlangıçta bana hayal mahsulü, imkansız, uydurulmuş, ve bilinmez sebeplerle bu ücra, gözden ırak köye yakıştırılmış şeyler gibi geldi. Doğrudan doğruya bir haber almak için yaptığım bütün teşebbüsler neticesiz kaldı. Fakat günün birinde, gece geç vakit evime dönerken, kapının önünde üç uyku sersemi köylünün uzanıp yattığını gördüm. İkisi erkek, biri kadındı. Paltolarından ve keten heybelerinden, bunların Fontamaralı olduklarını derhal fark ettim. Ben geldiğim zaman doğruldular ve havagazı lambasının ışığı altında yüzlerini de seçtim. Hakikaten Fontamaralı idiler. Uzun boylu, zayıf, iri bir ihtiyar ... Hareketleri ağır ve
    geniş... Kırışık içindeki yüzü yer yer sakallı... Arkasında, gölgede, karısı ile oğlu... İçeri girdiler, oturdular, anlatmağa başladılar. Önce ihtiyar konuştu. Sonra karısı; sonra yine ihtiyar, sonra yeni baştan karısı, sonra ihtiyar, sonra oğlu; en son yine ihtiyar konuştu. İhtiyarın sözleri bittiği zaman sabah olmağa başlamıştı.
    Onların söyledikleri bu kitapta yazılıdır. Burada iki noktayı aydınlatmak lazım. Birincisi: Anlattıklarım,
    okuyucunun Cenup İtalya hakkında şimdiye kadar hayalinde yaşattığı hoş manzaralı levha ile apaçık bir tezat teşkil edecektir. Kitaplarda burası mes'ut, bahtiyar bir ülke olarak gösterilir: Köylü neşeli şarkılar mırıldanarak işine gider, genç kızlar güzel elbiselerini giyip koro halinde türküler söylerler, yakındaki ormanda da bülbüller şakır. Ama Fontamara'da hayat hiç de böyle değildir. Bu hikayede halk bilgisi arayanlar, boşuna ararlar. Fontamaralıların giyinişinden bir kelimeyle bile bahsedilmez. İçinde halk tabiri olarak bir tek kelime bile yoktur.
    Fontamara'da orman yoktur: Dağlar, Apeninlerin büyük bir kısmı gibi, çirkin ve keldir. Pek az kuş bulunur. Bülbül
    olmadığı gibi, halk dilinde bu kuş için bir ad da mevcut değildir. Köylüler şarkı söylemezler ne koro ile, ne yalnız,
    hatta ne de sarhoş oldukları zaman; hele işe giderken şarkı söylemek akıllarına bile gelmez. O zaman sadece söverler; onları, sevinç veya kızgınlık gibi büyük bir duygu sardı mı, hemen sövmeye başlarlar. Ama bunu yaparken bile muhayyileleri pek işlemez. Bildikleri evliyalardan bir ikisini ele alıp, hep aynı kelimelerle onlara lanetler savururlar. Benim çocukluğumda Fontamara'da şarkı söyleyen bir tek kişi vardı, o da bir ayakkabıcı idi. Bir tek şarkı söylerdi, ilk Habeş harbinin başlangıcına dair şöyle başlayan bir şarkı:
    "Ey Baldissera, sakın
    Kara derililere güvenme!"

    Her Allahın günü, sabah akşam, yıldan yıla garipleşen ve incelen bir sesten bu şarkıyı dinleye dinleye, Fontamara çocukları, bu "Generale Baldissera"nın, kabadayılığı, dalgınlığı ve havailiği yüzünden, kara derililerle başına bir iş açmasından sahiden korkar olmuşlardı. Bu kara derili tehlikesinin çoktan geçmiş olduğunu pek geç öğrendik.
    İkinci nokta da dile ait: Kimse Fontamaralıların İtalyanca konuştuğunu sanmamalı. İtalyanca bizim için mekteplerde öğrenilen Latince, Fransızca, yahut Esperanto gibi bir şeydir. Bu dil bizim için yabancı, ölü bir dildir; kelimeleri ve bünyesi, 'bizimle, bizim hayatımız, hareketlerimiz, düşüncelerimiz ve varlığımızla hiçbir münasebeti olmadan teşekkül etmiştir. Pek tabii olarak, benden evvel başka Cenuplu köylüler de İtalyanca konuşup yazmışlardır. Tıpkı bazılarının şehire inerken boyalı çizme giyip, yakalık, boyunbağı takmaları gibi. Fakat, bizim, köylü hödükler olduğumuzu anlamak için şöyle bir dikkatli bakmak yeter. İtalyanca bizim düşüncelerimizi daraltmaktan, bozmaktan, onlara çarpık ve kaba bir ifade vermekten başka bir şey yapmaz. İnsanın bir dilde iyice meramını anlatabilmesi için o dilde düşünmeyi öğrenmesi gerektiği doğru ise, Fontamaralıların İtalyanca konuşmakta çektikleri güçlük, onların bir türlü bu dilde düşünemediklerini ispat eder. (Bunun için de, bugünkü İtalyan kültürü bizim için yabancı bir kültürdür.) Biz bu dili iğreti olarak almış olsak bile, anlatma sanatı bizim kendi malımızdır. Bunu daha çocukluğumuzda öğrendik. Bunu dokuma tezgahının yanında, tezgahın tıkırtıları
    arasında öğrendik. Hikaye anlatmakla, bizim eski sanatımız olan dokumacılık arasında fark yoktur. Bunlardan birincisi, kelimeleri, cümleleri, satırları, çehreleri birbirine bağlamak sanatı ise, öteki de iplikleri ve renkleri, temiz, tertipli, devamlı ve manalı şekilde yan yana getirmek sanatıdır. Önce gülleri yalnız sapı belli olur; sonra yaprakları, sonra çanağı, sonra da tacı meydana çıkar. Bunun için şehirliler bizim işlerimizi ustalıklı ve bir başka türlü bulurlar. Biz bunları hiçbir zaman şehirde satmaya kalkışmadık. Kimselere göstermedik bile ... Hiçbir şehirliden, kendi işlerini bizim yolumuzda anlatmasını diledik mi? Onlardan hiçbir zaman böyle bir şey dilemedik.
    Bunun için, herkesin kendi işini kendi yolunda anlatması doğru olur.
    Zürih, 1930 yazı
    lgnazio Silone



    IŞIK
    İhtiyar, "1929 yılının 1 Haziranı'nda," diye anlatmağa başladı: "Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziran' da, 3 Haziran'da, 4 Haziran'da, Fontamara hep ışıksız kaldı. Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köye şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Biz Cenuplu köylülerin, son yetmiş sene içinde, Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: Elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz. Elektriği geri aldılar. Cigaralan da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter. Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık... Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri "ödenmemiştir" diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren maliye tahsildarı nihayet görünmez
    oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlar gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: "Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!" Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda kaza merkezinde anlatmış ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo La Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rast gelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti...
    Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamaralıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: "Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir." Işık, 1 Kasım'da kesilecekti; sonra 1 Mart'a, sonra 1 Mayıs'a kaldı, nihayet 1 Haziran'da kesildi. Evlerdeki kadınlarla çocuklar bunu en sonra fark ettiler. Fakat işten dönen bizler, değirmene gidip şose yolundan geri gelen, mezarlığa gidip bayır aşağı _inen, kum çukurlarında çalışıp dere boyundan köye dönen, ırgatlık edip, yavaşça
    çöken akşamla birlikte dört yandan evin yolunu tutan bizler,
    komşu köylerdeki ışıkların yandığını, fakat Fontamara'nın
    karanlıkta kalıp gözden kaybolduğunu, örtünüp sislere gömüldüğünü,
    ağaçlara, çitlere gübre yığınlarına karışıp bir
    bütün olduğunu gördük. Bunun ne demek olduğunu da
    hemen anladık. (Bu bizi hem şaşırttı, hem de şaşırtmadı.)
    Bu iş çocuklar için bir eğlence oldu. Bizim köyde gülecek
    şey o kadar az ki ... Bunun için fırsat düştü mü, adamakıllı
    tadı çıkarılır. Ama ne olursa olsun ... İster bir motosiklet
    geçsin, ister iki eşek çiftleşsin, ister bir baca tutuşsun ...
    Köye varır varmaz, karşımıza Generale Baldissera çıktı.
    Yazın evinin önüne oturup sokak lambasının ışığı altında
    gece yarılarına kadar pabuç tamir ederdi. Çocuklar, tezgahının
    etrafında toplanmışlar, törpülerini, iğnelerini, bıçaklarını,
    mumlarını, iplerini ve köselelerini birbirine karıştırınışlar, içi
    pis bir su ile dolu olan çanağı ayaklarının dibine devirmişlerdi.
    Bangır bangır bağırıyor, o civarın bütün evliyalarına
    küfür ediyordu. Bizi görür görmez, bu yaşta bu zayıf gözlerle
    kendisini elektrik ışığından mahrum ettirecek ne kusur işlediğini,
    böyle bir alçaklığa Kral Umberto'nun ne diyeceğini
    sordu.
    Kral Umberto'nun ne diyeceğini kestirmek pek o kadar
    kolay değildi. Tabii, ağlayıp sızlayan kadınlar da vardı. Bunların adlarını
    saymağa lüzum yok ... Kapılarının eşiğinde oturan, çocuklarına
    meme veren, bu sırada boyuna yanıp yakılan kadınlar.
    Sanki karanlıkta sefaletleri daha kara bir hal alıyormuş gibi,
    ışığın kesilmesihden şikayet ediyorlardı. Biz, Michele Zompa
    ile ben, Marietta Sorcahera'nın meyhanesinin önündeki
    masanın başında durduk. Biraz sonra, gebe eşeği ile Jacobo
    Losurdo, onun arkasından, sırtında kükürt sandığı ile Pontius
    Pilatus geldi. Daha şonra Antonio Ranocchia ile Boldovino
    Sciarappa bağ budamaktan ve Giacinto Barletta, Yenerdi
    Santo, Ciro Zironda, Papasisto ile daha başka birçokları kum
    çukurundan geldiler. Herkes elektrik meselesinden ve vergilerden
    bahsediyordu. Yeni vergilerden, eski vergilerden, belediye
    resimlerinden, devlet vergilerinden bahsediyorlar, hep
    aynı şeyi tekrarlıyorlardı çünkü her şey aynen eskisi gibi idi.

    Fakat bu sırada, kimsenin gözüne çarpmadan, aramıza bir
    yabancı karışmıştı.
    Bisikletli bir yabancı. Bu saatte kim olabilirdi? Keşfetmesi
    güç ...
    Elektrikçilerden değildi. Belediyecilerden de değildi.
    Hele mahkemeden hiç değildi... Şık, traşlı yüzlü, akide şekeri
    gibi küçük ağızlı bir delikanlı. Bir eliyle bisikletini tutuyordu,
    bu el, bir kertenkelenin kamı gibi küçük ve düzgündü.
    Kunduralarının üzerine beyaz tozluklar giymişti.
    Hepimiz hemen sustuk. Bu delikanlının yeni bir vergi getirdiğini
    hemen anlamıştık. Hiç şüpheye mahal yoktu. Fakat
    onun bu yolculuğu boşuna yaptığına, getirdiği kağıtların, İnnocenzo
    la Legge'nin getirdiği kağıtlarla aynı akibete uğrayacağına
    da şüphe yoktu. Biz yalnız bir noktayı merak ediyorduk:
    Acaba bu yeni vergi neyin nesiydi? Herkes kendi
    kendine bunu düşünüyordu. Ama faydasız ...
    Bu sırada yabancı gevrek bir sesle iki yahut üç defa, kahraman
    Sorcanera'nın dul karısının evini sordu.
    Marietta Sorcanera'nın kendisi de oradaydı. Koskocaman
    gebe karnı ile meyhanenin kapısını kapatıyordu. Kocası
    harpte öleli beri bu üçüncü yahut dördüncü gebeliği idi.
    Adam karısına bir gümüş madalya ile bir maaş bırakmış,
    fakat herhalde bu üç veya dört gebeliği bırakmamıştı. Bununla
    beraber Sorcanera'nın harpten sonra, merhum kocasının
    şanına dayanarak, mevki sahibi adamlarla bir hayli
    düşüp kalktığı söyleniyordu. Hatta bir kere, bir milli bayramda,
    kaza merkezinde, piskoposun yanında yer aldı. O sırada
    ikincisini doğurmak üzereydi. Bu vaziyette pek münasebetsiz
    ve göze batar bir hal alıyordu. Gözleri keskin olan piskopos
    sordu: "Herhalde tekrar evlendiniz, iki gözüm!" Kadın
    hayır deyince piskopos onun karnına hayretle bir göz attı ve
    bunu beklemeyen Marietta ancak şu cevabı bulabildi:
    "Kahraman kocamın bir yadigarı!"
    Hülasa, meyhaneci kadın mevki sahibi kimselere muamele
    etmesini bilirdi. Bunun için yabancıyı hemen masaya oturmaya
    davet etti. Öteki, cebinden kocaman kağıtlar çıkarıp
    önüne serdi.
    Kağıtları görür görmez, son şüphemiz de ortadan kalktı.
    İşte kağıtlar meydanda idi, yeni vergi kağıtları. Artık bir
    mesele kalıyordu: Hangi vergi?
    Bu sırada yabancı da konuşmağa başladı. Şehirli olduğunu
    hemen fark ettik. Söylediği bir sürü lafın pek azını anlıyorduk.
    Hangi vergiden bahsettiğini bir türlü bulup çıkaramadık.
    Elimizde kazma, yaba, kürek, kükürt fışkırtmacı gibi aletler,
    yanımızda Jakobo Losurdo'nun eşeği ile orada dikilip
    duruyorduk. Vakit epey geç olmuştu. Birkaç kişi çekilip
    gitti. Venerdi Santo, Giacindo, Papasisto, gittiler. Baldovino
    Sciarappa ile Antonio Ranocchia şehirlinin lakırdılarinı biraz
    daha dinlediler, sonra onlar da gittiler. Jakobo Losurdo daha
    kalmak istiyordu, fakat eşeği onu da kalkıp yollanmağa zorladı.
    Böylece şehirlinin yanında yalnız dört kişi kaldık.
    O konuşuyor, fakat kimse bir şey anlamıyordu. Yeni verginin
    ne-üzerine konduğuna, daha doğrusu artık neyin üzerine
    yeni vergi konabileceğine hiç kimsenin aklı ermiyordu.
    Nihayet şehirli sözünü bitirdi. Yanında durduğum için
    bana döndü, önüme beyaz bir kağıt uzattı, elime bir kurşun
    kalem verdi:
    "İmzala!" dedi.
    Neden imzalayayım? Ne diye imzalayayım? Bütün o lakırdı
    kalabalığından on kelime bile anlamamıştım. Ama hepsini
    anlamış olsam bile, ne diye imzalayacaktım?
    Şehirli benim yanımdaki köylüye döndü, kağıdı önüne
    sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!" dedi.
    O da yerinden kımıldamadı. Şehirli üçüncü bir köylüye
    döndü, kağıdı önüne sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!.. Sen başla ... Senden sonra ötekiler de imzalarlar!"
    dedi. Sanki bu lafları bir duvara söylemişti. Hiç kimse
    kımıldamıyordu. İşin ne olduğunu bilmedikten sonra, ne
    diye imzalayalım?
    Şehirli, adamakıllı içerledi. Sesinde, bize hakaret eden bir
    hal var gibiydi. Ama vergilerden hiç bahsetmedi. Heyecanla
    beklediğimiz halde, hep başka şeylerden konuştu. Birdenbire,
    bisikletinde el demirinde asılı duran kamçısını yakaladı,
    etrafına bir savurdu. Az daha yüzüme çarpacaktı.
    "Konuş, konuş!" diye bağırıyordu. "Köpekoğlu köpek!
    Ne diye konuşmuyorsun? .. Ne diye imzalamak istemiyorsun?"
    Bizim de enayi olmadığımızı kendisine anlattım. Bütün
    gevezeliklerinin, bu işin yeni bir vergi işi olmadığını bize
    yutturarnayacağını kendisine anlattım.
    "Biz anladık!" dedim. "Hem de pek güzel anladık. Ama
    para vermeğe gelince, para vermeyeceğiz! Zaten ev için bir
    vergi;· bağ için bir vergi, eşek için bir vergi, köpek için bir
    vergi, çayır için bir vergi, domuz için bir vergi, araba için
    bir vergi, şarap için bir vergi veriyoruz. Bu kadarı yeter.
    Daha başka neye vergi koyacaksınız ki? .. "
    Sanki Çince söylemişim gibi yüzüme bir baktı, cesareti
    kırılmış bir halde:
    "Biz konuşuyoruz ama, birbirimizi anlamıyoruz!" dedi,
    "aynı dili konuşuyoruz, ama gene de dilimiz aynı" Dediği
    doğruydu. Bir şehirli ile bir köylü birbirini anlayamazlar. O
    da, konuştuğu zaman bir şehirli gibi konuşuyor, şehirli olmaktan
    kurtulamıyor, yalnız efendi gibi konuşmasını biliyordu.
    Ama biz köylü idik. Her şeyi köylüler gibi, yani kendimize göre anlıyorduk. Ömrümde belki bin defa görüp anladım
    ki, şehirli ile köylü büsbütün ayrı iki şeydir. Gençliğimde Aıjantin'de, Pampalarda bulundum. Orada, İspanyol'undan kırmızı derilisine kadar her milletten köylüyle konuştum;
    birbirimizi, sanki Fontamaralıymışız gibi, anlardık.
    Ama her pazar İtalyan konsolosluğundan gelen bir şehirli ile konuşurdum, birbirimizin sözlerinden hiçbir şey anlamazdık
    ... Hatta çok kere tam tersini anlardık. Bunun için, şehirli yeniden söze başlayıp, vergi lafını ağzına
    bile almadığını, vergilerle bir alakası bulunmadığını, Fontamara'ya başka bir iş için geldiğini, hele ortada para verilecek bir şey olmadığını söyleyince hiç şaşırmadım. Bu sırada vakit epeyce geçip ortalık adamakıllı karardığı
    için, bir kibrit yaktı. Sonra önündeki kağıtları hepimize birer birer gösterdi. Sahiden bunlar bembeyazdı. Vergi kağıdı değillerdi. Yalnız üst başta bir şeyler yazıyordu. Şehirli şimdi iki kibrit birden yaktı ve orada ne yazdığım bize gösterdi, "İmza sahipleri, yukarıda ne yazıldığını öğrendikten sonra, serbest olarak ve büyük bir şevk ile Milis yüzbaşısı Cavaliere Pelino'nun kağıdını imzalamışlardır." Bize dediğine göre, Cavaliere Pelino kendisi imiş.
    İmzalanan kağıtlar hükümete gönderilecekmiş! Bu kağıtları amirinden almış. Başka arkadaşları da aynı
    kağıtları öteki köylere götürmüşler. Bunun için bu iş sadece Fontamara'nın lehine veya aleyhine bir şey olmayıp, bütün köylere aitmiş. Bunun, hükümete verilecek bir mazbata meselesi olduğunu söylüyordu. Bir mazbatada da birçok imzalar bulunması lazımmış. Mazbatanın kendisi ortada yoktu. Cavaliere Pelino onun neye ait olduğunu bilmiyordu. Sahiden bilmediğine dair bize namusu üzerine yemin etti. Mazbatayı amirleri yazmışlar. Onun vazifesi sadece imza toplamakmış; köylülerin vazifesi de: İmzalamak!
    İzah eder gibi bir tavırla:
    "Anladınız mı?" dedi, "köylünün hiçe sayıldığı, adam yerine konmadığı devirler geçti! Şimdi bizim başımızda bulunanlar köylüye karşı büyük bir hürmet besliyor ve onun ne dediğini duymak istiyorlar!" "Bunun için imzalayın] Fikrinizi sormak için ayağınıza kadar memur göndermekle devletin size verdiği şerefe layık
    olduğunuzu gösterin!" Biz hala daha içkili idik. Fakat o sırada yanımıza yaklaşıp son izahları dinleyen Generale Baldissera, bütün pabuççular gibi, birdenbire lafa karıştı: "Efendi bu işin parayla bir ilişiği olmadığına söz verirse,
    ilk imzayı ben atarım!'; İlk imzayı da attı. Soiıra ben imzaladım. Sonra yanımda duran Pontius Pilatus, sonra Michele Zompa, sonra Marietta imzaladılar.
    Peki ama, ötekiler? Onlara nasıl sormalıydı? Bu saatte evden eve dolaşmak imkansızdı. Çareyi Cavaliere Pelino buldu. Biz ona Fontamara'daki bütün köylülerin adını söyleyecektik, o da yazacaktı. Dediği gibi yaptık. Yalnız bir kere bir' münakaşa oldu, o da Berardo Viola'nın ismi geçtiği zaman. Berardo kendisi burada olsaydı
    bu kağıdı asla imzalamazdı diye Cavaliere Pelino 'ya anlatmağa uğraştık ama, onun ismi de kağıda yazıldı.
    İkinci kağıt da isimlerle dolmuş, ve şehirli otuz, kırk kadar kibrit yakmıştı ki, gözüne bir şey çarptı. Masanın üstündeki bir şey onu sinirlendirmiş, tiksindirmişti. Halbuki masanın üzerinde bir şey yoktu. Yeniden bir kibrit çaktı ve dikkatle araştırdı. Başını o kadar eğiyordu ki, nerdeyse burnu dokunacaktı. Nihayet parmağıyla bir noktayı göstererek, keçi gibi sesiyle: "Bu da ne?" dedi, "bu pislik kimden geldi? Kim getirdi onu?" Kavga çıkarmak mı istiyordu ne? Hiç kimse cevap vermedi. Generale Baldissera, ihtiyata riayet olsun diye uzaklaştı. Yabancı, sualini dört beş defa tekrarladı. Masanın üstünü iyice aydınlatmak için, üç kibriti birden yaktı. O zaman
    bir şeyin kımıldadığını gördük. Öyle korkulacak bir şey değildi ama, orada kımıldayıp duruyordu. Önce Pontius Pilatus kalktı, masanın üzerine eğildi, dikkatle baktı, sonra:
    "Benden değil!" dedi.
    Ben de aynı şeyi yaptım. Böceği gözden geçirdim, elledim,
    çevirdim, çubuğumun sapıyla bir daha çevirdim:
    İnan olsun ki benden de değil!" dedim.
    Michele Zompa hiçbir şey duymamış gibi yapıyor, tütün
    içip havaya bakıyordu. Marietta da masaya eğildi, şimdi
    isimlerin yazılı olduğu kağıdın ortasına kadar geliniş olan
    böceğe uzun uzun baktı, sonra eline alıp sokağın ortasına
    atarak:
    "Acayip ... Pek acayip!" dedi, "yepyeni bir cins ... Esmer, uzun, sırtında da bir istavroz var!"
    Michele Zompa bağırarak yerinden fırladı: "Nasıl? Nasıl? .. Sahiden sırtında bir istavroz mu vardı?
    Sen de onu kaldırıp attın ha? .. Papanın bitini kaldırıp attın
    ha? .. Anlaşma bitini kaldırıp attın ha? .. Mel'un, cehennemlik,
    imansız!" Hiç kimse bir şey anlamamıştı. O zaman Michele anlatmağa
    başladı:
    "Geçen kış gördüğüm bir rüya meselesi bu!.. Rüyamı baş
    papaz Don Abbacclıio 'ya anlatmıştım. O da bana kimseye
    bir şey söylemememi tavsiye etmişti. Ama şimdi ... Eğer Marietta
    yalan söylemiyorsa .. . O göründü ... O göründü, ben de
    konuşabilirim."

    Kilise İle devlet arasında anlaşma yapıldıktan sonra, herhalde hatırlarsınız, Don Abbacchio bize demişti ki: Artık köylüler için bir saadet devri başlıyor, çünkü Papa İsa'dan sizin için birçok kolaylıklar elde etti ... işte o zamanlar ben rüyamda Papa ile çarmıhtaki İsa'yı konuşurlarken gördüm.
    Çarmıhtaki dedi ki: "Bu anlaşmayı kutlamak için, Fucino gölünden kazanılan toprağı, onu işleyen köylülere vermek iyi olur!" Papa cevap verdi: "Ya Rab! Prens Torlonia buna razı olmayacaktır! Prens Torlonia'mn papalık kasasına bir hayli yardımda bulunduğunu unutma!" "Bu anlaşmayı kutlamak için, köylüleri vergilerden kurtarmak iyi olurdu!" Papa cevap verdi:
    "Ya Rab! Hükumet buna razı olmayacaktır! Hükumetin köylülerden aldığı vergilerden iki milyon lirtti papalık kasasına verdiğini unutma!"
    Çarmıhtaki dedi ki:
    "Bu anlaşmayı kutlamak için, her şeyden evvel, fakir köylülerle ırgatlara iyi bir mahsul hazırlayacağım!"
    Papa cevap verdi:
    "Yarab, fakir köyülerle ırgatların mahsulü iyi olursa ekin
    fiyatları düşecektir. Bizim bütün piskoposlarımızla kardinallarımızın büyük arazi sahibi olduklarını unutma!"
    O zaman çarmıhtaki; başkalarına zarar vermeden köylüler için bir şey yapamayacağına pek üzüldü.
    Bunun üzerine, köylüleri çok seven Papa dedi ki: "Yarab, aldırma! Belki de, Prens Torlonia'nın hükumetinin ve piskoposlarla kardinalların canını sıkmadan köylülere bir iyilik etmek mümkündür!"



    Sonra bu büyük barış gecesinde Mesih ile Papa Fucino gölünün etrafında, bütün Marsika köylerinin üzerinde uçmağa başladılar. İsa önde uçuyordu. Sırtında büyük bir çuval vardı. Arkasından para uçuyordu. Köylülerin işine yarayacak şeyleri bu çuvaldan almasına müsaade edilmişti. Bu gökyüzü yolcuları bütün köylerde aynı manzarayı
    gördüler: Ağlayıp sızlaya, küfür eden, kavga eden, birbirini korkutan, ne yiyip ne giyeceğini bilmeyen köylüler ... O zaman Papanın ta ruhunun içi üzüldü. Çuvaldan bir yığın bit alarak Marsika havalisine saçtı, sonra şöyle dedi:
    "Alın, sevgili evlatlarım alın da kaşının ki, boş saatlerinizde günahtan uzak kalasınız!" Michele Zompa'nın rüyası buydu. Öyle bir rüya ki, herkes kendine göre yorabilir. Rüyaları alaya alanlar çoktur. Birçokları da bunlarda istikbali görürler. Bence rüyalar uyumak içindir. Fakat Marietta Sorcanera, bu çok alçakgönüllü kadın, bu rüyayı başka manaya aldı, birdenbire boşandı, şiddetli hıçkırıklar arasında kesik kesik: "Demek böyleydi... Demek böyleydi... dedi, "Papa bizim için dua etmese bizi günaha girmekten kim korurdu?
    Bizi cehennemden kim kurtarırdı?" Fakat Cavaliere Pelino bunu başka türlü anladı; o keçi sesiyle:
    "Benimle alay ediyorsunuz ha?" dedi ve kamçısını Michele Zompa ile meyhaneci kadına doğru savurdu, "Benimle
    alay ediyorsunuz ... Hem benimle, hem de hükumetle alay ediyorsunuz ... Kiliseyle ve devletle alay ediyorsunuz!"
    Aynı sesle, aynı tavırla birçok şeyler daha haykırdı, ama, kimse bir şey anlamadı. "Hükumet size gösterecek ... Sizi cezalandıracak!" diyordu, "Hükumet sizin hakkınızdan gelecek!"
    Biz içimizden: "Konuş bakalım, konuş, sonunda nasıl olsa susacaksın!"
    diyorduk "Herhalde susacaksın!" Fakat o konuşuyor, konuşuyor, bir türlü bitiremiyordu.
    Michele'ye: "Bilmiyor musun be?" diyordu, "Eğer seni ihbar edersem en aşağı on sene hapis cezası yersin! Senden çok daha az haince, çok daha masum şeyler söyleyenlerin on sene kürek cezası
    yediklerini bilmiyor musun? Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz
    yahu? Son senelerde neler olup bittiğini biliyor
    musunuz, yoksa bilmiyor musunuz? Bugün hükumeti kim
    idare ediyor biliyor musunuz? Bugün kimin başta olduğunu
    biliyor musunuz?"
    Zompa onu yatıştırmak için, pek sabırlı bir halle cevap
    verdi:
    "Ah, şehirlerde çok şeyler olup bitiyor. Şehirlerde her Allahın
    günü bir şeyler oluyor. Her gün hiç olmazsa bir gazete
    çıkıyor, hiç olmazsa bir havadis veriyor. Senenin sonunda ne
    kadar eder? Binlerce ... Düşünün bir kere ... Bir köylü ... Garip
    bir köylü bunları nasıl bilsin? İmkanı yok! Ama işler başka,
    emirleri veren başka ... İşler her gün değişiyor, emirleri veren
    hep aynı kalıyor. Hukumet hep aynı kalıyor. Bazan ismini
    değiştiriyor ama, yine de aynı kalıyor."
    "Peki, insanların mertebeleri ne oluyor?" dedi. Galiba
    kendisi de mertebeli biriydi. Ama biz bunun ne demek olduğunu
    bilmiyorduk. Şehirli birkaç kere başka kelimelerle anlatmağa
    çalıştı. Nihayet Michele kendisine cevap verdi:
    "Mertebesi herkesten büyük, ahiretin sahibi Allah 'tır.
    Sonra, dünyanın sahibi Prens Torlonfa gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızları gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızlarının köpekleri gelir.
  • JOSEF STALİN-DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM

    Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Doğa olaylarına yaklaşışı, onları inceleme ve anlama yöntemleri diyalektik, doğa olaylarını yorumlayışı, bu olayları kavrayışı ve teorisi materyalist olduğundan, bu dünya görüşü, diyalektik materyalizm adını almıştır.

    Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerini toplum yaşamının incelenmesinde kullanır; bu ilkeleri toplum yaşamındaki olaylara, toplum ve toplum tarihi üzerindeki çalışmalara uygular.

    Marx ve Engels, diyalektik yöntemlerini tanımlarlarken, genellikle, Hegel'i diyalektiğin temel niteliklerini formüle eden filozof olarak gösterirler. Ama bu, Marx ve Engels diyalektiğinin Hegel diyalektiğinin aynısı olduğu anlamına gelmez. Çünkü, Marx ve Engels, Hegel diyalektiğinin idealist kabuğunu bir yana iterek, onun yalnızca rasyonel özünü almışlar ve daha da geliştirerek, ona modern, bilimsel bir biçim vermişlerdir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Benim diyalektik yöntemim, Hegel'inkinden yalnızca temelde farklı değil, üstelik onun tam karşıtıdır. Hegel'e göre 'ide' adı altında bağımsız bir konu (subject) haline bile dönüşen düşünme süreci, gerçeğin yaratıcısıdır, ve gerçek, 'ide'nin fenomenal [dış-olaysal] biçimidir. Bana göreyse, bunun tersine, düşünme süreci, insan kafasında yansıyan, ve düşünce biçimlerine dönüşen madde dünyasından başka bir şey değildir." (Kapital, Cilt: I.)

    Marx ve Engels, kendi materyalizmlerini tanımlarlarken, genellikle, Feuerbach'tan materyalizmi doğrularına oturtarak yeniden kuran filozof olarak söz ederler. Ama bu, Marx ve Engels materyalizminin Feuerbach materyalizminin aynısı olduğu anlamına gelmez. Gerçekten de, Marx ve Engels, Feuerbach materyalizminin "asıl özünü" alarak onu materyalizmin bilimsel ve felsefi bir teorisi biçiminde geliştirmişler, ve onun idealist, dini-ahlaki kabuğunu kaldırıp atmışlardır. Biliyoruz ki, Feuerbach aslında bir materyalist olduğu halde, materyalizmin adına karşı çıkmıştır. Engels birkaç kez belirtmiştir ki, "Feuerbach, materyalist temeline karşın, geleneksel idealist zincirden kurtulmuş değildir; ve ondaki gerçek idealizm, din ve ahlâk felsefesine gelir gelmez açıkça kendini göstermektedir." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Diyalektik Eski Yunan dilindeki, konuşmak, tartışmak anlamına gelen dialego sözcüğünden çıkmıştır. Eski zamanlarda diyalektik, muhaatabın savındaki çelişkileri ortaya koyup bu çelişkilerin üstesinden gelmek yoluyla gerçeğe ulaşma sanatı demekti. Eski zamanlarda, düşüncedeki çelişkileri ortaya çıkarmanın ve karşıt görüşlerin çatışmasının, gerçeğe ulaşmada en iyi yöntem olduğunu kabul eden filozoflar vardı. Düşüncenin bu diyalektik yöntemi, sonraları doğa olaylarını da kapsadı; doğadaki olayları sürekli bir hareket ve değişme içinde gören, doğadaki gelişmeleri, doğadaki çelişkilerin gelişmesi sonucu olarak, ve doğadaki karşıt güçlerin birbirlerini karşılıklı etkilemeleri sonucu kabul eden, doğanın diyalektik kavranması biçiminde gelişti.

    Diyalektik, özünde metafiziğin tam karşıtıdır.

    1. MARKSİST DİYALEKTİK YÖNTEMİN TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDIR:

    a) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğaya, rastgele toplanmış, birbirleriyle ilişkisiz, birbirlerinden bağımsız, ayrı şeyler, ayrı olaylar gözüyle değil maddelerin ve olayların birbirleriyle organik olarak ilişkili bulunduğu, birbirlerine dayandığı ve birbirleriyle belirlendiği tam ve bağımlı bir bütün gözüyle bakar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, mademki doğanın herhangi bir kesimindeki bir olay, çevresindeki koşullarla ilişkisiz, onlardan ayrı olarak düşünüldüğünde bizce anlamsız olacaktır, öyleyse, doğadaki hiçbir olay tek başına, çevresindeki olaylardan ayrı olarak kavranamaz; bunun tersi olarak da, çevresindeki olaylarla ayrılmaz bağlar içinde ve çevresindeki olaylarla koşullandırılmış olarak düşünülen her olayı kavramak ve açıklamak mümkündür.

    b) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğanın, durgunluk ve hareketsizlik, durağanlık ve değişmezlik halinde olmadığını, hep birşeylerin doğduğu ve geliştiği, bazı şeylerin de parçalanıp öldüğü, sürekli bir hareket ve değişme, sürekli bir yenilenme ve gelişme halinde olduğunu kabul eder.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, olaylar, yalnızca karşılıklı bağıntıları ve dayanışmaları açısından değil, ayrıca bu olayların hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, varoluşları ve varoluştan yokoluşa geçişleri açısından da düşünülmelidir.

    Diyalektik yönteme göre, asıl önemli olan, o anda kalıcı gibi görünen, ama daha o andan başlayarak ölmeye yüztutmuş olan şey değil, o anda kalıcı gibi görünmese bile, doğan ve gelişmekte olan şeydir. Çünkü diyalektik yöntem, ancak, yeni doğan ve gelişmekte olan şeylerin yenilmez olduğunu kabul eder.

    Engels şöyle diyor:

    "Tüm doğa, en küçüğünden en büyüğüne dek, küçük bir kum tanesinden güneşe, canlı en ilkel hücreden insana dek, sürekli bir varoluş ve yokoluş, sürekli bir akış, sonsuz bir hareket ve değişme içindedir." (Doğanın Diyalektiği)

    Onun için, Engels'in söylediği gibi, diyalektik, "şeyleri ve onların zihindeki yansımalarını, temel olarak karşılıklı ilişkileri, birbiriyle bağıntıları, hareketleri, doğuş ve yokoluş koşulları içinde ele alır." (Aynı yapıt)

    c) Diyalektik, metafiziğin tersine, gelişme sürecini, nicel değişmelerin nitel değişmelere yol açmadığı basit bir büyüme süreci gözüyle görmez; gelişmeyi, önemsiz ve belirsiz nicel değişmelerden, açık, temel nitel değişmelere geçilen, ve bu nitel değişmelerin, yavaş yavaş değil de, bir sıçrayış biçiminde, bir durumdan ötekine kesin ve hızlı olarak gerçekleştiği bir süreç olarak kabul eder. Buna göre, nitel değişmeler, rastgele değil, görünmeyen ve yavaş yavaş oluşan nicel değişmelerin, doğal sonuçları olarak ortaya çıkarlar.

    Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, gelişme süreci daireler çemberi üstünde dönen bir hareket ya da geçmişteki olayların basit birer yinelenmesi olarak anlaşılmamalı; sürekli ve ileri bir hareket, eski bir nitel durumdan yeni bir nitel duruma geçen, basitten karmaşığa, alçaktan yükseğe doğru bir gelişme olarak bilinmelidir.

    Engels, diyor ki:

    "Doğa, diyalektiğin denektaşıdır. Denilebilir ki, modern doğa bilimleri bu doğrulama için son derecede zengin ve gün geçtikçe çoğalan materyaller sağlamış; ve böylece, doğa sürecinin, son çözümlemede metafizik değil, diyalektik olduğunu, sonsuz bir tekdüzelikle sürekli olarak daireler çemberi üstünde dönmeyip gerçek bir tarih çizgisinden geçtiğini tanıtlamıştır. Bu konuda hemen, bitki ve hayvanlardan insana dek, bugünün organik dünyasının tümünün bir gelişme sürecinin ürünü olduğunu ve milyonlarca yıldan bu yana gelişmekte olduğunu ortaya koyarak, doğanın metafizik kavranışına kesin bir vuruş indiren Darwin'den söz etmek gerekir." (Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm)

    Engels, diyalektik gelişmeyi, nicel değişmelerden nitel değişmelere geçiş olarak tanımlarken, şöyle diyor:

    "Fizikte... her değişme, cismin kendinde var olan ya da dışardan cisme verilmiş olan bir hareket biçiminin sonucu olarak, nicel değişmeyle nicelikten niteliğe geçiştir. Sözgelimi, suyun ısı derecesi önceleri, onun, sıvı durumuna etkili değildir. Ama sıvı durumundaki suyun ısı derecesi azalır ya da çoğalırsa, molekülleri arasındaki çekim bir an sonra değişecek ve durum değiştirerek buza ya da buhara dönüşecektir... Bir platin telin akkor duruma gelmesi için belli miktarda asgari bir elektrik akımı gereklidir. Her sıvının, elimizdeki olanaklarla ve gerekli olan ısı derecesiyle elde edebileceğimiz belli bir basınç altında, belli bir donma ve kaynama noktası vardır. Ve sonuç olarak, her gazın, uygun basınç ve soğutma koşullarında sıvı durumuna dönüşebileceği kritik bir noktası vardır. ... Fiziğin sabiteleri (değişmezleri, bir durumdan öteki bir duruma geçiş noktaları — J. Stalin) dedi şey, birçok durumda, eldeki cismin durumundaki hareketin nicel (değişmesi) artışı ya da azalışı sonucu nitel değişmenin ortaya çıktığı ve bundan dolayı da niceliğin niteliğe dönüştüğü düğüm noktalarından başka bir şey değildir." (Doğanın Diyalektiği)

    Engels, kimyaya geçerek, şöyle sürdürüyor:

    "Kimya, nicel birleşimlerin değişmeleri etkisiyle oluşan cisimlerin nitel değişmelerinin bilimi olarak tanımlanabilir. Bu, Hegel'ce de bilinen bir gerçekti... Oksijeni ele alalım: molekülde iki atom yerine üç atom bulunursa, kokusu ve reaksiyonu adi oksijenden tamamen farklı bir cisim olan ozonu elde ederiz. Ve yine, oksijenin azot ve sülfürle, değişik oranlarda birleşmesi sonunda, merkezinde, bütün öteki cisimlerden nitelikçe ayrı cisimlerin ortaya çıkması, olayı da aynı kapsama girer." (Aynı yapıt)

    Sonuç olarak, Engels; Hegel'de değerli olan ne varsa beğenmeyip reddeden, ama yine de onun, cansızlar dünyasından canlılar dünyasına, inorganik madde diyarından organik madde diyarına geçişi yeni bir sıçrama dönemi olarak açıklayan ünlü tezini gözaçıklıkla aşıran Dühring'i eleştirirken, şöyle diyor:

    "Bu, tam anlamıyla hegelci ölçü bağıntılarının düğüm çizgisi üstündeki düğüm noktalarında yalnızca nicel artma ya da azalmanın ortaya koyduğu nitel sıçramadır. Sözgelimi, suyun ısıtılması ya da soğutulması durumunda -normal basınç altında- düğüm noktaları olan kaynama ve donma noktaları, yeni bir kümelenme durumuna geçiş sıçraması ve sonuç olarak da niceliğin niteliğe dönüşmesi durumudur." (Anti-Dühring)

    d) Diyalektik, metafiziğin tersine, doğadaki her şeyin ve her olayın yapısında iç çelişkilerin varlığını kabul eder. Çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişi ve bir geleceği, ölen bir yanı ve gelişen bir yanı vardır. İşte bu karşıtlar arasındaki savaşım, yeniyle eski arasındaki, ölenle doğan arasındaki, yitip gidenle gelişen arasındaki savaşım, gelişme sürecinin iç kapsamını, yani nicel değişmelerin nitel değişmelere dönüşmesi biçiminde beliren iç kapsamını, oluşturur.

    Bundan dolayı, diyalektik yönteme göre, alçaktan yükseğe doğru olan gelişme süreci, olayların uyumlu bir evrimi biçiminde olmayıp, maddelerin ve olayların özünde var olan çelişmelerin ortaya çıkmasına ve bu çelişmelerin temelindeki karşıt yönelişlerle işleyen "savaşım"a dayanır.

    Lenin, "en uygun anlamıyla, diyalektik, şeylerin asıl özündeki gelişmenin incelenmesidir" diyor. (Felsefe Defterleri)

    Ve, daha ilerde Lenin şöyle der:

    "Gelişme, karşıtların savaşımıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin temel nitelikleri kısaca bunlardır.
    Diyalektik yöntemle ilkelerinin, toplum yaşamının ve toplum tarihinin incelenmesi alanına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine, proletarya partisinin pratik çalışmasına uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolaylıkla anlaşılmaktadır.

    Dünyada olaylar her şeyden ayrı ve tek başına değilse, bütün olaylar birbirlerine bağlı ve birbirlerini karşılıklı olarak koşullandırıyorlarsa, açıkça görülür ki, tarihteki bütün sosyal sistemler ve sosyal hareketler de, çoğu tarihçilerin sık sık başvurdukları gibi "sonsuz adalet" ya da başka birtakım önyargılar açısından değerlendirilemezler; ancak ve ancak, o sistemi ya da sosyal hareketi doğuran ve o sisteme ilişkin koşullar açısından değerlendirilebilirler.

    Günümüzün koşulları altında köleci sistem, saçma, aptalca ve anormal olurdu. Ama çözülmeye yüztutmuş bir ilkel komünal sistem koşullarında, ilkel komünal sisteme göre daha ileri bir adım olan köleci sistem tamamen doğal ve mantıki bir olaydır.

    Sözgelimi 1905 Rusya'sında, Çarlığın ve burjuva toplumunun varlığı sırasında burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi tamamen anlaşılır, yerinde ve devrimci bir istemdi. Çünkü o zamanlar burjuva cumhuriyeti ileriye doğru bir adım demekti. Ama şimdi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği koşullarında, burjuva-demokratik cumhuriyeti kurma istemi çok anlamsız ve karşı-devrimci bir istem olur. Çünkü Sovyet Cumhuriyeti'yle karşılaştırıldığında, burjuva cumhuriyeti kurma çabası geriye atılmış bir adımdır.

    Her şey koşullara, zamana ve yere bağlıdır.

    Şurası açıktır ki, sosyal olaylara böyle tarihsel bir açıdan bakılmadıkça, tarih biliminin varlığı ve gelişmesi olanaksız olacaktır. Çünkü, ancak böyle bir görüş, tarih bilimini bir karmakarışıklık, bir rastlantılar ve saçmasapanlıklar yığını olmaktan kurtarabilir.

    Devam edelim. Dünya sürekli bir hareket ve gelişme halindeyse, eskinin ölmesi ve yeninin büyümesi bir gelişme yasasıysa, açıktır ki, artık "değişmez" sosyal sistemlerin, özel mülkiyet ve sömürünün "sonsuz ilkeleri"nin, köylünün toprak ağasına, işçinin kapitaliste başeğdirilmesine ilişkin "öncesiz ve sonsuz düşünler"in varlığı olanaksız bir şeydir.

    Bu yüzden, nasıl bir zamanlar feodal sistemin yerini kapitalist sistem aldıysa, kapitalist sistemin yerini de sosyalist sistem alabilir.

    Onun için, çabalarımızı, bugün en egemen gücü oluşturmuş da olsalar, toplumun artık gelişmeyen tabakaları üstüne değil, bugün egemen güç sayılmasalar bile, gelişen ve önünde geniş bir geleceği olan tabakaları üstüne dayandırmalıyız.

    1880-1890 yıllarında, Marksistlerin Narodniklere karşı savaşımı döneminde, Rusya proletaryası, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan, kendi başına köylüler yığınına göre çok küçük bir azınlıktı. Ama köylüler bir sınıf olarak çözülürlerken, proletarya sınıf olarak gelişiyordu. Ve, proletaryanın bir sınıf olarak gelişmesi yüzündendir ki, Marksistler eylemlerini proletaryaya dayandırmışlardı. Bunda da yanılmamışlardı. çünkü bildiğimiz gibi, sonradan proletarya önemsiz bir güç olmaktan çıkıp birinci derecede tarihsel ve politik bir güç durumuna gelmiştir.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için hep ileriye bakılmalıdır, geriye değil.
    Devam edelim. Yavaş nicel değişmelerden hızlı ve ani nitel değişmelere geçiş. bir gelişme yasasıysa, ezilen sınıfların yaptığı devrimlerin çok normal ve kaçınılmaz olduğu da apaçık ortaya çıkar.

    Bu bakımdan, kapitalizmden sosyalizme geçiş ve işçi sınıfının kapitalist boyunduruktan kurtulması, yavaş, yavaş değişmelerle, reformlara değil, ancak, kapitalist sistemin nitel değişmesiyle, devrim yoluyla gerçekleşebilir.

    Bu bakımdan, politikada hata yapmamak için, devrimci olmak gerekir, reformist değil.

    Devam edelim. Gelişme, iç çelişmelerin ortaya çıkmasıyla, bu gelişmeler temeline dayanan karşıt güçler arasındaki çatışmalarla ve çatışmaların sonucunda bu çelişmelerin aşılması yoluyla oluşuyorsa, açıkça anlaşılacağı gibi, proletaryanın sınıf savaşımı çok normal ve kaçınılmaz bir olaydır.

    Bu yüzden, kapitalist sistemdeki gelişmeleri örtbas etmemeli, onların üstünü açıp gözler önüne sermeliyiz; sınıf çatışmasını kısıtlamamalı ve onu sonuna dek sürdürmeliyiz.

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak için, proletarya ve burjuvazinin çıkarlarının uzlaşması üstüne kurulmuş reformist bir politika değil, "kapitalizmin sosyalizmle kaynaşması"nı öngören uzlaşıcı bir politika değil, uzlaşmaz bir proleter sınıf politikası yolu izlenmelidir.

    İşte, Marksist diyalektik yöntemin, toplum yaşamına, toplum tarihine uygulanmış biçimi budur.

    Marksist felsefi materyalizme gelince, bu da, temelde felsefi idealizmin tam karşıtıdır.


    2. MARKSİST FELSEFİ MATERYALİZMİN
    TEMEL NİTELİKLERİ ŞUNLARDİR:

    a) Dünyayı, bir "mutlak ide"nin, bir "evrensel ruh"un, "bilinç"in cisimleşmesi olarak gören idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı haliyle maddi olarak kabul eder; dünyadaki bütün değişik olayları, hareket halindeki maddenin değişik biçimleri olarak görür; diyalektik yöntemin ortaya koyduğu gibi, olayların karşılıklı ilişkileri ve birbirine bağlılıkları, hareket eden maddenin gelişme yasasıdır; dünya, maddenin hareket yasalarına uygun olarak gelişir ve hiçbir "evrensel ruh"a gereksinimi yoktur.

    Engels diyor ki:

    "Materyalist dünya görüşü, doğanın, olduğu gibi, hiçbir şey katmaksızın kavranmasıdır." (Ludwig Feuerbach'ın Tezi)

    "Dünya bir tümdür; hiçbir insan tarafından yaratılmamıştır; o sistemli olarak parlayan ve sistemli olarak sönen, öncesiz ve sonsuz, canlı bir alev hallindeydi ve öyle olarak da kalacaktır" diyen eski filozof Heraklit'in materyalist görüşünden söz ederken Lenin, "diyalektik ve materyalizm ve ilkelerinin ve çok ve güzel ve bir ve anlatımıdır ve bu" diyor. (Felsefe Defterleri)

    b) Gerçekte yalnız bilincimizin var olduğunu, maddi dünyanın, varlığın, doğanın, ancak bizim bilincimizde, duyularımızda, düşün ve algılarımızda bulunduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist materyalist felsefe, maddeyi, doğayı, varlığı bilincimizin dışında ve ondan bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olarak kabul eder. Madde, bütün duyuların, düşünlerin ve bilincin kaynağı olduğu için, ilk veridir. Maddenin, varlığın bir yansıması olan bilinçse, ikinci veridir. Düşünce, gelişmesinde yüksek bir kusursuzluk düzeyine erişmiş olan bir maddenin, yani beynin ürünüdür. Beyin düşünme organıdır, ve bu yüzden, insanın düşünceyi maddeden ayırması büyük bir yanlışlık yapması demektir.

    Engels, şöyle diyor.

    "Düşüncenin varlıkla, ruhun doğayla ilişkisi sorunu tüm felsefenin en önemli sorunudur. Filozofların bu soruya verdikleri yanıtlar, onları iki büyük kampa ayırmıştır. Ruhun doğaya göre öncelik taşıdığını ileri sürenler ... idealizm kampını oluştururlar. Doğaya öncelik tanıyan ötekilerse materyalizmin çeşitli ekollerini oluştururlar." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Engels, şöyle sürdürüyor:

    "Tek gerçek, bizim de içinde olduğumuz, duyusal olarak algılanabilen maddi dünyadır... Bilincimiz ve düşüncemiz, ne kadar duyuların üstünde görünürlerse de, maddi ve bedensel bir organın, yani beynin ürünüdürler. Madde ruhun ürünü değil, tersine, ruhun kendisi maddenin en yüksek ürününden başka bir şey değildir." (Aynı yapıt)

    Madde ve düşünce sorunu üzerine, Marx şöyle diyor:

    "Düşünceyi, düşünen maddeden ayırmak olanaksızdır. Bütün değişikliklerin öznesi maddedir." (Kutsal Ai1e)

    Lenin, Marksist materyalist felsefeyi tanımlarken şöyle diyor:

    "Genellikle, materyalizm, nesnel gerçek varlığın (maddenin) bilinçten, duyulardan ve deneyimden bağımsız olduğunu kabul eder... Bilinç... varlığın bir yansımasından başka bir şey değildir, ve en fazla, varlığın yaklaşık olarak doğru (yeterli, tamı tamına) bir yansımasıdır." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Ve, Lenin, şöyle sürdürüyor:

    "Madde, duyu organlarımıza etki yaparak duygular yaratan şeydir. Madde bize duyularla verilen nesnel bir gerçektir... Madde, doğa, varlık, fiziksel olan her şey ilk veridir; ruh, bilinç, duyular, ruhsal olan her şey ise ikinci veridir." (Aynı yapıt)

    "Dünya tablosu, maddenin nasıl hareket ettiğini ve maddenin nasıl düşündüğünü gösteren bir tablodur." (Aynı yapıt)

    "Beyin düşünme organıdır." (Aynı yapıt)

    c) Dünyanın ve onun yasalarının bilinebileceğini yadsıyan, bilgilerimizin değerine inanmayan, nesnel gerçeği kabul etmeyen ve dünyanın bilimle anlaşılamayacak "kendinde şeyler"le dolu olduğunu savunan idealizmin tersine, Marksist felsefi materyalizm, dünyayı ve onun yasalarını tümüyle bilinebilir, deneyim ve pratikle doğrulanmış olan doğa yasaları üzerine bilgilerimizin nesnel gerçeğin tutarlılığını taşıyan geçerli bilgiler olduğunu kabul eder. Ve dünyada bilinmeyecek hiçbir şey yoktur, yalnızca henüz bilemediğimiz, ama bilim ve pratik yoluyla açıklanacak ve bilinir duruma sokulacak şeyler vardır.

    Dünyanın bilinemiyeceğini ve kavranamıyacak "kendinde şeyler"in var olduğunu savunan Kant ve öteki idealistlerin görüşlerini eleştirip bilgimizin sağlam bilgi olduğunu ileri sürerek, materyalist tezi savunurken, Engels, şunları yazıyor:

    "Bunu ve bütün öteki felsefi fantezileri en etkili biçimde çürüten şey, pratik, özellikle deneyim ve sanayi pratiğidir. Bir doğa sürecini kavrayışımızın doğruluğunu, o süreci kendimiz yaparak, onu kendi öz ortamında oluşturarak ve üstelik kendi amaçlarımız için kullanarak tanıtlayabiliyorsak, Kant'ın o kavranması olanaksız olan 'kendinde şey'ine bir son vermiş oluruz. Bitki ve hayvan organlarından elde edilen kimyasal maddeler, organik kimya, onları ardardına üretmeye başlayana dek, böyle 'kendinde şeyler' olarak kaldılar. Bundan sonradır ki, o 'kendinde şey' bizim için bir şey haline geldi. Sözgelimi, kökboyanın renkli maddesi aliçeri, şimdi artık, tarlalarda kökboya yetiştirmekle değil, çok daha ucuz ve kolaylıkla kömür katranından elde edilmektedir. Üç yüzyıl boyunca, Kopernik'in güneş sistemi bir hipotez olarak kaldı; doğruluğu üzerine bire karşı yüzbin, onbin bahse girişilebilecek bir hipotez olarak, ama yine de bir hipotez olarak. Ama ne zaman ki, Leverrier, bu sistem sayesinde elde edilen sayılara dayanarak bilinmeyen bir gezegenin varlığının gerekliliğini ortaya koydu ve üstelik bu gezegenin gökte mutlaka olması gereken durumunu hesapladı; ne zaman ki, Galile, gerçekten bu gezegeni buldu, Kopernik sistemi de tanıtlanmış oldu." (Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu)

    Bogdanov, Bazarov, Yüşkeviç ve Mach'ın öteki izleyicilerinin fideizmini* suçlayarak, doğa yasaları üzerine edindiğimiz bilimsel bilgilerin sağlamlığını, bilimsel yasaların nesnel gerçekleri temsil ettiğini ileri süren ünlü materyalist tezi savunurken, Lenin, şöyle diyor:

    "Çağdaş fideizm [* Fideizm : İlk doğruların bilgisi imanla kazanılır diyen ve akla göre imana öncelik tanıyan felsefi anlayış. (-ç).] hiçbir zaman bilimi yadsımaz. Yadsıdığı tek sey, bilimin 'abartılmış savlar'ı, yani nesnel gerçeği bilme savlarıdır. Materyalistlerin düşündüğü gibi, nesnel gerçek varsa; insan 'deneyiminde' dış dünyayı yansıtan doğa bilimleri, yalnız onlar, bize nesnel gerçeği vermeye yetenekliyse, fideizmin tümü çürütülmüş demektir." (Materyalizm ve Ampirio-Kritisizm)

    Marksist felsefi materyalizmin karakteristik nitelikleri kısaca işte bunlardır.

    Felsefi materyalizm ilkelerinin toplum yaşamını ve toplum tarihini inceleme alanlarına uzatılmasının ne kadar gerekli olduğu, bu ilkelerin toplum tarihine ve proletarya partisinin pratik faaliyetine uygulanmasının ne büyük önem taşıdığı kolayca anlaşılmaktadır.

    Doğa olayları arasındaki karşılıklı ilişki, bağlılık doğanın gelişme yasalarıysa, bundan, sosyal yaşamdaki olaylar arasındaki karşılıklı ilişki ve bağlılığın da toplumun gelişme yasaları olduğu ve rastgele bir şey olmadığı sonucu çıkar ortaya.

    Böylece, toplumsal yaşam ve toplum tarihi bir "rastlantılar" yığını olmaktan kurtulur; çünkü toplum tarihi, toplumun zorunlu bir gelişmesi haline ve toplumsal tarihin incelenmesi de bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, proletarya partisinin pratik faaliyeti, "seçkin kişilerin" iyi niyetleri, "aklın", "evrensel ahlâk"ın vb. isterleri üstüne değil, toplumun gelişme yasaları ve bu yasaların incelenmesi üstüne oturtulmalıdır.

    Devam edelim. Dünya bilinebilirse, doğanın gelişme yasaları üzerine edindiğimiz bilgiler nesnel gerçeklerin geçerliliğini taşıyan sağlam bilgilerse, bundan, toplum yaşamının, toplumsal gelişmenin de bilinebileceği ve toplumsal gelişme yasaları üzerine edinilen bilimsel bilgilerin nesnel gerçek geçerliliği taşıyan sağlam bilgiler olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplum tarihi bilimi, toplum yaşamındaki olayların tüm karmaşıklığına karşın, sözgelimi biyoloji kadar kesin bir bilim haline gelebilir, ve, toplumsal gelişme yasalarından pratik amaçlar için yararlanılabilir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, pratik faaliyeti içinde, kendine, olur-olmaz nedenlerle değil, toplumsal gelişme yasalarıyla ve bu yasalardan çıkartılan pratik sonuçlarla yön vermelidir.

    Bu yüzden, sosyalizm, eskiden olduğu gibi insanlık için görkemli bir gelecek düşü olmaktan çıkar, bir bilim haline gelir.

    Bu yüzden, bilimle pratik faaliyet, teoriyle pratik arasındaki bağ, aralarındaki birlik, proletarya partisinin yolgösterici yıldızı olmalıdır.

    Devam edelim. Doğa, varlık, maddi dünya birinci veri, bilinç ve düşünce ikinci, türevsel veriyse; maddi dünya insan bilincinden bağımsız olarak var olan nesnel gerçeği temsil ediyorsa, ve bilinç, bu nesnel gerçeğin bir yansımasıysa, bundan aynı biçimde, toplumun maddi yaşamının ve varlığının önde geldiği, ruhsal yaşamınınsa ikinci, türevsel bir veri olduğu, ve, toplumun maddi yaşamının insan iradesinden bağımsız olarak var olan nesnel bir gerçek olduğu, toplumun ruhsal yaşamınınsa bu nesnel gerçeğin bu, varlığın bir yansıması olduğu sonucu çıkar ortaya.

    Bu yüzden, toplumun ruhsal yaşamının oluşum kaynağını, sosyal düşünlerin, sosyal teorilerin, politik görüş ve politik kurumların doğuş kaynaklarını, bu düşünlerin, teorilerin, görüşlerin ve politik kurumların kendilerinde değil, bu düşünleri, teorileri, görüşleri vb. yansıtan toplumsal varlıkta, toplumun maddi yaşam koşullarında aramak gerekir.

    Bu yüzden, toplum tarihinin değişik dönemlerinde değişik sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlar görülebiliyorsa; köleci sistemde belli birtakım sosyal düşün, teori, görüş ve politik kurumlarla karşılaşmışken feodalizmde başkalarına, kapitalizmde daha başkalarına rastlıyorsak; bu düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, kendi "doğası" ve "özellikleri"yle değil, sosyal gelişmenin değişik dönemlerinde toplumun maddi yaşam koşullarının da değişik oluşuyla açıklanmalıdır.

    Toplumun varlığı, toplumdaki yaşam koşulları nasılsa, o toplumun düşünleri, teorileri, politik görüş ve politik kurumları da öyledir.

    Marx, bu konuyla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tersine, bilinçlerini belirleyen sosyal varlıklarıdır." (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'ya Önsöz)

    Bu yüzden, politikada hata yapmamak ve boş hayalciler durumuna düşmemek için, proletarya partisi, eylemlerini soyut "insan aklının ilkeleri" üstüne değil, sosyal gelişmeyi belirleyen toplumun somut maddi yaşam koşulları temeline oturtmalı, "büyük adamların" iyi niyetlerine değil, toplumun maddi yaşamının gelişmesinin gerçek gereksinimleri üstüne dayandırmalıdır.

    Narodnikler, Anarşistler ve Sosyalist-Devrimciler'i de kapsayan tüm ütopyacıların başarısızlıklarının nedenleri arasında, toplumun maddi yaşam koşullarının toplumsal gelişmede oynadığı birinci derecedeki rolü anlayamayışları, ve, idealizme saplanarak, pratik faaliyetlerini, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişme gereksinimleri üstüne değil, bu gereksinimlerin dışında ve bunlara karşı olan, toplumun gerçek yaşamından kopmuş "ideal planlar" ve "geniş kapsamlı projeler" üstüne dayandırmaları da vardır.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, pratik faaliyeti toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerine dayandırmasından ve onu toplumun gerçek yaşamından hiçbir zaman ayırmamasından gelir.

    Ama, Marx'ın söylediklerinden, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların toplum yaşamında hiç önemi olmadığı, sosyal varlığı, toplumun maddi yaşam koşullarının gelişmesini karşılıklı olarak etkilemediği sonucu çıkmaz. Biz buraya dek yalnızca, sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların kaynaklarından, ortaya çıkışlarından söz ettik; bunların toplumun ruhsal yaşamının, onun maddi yaşam koşullarının bir yansıması olduğunu söyledik. Bu sosyal düşünlerin, teorilerin, politik görüş ve politik kurumların önemine, tarihteki rollerine gelince, tarihsel materyalizm onları asla yadsımaz; tersine, onların toplum yaşamı ve toplum tarihi üzerindeki rollerini ve önemlerini özellikle belirtir.

    Değişik türde sosyal teoriler ve düşünler vardır. Günlerini doldurmuş olan ve toplumun cançekişen güçlerinin çıkarlarına hizmet eden eski düşünler ve teoriler vardır. Bunların önemi, toplumsal gelişme ve ilerlemeye zarar vermelerinden dolayıdır. Bir de, toplumun ilerici güçlerinin çıkarlarına hizmet eden, yeni ve ileri düşünler vardır. Bunlar, toplumun gelişmesine, ilerlemesine yardım ettikleri için önem taşırlar ve toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin gereklerini ne kadar doğru yansıtırlarsa önemleri de o kadar büyüktür.

    Yeni sosyal düşünler ve teoriler, ancak, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin toplumun önüne yeni görevler koymasıyla ortaya çıkarlar. Ama bir kez ortaya çıktıktan sonra da, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu yeni görevlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştıran, toplumun ilerlemesine yardım eden en büyük güç haline gelirler. İşte tam bu noktada, yeni düşünlerin, yeni teorilerin, yeni politik görüş ve politik kurumların örgütleyici, harekete geçirici, değiştirici tüm önemi apaçık kendini gösterir. Yeni sosyal düşünler ve teoriler, topluma tamamen gerekli oldukları için, ve, bunların örgütleyici, harekete geçirici ve değiştirici nitelikleri olmaksızın toplumun maddi yaşam koşullarındaki gelişmenin zorunlu amaçlarının başarılması olanaksız olacağı için, ortaya çıkarlar. Toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin ortaya koyduğu görevler tarafından ortaya çıkarılan bu yeni sosyal düşünler ve teoriler kendilerine yol bularak yığınların malı olurlar, yığınları toplumun cançekişen güçlerine karşı harekete geçirerek örgütlerler, böylece de, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeye zarar veren bu güçlerin yıkılmasını kolaylaştırırlar.

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşamının gelişmesiyle toplumsal varlığın göstermekte olduğu gelişmenin olgunlaşmış görevlerinin temeli üstünde fışkıran yeni sosyal düşünler, teoriler, politik görüş ve politik kurumlar, sonradan kendileri de toplumun maddi yaşamının olgunlaşmış görevlerini tümüyle sonuna dek yerine getirmek ve onun daha da gelişmesi olanağını sağlayacak gerekli koşulları yaratmak yoluyla, toplumsal varlığı ve toplumun maddi yaşamını etkilerler.

    Marx, bununla ilgili olarak, şöyle diyor:

    "Teori, yığınları kavradığı anda maddi bir güç haline gelir." (Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi)

    Bu yüzden, toplumun maddi yaşam koşullarını etkilemek ve gelişmesini, ilerlemesini hızlandırmak için, proletarya partisi, öyle bir sosyal teoriye, öyle bir sosyal düşüne dayanmalıdır ki, bu sosyal düşün ve teori, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtsın; ve böylece de, geniş halk yığınlarını harekete geçirmeye, onları, karşı-devrimci güçleri ezmeye ve toplumun ileri güçlerine yol açmaya hazır proletarya partisinin büyük ordusu içinde seferber etmeye ve örgütlemeye yetenekli olsun.

    "Ekonomistler"in ve Menşeviklerin başarısızlıklarının nedenlerinden biri de, ilerici teorinin, ilerici düşünlerin harekete getirici, örgütleyici ve değiştirici rollerini kavrayamayarak, kaba materyalizme saplanmaları, bu rollerin önemlerini hemen hemen sıfıra indirgeyerek, partiyi pasifliğe ve zayıflığa mahkûm etmeleridir.

    Marksizm-Leninizm’in gücü ve canlılığı, toplumun maddi yaşamındaki gelişmenin gereklerini doğru bir biçimde yansıtan ilerici bir teoriye dayanmasından, teoriyi kendine uygun bir düzeye çıkarmasından, bu teorinin harekete geçirici, örgütleyici ve değiştirici gücünün her zerresini kullanmayı bir görev bilmesinden gelir.

    İşte, tarihsel materyalizmin, toplumsal varlıkla toplumsal bilinç arasındaki, toplumun maddi yaşamındaki gelişmeyle toplumun ruhsal yaşamının gelişmesi arasındaki ilişkiler sorununa getirdiği çözüm budur.


    3. TARİHSEL MATERYALİZM


    Şimdi, geriye şu soruya açıklığa kavuşturmak kalıyor: Tarihsel materyalizm açısından son çözümlemede, toplumun görünüşünü, düşünlerini, görüşlerini, politik kurumlarını vb. belirleyen "toplumun maddi yaşam koşulları"yla ne anlatılmak isteniyor?

    "Toplumun maddi yaşam koşulları" ne demektir, bunların ayırdedici nitelikleri nelerdir?

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, her şeyden önce, toplumun maddi yaşamının en vazgeçilmez ve değişmezlerinden biri olan, toplumsal gelişmeyi haliyle etkileyen coğrafi ortamı, toplumu çevreleyen doğayı kapsamaktadır. Peki, coğrafi ortamın toplumsal gelişmedeki rolü nedir? Coğrafi ortam, toplumun görünüşünü, insanların sosyal sisteminin niteliğini, bir sistemden ötekine geçişini belirleyen ana etken midir?

    Tarihsel materyalizm bu soruya olumsuz karşılık verir.

    Coğrafi ortam, hiç kuşkusuz, toplumun değişmez ve vazgeçilmez koşullarından biridir. Ve elbette ki, toplumun gelişmesini etkiler: bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ama, mademki toplumdaki gelişme ve değişmeler coğrafi ortamdaki gelişmelerden karşılaştırılamıyacak kadar bir hızla ilerliyor, öyleyse, bu etki belirleyici bir etki değildir. Üç bin yıllık bir sürede, Avrupa'da birbiri ardısıra üç ayrı sistem gelmiştir: ilkel komünal sistem, kölecilik ve feodal sistem. Doğu Avrupa'da, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği toprağı üzerinde ardarda dört ayrı sosyal sistem geçmiştir. Oysa, bu süre içinde Avrupa'daki coğrafi koşullar ya hiç değişmemiştir ya da coğrafyada kaydedilemiyecek kadar az değişiklik olmuştur. Bu anlaşılır bir şeydir. Coğrafi ortamda az çok önemli bir değişme olması için milyonlarca yılın geçmesi gerekli olduğu halde, insanların toplumsal sisteminde hatta çok önemli bir değişikliğin olabilmesi için birkaç yüzyıl ya da iki bin şu kadar yıl yeter.

    Bundan da anlaşılıyor ki, coğrafi ortam sosyal gelişmenin ana nedeni, belirleyicisi olamaz. Çünkü onbinlerce yıllık bir süre içinde hemen hemen değişmeden kalan bir şey, birkaç yüzyılda köklü değişikliklere uğrayan bir şeyin gelişmesinde temel neden olamaz.

    Kuşkusuz bir şeydir ki, "toplumun maddi yaşam koşulları" kavramı, nüfus artışını, şu ya da bu kadar olan nüfus yoğunluğunu da kapsar. Çünkü insan, toplumun maddi yaşam koşullarının zorunlu öğelerinden biridir. Belli bir insan sayısı tabanına erişilmedikçe toplumun herhangi bir maddi yaşamı olamaz. Öyleyse, nüfus artışı, insanoğlunun sosyal sisteminin niteliğini belirleyen temel bir güç müdür?

    Tarihsel materyalizm bu soruya da olumsuz karşılık verir.

    Kuşkusuz, nüfus artışı toplumdaki gelişmeyi etkiler, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır; ama toplumun gelişmesinde asıl güç olamaz ve toplumun gelişmesi üstüne olan etkisi belirleyici nitelikte bir etki değildir. çünkü, nüfus artışı tek başına bir sosyal sistemin yerini, neden başkasına değil de, tam şu biçimde bir sosyal sisteme bıraktığını, neden ilkel komünal sistemin ardından kesinlikle köleci sistemin, onun ardından feodal sistemin, onun ardından da burjuva sisteminin gelip bir başka sistemin gelmediğini açıklayabilecek ipuçları veremez.

    Nüfus artışı toplumsal gelişmenin belirleyici gücü olsaydı, daha fazla bir nüfus yoğunluğu, zorunlu olarak, buna bağlı daha yüksek biçimde bir sosyal sistem doğururdu. Ama durumun böyle olmadığını görüyoruz. Çin'deki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devletleri'ndekinden dört kat daha fazladır. Sosyal gelişme sırasında Amerika Birleşik Devletleri Çin'den önde gelir. Çünkü Çin'de hâlâ yarı-feodal bir sistem hüküm sürmektedir. Oysa Amerika Birleşik Devletleri kapitalist gelişmenin en yüksek aşamasına erişeli çok oluyor. Belçika'daki nüfus yoğunluğu Amerika Birleşik Devleri'ndekinden 19, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndekinden 26 kat fazladır. Ama yine de, Amerika Birleşik Devletleri sosyal gelişme sırasında Belçika'dan ilerdedir. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ne gelince, Belçika'yı tüm bir tarih döneminin gerisinde bırakmıştır. Çünkü Belçika'da kapitalist sistem hüküm sürdüğü halde, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği daha şimdiden kapitalizmle işini bitirmiş ve sosyalist bir sistem kurmuştur.

    Bunlar gösteriyor ki, nüfus artışı, toplumsal gelişmenin temel gücünü, sosyal sistemin temel niteliğini ve toplumun görünüşünü belirleyen güç değildir, olamaz da.

    a) Peki ama, toplumun maddi yaşam koşulları düzeni içinde, toplumun görünüşünü, sosyal sistemin niteliğini, toplumun bir sistemden ötekine gelişmesini belirleyen temel güç öyleyse nedir?

    Tarihsel materyalizme göre, bu güç, insanın varoluşu için gerekli olan yaşama araçlarının elde ve ediliş ve biçimi; toplumun yaşayabilmesi ve gelişebilmesi için zorunlu olan yiyecek, elbise, ayakkabı, ev, yakacak, üretim aletleri vb. gibi maddi malların üretim biçimidir.

    İnsanların yaşamak için yiyeceğe, giyeceğe, ayakkabıya, barınağa, yakacağa vb. sahip olmaları, bu maddi mallara sahip olmak için de onları üretmeleri gerekir; ve, bunları üretmek için insanların yiyecek, giyecek, ayakkabı, barınak, yakacak vb. üretebilecekleri üretim aletlerine sahip olmaları, bu aletleri üretebilmeleri, kullanabilmeleri gerekir.

    Maddi değerlerin üretilmesinde kullanılan üretim aletleri, belirli bir üretim deneyimi ve iş becerisi sayesinde bu üretim aletlerini kullanan ve maddi değerler üretimini sürdüren insanlar, işte bütün bu öğeler hep birlikte toplumun üretim güçlerini oluştururlar.

    Ama üretim güçleri, üretimin yalnızca bir yanı, üretim biçiminin yalnızca bir yönü, yani insanla maddi değer üretiminde yararlanılan şeyler ve doğa güçleri arasındaki ilişkileri anlatan bir yönüdür. Üretimin, üretim biçiminin başka bir yanı da, üretim sürecinde insanın insanla olan ilişkileri, yani insanlar arasındaki üretim ve ilişkileridir. İnsanlar doğaya karşı olan savaşımlarını sürdürürlerken ve maddi değerlerin üretiminde doğadan yararlanırlarken birbirlerinden tecrit edilmiş ve birbirlerinden ayrı kişiler olarak değil, birlik halinde, grup halinde, topluluk halinde bulunurlar. Bundan dolayı, üretim, her zaman ve her koşul altında sosyal bir üretimdir. Maddi değerlerin üretiminde insanlar, üretim içinde şu ya da bu biçimde aralarında karşılıklı ilişkiler, şu ya da bu biçimde üretim ilişkileri kurarlar. Bu ilişkiler, sömürüden kurtulmuş özgür insanlar arasında işbirliği ve karşılıklı yardımlaşma biçiminde olabilir, egemenlik ve boyun eğme ilişkileri biçiminde olabilir ya da bir üretim ilişkisi biçiminden öteki üretim ilişkisi biçimine geçiş biçiminde olabilir. Ama, üretim ilişkilerinin niteliği ne olursa olsun, her zaman ve her sistemde, aynen toplumun üretim güçleri gibi, üretimin zorunlu öğelerinden biridir.

    Marx, şöyle diyor:

    "Üretim içinde insanlar, yalnızca doğaya değil, birbirlerine de etki yaparlar. Ancak belli bir biçimde işbirliği ve faaliyetlerini mübadele ederek üretimde bulunurlar. Üretim yapabilmek için birbirleriyle belli bağıntılar kurarlar ve ilişkilere girerler, ve ancak, bu sosyal bağıntı ve ilişkiler içinde doğa üzerindeki eylemleri, yani üretim, gerçekleşir." (Ücretli Emek ve Sermaye)

    Sonuç olarak, üretim ve üretim biçimi, hem toplumun üretim güçlerini hem de insanların üretim ilişkilerini kapsar; bu yüzden de, bunların maddi değerler üretimi sürecindeki birliğinin bir anlatımıdır.

    b) Üretimin ilk özelliği, bir noktada asla uzun bir süre kalmaması ve sürekli bir değişme ve gelişme halinde olmasıdır. Ayrıca, üretim biçimindeki değişmeler, kaçınılmaz olarak, sosyal sistemin tümünde, sosyal düşünlerde, politik görüş ve politik kurumlarda da bir değişmeyi gerektirir; üretim biçiminin değişmesi sosyal ve politik sistemin tümünün yeniden kurulmasını zorlar. Değişik gelişme derecelerinde, insanlar değişik üretim araçları kullanırlar, ya da daha kabaca söylersek, değişik yaşama biçimleri sürdürürler. İlkel komünde bir üretim biçimi, kölecilikte başka bir üretim biçimi, feodalizmde de daha başka bir üretim biçimi vardır vb.... Buna bağlı olarak, insanların sosyal sistemleri, ruhsal yaşamları, politik görüş ve politik kurumları da bu üretim biçimlerine göre değişikliğe uğrar.

    Üretim biçimi nasılsa, toplumun kendisi, toplumdaki düşün ve teoriler, politik görüş ve politik kurumlar da esas olarak öyledirler. Ya da, sorunu daha kabaca koyarsak, insanın yaşama biçimi nasılsa, düşünme biçimi de öyledir.

    Bu demektir ki, toplumun gelişme tarihi, her şeyden önce, üretimin gelişme tarihi, yüzyıllar boyunca birbirini izleyen üretim biçimleri tarihi, üretim güçlerindeki ve insanların üretim ilişkilerindeki gelişmenin tarihidir.

    Bu yüzden, sosyal gelişme tarihi, aynı zamanda, maddi değerleri üretenlerin, üretim süreci içinde temel güç olan ve toplumun varlığı için gerekli olan maddi değerlerin üretimini sürdüren emekçi yığınların tarihidir.

    Bu yüzden, tarih bilimi, gerçek bir bilim olacaksa, artık sosyal gelişme tarihini kralların, generallerin davranışlarına, o devletteki "fatihlerin" ve "galiplerin" yaptıklarına indirgemekten kurtulmalı, bu bilim, her şeyden önce, maddi değerleri üretenlerin tarihi, emekçi yığınların tarihi, halkın tarihi olma yoluna girmelidir.

    Bu yüzden, toplum tarihi yasalarının incelenmesinde, anahtar olarak, insanların aklını, toplumun görüş ve düşünlerini değil, herhangi bir tarih döneminde toplumun uyguladığı üretim biçimini, toplumun ekonomik yaşamını almamız gerekir.

    Bu yüzden, tarih biliminin birinci görevi, üretimin yasalarını, üretim güçlerinin ve üretim ilişkilerinin gelişme yasalarını incelemek ve ortaya çıkarmaktır.

    Bu yüzden, proletarya partisi, gerçek bir parti olacaksa, her şeyden önce, üretimin gelişme yasalarını ve toplumun ekonomik gelişme yasalarını kavramalı ve bilmelidir.

    Bu yüzden, proletarya partisi, politikasında hata yapmamak için, programını saptarken olsun pratik yaşamında olsun, esas olarak, üretimin gelişme yasalarına, toplumun ekonomik gelişme yasalarına dayanmalıdır.

    c) Üretimin ikinci özelliği de şudur: Üretimdeki değişme ve gelişmeler, daima, üretim güçlerinde ve her şeyden önce, üretim aletlerinde olan değişme ve gelişmelerle başlar. Bundan dolayı, üretim güçleri, üretimin en hareketli ve en devrimci öğesidir. İlkin toplumun üretim güçleri değişir ve gelişir; sonra da, bu gelişmelere bağlı ve uygun olmak üzere, insanlar arasındaki üretim ilişkileri, onların ekonomik ilişkileri değişikliğe uğrar. Ama bu, üretim ilişkilerinin, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olmadığı, ve, üretim güçlerinin üretim ilişkilerine bağlı olmadığı anlamına gelmez. Gelişmeleri üretim güçlerinin gelişmesine bağlı bulunan üretim ilişkileri de, aynı biçimde, üretim güçlerinin gelişmesi üstünde etkili olur, bu gelişmeyi hızlandırır ya da yavaşlatır. Ayrıca, şunu da belirtelim ki, üretim ilişkileri, çok uzun süre üretim güçlerindeki gelişmenin gerisinde kalamaz ve bu gelişmeyle çatışma halinde bulunamaz; çünkü, üretim ilişkilerinin üretim güçlerinin niteliğine ve durumuna uygun düşmesiyle ve üretim güçlerinin gelişmesine eksiksiz bir ortam yaratmasıyladır ki, üretim güçleri ancak o zaman tam olarak gelişebilir. Bundan dolayı, üretim ilişkileri, üretim güçlerindeki gelişmenin ne kadar gerisinde kalırsa kalsın, eninde sonunda, üretim güçlerindeki gelişme düzeyine ve üretim güçlerinin niteliğine uygun duruma gelmek zorundadır; ve, gerçekte de böyle olur. Yoksa üretim güçleriyle üretim ilişkilerinin üretim sistemindeki birliği temelden bozulabilir, üretim tümüyle sarsıntıya uğrayabilir, Üretim krizi ve üretim güçlerinin yıkımı gibi bir durum çıkabilir ortaya.

    Üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliği ve üretim güçlerinin niteliğiyle apaçık bir çelişme halinde bulunduğu kapitalist ülkelerdeki ekonomik krizler, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki uyuşmazlığın, üretim güçleriyle üretim ilişkileri arasındaki çatışmanın bir örneğidir. Üretim güçlerinin tahribi sonucunu veren ekonomik krizler, bu uyuşmazlığın sonucudur; ayrıca, bu uyuşmazlık, kurulu üretim ilişkilerini yıkmak ve üretim güçlerinin niteliğine uygun yeni ilişkiler kurmakla görevli sosyal devrimin ekonomik temelini oluşturur.

    Tersine, üretim araçları üzerindeki toplumsal mülkiyetin üretim sürecinin toplumsal niteliğiyle tam bir uyumluluk halinde bulunduğu, dolayısıyla ne ekonomik krizlerin ne de üretim güçlerinin tahribinin sözkonusu olduğu Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği sosyalist ekonomisi, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin nitelikleri arasındaki tam uyumluluğun bir örneğidir.

    Sonuç olarak, üretim güçleri, üretimin yalnızca en hareketli ve en devrimci öğesi değil, aynı zamanda, üretimdeki gelişmenin belirleyici öğesidir.

    Üretim güçleri nasılsa, üretim ilişkileri de öyle olmak zorundadır.

    Üretim güçlerinin durumu bir soruyu, insanların gereksinimleri olan maddi değerleri ne gibi üretim aletleriyle ürettikleri sorusunu yanıtlarken; üretim ilişkilerinin durumu da bir başka soruyu, üretim ve araçları (toprak, ormanlar, sular, maden kaynakları, hammaddeler, üretim aletleri, işletme binaları, ulaşım ve haberleşme araçları vb.) kimin elindedir, bu üretim araçları kimin denetimi altındadır, toplumun tümünün mü, yoksa bu araçları öteki bireyleri, grupları, sınıfları sömürmek için kullanan tek başına bireylerin, grupların ya da sınıfların mı sorusunu, yanıtlar.

    İşte üretim güçlerinin en eski zamanlardan günümüze dek gelişmesinin şematik bir tablosu: Yontmataş aletlerden ok ve yaya geçiş, ve bununla birlikte, avcılık yaşamından hayvanların evcilleştirilmesine ve ilkel hayvancılığa geçiş, taş aletlerden maden aletlere (demir balta, demir uçlu geliştirilmiş saban vb.) geçiş; ve buna ilişkin olarak da bitki ekimine ve tarıma geçiş; madenlerin işlenmesine yarayan madeni aletlerin daha da gelişmesi, demirci körüğünün, çömlekçiliğin icadı ve bunlara bağlı olarak el zanaatlarının gelişmesi, el zanaatlarının tarımdan ayrılması, bağımsız el zanaatlarının ve sonra manüfaktürün gelişmesi, el zanaatı aletlerinden makineye geçiş, el zanaatı ve manüfaktürün makineleşmiş sanayiye dönüşmesi, makine sistemine geçiş ve modern makineleşmiş büyük sanayinin doğuşu — işte, insanlık tarihi boyunca toplumun üretim güçlerindeki gelişmenin, tam değilse bile, genel çizgisi böyledir. Açıkça anlaşılıyor ki, üretim aletlerindeki gelişme ve ilerlemeler üretimle ilişkili olan insanlar tarafından meydana getirilmiş, insanlardan bağımsız kalmamışlardır. Bunun sonucu, üretim aletlerinin değişmesiyle birlikte, üretim güçlerinin esas öğesi olan insanlar da değişmiş ve gelişmişlerdir, insanların üretim deneyimleri, çalışma alışkanlıkları, üretim aletlerini kullanma yetenekleri değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarih boyunca, toplumun üretim güçlerinde görülen değişme ve gelişmeye uygun olarak, insanların üretim ilişkileri, ekonomik ilişkileri de değişmiş ve gelişmiştir.

    Tarihte beş temel üretim ilişkisi tipi bilinmektedir: ilkel komünal, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist.

    İlkel komünal sistemde, üretim araçları üzerindeki kollektif mülkiyet, üretim ilişkilerinin temelidir. Bu durum, esas olarak o dönemin üretim güçlerinin niteliğine karşılık düşer. Taş aletler ve daha sonra ortaya çıkan ok ve yay, insanların doğa güçlerine ve vahşi hayvanlara karşı tek başına savaşım vermelerini güçleştiriyordu. Ormandan meyve toplamak, balık yakalamak, barınaklar yapabilmek için, insanlar ortaklaşa çalışmak zorundaydılar; ancak böylece, aç kalıp ölmekten, vahşi hayvanlara ya da komşu kabilelere kurban olmaktan kurtulabiliyorlardı. Ortak çalışma hem üretim araçlarının hem de ürünlerin ortak mülkiyetine yol açmıştı. O zamanlar, vahşi hayvanlara karşı savunma aracı olarak da kullanılan üretim aletleri dışında, herhangi bir üretim aracı üzerinde özel mülkiyet kavramı henüz yoktu. O zamanlar ne sömürme vardı ne de sınıflar.

    Köleci sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki, ve ayrıca, üretimde çalışan ve sahibinin herhangi bir hayvan gibi alıp satabildiği ya da öldürebildiği köle üzerindeki köle sahibinin mülkiyetidir. Bu gibi üretim ilişkileri, esas olarak, o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Taş aletler yerine, insanlar artık madeni aletlere sahiptirler; ne çobanlığın, ne çiftçiliğin bilindiği ilkel ve sefil bir avcılık yerine, hayvancılığın, tarımın, el zanaatlarının ve bu çeşitli üretim kolları arasında bir işbölümünün ortaya çıktığı görülür; bireyler ve gruplar arasında ürünlerin mübadelesine, servetin birkaç kişi elinde birikmesine, üretim araçlarının gerçek birikiminin bir azınlığın elinde toplanmasına, ve, çoğunluğun azınlık tarafından boyun eğdirilip köleleştirilmesine yol açan olanakların belirdiği görülür. Artık burada, toplumun bütün üyelerinin üretim süreci içindeki ortak ve özgür çalışması görülmez; burada egemen olan şey, çalışmayan köle sahipleri tarafından sömürülen kölelerin zorla çalıştırılmasıdır. Onun için, artık burada üretim araçlarının ya da üretilen ürünlerin ortak mülkiyeti yoktur. Bunun yerini özel mülkiyet almıştır. Burada köle sahibi, ilk ve esas mal sahibi, mutlak mal sahibidir.

    Zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler, bütün haklara sahip olan insanlar ve hiçbir hakka sahip olmayan insanlar ve bunlar arasında zorlu sınıf savaşımı — işte, köleci sistemin görünüşü.

    Feodal sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, feodal beyin üretim araçları üzerindeki mülkiyeti, ve, onun öldürmeye artık hakkı olmadığı ama alıp satabildiği üretici olan serf üzerindeki sınırlı mülkiyetidir. Feodal mülkiyet, köylü ve zanaatçının üretim aletleri ve bireysel çalışma ürünü olan özel ekonomisi üzerindeki bireysel mülkiyetiyle birarada bulunur. Bu üretim ilişkileri, esas olarak o dönemdeki üretim güçlerinin durumuna karşılık düşer. Demirin eritilmesi, işlenmesi ve daha da geliştirilmesi; demir uçlu saban ve dokuma tezgâhının yayılması, tarımın, bahçıvanlığın, bağcılığın, zeytinyağı imalâtının sürekli gelişmesi, el zanaatları atelyelerinin yanında imalâthanelerin de belirmesi — işte, bu sistemin üretim güçlerinin durumundaki belli-başlı çizgiler bunlar.

    Yeni üretim güçleri, emekçinin üretimde belirli bir girişkenlik göstermesini, çalışmaya bir yakınlık ve ilgi duymasını gerektirir. Bu yüzden, feodal bey, işe ilgi duymayan ve hiçbir girişkenliğe sahip olmayan köleden vazgeçiyor, kendisine ait toprağı ve üretim aletleri olan ve toprağı ekip-biçerek elde ettiği üründen bir kısmını feodal beye ödeyecek derecede işe ilgi duyan serfle ilgilenmeyi yeğ tutuyor.

    Burada özel mülkiyetin daha da gelişmiş olduğunu görüyoruz. Sömürü, biraz hafifleşmiş olmakla birlikte, hemen hemen kölecilikte olduğu kadar zorludur. Sömürenlerle sömürülenler arasındaki sınıf savaşımı, feodal sistemin ana çizgisini oluşturur.

    Kapitalist sistemde, üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyettir. Üreticiler üzerinde, yani ücretli işçiler üzerinde artık mülkiyet yoktur. Bu sistemde işçiler kişi olarak bağımlılıktan kurtuldukları için, kapitalist onları öldüremez, satamaz; ama, üretim araçlarından yoksun olduklarından, açlıktan ölmemek için işgücünü kapitaliste satmak ve sömürü boyunduruğuna katlanmak zorundadırlar. Üretim araçları üzerinde, kapitalist mülkiyetin yanısıra, serflikten kurtulan köylülerin ve zanaatçıların kendi bireysel emeklerine dayanan, ve, önceleri oldukça geniş ölçüde yaygın bulunan özel mülkiyetleri de yer alır. El zanaatları atelyeleri ve imalâthaneler yerini, makinelerle donatılmış kocaman fabrikalara ve işyerlerine bırakır. Köylülerin ilkel üretim aletleriyle ekip-biçtikleri feodal beylerin malikanelerinin yerini, bilimsel yollarla işletilen tarım makineleriyle donatılmış güçlü kapitalist işletmeler alır.

    Yeni üretim güçleri, üretimde çalışanların, bilisiz ve alıklaştırılmış serflerden daha bilgili ve daha kavrayışlı olmalarını, makineleri anlayıp onları kullanabilecek yetenekte olmalarını gerektirir. Bu yüzden, kapitalistler, serfliğin bağlarından kurtulmuş ve makineyi doğru-dürüst kullanabilecek derecede eğitim görmüş ücretli işçilerle iş görmeyi yeğ tutarlar.

    Ama üretim güçlerini devasa ölçülerde geliştirmek için, kapitalizm, kendisinin de çözemiyeceği çelişmelerle bir ağ gibi sarılmıştır. Gitgide daha fazla emtia üreterek ve bunların fiyatlarını düşürerek, kapitalizm, rekabeti keskinleştirir; küçük ve orta özel mülk sahipleri yığınını yıkıma uğratır, onları proleterleştirir, satınalma güçlerini azaltır. Sonuçta, imal edilen metaların sürümü olanaksız duruma girer. Üretimi genişleten ve milyonlarca işçiyi kocaman fabrika ve işyerlerinde toplayan kapitalizm, üretim sürecine sosyal bir nitelik verir ve böylece kendi temelini kendisi sarsar. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçlarının sosyal mülkiyetini gerektirir. Oysa, üretim araçları özel kapitalist mülkiyet olarak kalır ve bu durum üretim sürecinin sosyal niteliğiyle bağdaşamaz.

    Üretim güçlerinin niteliğiyle üretim ilişkileri arasıdaki bu uzlaşması olanaksız çelişmeler, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri sırasında açıkça kendilerini gösterirler; yığınları yıkıma uğratmaları yüzünden yeterince alıcı bulamayan kapitalistler, ürünleri yakmak, mamul malları yoketmek, üretimi durdurmak, üretim güçlerini tahrip etmek zorunda kalırlar, ve bu durum, emtia azlığından değil, fazla emtia üretildiğinden dolayı, milyonlarca insanın işsizlik ve açlıktan acı çektikleri sırada olur.

    Bu demektir ki, artık kapitalist üretim ilişkileri toplumdaki üretim güçlerinin durumuna uygun düşmemekte ve onlarla uzlaşmaz gelişmeler halinde bulunmaktadır.

    Bu demektir ki, kapitalizm, üretim araçları üzerindeki kapitalist mülkiyet yerine, sosyalist mülkiyeti koyma görevini yerine getirecek olan bir devrime gebedir.

    Bu demektir ki, sömürenlerle sömürülenler arasında çok zorlu bir sınıf savaşımı, kapitalist sistemin esas özelliğidir.

    Şimdilik yalnızca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde [kitabın yazıldığı tarih, Eylül 1938 itibariyle-ç.] gerçekleştirilmiş olan sosyalist sistemdeki üretim ilişkilerinin temeli, üretim araçlarının sosyal mülkiyetidir. Burada, artık ne sömürenler vardır ne de sömürülenler. Ürünler, harcanan emeğe göre ve "çalışmayan yemez" ilkesine dayanılarak dağıtılır. Burada, insanların üretim süreci içindeki karşılıklı ilişkileri, arkadaşça bir işbirliği ve sömürüden kurtulmuş işçilerin sosyalist yardımlaşmaları biçimindedir. Burada, üretim ilişkileriyle üretim güçlerinin durumu arasında tam bir uygunluk vardır. Çünkü, üretim sürecinin sosyal niteliği, üretim araçları üzerindeki sosyal mülkiyetle desteklenmiştir.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'ndeki sosyalist üretimde, nöbet nöbet patlak veren fazla üretim krizleri ve bunun sonucu olan saçmalıkların hiçbiri görülmez.

    Bu yüzden, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği'nde, üretim güçleri hızlandırılmış bir tempoyla gelişir; çünkü bunlara karşılık düşen üretim ilişkileri, böyle bir gelişme için elverişli bir ortam yaratırlar.

    İşte, insanlık tarihi boyunca, insanlar arasındaki üretim ilişkilerinin gelişme tablosu.

    İşte, üretim ilişkilerindeki gelişmenin, toplumun üretim güçlerinin gelişmesine ve özellikle üretim aletlerinin gelişmesine bağlılığı böyledir; ve bu bağlılık sonucudur ki, üretim güçlerindeki değişme ve gelişmeler, eninde-sonunda üretim ilişkilerinde de değişmelere ve gelişmelere yol açarlar.

    Marx, şöyle diyor:

    "İş araçlarının* kullanımı ve yapımı, bunlar embriyo halinde bazı hayvan türleri arasında da görülmekle birlikte, insanın yürüttüğü spesifik iş sürecinin belirleyici niteliğidir; ve bundan dolayı, Franklin, insanı 'alet yapan hayvan' (a tool-making animal) diye tanımlamıştır. Fosil durumundaki kemik kalıntılarının bulunup biraraya getirilmesi, nesli tükenmiş hayvan türlerinin yapılarını anlamak için nasıl bir önem taşıyorsa, alet, yani iş araçları kalıntıları da tarihe karışmış ekonomik toplum biçimleri üzerinde yapılan incelemeler ve varılacak sonuçlar için aynı önemi taşır. Ekonomik çağları birbirinden ayırdeden şey, yapılmış olan maddeler değil, bunların nasıl ve hangi iş araçlarıyla yapılmış olduğudur... İş araçları yalnızca insan işgücünün geçirmiş olduğu gelişmenin derecesini ölçen şeyler olmakla kalmazlar, aynı zamanda, bu işgücünün hangi toplumsal koşullar altında kullanılmış olduğunu da gösterirler." (Kapital, Cilt I.)

    Yine, Marx, şöyle diyor:

    "Sosyal ilişkiler, üretim güçleriyle sıkısıkıya bağlıdırlar. İnsanlar yeni üretim güçleri elde ederek üretim biçimlerini değiştirirler, ve, üretim biçimlerini, yaşamlarını kazanma biçimlerini değiştirerek, bütün sosyal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal toplumu, buhar makinesi kapitalist toplumu verecektir." (Felsefenin Sefaleti)

    "Üretim güçlerinin gelişmesinde, sosyal ilişkilerin yıkımında, düşünlerin oluşumunda sürekli bir hareket vardır; değişmeyen tek şey, hareketin soyutlamasıdır." (Aynı yapıt)

    Komünist Manifesto'da, formüle edilmiş olan tarihsel materyalizmin niteliğinden söz ederken, Engels şöyle diyor:

    "Her tarih döneminin ekonomik üretimi ve zorunlu olarak bundan çıkan toplumsal biçimlenme, o dönemin politik ve düşünce tarihinin temelidir; ve bunun sonucu olarak, (ilkel komünal toprak mülkiyetinin ortadan kalkmasından buyana) tüm tarih, sömürenle sömürülen, egemen olanla egemen olmayan sınıfların sosyal gelişmenin çeşitli aşamalarındaki savaşımlarının, yani sınıf savaşımlarının tarihidir; ama bu savaşımın şimdi ulaştığı aşamada, sömürülen ve ezilen sınıf (proletarya), aynı zamanda tüm toplumu sömürüden, ezilmeden ve sınıf savaşımlarından nihai olarak kurtarmadan, kendisini sömüren ve ezen sınıftan (burjuvaziden) kurtaramaz..." (Komünist Manifesto'nun Almanca baskısına önsöz)

    d) Üretimin üçüncü özelliği, yeni üretim güçlerinin ve buna bağlı olarak. üretim ilişkilerinin, eski sistemin dışında ve eski sistemin yokolmasından sonra değil, eski sistemin içinde doğmasıdır. Bu, insanın önceden düşünülmüş ve bilinçli faaliyetinin bir sonucu değil, kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız bir oluşumdur. Kendiliğinden ve insan iradesinden bağımsız oluşması da iki nedene dayanır.

    Bu nedenlerden birincisi, insanların şu ya da bu üretim biçimini seçme özgürlüğüne sahip olmayışı, yaşama giren her yeni kuşağın, bir önceki kuşağın çalışmaları sonucu yaratılmış olan üretim güçleriyle ve üretim ilişkileriyle yüzyüze gelmesi, ve bu nedenle de, maddi değer üretimi için, önceden üretim alanında hazır bulduğu her şeye kendini uydurmak ve her şeyi kabul etmek zorun, da olmasıdır.

    İkinci neden de, insanın, şu ya da bu üretim aletini, üretim güçlerindeki şu ya da bu öğeyi geliştirirken, bu gelişmelerin sosyal sonuçlarını göremeyişi, anlayamayışı ve bunu durup düşünemeyişidir. Onu ilgilendiren, günlük çıkarları, işinin kolaylaşması ve kendisi için doğrudan ve elle tutulur birtakım yararlar sağlamasıdır.

    İlkel komünal toplumun üyelerinden bazıları, yavaş yavaş, araştıra araştıra, taş aletlerden demir aletlere geçtikleri zaman, hiç kuşkusuz bu buluşun yol açacağı sosyal sonuçları bilmiyorlardı ve bunu durup düşünmemişlerdi. Madeni aletlere geçişin üretimde bir devrim olduğunu ve sonunda köleci sistemi getireceğini görmemişler, anlamamışlardı. Onların istedikleri yalnızca, işlerinin kolaylaşması ve kısa sürede maddi yarar sağlayabilmeleriydi. Bilinçli faaliyetleri günlük çıkarlarının dar sınırlarını aşmıyordu.

    Feodal sistem döneminde, Avrupa'nın genç burjuvazisi, küçük zanaatçı atelyelerinin yanısıra büyük imalathaneler de kurup, böylece toplumun üretim güçlerini geliştirmeye başladığı zaman, kuşkusuz bu buluşun sosyal sonuçlarını bilmiyordu ve bunu durup düşünmemişti; burjuvazi, bu "küçük" buluşun, sosyal güçleri yeniden gruplaştıracağını, ve bunun, burjuvaziye olan iyiliklerine pek değer verilen krallık
  • 629 syf.
    ·4 günde·9/10
    ''Adaleti çökmüş bir milleti yok olmaktan hiçbir güç kurtaramaz.''(s.611)


    İlk sayfalarını, yazarın bizi içine aldığı yörenin toprağını, havasını, suyunu, kuşunu, çakalını anlatması ve esen rüzgarlardan bize nergis kokularını göndermesini saymazsak, bu kitap ilk 2 kitaptan farklıydı. Hem de başından sonuna kadar.


    İnce Memed 1 incelemem #47699683
    İnce Memed 2 incelemem #49455668

    Yiğitler namıyla anılır, yeteneğiyle, yaptıklarıyla el üstünde tutulur ve bu yaşananlar dilden dile anlatılır durur. Topal Ali'nin deredeki balığın, havadaki kuşun kanadının izini sürdüğü sizce tevatür mü? bence değil. Öyle olsaydı başımıza bu dertleri açar mıydı hiç? Elbette çok yetenekli ve namının hakkını veren birisi. Böyle biriyle herkes dost olmak ister ve düşmanlığından sakınır. Aman ha tek bir Topal adamın yuvasına incir ağacı dikmeye yeter de artar. Öyle namlıdır kendisi.

    Kitabımızın ilk bölümlerinde de işte bu Topalın hikayesine yer vermiş yazar. Daha diri olarak karşımızda duruyor. El üstünde değil iyice omuzlarda taşınacak gibi yüceltilmiş bir halde. Kitabın en sıkıcı yeri burasıydı. Neden mi? Özledim... İnce Memed'i özledim. Ben de ona kavuşmayı bekliyorum çünkü günlerdir, sayfalardır. Ondan bir haber almak istedikçe Topal Ali'nin yaptıklarının göz önünde olması dayanılmaz bir hal aldı ve özlemim iyicene körüklendi. O an gelip çattığında ise iyice gömüldüm sayfalara...

    Yiğit namıyla anılır dedik ya asıl kahramanımızı anmadan olmaz. İnce Memed nasıl bir adamdır diye merak ederseniz onu da size bir alıntıyla anlatayım.

    ''O İnce Memed var ya... O, bela bir adamdır..
    O her şeyi görür, bilir. Şimdi bizim burada ne konuştuğumuzu bile görür, duyar. Onun her yerde gözü, kulağı vardır. Ona her şey ayan beyandır. Gökteki uçan kuş, yerdeki yürüyen karınca bile bu dünyada ne olup bitiyor, ona ulaştırır. O, şu dağın arkasına baksın, gözleri dağı deler geçer ve arkasında ne var, görür.'' (s.45)

    Hal böyle iken kim sırtını yere getirebilir İnce Memedin, gözlerinden yalım yalım ateşler çıkan şahinimizin. Ayrıca Kırkgöz Ocağının Anacık Sultanından efsunludur kendisi. Köylüler, dağlar, kuşlar neyse de düşmanları bile saymıştır kendisini. Herkesin yüreğinde aynı istek, dilinden aynı dualar dökülür. Bir an önce kavuşmak kendisine. benim sayfaları okurken dilediğim gibi..

    Bu kitapta İnce Memedden çok anlatılan hikayeler benim hoşuma gitti. Son derece dikkat çekici menkıbeler bırakmış dilimize yazar. Tarihimizle pekiştirip öyle güzel örnekler vermiş ki, okurken içine dalıp gidiyor, İnce Memed nereee şu an bulunduğum yer nere diye şaşıp kalıyor insan. Anavarza'dan çıkıp başka diyarlarda gözümüzü açıyoruz. Osmanlı Sultanlarını bile misafir etmiş kitabına yazarımız. Boşuna kitabımız ve yazarımız için Çukurova gibi, zengin dili ve karakterleri var benzetmesini yapmamışım. Kitabın bir diğer özelliği sizi içine çekmesi. Sanki sayfaları okumuyor, izliyor gibiydim. her sayfayı çevirişimdeki olaylar, harfler olarak canlı şekilde karşımda o anı yaşatıyordu bana. Sayfaları çevirdikçe, kitabın içindeki olayları aştıkça, yeni bölümünü beklediğim bir dizi tadında heyecanla bekler oldum devamını. Sayfaları da o denli mutlulukla ve sabırsızlıkla çevirdim. Çok keyifliydi. İlk kitabın sonundan beri beklediğim bazı olaylar hala gerçekleşmedi ve onların merakı içindeyim. Son kitapta neler olacak diye hala düşünüyorum. Başka bir kitabı, pasajı okurken bile aklım 4. kitapta olacak buna eminim. Ancak araya birkaç kitap sıkıştırdıktan sonra 4. kitabı okuyup maceraya son vermeyi düşünüyorum. Keyifli okumalar.
  • Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum. O zamanlar yılın dört mevsimi olurdu. Ve yazdı bütün kıyılardan çekilen. Güzdü. 


    Annem bana yalnızca ayrılığı öğretmişti, babamsa stran söylemeyi. İkisini toplayıp içine gül yaprağı düşen şiirler yazmaya başladım ben de. Zordu. 


    Ardında boğaz kuruluğu bıraktı geçip giden her esinti. Susadım. Cebimdeki küçük “şehir planı”yla kayıp Bedeviler gibi dolandım durdum: “Şurası Kızılay, bu taraf da Kurtuluş olduğuna göre Dil Tarih ilerisi o zaman!” Yakındım. 


    Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum. Hêja da yaşıyordu o zamanlar. Nasıl tanımazsın; yüzünde bir Lorca şiiriyle dolaşan bir sardunyaydı o. Kardeşti! 


    Üstümde çizgili bir gömlek, bol bir pantolon. Eğretiydim. Saçlar ince bir tarakla sağa taralı, üç günlük sakal ve Özgür Gündem ve Ivo Andric. Gerçektim. 


    Seyhan Oteli’nin ter kokan odalarından birinde perdeleri şehrin göğsüne açarken Cibran okuma demi olduğunu anlamıştım. Artık küçük adımlarla yaklaşacaktım sana. Uzaktın. 


    Sen, gözlerinde, yalnız ikimizin bileceği o Can Yücel şiiriyle gülmeyi öğreniyordun. Ulus’ta birini bıçaklıyorlardı, Balgat’ta pazar kurulmuştu, Etlik’te bir telefon acı acı çalıyordu. Hurda vagonlarda tuhaf bir kaygı, yüksek hastanelerin perdesiz pencerelerinde mayalanmış bir sitem, üçüncü sınıf filmlerde 50.000 lira yevmiye ile figüranlık. İdare ediyordu. Yeterdi. 


    Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum. Atalarımın feodal ovalarından çokça erdem, biraz da keder getirmiştim. Mahcup bir devrimin iziydim o zaman, Elazığ’daki özel tim noktasında kocaman ellerle dövülmüştüm. 


    Kaçak kaldığım yurtların isiydim o zaman, gri şehrin sokaklarına karışan esmer bir çakmaktaşı. Dalgın, netameli, kırgındım; bilmiyorum ki neydim? 


    Sen uzak bir semtte hüzünlü bir Alevi diye büyütülüyordun, Dersim gibi bakmak için akşam üstlerine. Ellerinde tekinsiz duruşu bir vadinin, Batınî sözlüklerin huyu, tuzu yaban mersinlerinin. Göğsüme hazırlanan lepiska saçlarınla bir bardak su gibi güzeldin. 


    Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum, at kestanesinin gölgesinde. Oradan bir adam çıkıp kıvırcık sakallarıyla uzun uzun öksürmüştü. Eteklerini savuran iki kadın, durup yere bakmışlardı. Bir arabanın camından sarkan biri, saate bakar gibi bakmıştı bana. Yakında olması gereken bir stattan dalgalı bir uğultu akıyordu. Berger’ın “köylüler her şeyi görür” cümlesini hatırlamıştım. 


    Şu kaldırımda bir yoldaşım düşecekti. Bu caddede öfkeli sloganlarla yürüyecektik. Mehmet Sincar’ın katlini tam şu köşede öğrenecektim. Gelecek kötü bir haber kadar çabuk gelecekti. 


    Bu şehre her gelişimde gelip bu bankta oturacağım. Bu bankta her zaman etrafına merakla bakan kavruk bir çocuk olacak. Bir tarihim var bu bankta. Demek nereye gitsem buraya geri döneceğim. Pantolonumun arka cebinde bir Özgür Gündem olacak hep ve etrafa bir tuz madeninden çıkmış gibi bakacağım. 


    Bu şehre ilk gelişimde bu bankta oturmuştum, şimdi oturduğum gibi. O zamanlar sen yoktun, şimdi olmadığın gibi. 

    Selim Temo
  • 443 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kısa bir süre önce, Dostoyevski’nin okumadığım kitaplarını da bitireyim artık, demiştim. Sonra okuduğum, okumadığım diye ayırmadan tüm kitaplarını kronolojik bir şekilde okuma kararına varmam sonrası, bu büyük yazarı daha iyi anlamak amacıyla başladığım bir kitap oldu Henri Troyat’ın yazdığı bu biyografi. Hayatımdaki 1-2 olay neticesinde Dostoyevski'nin yeri ayrıdır benim için. Hayatındaki büyük dönüm noktaları hakkında bilgi sahibi olsam bile daha önce hiç duymadığım birçok bilgi ile karşılaştım. Dostoyevski’yi iyi bildiğini düşünenler için bile oldukça tatmin edici bir kitap olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir biyografi kitabına spoiler uyarısını çok mantıklı bulmasam bile, bazı kitaplarından küçük alıntılar da olması sebebiyle uyarımı en baştan yapıyorum. Ayrıca biraz uzun oldu, o konuda da uyarayım. Sonra “nerede bitiyor, bu yazının sonu niye gelmiyor” gibi tepkiler vermeyin. Dostoyevski’den söz ediyoruz burada. Dolu dolu bir yaşam. Biraz uzun olacak haliyle.



    16. yüzyılın henüz başlarında Pinsk Prensi’nin, Dostoyevski’nin atalarından olan Boyar Danyel lvanoviç lrtişeviç'e armağan ettiği köylerden birinin adı Dostoyeva’dır. İrtişeviç’in torunları atalarının adını bırakıp bu köyün adını alırlar. Dostoyevski soyuna dair kısa bilgiler verildikten sonra, bizi asıl ilgilendiren Dostoyevski’nin, babası ve annesinin hayatlarına ve evliliklerine de şöyle bir göz gezdirerek Fedor’un çocukluğuna geliyoruz.

    Dostoyevski’nin atalarının hepsi papaz iken, babası bu geleneğe karşı çıkıp evden kaçarak, doktor olur. Moskova’ya 2 km uzaklıkta geniş topraklar satın alır. Bu toprakların içinde nüfusu yüzleri bulan köylüler de vardır. Maddi durumlarında bir sıkıntı olmamasına rağmen Dostoyevski’nin babasının cimriliği tam anlamıyla dillere destandır. Kafanızda bir fikir oluşması açısından, 6 parça olan çorba kaşığı takımından bir tanesini göremediği için, yazlıkta bulunan karısına mektupla bunu soran bir adamdır Dostoyevski’nin babası.


    “Kapalı kutu içinde geçen bu gençliğin, duyarlığın bu yapay gelişmesinin damgasını taşıyacaktır yaşamı boyunca. “Tümümüz, yaşama alışmamış kişileriz," diyor kahramanlarından biri. Dostoyevski’nin kendisi de alışamadı ona hiç.”

    Yoksullar hastanesine bağlı bir yapıda oturan Dostoyevski ailesine, baba, evde adeta bir diktatör gibi terör estirmektedir. Yaz ayları hastaneden geldiğinde yemekten sonra iki saat kestiren babanın başında, kardeşler sırayla sinekleri kovmak amacıyla nöbet tutar. Eğer nöbetçilerin dalgınlığına gelip de sinek babayı rahatsız edip uyandırırsa, evde tam anlamıyla kıyamet kopmaktadır. Babanın öğle uykularında zorunda kalınmadıkça konuşulmaz, ille de gerekirse kısık sesle konuşulur ve babanın uykusunda çıkardığı en ufak homurtuda dâhi ev halkı tir tir titremektedir. Eve misafir çok nadir gelir. Çocukların hastanede bulunan yoksul hastalarla temas etmesi, konuşması yasaktır. Ama küçük Dostoyevski, duygusal bir şekilde onlarla arkadaş olmak istemektedir. Hareketli ve küçük bir canavar olarak nitelendirilmesine rağmen çimenlerde koşmak, top oynamak, ata binmek ve diğer çocuklarla arkadaşlık edilmesi her iki kardeşe de yasaktır. Çünkü babalarına göre bu tür şeyler bayağıdır ve soylu kişilere yakışmamaktadır. Babasının tüm bu kısıtlamalarına ve baskılarına rağmen, yazlıklarında, sahibi oldukları köylüler de Fedor’u inanılmaz sever. Tıpkı hastanedeki yoksul hastalara hissettiği duygusal çekim ve arkadaşlığı bu köle köylüler için de hisseder. Öyle ki bir defasında testisi kırıldığı ve çocuğu susuz kalıp, güneş çarpmasından korktuğu için ağlayan kadını gördükten sonra kilometrelerce yol teperek su getirmiştir. Memur ve yüksek sınıflar yerine, halkın alt kesimlerine duyduğu bu yakınlığı romanlarında da sık sık hissettirecektir Dostoyevski.

    Dostoyevski’nin babasının tek artısı kendi koşullarında içinde oldukça yüksek olan kültür seviyesidir. Ailesiyle birlikte düzenlediği okuma seansları, çocuklarının sanata ve edebiyata saygılı bireyler olarak büyümesini istemesi, çocuklara aldırdığı özel dil dersleri, iyi bir okulda eğitim ve kendisinin verdiği Latince derslerine bakarak, Henri Troyat da bu konuda hakkını vermek gerektiğini söylüyor. Gerçi Latince derslerini de çocuklar için tam bir işkenceye dönüştürüyor, ama orayı es geçeyim hadi.

    Dostoyevski’nin babası ve annesinin arasındaki ilişki de tam bir faciadır. Babası sürekli aldatıldığına dair bir paranoya içindedir. Annesi hastalanıp, yataktan bir daha kalkamadığı süre de dahil bu suçlamalar devam eder. Nitekim Dostoyevski’nin annesi de 37 yaşında vefat eder. Annenin vefatından sonra baba kendini iyice deliye vuracaktır. Tüm bunlardan sonra Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerde “İçimizden hangimiz babamızın ölümünü dilememiştir?” diye sorması hiç şaşırtıcı değildir. Babası sadece ailesine değil, sahip olduğu köylülere de kötü davranıp, korkunç işkenceler yaptığından, köleleri tarafından korkunç şekilde öldürülür en sonunda. Dostoyevski bu suçtan kendine yine de pay çıkarır ve çeşitli romanlarında babasının işkence edilerek öldürülmesi sebebiyle hissettiği suçluluk duygusunun izleri görülür.

    Daha sonraları bir Mühendis okuluna giden Dostoyevski’nin burada kitaplara gömüldüğü görülüyor. Annesi ve Puşkin’i çok yakın zamanlarda kaybeder. Puşkine olan hayranlığı o kadar ileridir ki annesinin yasını tutmasaydı, Puşkin’in yasını tutacağını belirtmiştir. Puşkin harici Schiller, Corneille, Racine, Judovski, Gogol, Balzac, Goethe ve kimseyle kıyaslanamaz dediği Victor Hugo’yu sık sık okurdu.

    Okuldan mezun olduktan sonra eline iyi miktarlarda para geçmesine rağmen ünlü kumar tutkusu yüzünden zor günler geçiriyor Dostoyevski. Bu aralarda Balzac’ın eserine çevirmenlik de yapıyor. Ustası saydığı Balzac’a ihanet ederek, çevirisine kendi hislerini, düşüncelerini katarak hem de. Kısa bir süre sonra çok sevdiği St. Petersburg’dan, taşra bir yere tayini çıkarıldıktan sonra borç batağında olmasına rağmen nefret ettiği memurluktan da istifa ediyor.



    “Ne denli güç durumda kalırsam kalayım, ısmarlamayla yazma­maya yemin ettim. Ismarlama her şeyi ezip yok ediyor. Yapıtla­rımın her biri titiz ve güzel olsun istiyorum. Bak, Puşkin'le Go­gol az yazdılar ama ikisinin de heykelleri dikilecek."

    İlk romanı İnsancıklar üstünde titizlikle çalışırken, kardeşine yazdığı mektuplardan bir alıntı bu. Kazın ayağı öyle olmuyor tabii ki, sonrasında ettiği bu büyük lafı yutmak zorunda kalıyor. Yine bu arada kardeşiyle yaptığı mektuplaşmalarda romanını bastırma konusunda çok yoğun endişeler taşıdığını görüyoruz.

    "Romanıma bir yer bulamazsam," diye yazıyor, "belki de Ne­va'ya atacağım kendimi. Ne yapmalı? Her şeyi düşündüm. Sap­lantım ölürse ben yaşayamam." Mektuplarında ad koymadığı bu "saplantı" ilk romanı olacak ve İnsancıklar başlığını taşıyacaktır.”

    İnsancıklar adlı ilk romanını ev arkadaşı Grigoroviç’e okutuyor en sonunda. Arkadaşı ise şok ve hayranlık içindedir. İnsancıklar’ı, bir şiiriyle Belinski’yi kendine hayran bırakan ve hızla yükselen Rus şair Nekrassov’a götürür vakit kaybetmeden Grigoroviç. İlk başta isteksiz görünen ve ilk 10 sayfayı dinlemeyi kabul eden Nekrassov romanı dinlerken hüngür hüngür ağlamaya başlar. Sonrasında o da soluğu kendini yükselten, Rusya’nın en acımasız eleştirmeni Belinski’nin yanında alır ve ona heyecanla şöyle der.

    “Yeni bir Gogol doğdu.”

    Sivri dili ile tanınan Belinski ise "Sizlere göre Gogol'ler mantar gibi bitiyorlar," diye cevaplar bu müjdeyi. Ama romanı yine de alır ve sinirli sinirli okumaya başlar, akşam Nekrassov’a haber uçurur.

    "Getirin onu ... tez getirin onu ... "

    Dostoyevski ve Belinski buluşmasında ise Belinski sürekli 'Anlıyor musunuz yalnız? Buraya yazdıklarınızın farkında mısınız?' diye tekrarlar ve çok büyük bir yazar olacağını belirtir.


    Belinski’nin övgüleriyle sarhoşa dönen Dostoyevski, daha romanı dâhi basılmadan hızla yayılan ününden inanılmaz haz duymuştur. Daha sonradan romanın sansüre takılıp basımının gecikmesi, girdiği yüksek sınıf ve edebiyat ortamlarında dalga konusu olmasıyla duyduğu haz ve kendini beğenmişlik yerini üzüntüye ve hüsrana bırakır. Daha ilki yayınlanmadan hırsla ikinci romanını yazmış ve romanda şöyle demiştir:

    "Ben yalnızım, onlar bir arada."


    İnsancıklar basıldıktan sonra kitap büyük çoğunluk tarafından eleştiriye uğruyor, küçük bir kesimden ise ateşli övgüler alıyor. Gelen yoğun eleştirilere rağmen kardeşine yazdığı mektuplardan, Dostoyevski’nin hâlinden ve ilgiden çok memnun olduğunu görüyoruz. İkinci kişilik adlı ikinci romanı basıldığı an ibre tekrar terse dönüyor. Çünkü roman Gogol’ün “Burun” adlı romanın bire bir dâhice bir kopyası olarak görülüyor. İkinci basımda bu benzerlikleri düzeltmeye çalışmasına rağmen hem eleştirmenler hem de halk Dostoyevski’ye sırtını dönüyor. Bunun üstüne halkın ilgisini ve sempatisini geri kazanmak amaçlı yeni bir roman için kolları sıvıyor. Yazdığı acele roman onu koruyan, keşfeden ve ününü yayan Belinski tarafından bile yerden yere vuruluyor. Bir dergi için tek gecede yazdığı eser de eleştirmenlerin hışmına uğruyor. Daha sonra yazdığı denemeleri, kendisi bile ‘yeni bir şey ortaya koymadım,’ diyerek yayınlatmıyor. Bütün bu başarısız denemelerden sonra Belinski iyice çileden çıkıyor ve başka bir eleştirmen arkadaşına şunları yazıyor:

    “Size söylemiş miydim bilmem, Dostoyevski Ev Sahibi Kadın adlı bir roman çıkardı. Budalalıkların en kötüsü bu!.. Her yeni yapıtıyla biraz daha düşüyor… Dostoyevski'nin dehası üzerin­de adamakıllı aldandık... Hele ben, eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!”

    Dergide eleştirilerini daha fazla acımasızlaştırarak Dostoyevski’yi tam anlamıyla gömüyor, bu eleştiriden sonra bir daha Belinski ve çevresiyle yıldızları asla barışmıyor:

    "Bu öykünün tümünde sade ve canlı olan bir tek sözcük, bir tek tümcecik yoktur. Her şey özentili, zorlanmış, eğreti ayaklar üzerine oturtulmuş, yapmacık ve yalancıdır."


    Edebiyat konusundaki başarısız denemelerinden sonra dönemin çalkantılı Rusya’sı inceleniyor. Kölelik ve imparatorluk karşıtı devrimci gençlerden oluşan bir gruba katılan Dostoyevski, önceleri bu gruptakileri komik bulsa da, köy ağalarını öldüren ve imparatorluğa karşı isyan eden kölelerin polisin sert müdahalesi ile karşılaşması sonrası alevleniyor. Grup, sadece toplanıp belli yazarlardan parçalar okuyup, bu fikirleri yaymaya çalışmasına ve herhangi bir eyleme karışmamasına rağmen, içlerine sokulan bir casusun verdiği raporların ihtilal korkusu ve geçmişin nefretine sahip imparatora kadar gitmesi neticesinde tutuklanıp, zindana gönderiliyor. Bir süre sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunsalar bile yine imparatorun yönlendirmeleri sonucu cezalandırıyorlar. Dostoyevski hakkında ise yargı tarafından şu karara varılıyor:

    "Dostoyevski... Yasaya aykırı tasarıları olduğundan, edebi­yatçı Belinski'nin mektubunu yaymaktan sanık olarak, Sibir­ya'da sekiz yıl kürek cezası çekmeye mahkum edilmiştir." Bi­rinci Nikola belgenin kenarına şunları not ediyor: "Sadece dört yıl kürek, geri kalan yıllar er olarak çalışacak."

    Birinci Nikola’nın bu gruba unutulmaz bir ders vermesi amacıyla hazırlanan plandan sonra, darağacına çıkarılan grup için, tam idam başlayacağı sırada af gelir. Bu olay, hayatının beş dakika sonra sona ereceğini sanan Dostoyevski’nin, yaşamındaki en önemli dönemeçlerden biridir. Sonradan ‘hayatımın en mutlu anı,’ diye tabir ettiği bu affedilme olayı edebiyatına da sık sık yansır. Budala’da şöyle der:

    "Kimi insanlar vardır, acı çeksinler diye ken­dilerine ölüm yargısı okunur ve sonra ... Onlara 'Haydi gidiniz, bağışlıyorlar sizi' derler.


    4 yıl süren kürek cezası da Dostoyevski’nin hayatını, düşüncelerini, edebiyatını ve Rus halkına olan aşırı sevgisini etkileyen en önemli olaylardandır. Meşhur koyu Hristiyan inancını da çoğunlukla burada yaşadıkları şekillendirmiştir. Bu ceza olmasaydı Dostoyevski yine aynı seviyede eserler verebilir miydi? Bence kesinlikle hayır. O yüzden onu bir nebze bile anlamak isteyenler, kürek cezası döneminde yaşadıklarını mutlaka okumalı. Cezasının ikinci kısmı olan erlik dönemlerinde ise kendini hem halk hem de yönetime sevdirir. Bu sıralarda Suç ve Ceza’nın sarhoş aile babası Marmeladov’a ilham verecek kişiyle tanışır ve karısına aşık olur. Uzun bir süre evlerine gider ve aile bulunduğu yerden taşındıktan sonra bile bu aşk mektuplaşma şeklinde devam eder. Kocası öldükten sonra başka birine tutulan kadının peşini Dostoyevski yine de bırakmaz. Çeşitli yerlere yaltaklanması sonucu Astsubay rütbesine terfi ettikten sonra kadınla evlenirler. Ama kadın hiçbir zaman Dostoyevski’yi sevmemiştir ve sevmeyecektir. Bunu da yüzüne yüzüne söyler her zaman. Dostoyevski de bir süre sonra karısına olan ilgisini kaybedecektir. Çeşitli makamlara ve kişilere tekrar mektuplar yazması sonucu Subay Yardımcılığına terfi eder. Ama askerlik mesleğini istemediği için gittikçe sıklaşan sara nöbetleri ve çeşitli hastalıklarını bahane ederek erken emeklilik peşine düşer ve bu amacına ulaşır. Ardından yine çeşitli kişileri yağlaması sonucu soyluluk unvanı kendisine geri verilir ama St. Petersburg kapıları kendisine hâlâ kapalıdır. Üst makamları tekrar bir yağlama işlemi sonucu bu kapıları da açar ve çok sevdiği St. Petersburg’a geri dönmeyi başarır.

    Geri döndükten sonra kardeşi Mişel ile bir dergi kurarlar. Dostoyevski yazılarını burada yayınlamaya başlar ve bazı yazar ve eleştirmenleri de dergiye toplar. Okuyucu kitlesi gittikçe genişlemektedir. Dergide ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’ı kaleme alır. Büyük eleştiriler alır bir kez daha ama sonra Sibirya’daki tutukluluk günlerini yazdığı ‘Ölüler Evinden Anılar’ı yazmaya başlar ve büyük başarıya ulaşır ve ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’daki başarısızlığını herkese unutturur. Gittikçe artan hastalıkları sebebiyle doktorların seyahate çıkma önerisini bahane ederek karısından uzaklaşma amacıyla Avrupa seyahatine çıkar. Avrupa’yı hiç sevmez. Geri döndükten sonra Dostoyevski’nin gittikçe artan ününden ve yaşadıklarından etkilenen Polin adlı genç ve güzel bir kadın Dostoyevski’nin peşine düşer. Bu kadın daha sonra Raskolnikov’un kız kardeşine ilham olacak kadından başkası değildir. Karısının sevgisizliğinden ve ilgisizliğinden sıkılan Dostoyevski bu kadına gönlünü kaptırır. Ama Polin hayalindeki kişiyi ve ilişkiyi Dostoyevski’de bulamaz. Yine de ilişkileri çalkantılı bir şekilde sürüp gider. Rusya’nın tekrar siyasi iç karışıklığına üzülen ve bunalan Dostoyevski hasta yatağındaki karısını bırakarak, Polin ile bir kez daha Avrupa seyahatine çıkar. Polin önceden giderek gönlünü başka birine kaptırır. Dostoyevski’nin ise Avrupa yoluna çıktığı andan itibaren meşhur kumar tutkusu nirvanaya ulaşır. Polin ile ilişkileri biter, kumar yüzünden mevcut parası ve daha sonra aldığı borç paraların hepsi suyunu çeker. Polin’in eşyalarını rehin vermesi sonrası gönderdiği para sayesinde Rusya’ya geri döner Dostoyevski. Döndükten sonra kardeşi ile yeni bir dergi kurar ve hasta yatağında bırakarak, başka bir kadına gönlünü kaptırarak Rusya’dan kaçışının pişmanlığı ve itirafı niteliğindeki en büyük eserlerinden ‘Yeraltından Notları’, hasta karısının yatağı başında kaleme almaya başlar.

    Kısa bir süre sonra karısını kaybeder ve ölümünden sonra karısının değerini anlayıp büyük bir yıkıma uğrar. 3 ay sonra da kardeşi Mişel’i kaybeder. Dostoyevski bu kayıplardan sonra kendini hiç olmadığı kadar mutsuz ve yalnız hissetmiştir. Kardeşi Mişel’in mirasından kendisine 300 Ruble ve dergiden dolayı ağır bir borç kalır. Her ne kadar bu borç Dostoyevski’yi ilgilendirmese bile, bu borçtan kaçmayı ve derginin kapanmasını kardeşinin anısına bir ihanet gibi görür ve hem tüm borçları hem de kardeşinin karısı ve çocuklarının bakımını üstlenir. Sürekli birilerinden borç alarak dergiyi çıkarmayı dener ama çarkı bir türlü döndüremez. Sonunda borçlarından dolayı haciz ve hapis cezasıyla karşı karşıya kalır. Bu arada edebiyat çevrelerinde fırsatçılığı ile ünlü Stellovski acil borçlar için 3000 Ruble tutarında bir teklifle gelir. Teklife göre Dostoyevski’nin şu ana kadar yazdığı tüm yapıtlar 3 cilt halinde yayınlanacak ve daha önce hiçbir yerde çıkmamış bir roman da teslim etmesi gerecektir. Eğer romanı vaktinden önce teslim edemezse para cezası ödemesi ve şu ana kadar yazdığı ve gelecekte yazacağı tüm yapıtların hakları Stellovski’ye geçecektir. Dostoyevski bu anlaşmanın altına imzayı atar.

    Acil borçlarını ödedikten sonra eline sadece 175 Ruble kalıyor. O da bu parayla Avrupa’ya giderek Polin’i görmeyi ve ısmarlanan romanı yazmayı düşünüyor. 175 Ruble’nin hepsini kumarda kaybettikten sonra beş parasız kalıyor yine. Sağa sola mektuplar yazarak para dileniyor. Ama hiçbir yerden cevap gelmiyor. Otel yönetimi alacakları yüzünden yemek vermeyi reddediyor ve sadece çay verileceğini söylüyor. Yoksulluk ve muhteşem bir açlık içinde roman yazmaya çalışan Dostoyevski Rusya’daki bazı dergilere de para karşılığında yazılar teklif ediyor. En sonunda Rus Ulağı adlı dergiye 5-6 yapraklık bir roman teklif ediyor ama yine de bir cevap alamıyor. Mektubunda kısaca anlattığı romanın açıklaması ise şu şekilde başlıyor:

    "Küçük burjuva asıllı, üniversiteden kovul­muş, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir öğrenci, bu sıkıntılı du­rumdan bir anda kurtulmaya karar verdi; hafifliği, düşüncele­rinin kararsızlığı yüzünden, havada duran, "tamamlanmamış" yabansı birtakım düşüncelerin etkisi altında yapıyor onu. Tefe­ci, yaşlı bir kadını öldürmeye karar verdi…”

    En ünlü yapıtı ‘Suç ve Ceza’ Dostoyevski’nin zihninde nihayet genel hatlarıyla oluşmaya başlamıştır. Daha sonra yazdığı el yazmalarını beğenmiyor ve hepsini yakıyor. En sonunda arkadaşına bahsettiği ‘Zavallı Sarhoşlar’ adındaki Marmeladov’un hikayesiyle, Rus Ulağı editörüne bahsettiği üniversite öğrencisinin hikayesini birleştiriyor ve Raskolnikov’un günlüğü tasarısını bırakıp roman biçimine sokuyor. Daha sonra arkadaşına yazdığı mektupta bu eserinden şöyle bahsediyor:

    "İki hafta oldu, ro­manımın birinci bölümü Rus Ulağı'nda yayımlandı. Adı Suç ve Ceza. Daha şimdiden bu kitap hakkında kulağıma birçok övgü geldi. Yeni ve yürekli şeyler var içinde."


    Suç ve Ceza bir yandan dergide yayınlanmaya devam ederken, Stellovski ile yaptığı ağır anlaşmadaki romanın teslim tarihi de gitgide yaklaşıyor. Daha tek bir cümle yazamayan Dostoyevski doğal olarak yaklaşan bu felaketten endişe duyuyor. Bir arkadaşının, dostlarımızı toplayıp bölüm bölüm bir roman yazalım fikrini "Hiçbir vakit, başkasının yapıtına imzamı koymayacağım” diyerek reddediyor. Yine aynı arkadaşının romanı bir stenograf ile birlikte yazması teklifini ise kabul ediyor. Stenografi işini üstlenen, sonradan aralarındaki 2 kat yaş farkına rağmen evlendikleri Anna Grigoryevna oluyor. Ve karısı hasta yatağındayken tutulduğu ve birlikte Avrupa turuna çıktığı ve Dostoyevski’yi, kendi eşyalarını rehin bırakarak Rusya’ya geri yollayacak parayı bulan Polin, yazdığı ‘Kumarbaz’ adlı romanın kadın karakterine adını veriyor. ‘Kumarbaz’ 25 günlük bir süreçte tamamlanıp Stellovski’ye götürülüyor. Ancak üç kağıtçı Stellovski, Dostoyevski gelmeden evinden ayrılıyor ve hizmetçileri dönüş zamanını bilmediklerini söylüyor, yayınevi personelleri bu konuda bir emir almadıklarını ileri sürerek romanı teslim almayı kabul etmiyor. Dostoyevski ise akıllıca bir manevrayla yönetim komiserliğine giderek, kitabını teslim ettiğine ve teslim tarihine dair bir belge alarak Stellovski’nin tuzağını bozuyor.


    Sonraki süreçte Anna ile evlendikten sonra, yaş farkından dolayı özellikle çevresinden inanılmaz tepkiler gelmiştir. Alacaklılar da kapıya dayandığından bu sefer karısı ile birlikte bir Avrupa seyahati daha planlanıyor. Özellikle bu bölümde anlatılan kumar tutkusunun ulaştığı boyutlar cidden sinir bozucu. Her şeyini, aldığı tüm borçları, eşyalarını kumarda kaybediyor ve her seferinde karısına yazıp özür diledikten sonra dönmek için para istiyor. O parayı da tabii ki kumarda kaybediyor. Kitapta dâhi onlarca mektup bulunuyor bununla ilgili. Ben okurken bile sinir krizleri geçirdim. Bu sıralarda ‘Budala’yı yazmaya başlıyor ama ilerletemiyor. Derken karısının hamileliği ve Sonya adını verdiği bir kız çocuğu oluyor. Bebeği çok sevdiği söylese bile kumar tutkusunu her şeyin önüne koyduğu durumlar olmaya devam ediyor. Ama bir hastalık sonucu bebeğini de kaybettikten sonra derin bir acı yaşayıp, duruluyor ve ancak düzenli yazmaya başladıktan sonra Budala’yı tamamlayabiliyor.


    "Suç ve Ceza'ya oranla Budala'nın, halkı daha az şaşırttığını se­zinliyorum. Onurum söz konusu: ilgiyi yeniden üstüme çekmek istiyorum."

    Budala’nın pek iyi eleştiriler almaması ve kitlelerce pek sevilmemesi nedeniyle, tepkiler gelir gelmez, Troyat’ın “Dostoyevski'nin kendisi tarafından kaleme alınmış kendisinin bir benzeri gibi,” dediği ‘Ebedi Koca’yı büyük bir hevesle yazıp teslim ediyor. Ama Dostoyevski’nin zihninde daha büyük bir yapıt ortaya koyma isteği ve Karamazov’un ilk ayak sesleri yavaştan duyulmaya başlıyor. Bu arada bir kez daha kız çocuğu sahibi oluyor. Anna’nın üniversitede okuyan erkek kardeşinin, okul tatilinde Dresden’e ziyarete gelmesi, Dostoyevski’nin bir roman daha yazmasına sebep oluyor. Karısının kardeşi Snitkin’den üniversitedeki nihilist akımları büyük bir ilgi ve üzüntüyle dinliyor. Snitkin’in büyük bir hayranlık beslediği öğrenci Ivanov’un, “Halk Düzenleme Derneği” başkanı Neçayev tarafından öldürülmesi, Dostoyevski büyük bir kızgınlığa sürüklüyor. Yeni fikirlere duyduğu hınçla ve üniversitelilerin saçma savları ve fikirlerine beslediği kızgınlıkla ‘Cinler’ adlı muhteşem yergisini kaleme almaya başlıyor. Bu zamana kadar en çok dikkat gösterdiği eseri de bu oluyor. ‘Cinler’ halk tarafından anlaşılamıyor ve özellikle sosyalistlere büyük eleştiriler içermesi sebebiyle sol kesim eleştirmenleri tarafından büyük bir taarruza uğruyor. Eseri öven kısıtlı sayıdaki bazı gazete ve dergiler bile bu taarruzdan nasiplerini alıyor.

    Dresden’e yerleşmelerinin ilk yılında Alman orduları Fransa’yı işgal ediyor. Bu savaş ve gerilim ortamında yazamamanın stresi ve neredeyse 4 yıldır çok sevdiği Rusya’sından ayrı kalmanın hasreti, Dostoyevski’yi ağır bir bunalıma sürüklüyor. Geri dönebilmek için tekrar para arıyor, ama bulamıyor. Bu sıralarda karısı bir kez daha hamile kalıyor. İyice gerilen Dostoyevski’yi, bu sefer karısı bir nebze rahatlaması için kumar oynamaya gönderiyor. Hikaye bu sefer de değişmiyor. Tüm parasını kaybediyor ve karısına “ben bir rezilim, bu sefer aydınlandım ve bu son, bana şu kadar para gönder ki yanına hemen gelebileyim” diye belki yüzüncü kez aynı mektubu yazıyor. Ama bu sefer sahiden son oluyor. Dostoyevski’nin bir daha kumara dönmemesine neyin sebep olduğuna dair net bir kanıt ya da ifade bulunamıyor. Troyat ise genel olarak pek üstünde durulmasa bile kaybettiği gece Dostoyevski’nin yaşadığı olayın etkili olduğunu düşünüyor. Dostoyevski kaybettikten sonra bağışlanma ve papazla konuşmak amacıyla bir Ortodoks Kilisesi arıyor. Bir tapınağın önüne geldiğinde rahatlıyor ve içeri girmeye kalktığında bu tapınağın bir kilise değil, yahudi havrası olduğunu görüyor. Çok sevdiği İsa’ya kurtuluş amacıyla yönelirken, karşısında İsa’yı çarmıha gerenleri bulması ve rezilliğinden dolayı kilisenin bile onu itmesi ve buraya yönlendirdiğini düşünmüş olabilir. Ki bana oldukça mantıklı bir çıkarım gibi geldi.


    Dostoyevski borç ve avans alarak daha sonra ailesiyle birlikte Rusya’ya dönüyor. Döndüğünü duyan alacaklılar hapis tehditleriyle birlikte ailenin kapısına dayanıyorlar. Anna, hepsini bertaraf ediyor. Ve o andan itibaren mali durumun tüm kontrolünü üstüne alıyor. Budala ve Cinler’i kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. Kağıt satın alımından, kitapevlerinin memurlarıyla pazarlığa kadar tüm süreci kendisi yönetiyor. Dostoyevski’ye ise bir Prens sahip olduğu “Yurttaş” adlı sağ görüşlü dergide başyazarlık teklif ediyor. Dostoyevski bu teklifi kabul edip, “Bir Yazarın Günlüğü” adlı sütunda yazmaya başlıyor. Bir süre sonra derginin basımında yaptığı bir ihlâl sonucu 25 ruble para cezası ve 48 saat hapis cezasına çarptırılıyor. 2 günlük bu hapis cezasında ise ‘Sefiller’i okuyarak arkadaşlarına şöyle diyor:

    “Tutuklanmam benim için bir mutluluk oldu; yoksa bu us­ta yapıtı bir kez daha okumak için -hem de ne ilgiyle!- hiç va­kit bulamayacaktım …”


    “Yurttaş” adlı dergide başyazarlığa devam ederken, ilk romanı İnsancıklar’ı, Belinski’ye götüren Nekrassov kendi dergisinde bir romana ihtiyacı olduğunu söyleyerek iyi bir teklifle Dostoyevski’ye geliyor. Hem Nekrassov’un dergisinin sol bir dergi olmasından hem de tüm enerjisini romana vermek istediğinden başyazarlık görevinden istifa ederek ‘Delikanlı’yı yazmaya koyuluyor. Delikanlı adlı eseri genel olarak eleştirmenler tarafından oldukça iyi karşılanıyor. Hayatı en sonunda biraz düzene girmiş gibi görünen Dostoyevski bir erkek çocuğu sahibi oluyor. St. Petersburg’a geri döndükten sonra ‘Bir Yazarın Günlüğü’ projesini sürekli bir yayın olarak çıkarmak istiyor ve gerekli izinleri aldıktan sonra dergideki köşesinin devamı niteliğinde olan yazılarını yayınlamaya başlıyor. Her ne kadar Rusya, inanç ve Avrupa konularındaki düşünceleri zamanla gülünç hâline gelse bile o sıralar hem aboneler hem de belli bir sayıyı alan okurlar gittikçe çoğalıyor. Dostoyevski’ye her yerden davet ve mektup yağıyor. Tüm borçlarını kapatıp, bir kır evi bile satın alıyor. Tam her şey oldukça güzel giderken babadan geçen bir hastalık sonucu oğlunu kaybediyor ve bu kayıp onu derinden sarsıyor. Daha önceki tüm kayıpları gibi yine yazarak bir kitap sayesinde iyileşiyor Dostoyevski: Karamazov Kardeşler.

    Karamazov Kardeşler’in hazırlık aşaması tam 3 yıl sürüyor. Çeşitli konumdaki insanlardan bilgi alınıyor. Her şey büyük bir dikkat ve özenle planlanıyor. Dostoyevski bir yandan büyük endişeler de taşıyor. İlerleyen yaşı nedeniyle yeteneğini kaybetmiş olmaktan ve kitabını bitiremeden ölmekten korkuyor. Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin ününü doruklara çıkarıyor ve Turgenyev ve Tolstoy derecesine geliyor halkın gözünde, hatta daha bile ileriye.


    Çocuklarına güzel bir miras bırakmak isterken, kitapların gelirleriyle borçlar ödendiği ve kendisine metelik de kalmadığı ve hastalıkları da gitgide arttığı için bir kez daha endişeler sarıyor etrafını. Karısı Anna bir yayınevi kuruyor ve işler bir nebze düzene giriyor. Daha sonra “Rus Edebiyatı Dostları Derneği,” yaşanan konuşma sonrası oldukça meşhur olacak, Puşkin anıtı açılışı için Dostoyevski’ye davet götürüyor. Baş düşmanı Turgenyev ile ve batıcılar ve slavcıların karşılaşmasına sahne olacak bu açılışta, ilk başlarda Turgenyev çeşitli manevraları ve şakşakçıları sayesinde öne geçmiş gibi gözükse bile, Dostoyevski’nin 2. gün yaptığı meşhur ateşli konuşması bittiği an ortalık ayağa kalkıyor. Salondaki herkes ağlıyor, güvenlik önlemleri aşılıp Dostoyevski’nin ayaklarına kapanıyor ve ellerini öpüyorlar. Turgenyev bile baş düşmanına gözleri dolu dolu gidip sarılıyor. “Rus Edebiyatı Dostları Derneği” oybirliğiyle Dostoyevski’yi onursal üye seçtiklerini açıklıyor. 1 saat aradan sonra sahneye çıkan Aksakov, Dostoyevski’nin dâhice söylemi sonrası söyleyecek bir şey olmadığını belirtiyor.


    Ancak herkes biraz yatıştıktan ve olayın üstünden zaman geçtikten sonra bu kez Dostoyevski’ye söylediklerinin saçmalık olduğunu ve konuşma yeteneğiyle insanları büyülediğine dair saldırılmaya başlanıyor. Üzüntüden iki kez ağır bir nöbet geçiriyor ve ağzından kan gelmeye başladıktan bir süre sonra vefat ediyor. Rusya’nın vedası ise muhteşem oluyor:

    “Cenaze 31 Ocak Cumartesi günü kaldırılıyor. Daha sabahın er­ken saatlerinde, evin karşısındaki sokağı büyük bir kalabalık dolduruyor. Bir cenaze arabası hazırlanmıştır, ama Dostoyevs­ki'nin hayranları tabutu manastıra dek omuzları üzerinde ta­şıyorlar. Otuz bin kişi izliyor cenazeyi. Yetmiş iki temsilci çelenkleri ile birlikte yürüyor. On beş dini orkestra, ilahiler oku­yarak gidiyor.”



    Dostoyevski’yi herkes okuyor ya da tavsiye ediyor diye sadece okumuş olmak için değil, kelimelerinin arasındaki dünyayı, fikirleri, acıları yani kısaca Dostoyevski’yi anlayarak okumak isteyenler için muazzam bir kaynak. Henri Troyat ise bir biyografiden ziyade roman okuyorum hissiyatı yarattı bende. Oldukça başarılı bu konuda. Diğer biyografilerini de şimdiden merak ettirdi.

    İyi okumalar.