• ... Heykel, resim ve mimari gibi doğa da sessizdir, ancak her şeye rağmen duyarlı kulaklar onların konuştuğunu işitebilir.
  • Bir hükümdar iken şimdi bir işçi gibi ter akıtarak çalışıyordu. Başta genç padişah olmak üzere herkes çalışıyor, yaşlı vezirler, piri fâni din âlimleri taş ve kireç taşıyorlar, ayrıca on bin civarındaki işçi de durmaksızın iş görüyorlardı.

    Hisar da lisânı hâl ile Mehmet'in alnının terine, bileğinin gücüne, adımlarının şevkine, kalbinin atışına, teninin ateşine hiç durmadan şahitlik eder; iki gözü iki çeşme hükümdarın çıktığı yolda muvaffak olması için ağlar, dua ederdi... Dile gelip konuşabilseydi neler fısıldardı hünkâra... Neler anlatırdı... Yıllar önce deden Yıldırım Beyazıt da beni kalbi ile inşa ederken seninle aynı rüyanın yolcusuydu diye feryat ederdi.
  • 144 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Aşk nedir her insanın sorduğu soru bu sorunun cevabı hep muhatabın baktığı pencereye göre değişmiştir. Aşk" sözcüğünün "sarmaşık" demek olduğunu aklına getirdi bir an ve o sarmaşığın nice çınarlar gibi, selviler gibi kendisini de sardığını, buruk bir lezzet alarak hissetti. "Dıştan güzel görünen ama içten bünyeyi kurutan, hırpalayan bir sarmaşık.
    Ben aşkı ölümlü insanın ölümsüz kalmak için ömrünü adaması olarak tanımlıyorum.

    Bu sorunun cevabını arayanlardan biriside Iskender Pala
    Ve art arda şiirler sunar
    Bende Mecnûn'dan fü'zûn âşıklık istidadı var
    Aşlc-ı sâdık benim Mecnûn'un ancak adı var
    Fuzûlî
    Gamken suâle başlasa uşşâka her müjen Gûyâ lisânı hâl ile bir tercemân olur
    Nefi
    Gibi şairler

    Ote yandan Aşk;
    Tanpınar'ın ancak rüyada gördüğü Leylâ'sı, Attilâ İlhan'ın kalben mecbur kalıp da aşk şarkıları yazdığı Müjgan'ı, Asaf Halet'in Mariyye'si veya Bedri Rah-mi'nin şuh kadını Karadut'u, Bekir Sıtkı Erdoğan'ın gizemli Marya'sı, Abdürrahim Karakoç'un erişilmez Mihriban'ı bu bakımdan azabın hangi çeşidiyle daha aşina yaşamaktaydılar?!.. İçimizde Dante'yi hatırladıkça onun nahif ve narin sevgilisi Beatrice için iç geçirmeyen; Edgar A. Poe'dan bahsederken romantik deniz kokulu Annabell Lee'yi düşünmeyen, yahut Floransalı Petrorca'yı okurken nazenin güzel Laura'ya kalbini kapatan kaç nadan bulunabilir?!.. Bütün bu fani kadınların her biri şiirlerde hâlâ zarif güzellikleri ve ince parmaklarıyla, mest edici kokulan ve iç gıcıklayıcı endamlarıyla, hayal tüllerini andıran saçları ve esrarlı bakan gözleriyle yaşayıp durmakta ve bize kendilerini tanıtmaktadırlar. Onların şairlerle aşinalıklarından doğan acılarını ve ıstıraplarını bilemiyorum ama yıllar ve yüzyıllar sonra bugün hâlâ yaşıyor olmanın kendileri için bir nimet olduğunu söyleyebilirim. Bir kadını yalnızca cismiyle değil, gizli veya aşikâr bütün ruh çalkantıları, duygu ve düşüncesiyle seven bir âşığın aynı zamanda şair olması, o kadının "Sevenler ve Sevilenler Ki-tabı"nda müstesna bir yer edinmesi de demektir. Çünkü sonraki çağlarda meraklı aşk maceralarının gizemli kahramanlarını tanımak isteyen her şiir okuyucusu, şairin kadınını yine şairin gözüyle tanıyacak, hayran olacak ve sevecektir.
    Öte yandan sevgililerin adlarını anmak bakımından doğu şiiriyle batı şiiri arasında telifi imkânsız uçurumlar vardır. Batılı şair sevgilisinin adını anmakla her zaman bahtiyar olmuş, onunla geçen maceralarını, duygu yüklü birliktelikleri, hatta beşeri ve cinsî mahremiyetleri terennümden kaçınmamış, belki bundan gizli bir haz da duymuştur. Oysa doğulu şair kendi özel hayat çemberinin sınırlarını başkalarına açmak istememiş, sevgilisini mevhum bir varlık, hayali imkânsız bir güzellik olarak yansıtmış, ondan bahsederken mahremiyetine ve özel hayatına hassasiyetle yaklaşmış, adını bile söylemeye çekinmiştir (Yar ismini desem olmaz/Düşer dillere dillere - Erzurumlu Emrah). Böylece şair ile okuyucu arasında oluşan saygıya dayalı ilişki, okuyucuya, şairin anlattığı kadını kendi sevdiği kadın ile yer değiştirdi.
    Istediği Cevabı alamayan Fuzuli
    Rivayete göre Fuzûlî hocasının kızına âşık olunca aşkını dizelere nakşetmek için bir murabba yazar. Bu şiirin her dörtlüğü sonunda nakarat gibi tekrar edilen dizede üstat
    "Gözüm canım efendim sevdiğim devletlü sultanım," buyurmaktadır. Sevdiği kadına karşı altı adet hitabı art arda sıralayan ve hepsinde de onu yücelten bu anlayış, doğrusu içinde yaşadığımız çağın söylemleri arasında pek taraftar bulamaz.
    Bir şarkı hatırlıyorum; sevgilisine sitem etmek isterken bile ona yalvarırcasına seslenen âşığın hikâyesini anlatan bir şarkı:
    Sana ben canımın canı efendim Kırıldım küstüm incindim gücendim

    Okuyun şiir gibi akıp gidiyor

    Aşka âşık gerek
    Aşığa maşuk gerek

    Gönülde gizli pinhanı
    Sevgide deva gerek

    Adab-ı biliriz esk de
    Mecnun'a leyla gerek

    Aramayız derde deva
    Derdde deva gerek

    Hicretin ameli hasdir
    Amelde ispat gerek
    Mir'ât-ı Cünûn
  • Saat dördü gecenin uykudaydı yıldızlar
    Rüzgar yaman vurdukça yorgun tepeler sızlar
    İki aslan parçası döndü operasyondan
    Sırılsıklam oldular,üşüdüler bir yandan
    Süratle abdest alıp başladılar namaza
    Yasin dedi gidip de bakayım yaramaza
    Ağır şartlar, sonunda hanıma çark etmişti
    Yuvasını dağıtıp evini terk etmişti
    Beş yaşındaydı Yusuf, sevimliydi oldukça
    Bakıcı gelir idi sabah fırsat buldukça
    Bayburt'taki annesi yatalaktı Yasin'in
    Yüzü de somurtgandı ağabeyi Tahsin'in
    Kıyıp da veremedi Yusuf'u ellerine
    Bir bakıcı buldular Mardin'de evlerine
    Salih'in de Maraş'ta bir tek anası vardı
    Babasının yüzünü güç bela hatırlardı
    Kara gözlü Salih'im iki gündür uykusuz
    Bayburtlu Yasin ise çok yorgun aç ve susuz
    Her biri bir an önce uyumak istiyordu
    "Allah'ım yurdumuzu koru şerden" diyordu
    Tam yatağa uzandı,gözü azdan dalmıştı
    Ardı kesilmeksizin telefonu çalmıştı
    "Sus artık be telefon" dedi çalarsın niçin?
    Uzanıp aldı ele tezden kapatmak için
    Baktı ki annesiymiş arayan gözü doldu
    Durduk yerde aramaz yoksa bir hâl mi oldu?
    Aradı annesini hayır olsun diyerek
    Çoktandır aramamış affını isteyerek
    Anası bakmaksızın boynundaki ağrıya
    Panikle cevap verdi bir an önce çağrıya
    Dedi "Yavrum üç defa rüyada gördüm seni
    Peygamber'im giydirdi elleriyle kefeni
    Hayır olur inşallah gözümü uyku tutmaz
    Ağrı sızı değil de hasret beni uyutmaz
    İyi misin,hoş musun ne yer de ne içersin?
    Dualarım sizinle Mevla'm kolaylık versin
    Ne zaman geleceksin Bayburt'a sen izine
    Bizi hasret bırakma Yusuf'umun yüzüne"
    Dedi ki "Merak etme anneciğim bizleri
    Hele şu terör bitsin tezden dönelim geri
    Burada olmak bizim alnımızın yazısı
    Dinsin diye burdayız anaların sızısı"
    O esnada Salih'in telefonu da çaldı
    Salih ise deliksiz derin uykuya daldı
    Müsaade istedi çağrıya bakmak için
    Telefona öfkeyle dedi çalarsın niçin
    Baktı ki arayana yazıyor Komser Hasan
    Ulan bir çift söz derdim amirimiz olmasan
    Açtı "Buyur amirim Salih uyumuş çoktan"
    Dedi "Kusura bakma görev çıktı hiç yoktan
    Teröristler pusuya düşürmüş Osmanları
    Kurtarmaya acele etmeliyiz onları
    Salih'i de uyandır geç kalmayalım lütfen
    Bu saatte aramak hiç de istemezdim ben"
    Yasin, Salih'i sarstı pek derindi uykusu
    Dedi "Uyan be Salih yine kurulmuş pusu
    Osman ile ekibi zor durumda kalksana
    Bizim şu Çelik Hasan demin söyledi bana"
    Salih zorla da olsa yatağından fırladı
    Yasin de silahını doldurup hazırladı
    Üstü başı iyice kurumamıştı daha
    Görev kutsal diyerek sarıldılar silaha
    Karakoldan bir araç geldi sokaktan aldı
    Araç da kaygan yolda kayacaktı az kaldı
    Gönlüne Yusuf düştü Yasin'in bir ah çekti
    Gün yüzüyle yavrusun ne zaman sevecekti
    Bir de rüyası geldi annesinin,fikrine
    Döner dönmez bir daha arayacaktı yine
    Bir vadiye geldiler tehlikeli yer idi
    Yanlarında amiri, Çelik diyorlar idi
    Dört beş araçtan daha başka polisler indi
    Ekipleri görünce Osman hayli sevindi
    Teröristler çapraza almıştı üç kişiyi
    Biri yaralanmıştı, şükür durumu iyi
    Kaçmaya yeltendiler,gelince yeni ekip
    Bizim Yasin birini etmek istedi takip
    Ateş açıp nihayet indirdi başlarını
    Döndü çağırmak için tüm arkadaşlarını
    O esnada tepeden mermi geldi sırtına
    Düştü doğruldu tekrar bakamadan ardına
    Salih yetişti hemen kucakladı dostunu
    Yarayı sarmak için biraz yırttı üstünü
    Bir can daha yakmıştı kuduz itler kaçmadan
    Araçlara bindiler ağzı bıçak açmadan
    Dayan Yasin diyordu dolu dolu gözleri
    Salih dedi bulalım tezden pansuman yeri
    "Hastaneye gidecek zaman yok dayanamaz
    İnşallah daha fazla yaraları kanamaz
    Ulaşalım evvela Nevşehirli doktora
    Adı neydi adamın ya Burhan'dı ya Bora"
    Doktorla sözleştiler bir sağlık merkezinde
    Aklı,zihni donmuştu telaştan herkesin de
    Salih de komseri de gözünü yumuyordu
    Bir an önce hayırlı haberler umuyordu
    Bir an dayanamadı atıldı içeriye
    Yasin'den bir manidar bakış kaldı geriye
    Bir şey söyleyecekti elvermedi lisanı
    Allah diye haykırıp teslim eyledi canı
    Komser Hasan yıkıldı,en çok Salih ağladı
    Osman da kabahati kendisine bağladı
    Göz gözü görmüyordu,ciğere kor vurunca
    İçi sevgiyle dolu koca bir kalp durunca
    Beraber ne belalar atlatmıştı bu canlar
    Gözlerinden film gibi şeritle geçti anlar
    Salih yıkıldı hepten bayıldı düştü yola
    Oğlu görmesin diye Yasin'i karakola
    Götürdü omuzunda iki polis sırtlayıp
    Salihse uzun zaman uyudu ayılmayıp
    Ne oldu bana diye hafızayı yokladı
    Birden bire Yasin'in resmini kucakladı
    Acısı tazelenip tekrar düştü sineye
    Nasıl haber vereyim o zavallı anneye
    En iyisi bu işi amirim halletmeli
    Beklemek çok yararsız emniyete gitmeli
    Toparlanıp ofise uğradı taksi ile
    Meğer acı haberi çoktan vermişler bile
    Sonra birden aklına Yusuf düşünce yersiz
    Dedi o yavrucağız olanlardan habersiz
    Bir başına ne yapar acaba şimdi evde
    Muhakkak babasını biliyordur görevde
    Eve dönüp çocuğa nasıl anlatsam dedi
    Babasını sormaz mı nasıl atlatsam dedi
    Ekipden arkadaşı eve kadar bıraktı
    Yaya gidecek yol da Bağdat kadar uzaktı
    Yasin'siz bu sokaktan adım atmamıştı hiç
    Bu vedayı hesaba yazık katmamıştı hiç
    Velhasıl odasına baktı Yusuf'un lakin
    Göremedi çocuğu ortalık da pek sakin
    Sağa sola bahçeye baktı telaşa düşüp
    Komşuları yetişti feryadına üşüşüp
    Garip bir durum vardı,onlar da görmemişti
    Komser de telefonda haberim yok demişti
    Nasıl olur, nereye giderdi ki aniden
    Her tarafı telaşla arıyordu yeniden
    Bu esnada durmadan telefon çalıyordu
    Yasin'in abisinden mesajlar geliyordu
    Ya gönderin çocuğu ya biz gelip alalım
    Böylesi kara günde nasıl rahat kalalım
    Salih tamam ben onu gönderirim diyordu
    Tahsin illa bir tarih konulsun istiyordu
    Anlatamadı gitti içinden geçenleri
    Hem konuşup hem hızla arıyordu her yeri
    Bakıcıyı aradı bakmıyordu cebine
    En sonunda bir haber gönderdi ekibine
    Yusuf için seferber oldu bütün birlik de
    Mardin'i baştan sona aradılar birlikte
    Evvela bakıcının kapısını çaldılar
    Üç günden taşındığı haberini aldılar
    Bütün şüpheler şimdi çekildi üzerine
    Kadın için malumat verdi amirlerine
    Sonrasında soluksuz bütün Mardin arandı
    Hastanede cesetler teker teker tarandı
    Ekiplerce şehirin çıkışları tutuldu
    Yaşam durdu bir anda Yasin de unutuldu
    Mardin Kenan'a döndü Yusuf'u yuttu sanki
    Birileri kuyuda onu unuttu sanki
    Sabaha dek arandı bir tek işaret yoktu
    Bu ıstırap Salih'in bağrına düşen oktu
    "Gardaş emanetine sahip çıkamadım ki
    Yüzüne doya doya dönüp bakamadım ki"
    Günler geçer Yusuf'dan ne haber var ne de ses
    Yusufçuk dönmeyince kahıra düşmüş herkes
    Bayburt'ta da acılar ikiye katlanmış hem
    Bir ocakta iki köz,bir evde iki matem
    Ninesi günden güne eriyip,hasta düşmüş
    Bu karanlık günlerin ışığı dosta düşmüş
    Şingah'tan yirmi yiğit koşup gelmiş Mardin'e
    Bütün Bayburt tutuşmuş yavrucuğun derdine
    Ne bir iz var ne haber bunca zamandan beri
    Zaman durdu saniye geçmez oldu ileri
    Ardı kesilmeksizin telefon çaldı birden
    Üşenerek eline aldı olduğu yerden
    Yabancı bir numara Salih abi diyordu
    Sesi boğuk geliyor bazen kesiliyordu
    Dedi ki "Duydum meğer Yusuf'u aramışsın
    Gece gündüz demeden her yanı taramışsın
    Merak etme ben onun annesiyim bilinsin
    Amcası alır diye istemedim bulunsun
    Yanımda afiyette, bakmayın kusuruma
    Ailemin yanına döndüm ben Erzurum'a"
    Başından kaynar sular aktı Salih'in birden
    Telefonu fırlattı duvarlara sinirden
    Öfke,sevinç ve hüzün derin indi bağrına
    Hem mutluluktan uçtu,hem çok gitti ağrına
    Şehidin emaneti çıkmıştı gün yüzüne
    Şimdi doyabilirdi gönlündeki hüzüne
    Saat dördü gecenin uykudaydı yıldızlar
    Rüzgar yaman vurdukça yorgun tepeler sızlar

    Garip Önder
    Bayburt
    12.06.2018
  • İŞTE, İLÂNIN BELGESİ

    Şimdi Büyük Millet Meclisi Arşivi’nde bulunan ve “Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Başkitabeti (Genel Sekreterliği) Kavanîn (Kanunlar) Müdüriyeti” antetli kâğıda yazılmış olan 364 numaralı “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun bazı mevaddının tâdiline” yani “Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilmesine” dair kanun şöyle idi:

    “Birinci Madde: Hâkimiyet, bilâ kayd ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müsteniddir (dayanır). Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti Cumhuriyettir.

    İkinci Madde: Türkiye Devleti’nin dini, din-i İslâm’dır. Resmî lisanı Türkçedir.

    Üçüncü Madde: Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur. Meclis, Hükümet’in inkısam ettiği şuubât-ı idareyi (ayrı ayrı bölümlere ayırdığı idarî işleri) İcra Vekilleri vasıtasıyla idare eder.

    Dördüncü Madde: Türkiye Reisicumhuru, Türkiye Büyük Millet Meclisi Heyet-i Umumiyesi tarafından ve kendi âzası meyânından bir intihap (seçim) devresi için intihap olunur (seçilir). Vazife-i riyaset (başkanlık görevi), yeni Reisicumhur’un intihabına (seçimine) kadar devam eder. Tekrar intihap olunmak (seçilmek) caizdir.

    Beşinci Madde: Türkiye Reisicumhuru, devletin reisidir. Bu sıfatla lüzum gördükçe Meclis’e ve Heyet-i Vekile’ye riyaset (hükümete başkanlık) eder.

    Altıncı Madde: Başvekil, Reisicumhur tarafından ve Meclis âzası meyanından intihap olunur (Meclis üyeleri arasından seçilir). Diğer vekiller Başvekil tarafından yine Meclis âzası arasından intihap olunduktan sonra hey’et-i umumiyesi (hepsi) Reisicumhur tarafından Meclis’in tasvibine arzolunur. Meclis hâl-i içtimada (çalışma döneminde) değil ise keyfiyeti tasvip Meclis’in içtimaına tâlik olunur(toplantısına ertelenir).

    18 Rebiyülevvel 1342 ve 29 Teşrinievvel (Ekim) 1339 (1923)”.

    Herhalde dikkat etmişsinizdir: Meclis’in bu kararı ile aslında yeni bir devlet kurulmuyor, mevcut devletin idare biçimi değiştiriliyordu; yani “devletin devamlılığı” kuralının dışına çıkılmıyor, devletin aynı ama sistemin “Cumhuriyet” olduğu vurgulanıyordu.

    Cumhuriyet’in ilânı, Ankara’da 101 pâre top atılarak kutlanırken kararı memleketin dört bir tarafına duyurma işi de müftülüklere verildi. Evkaf ve Şer’iye Vekâleti’nin talimatı ile Türkiye’deki bütün müftülüklere telgraflar gönderen Diyanet İşleri Reisliği, müftülerden artık Cumhuriyet ile idare edileceğimizi halka duyurmasını istedi.

    Burada, Cumhuriyet’in ilân belgesinin orijinali de görebilirsiniz…
  • Kamusu'l Alam ("Yer Adları Sözlüğü") Türkçenin ilk modern resimli coğrafya ansiklopedisidir. Yazarı, yorulmaz sözlükçü Şemseddin Sami Bey, yayın tarihi 1888-1891'dir. Arkadaşımız Kostas Nouros yeni harflere çeviriyor. "Kürdistan" maddesini göndermiş.

    Kürdistan

    Asya-yi Garbi’de kısm-ı azamı Memalik-i Osmaniyye’de ve bir kısmı İran’a tabi büyük bir memleket olub, ekseriyet üzere ahalisi bulunan Kürd kavminin ismiyle tesmiye olunmuşdur. Bu isim taksimat-ı mülkiye ve siyasiyeye dahil olmayıb, vaktiyle bizde Kürdistan Valiliği ve şimdi İran’da Kürdistan Eyaleti bu isimle müsemma memleketin bütününü ihata etdiği gibi, Kürdler dahi dağınık ve sair akvamla karışık bulunduklarından, Kürdistan’ın hududunu tamamıyla tayin etmek müşküldür. Ancak takribi olarak diyebiliriz ki: Kürdistan Urmiye ve Van göllerinin sevahilinden Kerha ve Diyala nehirlerinin menbaına ve Dicle’nin mecrasına dek mümted olub, garb-i şimaliye doğru hududu Dicle’nin mecrasını takible Fırat’ı terkib eden Karasu mecrasına ve oradan şimale doğru (Aras) havzasını Fırat ve Dicle havzasından ayıran taksim-i miyah hattına kadar vasıl olur. Bu itibarla memalik-i Osmaniyyede Musul Vilayeti’nin kısm-ı azamı yani Dicle’nin solunda bulunan yerleri ve Van ve Bitlis vilayetleriyle Diyarbekir ve Mamuretülaziz vilayetlerinin birer parçası ve Dersim Sancağı Kürdsitan’dan madud olduğu gibi, İran’da dahi Kürdistan namıyla maruf olan eyaletle Azerbeycan Eyaleti’nin nısfı yani cenub-i garbi kısmı Kürdistan’dır. Bu vechile Kürdistan şimal-i şarki cihetinden Azerbeycan, şarken Irak-ı Acemi, cenuben Loristan ve Irak-ı Arabi, garb-i cenubi cihetinden Cezire, garb-i şimali tarafından dahi Anadolu ile mahduddur. Bu hudud dahilinde 34° ile 39° arz-ı şimali ve 37° ile 46° tul-i şarki aralarında mümted olub, büyük bir müselles ve daha doğrusu sivri tarafı garb-i şimaliye doğru dönmüş bir armud şeklini ibraz ediyor. Fırat’ı teşkil etmek üzere Karasu ile Murad Çayı’nın mültekasında olan en şimal-i garbi noktasından Loristan’ın hududuna dek olan tul-i azamı takriben 900 kilometre ve arzı 100 ile 200 kilometre aralarındadır.

    Kürdistan’ın medar-ı tefriki ahalisinin cinsiyeti olduğu halde, Kürdler yalnız bu memlekete münhasır olmayıb, Cezire’nin kısm-ı şimalisinde, Şam ve Haleb cihetlerinde, Anadolu’nun her tarafında, Rusya’ya tabi olan Mavera-i Kafkas eyaletlerinde ve İran’ın her tarafında hatta Horasan’da ve Afganistan’da ve Belucistan’da bile bir çok Kürd aşiretleri bulunuyor. Bir tarafdan dahi hududu zikr olunan Kürdistan dahilinde Arab, İrani, Türk ve sair cinsiyetlere mensub ahali vardır. Yalnız ekseriyete itibarla hudud-u mezkure tayin olunabilir. İran’ın Loristan Eyaleti ahalisi olan Lorilerin dahi Kürdlerle münasebet ve karabet-i cinsiyeleri olduğu halde, lisanlarında bir dereceye kadar mugayeret ve beynlerinde münaferet bulunduğundan, Loriler kendilerini Ekraddan saymak istemiyorlar; ve Kürdler dahi Lorileri kendi cinslerine kabul etmeye meyl göstermiyorlar. Alelumum Kürdlerin mikdarı iki buçuk milyona karib tahmin olunub, bir buçuk milyonu memalik-i Osmaniyyede, 750000’i İran’da, 13000 Rusya’nın Mavera-i Kafkas eyalatında, küsuru dahi Afganistan ve Belucistan’da ve sair taraflarda dağınık bir halde bulunuyorlar.

    Kürdistan’ın her tarafı dağlık ve mürtefi olub, yalnız enharın ve vadilerin bazı dar ovaları vardır. En düz ve alçak hattı cenub-i şarki kısmı yani Şehr-i Zor ve Süleymaniye sancaklarıyla İran’daki Kürdistan olub, o cihetde dağlar daha alçak, vadiler daha geniş ve ovalar daha çokdur. En mürtefi yerleri müntah-yi şimalinde Bahr-i Hazer ile Basra Körfezi maileleri arasında bir taksim-i miyah hattı teşkil eden dağlardır. Ancak bunların ormanlar ve meralarla mestur güzel yayla ve etekleri ve ziraate salih vadileri çokdur. Memalik-i Osmaniyye’yle İran hududunu teşkil eden ve şimal-i garbiden cenub-i şarkiye doğru bir kaç sıra teşkil ederek mümted olan dağlar ise mürtefi olmakla beraber, ekseri taşlık ve çıplakdır. Kıta-i mezkurenin o ciheti hakikaten kabil-i sekeni olamayacak derecede sert ve çetin bir yerdir. Kıta-i mezkurenin miyah-ı cariyesi çok olub, Fırat’ın en büyük kolu olan Murad Çayı ve Dicle kıta-i mezkure dağlarından nebean etdikleri gibi, Dicle’ye munsab olmak üzere dahi şimalden başlayarak Batman Suyu, Bitlis ve Siird çayları, Habur, Zab-ı Ula, Zab-ı Esfal, Edhem ve Diyala nehirleri cenub-i garbiye akarak mezkur ırmağa dökülürler; ve kıta-i mezkure dağlarından inen bir çok çayların sularını cem ederler. İran’daki kıta-i mezkurenin yalnız şimal cihetindeki (Kotur) Nehri Gor vasıtasıyla Bahr-i Hazer’e munsab olan Aras Nehri’ne ve pek çok olan enhar-ı sairesi Urmiye Gölü’ne dökülür. Van Gölü’ne munsab olur bir hayli enharı dahi vardır.

    Kıta-i mezkure arzen hayli sıcak olacak bir derecede iken, mevkiinin irtifaından dolayı, havası umumiyet üzere soğuk olub, kışları uzun ve pek sertdir; ve kar aylarca dağlarını örter. Yalnız Dicle vadisine karib olan alçak yerlerinde kışın hava mülayim ve latif ve yazın hayli sıcakdır. Yüksek yerlerinin yazın meraları pek güzeldir, ve bazı dağları çam ağaclarını havi ormanlıkdır. Daha alçak taraflarında meşe, kestane ve çınar ağacları ve daha aşağıda arpa, buğday, keten, kenevir, mısır, tütün, üzüm ve meyvelerin envaı ve en alçak yerlerinde, pamuk, pirinç ve saire hasıl olur. Bir nevi bodur meşe yapraklarından alınan kudret helvası şeker yerine kullanılır. Kürd aşiretleri külliyetli koyun, at, deve ve keçi sürüleri beslerler. Dağlarda ayı, domuz, pars, vaşak, geyik, yabani keçi, karaca, çakal, tilki ve sair hayvanat-ı vahşiye ve küçük av hayvanları kesretle bulunur. Şimal cihetindeki dağlarda demir, bakır, kurşun ve sair madenler bulunduğu tahakkuk etmiş ise de, ihrac olunanları yokdur. Cenub cihetlerinde neft ve taş yağı bulunuyor. Kürdler mazı, fıstık ve yağ çıkarmaya yarar hububat-ı mütenevvie ile yapağı ve tiftik gibi mahsulat ihrac ederler. Kürdler ekseriyet üzere aşiret halinde yaşayıb, mevsime göre mera talebiyle mahal değişdirdiklerinden, ziraatle pek de iştigal etmeyib, başlıca medar-ı taayyüşleri hayvanat-ı ehliyeleri ve sanatları çobanlıkdır; koyun ve tay satışından kazandıkları akça ile geçinirler. Bunun için kışın köylerinde kalıb, haneleri ve tarlaları var ise de, yazın ziraate çok ehemmiyet vermeyib, ekseri çadırlarla sürüleri arkasından yaylalara çıkarlar. Kıta-i mezkurede sanayi-i mahalliye kilim ve halı ile kaba bez ve keçe kabilinden çul ve saire imalinden ve ticaret-i mahalliye zehair ve hayvanat ahz ve itasından ibaretdir. Vesait-i nakliye-i dahiliye işletdirilen kelekden ibaret olub, bu da pek külfetlidir, ve kışın üç ay muvaredat büsbütün münkati bulunur.

    Kürdlerin asl ve menşei ve ne vakitden beri oralarda sakin bulundukları tarihce mechul ise de, ezmine-i kadimede kıta-i mezkurenin kısm-ı cenubisi (Asuriye) ismiyle maruf idi, ve şimal-i şarki ciheti (Midya)’dan madud idi. Eski Midyalıların cinsiyetleri mechul olub, akvam-ı Turaniyeden yani Türk cinsinden oldukları maznun, ve Asurilerin ise akvam-ı Samiyeden bulunmuş oldukları ve Keldanilerle karabetleri malum ve muhakkakdır. Halbuki Kürdler akvam-ı Aryaniyeden olub, İranilerle pek yakın karabetleri olduğu lisanlarından ve sair ahvallerinden anlaşılıyor. Binaenaleyh, Kürdlere ne Midyalıların ve ne de Asurilerin ahfadı nazarıyla bakılıb, şark cihetinden yani Horasan ve Herat taraflarından oralara gelmiş bir kavim olduklarında şübhe yokdur. Ancak şimdi bulundukları yerlere ne vakit hicret etdikleri malum değildir. Milad-i İsa’dan 401 sene evvel yani bundan iki bin üç yüz sene mukaddem askerle o tarafa azimet ve badelmağlubiye perişan bir halde avdet etmiş, ve sefernamesini yazmış olan Yunan-ı kadim meşahir-i muharririnden (İksenefon) elyevm kıta-ı mezkure Diyarbekir ve Mamuretülaziz ve emsali yerlerin her tarafında (Kurduh) tesmiye tdiği kavme mensub ahaliye rast geldiğini beyan ediyor. (Kurduh) isminin ise (Kürd) isminin bir Yunanlı ağzında aldığı tebeddülden hasıl olmuş galatı olduğunda şübhe yokdur. Binaenaleyh iki bin üç yüz sene evvel dahi oraları Ekradla meskun idi. Bu halde diyebiliriz ki Ninovi’de ve Dicle vadisinde şübhesiz Babil cihetlerinden gelmiş olan Asuriler ve Midya’da yani Azerbeycan ve Irak-ı Acemi cihetlerinde belki Ceyhun ve Seyhun vadilerinden gelmiş olan Midyalılar hükm sürmekde iken, yine dağlarda Kürd aşiretleri cevelan ederek, nim müstakil bir halde bulunuyorlardı. Nitekim bu gün dahi Musul ve Diyarbekir’de Arablar Tebriz ve Hamedan’da İraniler bulunduğu halde, iç tarafları hemen sırf Kürdlerle meskundur. Kürdler, akvam-ı Aryaniyeden oldukları halde, ne Asurilerin ve ne Midyalıların ahfadı olabilirler. Bu hususda şahid-i adil addolunmaya şayan olan lisanlarına bakdığımızda, vakıa Asuri ve Keldani lisanlarından mehuz oldukları anlaşılan bir çok kelimeler görüyorsak da, lisan-ı Pehlevide dahi bulunan bu kelimeler Asurilerle Keldanilerin hükumetleri zamanında ve bunların medeniyeti tesiriyle kabul olunub, badel İslam Kürdce ve Farsinin ahz eyledikleri kelimat-ı Arabiye mümasildir; esasen lisan ise Farsiye müşabihdir. Bu kelimelerin vücudu Kürdlerin Asurilerin neslinden olduklarına değil, belki o vakitden beri oralarda sakin bulunmuş ve Asurilerle birlikde yaşamış olduklarına delalet ediyor.

    Kürd lisanı Farsiye ve belki ondan ziyade eski Pehleviye müşabihdir; ancak telaffuzu Farsininki gibi latif olmayıb, dağ adamlarına ve öyle bir hal-i bedeviyetde yaşayan aşaire yakışacak suretde sert ve dürüştdür, ve boğazdan telaffuz olunur harfleri çokdur. Her ne kadar Kürdlerin uleması öteden beri Arabi ve Farsi ile iştigal edib, kendi lisanlarına ehemmiyet vermediklerinden, Kürdcenin edebiyatı bulunduğu iddia olunamazsa da, eskiden beri bu lisanda dahi bir hayli eşar söylenmişdir; ve bu lisanın dahi Farsi gibi huruf-u Arabiye ile tahriri kolay olduğundan, bazı divanlarıyla sair kütb-ü edebileri vardır. Avrupalılar Kürdcenin kavaid-i sarfiyesini ve lugatini dahi muhimuh imkan zabt etmiş; ve kendi lisanlarına mütercim kavaid ve lugat kitabları neşr eylemişlerse de, elsine-i İslamiyemizde henüz bu lisanın kavaid ve lugat ve edebiyatına dair hiç bir şey yazılmamışdır.

    Kürdler umumiyetle cesur ve cengaver ve süvarilikde pek mahir adamlar oldukları gibi, ilim ve terbiye ve medeniyetde fevkalade isitidadları vardır.

    (Kürd) isminin Farside «yiğit, kahraman, bahadır» manasıyla kullanılır bir sıfat olub, Şahname’de bu mana ile pek sık istimal olunduğu malumdur. Bu ismin Kürdlere, cesaret-i tabiyelerine binaen, ibtida bu mana ile verilib, badehu alem olduğu anlaşılıyor.

    Kürdler hemen umumiyet üzere Müslim ve Sünni olub, ekseri Şafi-ül mezhebdirler. İçlerinde yalnız 50000 Yezidi vardır. Pek az mikdarda Kızılbaş bulunuyor. O mevkilerde Nasturi ve Keldani cemaatlerine mensub bir mikdar ahali dahi bulunuyorsa da, bunlar eski Keldanilerin ve Süryanilerin ahfadından olub, Kürd cinsiyetine mensub değillerdir. O cihetde bulunan büyük şehirler mesela Diyarbekir, Musul, Bağdad, Hamedan, Tebriz Kürdistan’ın kenarlarında ve haricinde tesadüf edib, asıl mevki-i mezkurenin dahilinde olan ve Kürdlerle meskun mamurelerin başlıcaları: Süleymaniye, Kerkük, Revandiz, Erbil, Siird, Bitlis, Van, Urmiye, Kirmanşah ve sairedir.

    Tarihin zabt edebildiği zamanların en eskisinde Ninovi’deki Asurilerin taht-ı hükmünde görülüb, Asurilerin hitamında Ninovi ile beraber Midya hükumdarlarının ve badehu Keyhüsrev’in zabtına geçmişlerdir. Hatta Keyhüsrev’e yardım edib, sair memaliki zabtında askerin meyanında hizmet etmiş oldukları mervidir. Kiyaniyan Devleti’nin sükutunda İskender’e ve halefleri olan Makedonyalı tavaif-i müluka, badehu Eşkaniyan’a ve nihayet Sasaniyan’a tabi olub, Kadisiye muzafferiyetinden sonra, hilafet-i İslamiyyenin taht-ı itaatine gitmiş; ve din-i İslam’ı kabul etmişler idi. Hilafet-i Abbasiyenin zaafa duçar olmasıyla, memalik-i İslamiyyenin her tarafında bir takım ümera ve müluk zuhur etmeye başladığı sırada, Kürd rüesasından bir çok adamlar dahi Musul ve Diyarbekir ve Cezire cihetlerinde birer kale veya memleket ele geçirib, bir çok hükumat-ı sagire teşkil etmişlerdiyse de, umum kıta-i mezkureyi idareye alarak, cinsiyet esasına müstenid bir hükumet teşkilini düşünmemişlerdi. Nihayet bu cinsiyete mensub olan meşhur Selahaddin Eyyubi Mısır’da devlete nail olub, kendisi ve evladı Şam ve Haleb ve Hicaz ve Yemen’de hüküm sürdükleri ve evlad-ı vakr-ı bakiyelerinin taht-ı idaresinde bir çok hükumat-ı mümtaze teşkil etdikleri vakit dahi hükm ve nüfuzları haricinde kalmış idi. Çengiz hürucunda dahi sair memalik-i İslamiyye gibi Moğolların paymal-ı zulm ve tadisi olmuş; ve badehu bir çok Türk ve Türkman aşiretleri gelerek, bazı taraflarına sokulmuş; ve Akkoyun ve Karakoyunlar herc-ü mercünden hepsine kapak koyan Timur’un hürucundan sonra kısm-ı azamı Şah İsmail Safavi’nin eline geçmiş iken, Yavuz Sultan Selim Han’ın şah-ı müşarünileyhin üzerine vaki olan seferinde Kürd rüesası, Sünni-ül mezheb olmak saikiyle, ve meşhur İdris-i Bitlisi’nin say ve himmetiyle, dava-yi taraf-ı Devlet-i Osmaniyye’ye dönüb, o vakitden beri kısm-ı azamı devlet-i müşarünileyhin idaresinde bulunmakda, ve yalnız kısm-ı şarkisi muahharen tayin olunan hatt-ı hududun ötesinde kalıb, mugayeret-i mezhebiyeden dolayı, İranilerle beynlerinde bulunan münaferetle beraber, İran’ın taht-ı hükmünde bulunmakdadırlar. (5 - 3840)