• Ali
    Ali Sosyal ve Siyasi Boyutlarıyla Ahi Evren - Mevlana Mücadelesi'ni inceledi.
    319 syf.
    Mikail Bayram, bu eserinde bizlere, bir tarafta Anadolu'daki fikir hareketlerinden birisinin öncülerinden ve tasavvufi düşünceleri ile bir döneme damga vurmuş Mevlana ile bir tarafta tarihimizde Ahi Teşkilatı'nın kurucusu olarak yer etmiş Ahi Evren arasındaki siyasi, dini, sosyal mücadeleyi ele alıyor. Tabularınızın yıkılmasına hazır olun!

    Mevlana sevdalıları kitaba ve yazara saldırmadan önce yazarı size biraz tanıtayım: Mikail Bayram, 1966 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyet Fakültesi'ni bitirdi. Mezuniyet tezi olarak "Zerdüşt ve Avestası" üzerinde çalıştı. İki yıl orta öğretimde Din Kültürü öğretmenliği yaptı. 1968'de Konya Yüksek İslam Enstitüsü'ne (Bugünkü İlahiyat Fakültesi) Fars Dili ve Edebiyatı Öğretim Üyeliğine tayin edildi. Muhtelif İlahiyat Fakültelerinde Fars Dili ve Edebiyatı, Osmanlı Paleografyası ve İslam Tarihi dersleri okuttu. Bu dönemde bir yıl süre ile Bağdat Edebiyat Fakültesi'nde Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde ihtisas yaptı. Yüksek Lisans ve Doktora çalışmaları süresince Türkiye kütüphanelerinde bulunan el yazması eserler üzerinde araştırma ve incelemelerde bulundu. Özellikle İran Edebiyatı'nın Anadolu'daki uzantısı üzerinde ihtisaslaştı. Bu vesile ile Türkiye Selçukları döneminde Anadolu'daki dini-tasavvufi ve fikri hareketleri takip etme imkanı buldu. Bu kadar tanıtma yeterli olacaktır. Bu yazılanlar da sizi tatmin etmediyse eğer bundan sonraki yazacaklarımı hiç okumayın! Cahilsavarımı kullandığıma göre kitabı anlatmaya geçebilirim.

    Mikail Bayram kitabın önsüzünde, eserin 40 yıllık araştırma ürünü olduğunu, hayatının bir kısmını bu araştırmaya adadığını ve hala devam ettiğini söylüyor. Yeni bulgular ortaya çıktıkça da eseri güncellediğini belirtiyor. Eser tamamen kaynaklar ile bütün anlatılanlar destekleniyor. Gerçekten kaynak çok fazla, kitap hazırlanırken emek verildiği ortada. Dönemin el yazması kaynaklarını yine dönemin yazarları tarafından yazılan eserleri kaynak kullanıyor hatta dönemin levhalarınıda kullanarak Mikail Bayram, o dönemi okurlara objektif ve akademik bir üslup ile anlatıyor. Mikail Bayram, Ahi Evren'in Nasreddin Hoca ile aynı kişi olduğunu şüpheye yer vermeyecek şekilde ispatladığını belirterek alanında uzman diğer akademik yazarlara bir atıfta bulunuyor. Yazar, kitaba yönelik olumlu ya da olumsuz bir eleştiri dahi gelmediğini ve kendisi tarafından ortaya çıkarılan kaynaklar üzerinden isteyenin araştırması üzerine katabileceğini ayrıca bu konuda akademik yazarlar neden eski kaynaklar üzerinden araştırmaya gittiğini ve kendisinin araştırmasını görmezden gelindiğini kitabın giriş kısmında sitemini sert bir şekilde belirtiyor. Bu bana ülkemizdeki akademik kadroda kimlerin ne amaçla bulunduğunu göstermiş oluyor. Ayrıca size Mikail Bayram'ın bu kitabın konusu olan Ahi Evren-Mevlana mücadalesini ortaya çıkardığı için bir akademisyen tarafından gelen tepkiyi paylaşmak istiyorum: "Vaktiyle bir ağabeyim Türkoloji kongresi esnasında iki arkadaşı ile birlikte yanıma gelerek bana bir öğütte bulundu. Bu muhterem zat şöyle diyordu: 'Ben senin Ahi Evren Nasirüddin ile ilgili yazılarını okudum. Bu günde bir bildirini dinledim. Öyle görüyorum ki, Osmanlı uleması Hz. Mevlana ile Ahi Evren arasındaki muhalefeti biliyorlardı. Fakat bu iki mübarek zat arasında cereyan eden, senin anlattığın o hoş olmayan hadiselerin halktan ve efkar-ı umumiyeden gizli kalmasını ve onlar arasında geçen mücadele ile ilgilenmemeleri için bunu örtmeye çalıştılar. Sen ise bunun aksini yapıyorsun. Üzeri küllenmiş olan hadisenin üstünü açıyorsun. Gönlüm buna razı gelmiyor. Bir vebal altındasın. Bu işin üstüne düşmeni tavsiye etmiyorum' Ben de bu muhterem ağabeyime o zaman şunu söyledim: 'Benim de Ahi Evren, Baba İlyas-i Horasani ve daha başkalarının terk edilmiş, mazlum, ebter, aşağılanmış olarak kalmalarına gönlüm razı olmuyor. Bu kişilerin ilmi ve fikri miraslarından mahrum kalınmasını milletimiz için bir kayıp olarak düşünüyorum. Keşke Ahi Evren ve diğerlerinin eserleri de Mevlana'nın Mesnevi'si kadar okunsaydı. Okunsaydı Anadolu'nun ilmi ve fikri gücü daha yüksek ve daha renkli olurdu. Anadolu'da fikir ve sanat alanındaki gelişmeler daha farklı olacaktı. Şimdi bizler de o devrin tarihine daha objektif bakma ve görme imkanı bulmuş olacaktık." Yorum ve takdiri size bırakıyorum!

    Gelelim kitabın asıl yazılma sebebi olan Ahi Evren'i tanıtmaya. Ahi Teşkilatı'nın baş mimarı olan debbağların piri, büyük halk filozofu ve fikir adamı Ahi Evren diye bilinen Hace Nasirü'd-din Mahmud, aynı zaman latifeleri ile Türk tasavvuf tarihinde iz bırakmış olan, nüktedan bir karaktere sahip ama gerçek profilinin dışında alaycı, çıkarcı, kurnaz, düzenbaz, ahlaksız gibi lanse edilmiş Nasreddin Hoca'nın ta kendisi! Horasan ve Maveraünnehr'e giderek o yöredeki büyük üstadlardan ders aldığı ve en çok da ünlü Eş'ari kelamcı, Herat Kadısı Fahruddin Razi'den yararlandığını ve özellikle Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, ve Tasavvuf gibi dini ilimler yanında Felsefe ve Tıb sahasında da sivrilmiş ve bu konularda eserler vermiş olduğunu öğreniyoruz. Evhadüddin Kirmani ile Anadoluya gelerek Kırşehir'de Ahilik teşkilatını kuruyor. Dönemin Selçuklu sultanı, Türkmen dostu ve koruyucusu olan I. Alaaddin Keykubat tarafından himaye altına alınan Ahilik Teşkilatı, bütün Anadolu'ya yayılma fırsatını buluyor. Mikail Bayram, bu güne kadar Ahi Evren üzerinde sürdürülen çalışmalar neticesinde onun 20'ye yakın eserini tesbit etmiş olduğunu belirtiyor. "Ahi Evren'in bu felsefi kişiliğinin sanatkar kişiliği ile birleşmesi Ahi Teşkilatının kurulmasında önemli bir etken olmuş görünüyor. Felsefi anlayışı içinde, toplumların refah seviyesini yükseltmek için sanatı yaygınlaştırmak gerektiğine ve sanatın kutsal bir meslek olduğuna olan inancı Onun sanatkarları organize etmeye ve topluma hizmet sunmaya sevkeden faktörlerden biridir. Ahi Evren'in felsefi düşüncelerinin Anadolu'da devlet tarafından himaye görmesi ise, Ona düşüncelerini uygulama fırsatı vermiştir." (Syf. 228) Yıllarca bizlere yanlış tanıtılan Nasreddin Hoca yani Ahi Evren işte böyle biri.

    Ahi Evren, Selçuklular zamanında Anadolu'da Moğollara ve Moğol yanlısı iktidarlara karşı sürdürülen isyanlarda önder isim olduğu için bu iktidarlar onun adını unutturmak ve izini silmek için özel bir gayret göstermişlerdir. Böylesine unutulmaya mahkum edilmesinin bir önemli sebebi de Moğol ve Moğol yanlısı iktidarın himaye ve desteğinde Anadolu'da fikri üstünlük kuran Mevlana Celaleddin ve Mevlevilerin onun aleyhinde sürdürdükleri olumsuz propagandalardır. Mevlana'nın baş düşmanı olan Ahi Evren, onu Mesnevi'sinde hiç adıyla anılmamış daha çok Cuha (Hocacık), İblis, Muhannes (Eş cinsel), Pelid (Çirkef), Mar ve Ejder (yılan), Kundeh (Pespaye), Bedhuy (Kötü huylu), Köse ve Hadım gibi aşağılayıcı, tahkir ve tezyif edici sözlerle anmıştır. Aralarındaki düşmanlığın bir kaç madde de ele almak lazım, 1. Etmen her ikisininde farklı dini düşünce tarzını benimsemeleri. Ahi Evren, gerçek bilgiyi elde etmek için aklın ve mantığın ölçü olduğunu savunan hatta aklı, imana varmanın ve Allah'ı bulmanın vasıtası olarak gören akliyeciler (Rasyonalist) düşünce tarzını; Mevlana ise, gerçek bilginin içe doğuş ile elde edilebileceğini, imana varmak, Allah'ın bilmekte aklın hiç bir fonksiyonu olamayacağını, içe doğuş ile hidayeti ilahi ile Allah'a varılabileceği, iman edilebileceği tezini savunan, sezgiciler (içe doğuşçu) düşünce tarzını benimsemiştir. 2. Etmen Şems-i Tebrizi'nin Ahi Evren tarafından (Şems öldürüldüğü zaman Ahi Evren, dönemin veziri olduğu için onun bu işte parmağı olduğu düşünülüyor) öldürülmesi. 3. Etmen Mevlana ve çevresinin Moğolları ve Moğol yanlısı iktidarı destekleyip, Moğolları Anadolu'ya çağırmasına karşı çıkan Ahi Evren ve Ahiler'in Moğol emperyalizmine karşı mücadele içinde bulunması. 4. Etmen Şems-i Tebrizi'nin Konya'da livata (oğlancılık) fiilini yaymak istemesine Ahilerin karşı gelmesi şeklinde aralarındaki muhalif durum açıklanabilir.

    Mikail Bayram, Mevlana'nın Şems-i Tebrizi yolu ile Moğollarla tanıştığını söylüyor ve kendisinin savunduğu teoriye göre Şems'in bölgeye Moğollar tarafından bilinçli olarak gönderildiğini ve bir Moğol ajanı olabileceğini belirtiyor. Bana mantıklı geldi. Çok garibsenecek bir teori değil, kitabı okuduğunuz zaman size de mantıklı gelecektir. Gerek Mevlana'nın gerek Şems-i Tebrizi'nin sohbet meclislerinde Moğolların zulmünü ortaya atanlara, her defasında Moğol aleytarlığı yapanlara öfkelenmeleri, Moğol zulmünü haklı göstermeye çalışmalarını okudukça Türk düşmanlığı yaptıkları açıkça görülüyor. İnanmayanlar için: "Hulagu Han tarafından Anadolu'ya vezir olarak tayin edilen Tacudin Mutez, Moğollara ait vergileri toplamakla görevliydi. Mevlana'ya yazdığı bir mektupta: "Moğolların işlerinin çokluğundan ve onlara hizmet etmekten vakit bulup ziyaretinize gelemiyorum" demektedir. Mevlana da ona Moğollara hizmet etmesinin hakça bir iş olduğunu, Moğollar'ın, müslümanlara emniyet ve güven sağladıklarını bildirmektedir ve "Sen Moğolları'ın gönlünü rahatlatarak müslümanların huzur içinde kulluk etmelerini sağlıyorsun" demektedir. İşte Mevlana ve çevresindekiler böyle bir siyasi anlayış içinde olmuşlardır." (Syf. 237) Dahası var Hulagu Han tarafından bizzat Mevlana'ya "Şeyhir Rum" unvanı veriliyor. Mevlana'ya unvanda yetmemiş olacak ki Ahi Evren'in Moğol asıllı Mevlevi Nureddin Caca tarafından katledilmesinin ardından Anadoludaki bütün tekke ve zaviyeler Mevlevilere bağlanıyor, özellikle Ahilerin malları müsadere ediliyor. Bu müsadere edilen malların parası Mevlanaya gönderilerek yandaşlarına dağıtılıyor. Daha bitmedi dahası var Mevlana'nın moğol seviciliğinin nimetlerini yemeye devam ediyor. Mevlana, Moğollar arasında o kadar güçlü ki iktidara istediğini atayabilecek konuma geliyor. Hepimizin bildiği dönemin önde gelen devlet adamları Pervane Süleyman, Tacüddin Muted, Nureddin Caca, Atabeg Mecdüddin, Fahrüddin Ali gibi devlet adamları onun girişimleri sonuçları görev başına geliyor. Bu yüzden o dönemde Anadolu'nun yönetiminde söz sahibi olan bu siyasiler, Moğol iktidarı yanlısı kişiler olarak bilinirler. Mevlana'nın bu kişilere yazdığı çok sayıda mektuplar bulunmaktadır. Bu mektuplar incelendiği zaman onun bu Moğol yanlısı siyasilerle ortak bir siyasi anlayış ve tutum içinde bulunduğu, onların da Mevlana'yı saydığı, değer verdiği açık olarak fark edilmektedir. Bu durum bana FETÖ'yü anımsattı. Benzer şeyleri onlarda yapıyordu.

    Mikail Bayram, önemli kaynak olarak kullandığı Mesnevi'yi de anlatıyor. Döneminde Mevlana'nın bir magazin kitabı olarak kullandığını, düşmanlarını tahkir etmek için yazdığını, kadın düşmanlığı yaptığını ve bence en tuhaf olan kısmı Mevlana'nın kendisini peygamber ilan ettiğini ve yazdığı Mesnevi'nin vahy ile Allah tarafından gönderildiğini öğreniyoruz.

    Ahi Evren ile Mevlana arasındaki çekişme aslında iki insan arasında basit bir güç savaşı gibi görünse de, Mevlana'nın TÜRKMEN DÜŞMANLIĞININ vücut bulmuş halidir. Kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Kitabın tek eksi yanı çok fazla kendisini tekrar etmesi. Belki en az 100 sayfa tekrar çıkar ama bu sizi yanıltmasın kitapta gerçekten özgün bilgiler var, okunmaya değer. Yıllarca bize Ahlak abidesi olarak tanıtılan Mevlana'nın gerçek yüzünü görmek isterseniz ve Ahi Evren nam-ı diğer Nasreddin Hoca'yı yakından tanımak isterseniz bu kitabı mutlaka okuyun.
  • "Dünya elinizde olsun, ama gönlünüzde olmasın."

    Dünyayı fiilen değil, kalben terk ediniz.
  • Elinizdeki eser, Mesnevinin ilk on sekiz beytine, bir 17. yüzyıl müellifi olan ve Bayrami-Melami geleneğine mensup Sarı Abdullah Efendinin Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevi* isimli eserinde yaptığı şerhtir. Çalışmamızda mezkur eserin matbu nüshası kullanılmış olup, hem bu metnin transkripsiyonu hem de günümüz Türkçesine aktarımı yapılmıştır.** Bu eser, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevinin Mesnevideki ilk 18 beyti evden uzaktalık konusu bağlamında çeşitli boyutlarıyla ele alan bir tez çalışmasının parçasıdır. ***

    Tasavvuf metinleri yabancı gözlere sergilenen performans alanlarından ziyade, hemhâllerin belli bir niyetle, rızayla ve gayretle dahil olabilecekleri mukaddes alanlardır. Sarı Abdullah Efendi Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevide "Benim ruhum!" diye hitap ettiği muhatabını adeta bir eve dönüş yolculuğuna çıkarır. Kulağını isteğince ve istidadınca Sarı Abdullah Efendi'ye açan okur, talip olduğu ölçüde bu okuma ve dinleme eylemini kendisi için içsel bir yolculuğa dönüştürme imkanını elde eder. Bir dini-tasavvufi eser olan Cevâhir-i Bevâhir-i Mesneviyi okumak hem konusu hem de içeriği bakımından entelektüel bir eylem değildir. Bunun da ötesinde okur, metnin sahip olduğu mukaddes alana dahil olur. Metnin müellifi olan Sarı Abdullah Efendi, zaman ve mekan kaydından bağımsız olarak sayfalara emanet ettiği harflerle, harflerin vücuda getirdiği kelimelerle, kelimelerin orkestrasıyla açığa çıkan secilerin ahenkli sedası ile günümüzde dahi okurlarına rehberlik etmeye devam etmektedir. Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevi hâlâ canlıdır. O halde okur, Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevi gibi bir şerh metni ile tekrar nasıl bir ilişki kurabilir? Aradan geçen zamanın ve değişen koşulların getirdiği yabancılaşmaya rağmen, metinden kalanlarla nasıl ve ne şekilde bir sohbete girebilir?

    Cevâhir-i Bevâhir-i Mesnevideki manaları anlamak için okurun öncelikle bu yolda talepkâr olması lazımdır. Bu beyitlerin entelektüel bir çabadan ziyade "içe doğuş" yolu ile anlaşılabileceği Sarı Abdullah Efendi'nin dilinden Hz. Mevlânâ'nın söylediği şu sözlerle ortaya koyulmuştur:

    ...hatta bizim bâtın-ı fâtınımız dahi sizin âhenginizden ihtizâz edip nazm-ı kelimât-ı kudsiyye ve vâridât-ı gaybiyye beyânına şüru' edelim.

    İhtizaz kelimesi titreşim ve şevkle harekete geçmek anlamını vermektedir. Kutsal kelimelerin ve gaybi sırların beyan edilmesi için talipli okurun Hz. Mevlânanm ve Mesnevi'nin ruhu ile ahenk halinde titreşmesinin ve devinime girmesinin gerekli olduğu anlaşılmaktadır çünkü bunlar kutsal kelimelerdir ve göze görünmeyen hakikatlerdir. Kutsalın ve göze görünmeyenin alanına dahil olmak ancak bu alanların ahengiyle harekete geçmekle mümkündür. Titreşim meselesi, müellif ve okur arasında kurulan bağı ve bu iki taraf arasında yakalanan uyumu gösterir. Bu uyum yakalandığında, müellifin içine doğanlar okura da açılabilir ve böylece eseri okundukça tekrar can bulan müellif, okura da rehberlik etme şansına erişir.

    Çalışmamız esnasında Sarı Abdullah Efendi'nin bu şerhi gönül yolu ile Mesneviden ilham devşirerek ve bu ilhamla içine doğanları söz/ses yoluyla dışa vurarak ortaya koyduğunu gördük. Seci kullanımı da bunu ispatlamakta ve metnin aslında daha çok sözün ve sesin alanında olduğunu ve muhatapların "dinleme" yolu ile metinle daha derinden ilişkiye geçebileceğini göstermektedir. Sarı Abdullah Efendi'nin şerhi böylece "Bişnev!" (Dinle!) hitabının da bir açılımı olmaktadır. Belki de bu eser okunmaktan ziyade derinden dinlenilmeyi talep etmektedir.
    Sarı Abdullah Efendi için Mesneviyi şerh etmenin, beyitleri kendince analiz etmenin de ötesinde o beyitlerde içkin olan hikmete kanallık ve aracılık etmek olduğunu söyleyebiliriz. Böylesine bir yazım süreci ile ortaya çıkan metnin muhatabının kimler olabileceği sorusunu cevaplamak bu noktada önemlidir. Tasavvufi metinlerin karakteri doğuş, irşad ve talim odaklı olduğundan, müellifin hitap ettiği kesim hususunda daha hassas ve seçici olma ihtimali yüksektir. Sarı Abdullah Efendi bu okur kitlesine "İmdi benim nûr-ı dîdem!", "İmdi benim rûhum!", "Eybirâder-i cân!" ifadeleriyle hitap eder. Şarih ve rehber pozisyonunun verdiği olası hiyerarşik yapılanmanın önüne geçmek ister gibidir. Seslenişte kullandığı "benim" gibi aitlik sıfatlarının, kendisi ile okur arasında ikilik görmediğine işaret etmesi mümkündür. Bu yüzden Sarı Abdullah Efendi adeta şerhi kendinden kendine yazar gibidir. Bu samimiyet dolu atmosferde aynı zamanda yer yer coşkusunu dışarı vurmakta ve anlamdan kendisine sirayet eden cezbeyle muhatabına seslenmekten geri durmamaktadır. San Abdullah Efendi "âh" çektikçe metinle haşır neşir olan okur, duygusal olarak da okuma sürecine dahil olur. Bir müellif olarak Sarı Abdullah Efendi'nin bu yönünün, şerhin bir talim aracı olarak işlev görmesinde hayli yardımcı olduğunu söyleyebiliriz.

    Tasavvuf geleneğine bağlı metinlerin, hangi yüzyılda kaleme alınmış olurlarsa olsun, postmodern çağın endişelerine ve beraberinde getirdiği problemlere kaynaklık edebileceğine ve bu problemlere sistematik bir yol haritası çizebileceğine inanıyorum. Dini tasavvufi bir metin olan Mesnevi'nin içerdiği meselelerin hâlâ geçerliliğini ve tazeliğini koruduğu açıktır. Post-modern toplumda yaşayan bireyler, tecrübe ettikleri yabancılaşma, umutsuzluk, yalıtılmışlık, benmerkezcilik ve yalnızlık gibi problemlerden dolayı kendi hakikatlerinden ve hayat amaçlarından uzaklaşmaktadırlar. Bu yabancılaşma sonucunda bireyler içine düştükleri boşluğu ve bunalımı gündelik alışkanlıklar, rutinler, meşgaleler, statü, maddiyat ve inşa ettikleri diğer kimlikler üzerinden telafi etmeye çabalamaktadır. Mesnevi'nin ilk 18 beytinde anlatılan ve asıl vatanından uzak
    düştüğü için inlemekte olan "ney"in hikayesi bu yüzden hiç olmadığı kadar güncel bir hikayedir. Bu metinler, sadece kendi devirleri ve toplumsal koşulları çerçevesinde değerlendirilmenin de ötesinde günümüzde yaşanan sorunlara da yaratıcı çözümler üretme kapasitesine sahiptir. Bu yüzden elinizdeki şerh sadece tarihte kalmış bir metin değildir. Şu anda içinizde canlı olan meselelere ve sorulara cevap verebilecek bir kaynaktır.
    .......

    Aslınur Akdeniz Brehmer
    Üsküdar,2020




    * Bu eserin künyesi .şu şekildedir: Sarı Abdullah Efendi (1288), Cevahir-i Bevahir-i Mesnevi, Istanbul: Matbaa-i Amire, 288 s.

    ** Cevahir-i Bevahir-i Mesnevi'nin tamamı Türkiye Yazma Eserler Kurumu altında, İstanbul Üniversitesi Türk İslam Edebiyatı doktora öğrencileri tarafından hazırlanmaktadır.

    ** Aslınur Akdeniz Brehmer, Bir Telafi ve Ağıt Aracı Olarak Çeviri: Sarı Abdullah Efendi'nin Cevahir-i Bevahir-i Mesnevi'sinin ilk 18 Beyit Şerhine Bir Ağıt-Çeviri, basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, 2018.
    Sarı Abdullah Efendi
    Sayfa 7 - H YAYINLARI - 1. Baskı: Şubat, 2020
  • HALLÂCÎ TASAVVUF GELENEĞİNİN İBLİS ANLAYIŞI
    Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK*

    İblis'i tevhit, bağlılık, sebat, atılganlık, ıstırabı göğüsleme, aşk ve sevgide vefa gibi üstün değerlerin sembolü olarak ilk kez gündeme getiren Müslüman düşünür Hallâc'dır. Hallâc, oluş gerçeğini açıklamak için İblis'i kullanıyor ve Tann'nın ona verdiği emri, yerine getirilmesi gereken bir emir değil, İb-lis'e yönelik bir imtihan olarak sunuyor. Hallâc'a göre, Allah'ın emri ayn, iradesi ayrıdır. Tartışmasız oían şudur: Sonuçta, Tanrısal plandan baktığımızda bir düalite (İkilik, iki ilahlıhk) yoktur. Tek ilah, tek Yaratıcı esastır. İşık ve karanlık kuvvetleri O'nun emrinde, onun planına uygun olarak hareket eimekte-dirier. İnsanın farkı, kendisine ışık veya karanlık kutupta yer alma karakteri verilmek yerine, seçim karakteri verilmiş olmasıdır. İnsanı sorumlu kılan ondaki özgürlük, serbest seçim fıtratıdır.

    I. Hallâc: Nûr ve Nârın Birlikteliği
    Yaratıcı isyanın en büyük temsilcileri olarak İblis ile Hz. Muhammed'i (Çünkü o, isyanın öncüsü Âdem'in en değerli evlatlarından biridir) gören ve aynı zamanda tarihin en büyük isyancılarından biri olan sûfî şehit Hallâc-ı Man-sûr (ölm. 309/921), İblis'in hem isyanına hem de gayret ve heyecanına ışık tuttuğu eseri Tâvâsîn'in "Ezel ve İltibas Tâsînî" bölümünde şöyle konuşuyor :
    * İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı
    1 Hallâc'dan alınan parçalar ve açıklamaları için bk. Oztürk, Yaşar Nuri, Hallâc-ı Mansûr ve Eseri, (3.
    baskı) İst., (Yeni Boyut Yay.), s. 333-345,
    2
    "Ahmed (Muhammed) ile İblisten başka hiç kimseye iddiacı olmak yaratmamıştır. Şu var ki İblisin gözden düşmesine karşın Ahmed için gözün gözü açıldı."
    "İblise: 'Secde et!' dendi; Ahmed'e: "Bak!" İblis secde etmedi, Ahmed de sağa-sola bakmadı." (Yani ikisi de isyan etti).
    "İblis önce yakarmış, Hakk'm yoluna çağırmıştı. Ama sonunda kendi kuvvetine sığındı. Ahmed ise önce İddiada bulunmuştu, fakat sonunda kendi gücüne bel bağlamaktan vazgeçti."
    "Ahmed şöyle diyordu: Ancak senin yardımınla hareket eder, yalnız senin yardımınla yükselirim."
    "Ey kalplerimizi çekip çeviren
    Seni yeterince övemem ki ben!"
    "Gök sakinleri içinde İblis gibi bir tevhit eri yoktu. Fakat gözden düştü; sonsuzluk yolculuğunda lütuftan uzaklaştırıldı."
    "Tanrı'ya, hiç kimseyi işe katmamak üzere ibadet etmişti. Ve tam bireyciliğe varınca lanetlendi. Ve daha fazlasını isteyince de huzurdan kovulup uzaklaştırıldı."
    "Hak ona: 'Secde et!' demişti. 'Senden gaynya secde etmem!' diye karşılık verdi."
    "Hak dedi: 'O halde, lanetim üzerine dökülecek.' O yine: 'Senden başkasına secde etmem!' diye tekrarladı."
    "İnkârlarım seni takdis
    Aklım, önünde tehvîs (şaşırma)
    Senden ayrı bir şey mi ki Adem?
    Orta yerde kimmiş İblis?
    Senden başkasına yok benim yolum,
    Seni seven boynu bükük bir kulum."
    "Hak, İblis'e sordu: 'Kibirlendin mi?' Cevap verdi: 'Seninle sadece bir lah/alık beraberliğim bulunsaydı bile kibirlenmek ve cebbarhk (ezip horlama, kırıp geçirme) bana yakışırdı. Oysaki ben ezelden beri seni tanıyan biriyim."
    "Adem'den üstünüm ben: Hizmetim ondan kıdemli,
    3
    Şu âlemlerde seni benden iyi tanıyan var mı ki?
    Benim sende muradım, senin de bende muradın var.
    Ve senin beni isteyişin daha eski.
    Ya senden başkasına secde etseydim!"
    "Secde etmeyince aslıma dönmem gerekti. Çünkü sen beni ateşten yaratmışsın. Bu bir gerçek. Ve ateş ateşe dönecek. Sonuç olarak, takdir edip seçme senin elinde."
    "Ne kaldı kopacak, ne var korkacak! Nasıl olsa uzak düşmüşüm sana. Anladım, bir bana, yakınla uzak, Sevgiyle ayrılık olur mu yoldaş? Ayrıldım; ayrılık oldu arkadaş. -Ey tevfiki veren, sana hamd, sena Seçkin bir kul eğilmez başkasına!"
    "İblis ile Hz. Mûsa Tur Dağı'nın yamacında karşılaştılar. Mûsa sordu: 'Ey İblis, Adem'e secde etmekten seni alıkoyan neydi?' İblis cevap verdi: 'Tek Tanrı davası! Eğer Âdem'e secde etseydim senin gibi olurdum. Biliyorsun, sana bir kerecik 'Bak şu dağa!' dendi de (Kur'an, A'raf, 143) hemen bakıverdin. Oysaki bana bin kere secde etmem emredildiği halde, inancıma olan sımsıkı bağlılığım yüzünden Adem'e secde etmedim."
    "Mûsa dedi: 'Fakat emre karşı gelmiş oldun!' Cevap verdi İblis: ' O bir imtihandı, emir değil." Mûsa dedi: 'Ne olursa olsun, sûretini değiştirdiğinde kuşku yok!.."
    İblis konusunu bu anlayışla yani İblis'i tevhit, bağlılık, sebat, atılganlık, ıstırabı göğüsleme, aşk ve sevgide vefa gibi üstün değerlerin sembolü olarak ilk kez gündeme getiren Müslüman düşünür Hallâc'dır. Daha sonra onun bu yaklaşımı, Ahmed Gazâlî (ölm. 520/1126)'de yankılanacak, Aynulkudat'la derinleşecek, Attâr, Mevlâna, İkbal gibi anıt şair-düşünürlerin şiirinde yeni söylemlere vücut verecektir.
    İblis ile Mûsa'ya yaptırılan konuşmada hem şeytan meselesine, hem hayır ve şerrin kaynağı problemine hem isyana hem de diyalektik ve düalitenin yarattığı temel soruya el atılıyor: Kötülük, ikinci bir ilah tarafından yaratılmıyor, onu da tek olan Tanrı, bir takım hikmetlere bağlı olarak kendi iradesiyle varlık alanına sürüyor. Bunun için, şer ve kötünün başı sayılan İblis'e, yerine getirilmeye-
    4
    ceği bilinen bir emir veriliyor, emre karşı çıkılınca da diyalektiğin "antitez", polaritenin "negatif" kutbu vücut buluyor. İkbal bu negatif gücü, "varlığın dişi prensibi olan karanlık" diye tanıtıyor2. Hallâc, bu oluş gerçeğini açıklamak için İblis'i kullanıyor ve Tanrı'nın ona verdiği emri, yerine getirilmesi gereken bir emir değil, İblis'e yönelik bir imtihan olarak sunuyor.
    Şeytanı yapıcı, yüceltici bir güç olarak ilk kez sahneye çıkaran Hallâc burada özgün düşüncelerinden birini sergilemektedir. Hallâc konusunun aşılmamış otoritesi Massignon (ölm.1962), emir ve irade ayrımma dayandırılan bu düşünceyi Hallâc'ın dört büyük orijinalitesinden biri saymaktadır.
    Hallâc'a göre, Allah'ın emri ayrı, iradesi ayrıdır. Allah bir şeyi emredince onu istemiştir denemez. Nitekim, İblis'e: "Secde et!" emrini yöneltmiştir ama iradesi (içsel isteği) kendisinden başkasına secde edilmemesi yönündedir. İblis bunu bildiği ve tevhite aykırı bulduğu için Adem'e secde etmeyi reddetmiştir.
    İblis'in büyük ıstırabının arkasında da bu emir-irade farkı yatmaktadır. Hallâc, emir ile irade arasında kalmaktan doğan bu ıstıraba işaret ederken şu ünlü beyti önümüze koyuyor:
    "Onu suya fırlattı, elleri başı üstünde bağlı
    Ve seslendi ona: 'Dikkat et, sakın ıslanma!"
    İblis'in, bu paradokstan doğan ıstırabı, Hallâc sonrası şairlerce de dile getirilmiştir. Bu noktada, ünlü sufı şair Senai (ölm. 545/1150)nin "İblisin Feryadı" şiirinin altım çizmek gerekir3.
    Hallâc'ın bu kıyamet koparan yaklaşımı, İslam düşünce tarihinde derin izler bırakmış ve art arda bir yığm yeni yaklaşıma vücut vermiştir. Örneğin, Ah¬med Bin Yahya el-Murtazâ (ölm, 840/1337), bu Hallâcî İblis görüşünü peygamberler konusunda şu soruyla yeniliyor: "Resuller ölüme yenik düşürülür-ken İblis'in kıyamete kadar bâkî tutulmasının hikmeti nedir?" Cevap şu oldu: "Kendisinden müstağni kalamayacağımız tek varlık Allah'tır. Nebilere gelince, Allah art arda nebi göndererek insanları tek peygambere bağlı kalmaktan kurtarmıştır. İblis'e gelince, Allah onun yok edilmesinde yarar görseydi elbette onu yok ederdi. Onun kıyamete değin yaşatılmasında bir zarar görseydi elbette onu yaşatmazdı. Demek oluyor ki İblis'in ölümüyle doğacak zarar, yaşamasıyla vücut bulan zarardan daha büyüktür."4
    2 Bk. İkbal,
    The Development of Metaphysics in Persia, Lahor 1964, s. 13
    3 Bu konuda bk. Schimmel,
    Mystical Dimensions of Islam, Chapel Hill, 1975, s. 194-195.
    4 Ahmed b. Yahya b. el-Murtazâ (pim. 840/1337), el-Munye ve'l-Emel, s. 2.
    5
    "Musa, İblis'e sordu: 'O'nu hâlâ hatırlar, anar mısın?' İblis cevap verdi: 'Ey Mûsa, oluşturduğu olayla birlikte yaratılan düşünce hatırlanmaz, hatırlanamaz. Aynı anda hem ben anılıyorum, hem O!"
    Şeytan, kendisinden Allah'a sığınmayı ifade eden istiâze cümlesi (Kovulmuş şeytandan Allah'a sığınırım) her okundukça Allah ile birlikte anılmaktadır. Şeytan bunu, bir seçkinlik olarak görmektedir. Ve bu seçkinliğini ifadeye koymaya şu sözlerle devam etmektedir:
    "Zikri zikrim, zikrim zikri, aynıyız,
    Birbirini anan beraberleriz."
    "Hizmetim şimdi daha arı, vaktim daha bol, zikrim daha parlak. Çünkü eskiden O'na kendi zevkim için hizmet etmekteydim, şimdiyse O'nun arzusu uğruna didiniyorum. Biz, engelleme, savunma, zarar ve kâr arzusundan arınmışız."
    Şeytan bu sözleriyle göstermek istemektedir ki, Allah'ın emir gibi görülen o imtihanıyla başlayan devre, aslmda benim O'na karşı çalışma devrem gibi görülür ama işin esası öyle değildir. Bu imtihan, onun gizli arzusuna uygun olarak beni onun çizdiği yönde faaliyetin tam İçine sokmuştur. Övünmeye devam ediyor, daha doğrusu Hallâc, şeytanm konumunu övmeye devam ediyor:
    "Biricik yaptı beni, vecde getirdi. Şaşkınlığa îtti beni ve kovdu: Ki karışmayayım ihlas sahipleriyle. Ağyardan uzak tuttu beni, gayretim yüzünden, değiştirip yeniledi beni, hayretim yüzünden, hayretlere attı beni gurbetim yüzünden. Mahrem tuttu beni sohbetim yüzünden, çirkinleşti rdi beni midhatim (övülmem) yüzünden. Dokunulmaz kıldı beni hicretim yüzünden. Gönül gözüyle görmem yüzünden küstü bana. Vuslatım yüzünden gönül gözüyle görme imkânı lütfetti bana."
    "Ayrılığım yüzünden vasletti (kavuşturdu) beni, arzu ve isteklerimin güçlülüğüyle çetinliği yüzünden fasletti (ayrılığa mahkûm etti) beni." -
    "O'mın hakikati üzerine yemin olsun ki ne tedbirde hata ettim ne de takdiri reddettim. Tasviri değiştirmeye kalkışmış da değilim."
    "Bu oluşlarda benim kudretimin de etkisi vardır."
    "Bana ebedler boyu ateşiyle azap etse de O'ndan gayrısına eğilmem. Ne bir kişi önünde secde ederim ne de bir ceset huzurunda diz çökerim. Ne oğul tanırım ne karşıt; davam sadıklar davasıdır."
    "Aşk konusunda gerçek bağlılardanım ben!"
    6
    "Bir adı da Azâzîl olan şeytan hakkında çok şey söylenmiştir. İşte onlardan biri: 'O, hem göklerde hem yerde daı (çağırıcı) idi. Gökte, meleklere daîlik yapmaktaydı; onlara iyilikleri, güzellikleri gösteriyordu. Ve yerde, insanların dâîsidir; ama onlara çirkinlikleri, kötülükleri gösteriyor..."
    "Çirkini tanımayan, güzeli hiç tanıyamaz."
    "İblis ve Firavun'la fütüvvet (gençlik, atılganlık, asalet, sadakat ve fedakârlık) konusunda tarüştım. İblis şöyle dedi: 'Eğer secde etseydim fütüvvet benden uzaklaşırdı.' Firavun da şöyle konuştu: 'Ben O'nun resulüne mansaydım fütüvvet makamından düşerdim.' Ben de şöyle dedim: 'Sözümden ve davamdan dönseydim fütüvvet yaygısından dışarı atılırdım."
    İblis, kendisinden başkasını 'gayr' görmeyince, 'Ben ondan üstünüm!' dedi.
    Ve Firavun, toplumu içinde hakla bâtılı ayıracak olanı tanımayınca: 'Sizin için benden başka herhangi bir ilah tanımıyorum!' (Kur'an; Kasas, 38;Zühruf, 51) dedi."
    "Ben dedim ki: 'Eğer O'nu tanımıyorsanız eserlerini tanıyın. İşte o eser benim! Ben, hakkım, hakla hak olarak ebediyen devam edeceğim!"
    "Dostum ve üstadım, İblis ile Firavun'dur!"
    Hallâc, sözüne bağlılık ve davasında atılganlık sembolü olarak İblis ile Fi-ravun'u görüyor ve bu açıdan onları üstat ve dost kabul ediyor. Bunu ne için yaptığını da şöyle açıklıyor:
    "İblis, ateşle tehdit edildiği halde davasından dönmedi. Firavun da öyle. Denizde boğuldu da iddiasından yine vazgeçmedi. Ve asla aracı kabul etmedi."
    Hallâc'ın bu tezi, İblis için geçerlidir ama Firavun için geçerli değildir. Çünkü, Yunus Suresi 90-92. ayetlerin açıkça bildirdiğine göre, Firavun deniz suları üstüne çullandığında tövbe etmiş ve: 'Musa'nın Rabbi'ne İnandun!' demiştir. Yani önceden reddettiği o aracıyı, Musa'yı kabul etmiş, onun gösterdiği Tan-n'ya imanını dile getirmiştir. Ama İblis, ebedî lanet ve acı bir azapla tehdit edildiği halde Allah'a secdeyi bir başka varlıkla paylaşmayı asla kabul etmemiş, yani davasma gölge düşürmemiş, böylece saf ve katıksız tevhidin tek temsilcisi olduğunu kanıtlamıştır. Hallâc, imanını lekelememe konusunda İblis'in işte bu kararlılığını İzlediğini şu sözlerle ifadeye koyuyor:
    "Ve ben, öldürülsem, asılsam, elim-ayağım doğransa yine dönmem sözümden.!"
    7
    Ve aynen öyle olmuştur. Eli-ayağı doğrandığı, kafası kesilip cesedi yakıldığı halde 'Ben hakkım' (Ben yaratıcı gerçeğin bir tecellisiyim) sözünden dönmemiştir.
    "İblis'in adı, Tanrı'nın adından türemişti; sonradan, Azazîl şekiinde değiştirildi."
    "Azâzîl kelimesindeki 'Ayn' İblis'in gayesinin ululuğuna, 'Zâ' gayre-tindeki değerin artışının fazlalığına, 'Elif ülfetinin büyüklüğüne, ikinci 'Zâ' makamı için gösterdiği zühde, 'Ya' kendi ululuk ve yüksekliğine sığınmasına, 'Lam' ıstırap ve imtihandaki mücadelesine işarettir."
    Hallâc'ın Azâzîl sözcüğünün harflerinin, sırasıyla şu kelimelerin baş harfleri olduğunu düşünüyor: "Ulüvv" (yücelik), "ziyade" (fazlalık, artış) ve "zühd" (iğreti-ölümlü şeylere değer vermeme), "ülfet" (dostluk, sıcaklık, vefa), öz benliğe âidiyet (Ya-i nisbenin yorumu), "cedel" (diyalektik, tartışma ve mücadele).
    Azâzîi'in etimolojik yapısı konusunda neler söylenebilir?
    Yahudi-Hıristiyan kaynaklarda azazei, azael, hazazel şekillerinden biriyle geçen ve Arapça'ya azâzîl şeklinde yerleşen bu sözcük "Tanrı'mn kuvvetlendirdiği" anlamındadır. Bundan da anlaşılır ki İbranî gelenek de İblis'i, Tan-rı'ya karşı bir kuvvet olarak değil, Tanrı'nın belirli hikmetler yüzünden ortaya sürdüğü bir kuvvet olarak görmektedir. İbranî gelenekteki İblis-azâzîl anlayışının ayrıntılı tanıtımı, Yahudilerin ünlü Enoch (Hanuk: İdris) kitabında yer almaktadır. Burada azazîl ve iblis sözcükleri aynı kötülük prensinin değişik adlarıdır. Sonuçta her ikisi de şeytandır.5
    İbranî-Eski Ahit İblis anlayışı, aynen İslam'daki gibi, hayır ve şer için iki ilah düşünmeyi engellemek üzere, İblis'i Tanrı'mn bir emir eri gibi tasavvur etmektedir. Yani İblis meselesinde bir düalite değil, Tanrısal plan söz konusudur. Russell'ın "İbranî şeytan kavramı düaliznıe yaklaşır" (Russell; Şeytan, 257) sözünü ihtiyatla karşılamak gerekir. Bana göre, durum bunun tam tersidir: Azâ-zîl-İblis, tanrısal planın bir enstrümanı, Tanrı'mn bir piyonudur. İki kutuptan oluşan varlık ve oluş gerçeğinin hayır ve şer kutbu aynı kuvvette geçerli ve anlamlıdır. Ancak insandan istenen, hayır kutupta yer almasıdır. Bu gerçek, ünlü Türk sûfî düşünürü, Ahmed Amîş el-Halvetî (ölm. 1920) tarafından şöyle ifade edilmiştir: "Rabbim, hayrın da haktır, şerrin de ama bu kulundan şerrin zuhur etmesin!"
    S Bk; Jeffrey Burton Russell, Şeytan (çeviri), İstanbul (Kabala yay.), 1999, s. 240.
    8
    Mevcut Tevrat, biri Tanrı'ya, ötekisi Azâzîie sunulacak iki kurban keçiden söz etmektedir. (Levililer, 16/8-10) Kurban keçilerden ikincisi yani azâzîie sunulanı İsrailoğullarrmn günahlarını çöle taşıyan bir araçtır. Günah keçisi deyimi de buradan gelmektedir. Tam bu noktada, modern satanizmde keçinin tuttuğu yeri ve oynadığı rolü hatırlamamız gerekir.
    Azazil sözcüğünü tahlilinden hareketle, Hallâc'ın gözünde İblis'in, şu değerlerin temsilcisi ve kararlı bir savunucusu olduğunu söyleyebiliriz:
    1. Gayelerin, ideallerin yüksekliği,
    2. Dürtü ve heveslerin yüksek düzeyli oluşu,
    3. Kuvvetli, vefalı dostluk,
    4. Zühd, fedâkârlık, cömertlik,
    5. Kendi imkanlarıyla iş görme, başkalarının himmet ve desteğine sığınmama,
    ö.Istırap, mücadele.
    "Tanrı, İblis'e sordu: 'Secde etmiyor musun ey boynu bükük pejmürde?" Cevap verdi İblis: 'Ben, aşıkım, aşık her zaman boynu bükük ve pejmürdedir. Bak, böyle olduğunu sen de söylüyorsun. Oysaki o apaçık konuşan kitapta okuduğuma göre, benim aleyhime iş yapılamaz. Bu nasıl oluyor, ey Zü'l-Kuvvetil-Metîn? (Ey sarsılmaz gücün sahibi)."
    "Sen beni ateşten yaratmışken nasıl eğilirdim dem'e? O ki yaratıldığı şey, çamurdur. Uyuşmayan iki şey ateşle çamur!"
    "Ben hizmette ondan eskiyim,
    Kıymette ondan ulviyim,
    İlimce daha bilgiliyim,
    Ömrü uzun olan da benim."
    "Hak ona şöyle dedi: 'Seçme yetkisi bende, sende değil!' Cevap verdi İblis: 'Seçmelerin, takdir etmelerin tümü senin! Benim seçimim de senin. Evet, benim için de sen seçtin, ey her şeyi Yaratan-Yapıp eden! Adem'e secde etmemi emrettiğin halde irade etmemekle beni engelleyen de sensin!"
    "Sözlerimde hata ettimse uzaklaştırma beni senden! Çünkü yakarışları işiten sensin! Ona secde etmemi düeseydin elbette ki bu emre itaat ederdim."
    "Arifler İçinde seni benim gibi iyi tanıyan birini bilmiyorum."
    9
    "Ey dostum! Ona Azâzîl denmiştir. Çünkü o azledildi. Daha doğrusu o, öz saltanatı içinde azledilen biriydi. Başlangıcından sonuna varamadı; çünkü nihayetinden çıkamadı mülk ve saltanatının."
    Ünlü sahabi müfessir Abdullah İbn Abbas (ölm. 68/687) şu kanıdadır: Azâzîl, İblis'in, melekler arasından kovulmadan önceki adıdır. O zamanlarda İblis yeryüzünde bulunuyordu ve meleklerin ilimde en yükseği idi. Kibirlenmesi bu yüzdendir. Yine İbn Abbas'a göre, İblis, meleklerin yeryüzünü imarla görevli olan cin takımmdandrr.6
    Anlaşılan o ki, İbn Abbas, yani Asrısaadet'in en büyük Kur'an yorumcusu sayılan hirsalıabî bile, İblis'in son tahlilde, yeryüzünde yapıp edici, değer üretici bir güç olduğunu kabul ediyor. Hallâc'dan, yaklaşık üç yüz yıl önce...Hallâc'ın İblis görüşü, İbn Abbas'ın birkaç cümle ile ifade edilen görüşünün, şairane bir açılımı olarak görülebilir. Bununla beraber Hallâc, İblis'e şu ithamı yöneltmekten geri kalmıyor:
    "Onun ortaya çıkışı, fesat ve fitnesinin şaşmazlığmda ters dönmüş, heyecanının ve yanarcasına kızgınlığının ateşiyle şûlelenmiştir."
    Ünlü Hallâc yorumcusu Ruzbihan Baklî (Ölm. 606/1209) İblis ile ilgili bu paragrafı şöyle yorumluyor: "İblis, başlangıçta nardan (ateşten) nura (ışığa) geçmişti; ancak nuru ödünç idi. Bu yüzden ters dönüp yeniden nara geçti..."'
    "Onun sert ve katı toprağı, kısırlaştırıcı ve ayıklayıp soyucudur. Onun gafil yakaladığı elden gitmiş, onun eline düşenin işi bitmiştir."
    "Tevhit yolunun en seçkin sözcüleri onun kapısında dilsiz düştüler; ârifler öğrendiklerinden ve öğrettiklerinden utandılar. Onlar içinde secdeyi en iyi bilen yalnız oydu. Varlıkların, gerçek varlığa en çok yaklaşanı, en çok gayret göstereni o, ahdine en vefalısı, Tanrı'ya en yakın olanı oydu."
    "Melekler Adem'e secde ettiler, müsaade üzerine. Ve İblis secde etmemekte direndi: Uzun bir zaman geçirmişti müşahede (Tanrı'yı görme) üzerine."
    Hallâc'ın bu son cümlesi, büyük yorumcusu Baklî tarafından şöyle açıklanmıştır: "İblis'in bu müşahedesi, melekut alemini (ruhsal âlemi) müşahede idi; Tanrı'yı müşahede değil. Eğer Tanrı'yı müşahede olsaydı, onun için 'Kâfirlerden oldu' (Bakara, 34) denmezdi."8
    6 Bk. Taberi. Ebu Cafer Muhammed b. e]-Cerir Tarihu'İ-Umemi ve'l-Mulûk, Beyrul 1967, 1/86.
    7 Baklî, Ruzbihan eş-Şirazî, Şerhu'$-$aihıyyat, Tavâsîn, Ezel ve İltibas bölümü, Tahran Paris (H. Corbin
    nşr.) 1966,
    8 Baklî, Şalhıyyat, aynı bölüm
    10
    Ne ilginçtir ki, Hallâc'rn, hamle, kararlılık ve yaratıcılığın bir tür sembolü gibi gösterdiği İblis hakkındaki son sözleri, onu kibir ve inadına yenik düşen bir sapık olarak göstermektedir. Şöyle diyor:
    "Nihayet işleri karmakarışık hale geldi. Kötü zanlara kapılmıştı. 'Ben ondan üstünüm!' diye tutturdu. Örtüler arkasında kaldı; toprakta kıvranıp durdu. Azap gerekli olmuştu artık. Ebedler boyu azap..."
    Bu sürpriz bitiş, Baklî tarafından şöyle değerlendiriliyor: "İblis, görünüşte davasına sadakatinden öyle davranmıştı. Ama durum bunun aksinedir: Onun böyle davranması iç aleminin tevhidin aksine seyretmesindendîr. Ortada Adem-İblis diye bir ayrım yoktu ki...'Orta' diye bir şey yoktu kL.Eğer gerçek tevhit ehli isen Allah'a kafa tutmak da ne demek oluyor?! Gerçek tevhit ehli, kafa tutmak şurada kalsın, Hakk'ın kudretinden başka bir şey göremez."9
    II. Ahmed Gazâlî: Aşk Üstadına Saygı
    Tam adı Mecdüddin Ebu'I-Fütûh Ahmed b. Muhammed el-Gazâlî olan Ahmed el-Gazâlî (ölm.520/1126)nin ana eseri "Sevânihu'l-Uşşak" , İblis ve aşk meselesinde onun en sadık ve seçkin öğrencisi olan şehit veli Aynulku-dat Hemedânî (525/1131) tarafından "Lavâih" adıyla Farsça'ya çevrildi. Ahmed Gazâlî'nin İblis'le ilgili düşüncesinin kısa özeti şudur:
    "Tevhidi İblis'ten öğrenmeyen zındıktır."10
    Gazâlî için İblis, aşk ve sebatın elle tutulur tek örneğidir. Allah'ın "Adem'e secde et!" emrine karşı çıkışı da Allah'a olan bağlılık ve aşkınm bir zorlamasıdır. Böyle bir olgu, İblis'i ne tevhit dışına çıkarır ne de ondan tevhit dersi alınmasına engel olur. Tam aksine, bu olgu İblis'i tevhit meselesinde esas öğretici ve örnek konumuna yükseltir.
    Gazâlî'nin, İblis'i aşk üstadı olarak öne çıkaran görüşü, kendisinin en seçkin öğrencisi olan Aynulkudat Hemedânî tarafından çok daha ileri boyutlara götürülerek temsil edilmiştir. Aynulkudat'm, üstadı Gazâlî'den bir farkı da şiirdeki derinliğinin ve felsefî konuları şiir yoluyla ifade edişteki üstünlüğüdür.11
    9 Aynı eser, aynı bölüm.
    10
    Massigno
    n Louis, Recueil de Textes Inédits Inédits Concernían l'Histoire, de la Mystique en Pays d'Islam,
    s. 96.
    11
    B
    u konuda bk, Schimmel, The Mystical Dimensions of Islam, s. 196.
    11
    III. Âynulkudat Hemedânî: İblis ve Mustafa Sırrı
    Gazâlî'nin en seçkin öğrencisi olan Âynulkudat Hemedânî, üstadı Ah-med'i "Efendim, rehberim ve sultanım" diye anmaktadır. O, İblis'le ilgili düşüncelerini daha ilerleterek ve daha açık bir dille ifade ederek topladığı husumet yüzünden 33 yaş gibi genç bir çağında, Hemedân'da derisi yüzülerek katledildi. Cesedi, ders verdiği medresenin girişinde bir süre asılı tutulduktan sonra üzerine yağ dökülerek yakıldı.
    Âynulkudat, İblis'le ilgili düşüncelerini Temhîdât adlı Farsça eserinde sergiler. Bu eserin özellikle onuncu bölümü, göklerin ve yerin esasını Mu ham-med Mustafa ile İblis ışığının oluşturduğunu anlatır. Temel fikir şöyle ifade edilmiştir: "Göklerin ve yerin esası ve bunların dayandıkları gerçek iki ışıktan ibarettir: Muhammed Mustafa'nın ışığı, İblis'in ışığı..."12
    Aynulkudat'a göre, aşk, iddia ve erdiriciliğin iki temel temsilcisi vardır: Hz. Muhammed, İblis. Gerçeğe varmak için bu ikisini rehber edinmek gerekir. Rehber edinmek, mutlaka uymayı gerektirmez. Kendisine uyulmaması gerektiğini bize anlatan kişi veya güç de bir rehberdir. Tabiî ki birincisi keyifli bir rehber olurken ikincisi zorluklara, sıkıntılara, keyifsizliklere dayanmayı gerektiren bir rehberdir. Şeytanın böylesine suçlanmasının sebebi belki de budur.
    Yeni Ahit'te ve buna bağlı olarak Hırisityan teolojide İblis, İsa'nın karşıtını, daha doğrusu karşıt ilkesini sembolize eder. Hallâc-Gazâlî-Hemedânî sisteminde de İblis, Muhammed'in karşıtı olan ilkenin sembolüdür.
    Gerçeğin, cemal (güzellik, mutluluk, rahatlık, rahmet) şeklinde tecellisi Muhammed Mustafa'dadır ki o "Biz seni âlemlere rahmet olman dışında bir şey için yaratmadık." (Enbiya, 107) ayetinde ortaya konmuştur. Aynı gerçeğin celal (çirkinlik, kahır, ıstırap ve mutsuzluk) tecellisi İblis'te vücut bulmaktadır ki o, "Lanetim kıyamet gününe değin senin üstündedir." ayetinde ifadeye konmuştur.13
    Aynı gerçek İblis'te dalâlet, Hz. Muhammed'de rahmet ve hidayet şeklinde tecelli etmektedir. Bu ikisi gerçeğin varlığı ve fonksiyonel olması için kaçınılmazdır. Bunların birini iyi, ötekini kötü ilan etmek bizim kısır bakışımızın bir sonucudur. Esasta bu ayrımlar mecazîdir; gerçeğin özüne-ruhuna ilişik değillerdir.
    Tanrısal aşkın bütünlüğü, Hz. Muhammed ile İblis'in birlikte düşünülmesi ve yüceltilmesiyle ele geçer. Onlar, çift kutuplu gerçeğin karşılıklı uçlarıdır;
    12 Âynulkudat, Temhîdât, Tahran 1341, s. 258.
    13 Aynı eser, s. 73.
    12
    biri ötekisiz düşünülemez. Ezelden ebede, tüm oluş ve erişler iki nurun aydınlığıyla gerçekleşir: Muhammed Mustafa'nın nuru, İblis'in nuru...14
    İblis-Muharnmed ilişkisi dertle deva ilişkisine benzer. Tekamül için bu ikisi de gereklidir. İblis'ten dertlenen Mustafa'dan deva bulur. Bu, bu şekilde devam edip gider.
    İblis küfrü, Mustafa imanı sembolize eder. Küfür ile iman da birbirine muhtaçtır. Küfür fenayı (ölümlülüğü) iman bekayı (sonsuzluğu) temsil eder. Ve fena olmadan beka anlaşılmaz.15
    Yaratıcı tek olduğuna göre ışık ve iman gibi karanlık ve sapıklık da Tan-n'nın mahlûkudur. Bu mahlûklardan biri (hidayet) Muhammed'e, ötekisi (dalâlet) İblis'e havale edilmiştir. Yani Muhammed de İblis de Tanrı'nın verdiği görevi yapmaktadır.
    Aynulkudat'ın hareket noktası şudur: Tanrı'nın isimleri zıtlık ilkesine göre düzenlenmiş isimlerdir. Bu isimlerin her biri kendisinin zıddıyla bilinir. Bu isimlerin, varlık ve oluşta cemal ve lütuf ifade edenlerini Hz. Muhammed, celal ve kahır ifade edenlerini İblis temsil etmektedir. O halde İblis de Muhammed kadar gereklidir.16
    Bu noktada insanın durumu da diğer varlıklardan çok farklıdır. Diğer varlıkların her biri tek görev yapmak üzere şartlanmıştır. İnsan ise özgürlüğü kullanmak üzere şartlanmıştır. Onun için seçme imkan ve yetisi insanın bir tür mecburiyetidir. Her varlık bir şeye müsahhardır, yani yaratılıştan mecbur ve mahkûm edilmiştir; insan da özgür seçme imkanım kullanmaya müsahhardır. Su için söndürmek, ateş için yakmak nasıl onların doğası ise insanın doğası da özgürlüktür. İnsan bunun için sorumludur; ürettiği işleri kendisi yarattığı için değil.
    O halde İblis de, tıpkı Mustafa gibi Tanrı'nın iradesine uygun olarak görevini yapıyor. Bu görevin dalâlet (karanlık ve sapıklık) kutbunda olması İblis'i görev yapmayan varlık durumuna düşürüp Tanrı'nın iradesi dışına çıkarmaz.17
    Tam bu noktada bir Kur'ansal gerçeği ifadeye koyalım: Kur'an'da, Allah'ın yani göklerin ve yerin nuru olan (Nur Suresi,) ışığın isim-sıfatları yani Es-mâü'f-Hüsna (eğer tamlama şeklindekileri de sayarsak) 99'dur. Kur'an'da, göklerin ve yerin karanlığı, karanlık ilkesinin kotarıcısı olan şeytanın adı da tam 99 kez geçiyor: 88 yerde şeytan kelimesiyle, 11 yerde İblis kelimesiyle.
    14 Aynı eser, s. 30.
    15 Aynı eser, s. 232-233.
    16 Bk. Hamit Algar, "Eblis", Encyclopaedia Iranica, 7/656-661.
    17 Aynı eser, s. 189-190.
    13
    Bir başka ürpertici gerçek de şudur: Kur'an'da melek kelimesi de tam 88 yerde geçmektedir. Melekler, "Allah'ın kendilerine emrettiği konularda asla isyana gitmezler, kendilerine emredileni yerine getirirler." (Tahrim, 6) Yani onlar Rahman'ın ışık ilkesini işletmede görev yapan emir erleridir. Şeytan ise, yine aynı Rahman'ın karanlık ilkesini işletmede görev yapan emir eridir. Ve Kur'an, bu iki prensip arasında 88'e 88 bir eşitlik olduğuna dikkat çekmiştir. Yani, yaratılışı özgürlükle eşitlenmiş insan, eşit güçte iki merkezin ortasında-dır. Kendi seçimiyle bu yana veya öteki yana gidecektir.
    Tartışmasız olan şudur: Sonuçta, Tanrısal plandan baktığımızda bir düali-te (ikilik, iki ilahlılık) yoktur. Tek ilah, tek Yaratıcı esastır. Işık ve karanlık kuvvetleri O'nun emrinde, onun planına uygun olarak hareket etmektedirler.
    İnsanın farkı, kendisine ışık veya karanlık kutupta yer alma karakteri verilmek yerine, seçim karakteri verilmiş olmasıdır. İnşam sorumlu kılan ondaki özgürlük, serbest seçim fıtratıdır.
    Tanrı, İblis'e verdiği laneti de tıpkı Âdem'e verdiği ruh gibi kendine nispet etmiştir, dem için ""Ona ruhumdan üfürdüm" demiş, İblis için de "Lanetim üzerine olacak" buyurmuştur. Gerçek olan şu ki Âdem'de de İblis'te de Tanrı'dan bir şey vardır. Birinde celal, birinde cemal...18
    Mustafa da Tanrı'dan bir ışıktır, İblis de. Fark şu ki, Mustafa Tanrı'nın nurundan bir ışık, İblis ise Tanrı'nın narından (ateşinden) bir ışıktır. Nitekim Cenabı Muhammed Mustafa şöyle buyurmuştur: "Allah benim ışığımı kendi izzetinin nurundan, İblis'in ışığını ise yine kendi izzetinin narından yaratmıştır.""
    Tanrımıı Rahman ve Rahîm (seven, esirgeyen, bağışlayan) sıfatları olduğu gibi Cebbar (zorlu, dilediğinde ezen) ve Mütekebbir (yüceliğin mutlak sahibi) sıfatları da vardır. Muhammed bu sıfatların Rahman ve Rahîm olanına, İblis ise Cebbar ve Mütekebbir sıfatlarına mazhar kılındı. Yani Mustafa'da rahmaniyet, İblis'te cebbariyet tecelli etti. Unutulmaması geren şu ki bu tecellilerin ikisi de haktır.20
    Tanrı, melekler âlemine açık bir biçimde "Âdem'e secde edin!" emrini verirken, görünmeyen âlemin derinlerinden İblis'e: "Benden başkasına secde etmeyin!" diye seslendi.21
    18 Aynı eser, s. 225-226.
    19 Aynı eser, s. 267.
    20 Aynı eser, s. 227.
    21 Aynı yer.
    14
    Bu anlayış daha da ileri götürülmüştür: 17.yüzyılın başlarında yaşayan bir Bengalli şair, Seyyid Sultan, kaleme aldığı İblisnâme'de şunu savunuyor: Allah, şeytanı lanetledikten sonra bile, meleklere, üstadlan olan İblis'i takdis etme emrini vermiştir. O gerçi bizatihi melek değildi ama meleklere hocalık yapmıştı. Melekler üstadlarına saygıda kusur etmemelidirler.
    Seyyİd Sultan'nm bu tezi desteklemek için yaptığı şu benzetme ise gerçekten şaşırtıcıdır. Ona göre, meleklerin lanetlenmiş İblis'i takdis emri almaları, bir müridin kötülükler sergileyen şeyhini yüce bilmek zorunda olmasma benzer. Mürit, şeyhi gerçek bir İblis de olsa ona itaat ve sadakat zorundadır.22
    Tıpkı İblis gibi, Mustafa'nın da günahı vardır. Eğer olmasaydı Tanrı onun için "Allah senin geçmiş ve gelecek günahını affetsin..." (Fetih Suresi, 2) şeklinde hitap gelir miydi? Fark şuradadır: İblis'in günahı İblis'in Tanrı'ya aşkıdır; Mustafa'nın günahı ise Tanrı'nın ona aşkıdır.23
    Fütüvvet ve aşk yolunun en büyük iki yolcusu Mustafa ile İblis 'tir. Diğerleri bu yolun sadece tıfıllarıdır. Oluş ve erişin tüm iniş-çıkışları, tüm dava ve kavga Mustafa ile İblis arasında dönüp duruyor...24
    Tanrı'ya ancak aşk sayesinde ulaşılır. Ve İblis'i dışlayarak ne aşkı, ne Tanrı'yı ne de hayatı ve gerçeği tanıyabiliriz. Tanrı'ya aşk iki parçaya bölünüp biri bir ere, diğeri bir başka ere verildi. Birinci er Mustafa, ikincisi İblis'tir. Mustafa'ya verilen aşktan bir zerreye sahip olan mümin hale gelir. İblis'e verilen aşktan bir zerreye sahip olan ise ya kafir, ya mecusi, yahut da putperest hale geliverir—Müslümanlıktan putperestliğe kadar bütün yollar Tanrı yolunun değişik konak yerleri, değişik menzilleridir.25
    IV. Muhammed İkbal: Yaratıcı Benlik Ateşi
    Son birkaç yüzyılın en büyük Müslüman düşünürü sayılan Muhammed İkbal (ölm.l938)'in şeytan anlayışında, diğer konularda olduğu gibi, Mev-lâna'nm rolü belirleyicidir.
    Mevlâna'ya göre, İblis takdis edilecek bir varlık değil, acınacak bir varlık olarak öne çıkarılmalıdır. O, tek gözlüdür. Adem'in içindeki hazineyi görememesi de bundandır. Aslında o aşkı bilmemekte, tek gözünün saplandığı zekayı, aklı her şey sanmaktadır.
    22 Bk. Schimmel, The Mystical Dimensions of İslam, s. ¡93; Gabriel's Wing, s. 208.
    23 Aynı eser, s. 229.
    24 Aynı eser, s. 223.
    25 Aynı eser, s. 284-285
    15
    İblis kurnazdır ama, aşktan yoksun olduğu için hem kendine hem de başkalarına acı vermektedir. O, umutsuz, çaresiz, yalnız, ayrılık derdiyle melankolik hale gelmiş bir bahtsızdır.
    İblis'in İkbal'de büründüğü renk ve desenler, kendinden öncekilerden büyük ölçüde farklıdır. O bir yerde İblis anlayışının omurgasını veren şu Farsça mısraı önümüze koymaktadır:
    "Zîrekî'z İblis o ışk ez dem est:"
    "Akıl İblis'ten, aşk dem'dendir."
    İkbal, aşkla Adem'i, akılla İblis'i eşitleyen bu yaklaşımını garip bir yolculuğa çıkarır ve şu noktaya vardırır: Akıl Batı'nın karakteristiğidir, aşk Doğu'nun.26 Çünkü İkbal şöyle düşünüyor: Allah dünyanın Batı'smı İblis'e verdi, Doğu'yu kendine ayırdı.
    İkbal'in, bütün dehasına rağmen, burada, Batılı sömürgecilere duyduğu öfkeden evrensel ilkeler çıkarmaya kalkarak yanıldığım ve bütün ruhuyla bağlı olduğu Kur'an'ın onaylamayacağı bir tespit yaptığını söylemek zorundayız.
    İkbal'in İblis anlayışı üzerinde bir hayli yazılmıştır. Biz onun İblis anlayışı hakkındaki değerlendirmemizi, "Hallâc-ı Mansûr ve Eseri" adlı çalışmamızın "Hallâc'ın Etkileri ve İkbal" bölümünde aynntıladık. Burada tekrara gitmeyeceğiz.
    İkbal'in İblis anlayışını merak edenlere, anılan eserimizin o bölümüyle İkbal'in ana eseri "Câvidnâme"nin en hayatî bölümü saydığımız "Müşteri Feleği" bölümünü okumalarını önereceğiz.
    İkbal'in İblis anlayışı ile ilgili Batı dillerindeki çalışmaları tanımak bakımından Schimmel'in değerli eseri "Gabriel's Wing" özel bir önem taşımaktadır.
    26 Bk.
    Schimmel
    , Gabriel's Wing, Leiden 1963, s. 136.