• Harry Potter ve Sırlar Odası |3+/5|

    Sihrin asa ile yapılması bana garip gelmiştir her zaman. El varken asa ile yapmak, varlığını sorguladığım bir olguydu. Harry Potter özelinde söylemiyorum bunu. Bir eşya vasıtası ile büyü yapılan bütün fantastik evrenler için söylüyorum. Ancak şimdilik, konumuz Harry Potter ve ikinci kitabı üzerine konuşacağız bugün.

    İlk kitabın çevirmeni Ülkü Tamer’di ve okuduğunuz esnada bunu hissediyordunuz. Bu çeviri Sevin Okyay’a ait. Kötü bir çeviri değil kesinlikle ama Ülkü Tamer’in çevirisinden sonra bir şeylerin değiştiğini okurken sezebiliyorsunuz. Bu büyük bir sorun mu? Çok değil. Zaten okuyan kimse bunu önemsememiş ya da fark etmemiş olmalı ki, bundan bahseden kimseyi görmedim.

    Harry Potter’ın, Hogwarts isimli büyücülük okulundaki ikinci yılını anlatan kitabımızda yine yok yok. Gerek arkadaşlık gerek dostluk gerekse gerçek sevgi üzerine bize birçok şey öğreti… Yok hayır. Bunlardan bahsetmeyeceğim. Kitabın konusu spoiler vermeden şöyle açıklanabilir. Harry Potter, ilk okul yılının ardından yaz tatilini evde geçirmiştir ve okula gideceği için heyecanlıdır. Ancak daha önce hiç görmediği bir ‘ev cini’ gelip ona okula gitmemesi gerektiğini, okulda bir komplo düzenlendiğini söyler. Harry’nin de kitap boyunca bunu araştırmasını okuyoruz.

    İlk kitaptan daha çok beğendim. Sanırım her kitap bir öncekinden daha iyi olacak ve seri yedinci kitapta zirve yapacak. Kitabı benden önce okuyanların yorumlarına göre böyle bir izlenim çıkardım. Bir süre yükselen ama bir noktada takılan ya da tökezleyecek gibi değil.

    İkinci kitaba geri dönersek, ilk kitaba benziyordu. Yatılı bir okuldaki bir grup arkadaşın okul kurallarına karşı gelerek okulu kurtarma macerası zaten ne kadar farklılaşabilir? Önceki kitaptan farklı olarak Gilderoy Lockhart mevzusu vardı. Lockhart mevzusunun sonucunu beğenmemiş olsam da, bütün kitap boyunca o karakterin sahnelerini okumak eğlenceliydi.
    Kitabın severleri bu serinin bir çocuk kitabı olarak yazılmaya başlandığına fazla hiddetle karşı çıkıyor bence. Tamam, belki son kitap yetişkinler içindir ve içinde kopan kovalar, bağırsaklardan beslenen hamamböcekleri falan vardır ama ilk iki kitabın on-on iki yaşı odak aldığını kabul edebiliriz. Her şey fazla keskin çizgilerle belirlenmiş çünkü. Malfoy’un Harry’e olan düşmanlığı çok net. Daima düşman ve hiçbir şekilde sapmıyor. İleride değişecek ya da bu mevzu derinleşecek mi bilmiyorum. Muhtemelen evet ama ilk iki kitap nezdinde bu ve bunun gibi olaylar kalın çizgilerle çekilmiş.

    Bu genelde çocuklar için yapılan işlerde sıkça görülen bir durum. Buradaki ‘çocuk’ lafını hakaret olarak algılamayın. Çocuk kitabı okumak kötü bir şey değil. Az önce kitap için on-on iki dedim ama şu anki yaşımla okuyorum. Lockhart kısımlarında güldüğümü de söyledim. Demek istediğim, bunu kabullenmekte bir şey yok.

    Hikayeye dönecek olursak, hikayenin açıklamasında bahsedilen, kurulmakta olan komplo sürükleyiciydi. Büyülü bir evren olduğu için polisiyelerdeki gibi klasik tahminler hemen yapılması mümkün olamayabiliyor. Yine de Hogwarts okuluna biraz teknolojinin zararı olmaz gibi. En azından böyle olaylarda gizemi daha rahat aydınlığa kavuşturmak için.

    Uçan araba kitabın en büyük olayı benim için. Harry Potter’ın ikinci macerası deyince aklıma uçan araba geliyor. Harry Potter’da da benim sevdiğim unsur Harry ve arkadaşlarının destansı macerası değil. Daha çok, büyücülük denen olgunun bir akademiye böyle bir biçimde yedirilmiş olması ilgimi çekiyor. Derslerin adları, kitaplar, çeşit çeşit öğretmenler gibi. Okulun işleyişi ana konuya kıyasla daha çok ilgimi çekiyor. Bakalım bu durum hangi kitapta değişecek.

    Okumaya devam edeceğim. Bitirir miyim emin değilim ama deneyeceğim. Bu kitabı tavsiye etmek Potterheadlere hakaret gibi gelebilir ama yine de şu cümleyi kurayım. On yaşını geçmiş ve fantastik edebiyata ilgi duyan her kimseye tavsiye edebileceğim bir kitap, Harry Potter’ın ikincisi. Aile filmi tadında, hoş, tatlı.

    Büyüye ihtiyaç duymayacağımız güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • %77 (116/152)
    ·Beğendi·7/10
    “Cevdet Kudret ödülünü alan ‘Bin Hüzünlü Haz’ beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.”
    2000 yılında bir söyleşide kitabını ve edebi yapıttan beklentisini böyle anlatmıştı bol ödüllü yazar Hasan Ali Toptaş. Kitabının çok baskı yapması, her okura ulaşması ve okunması da onu çok ilgilendimemiş hatta her okurun kitabını beğenmesini de istememiş: “...herkese ulaşmak istemem doğrusu. Bu mümkün değil gibi geliyor bana. Çünkü herkese ulaşılabiliyorsa bir tuhaflık var demektir. Bilge Karasu'yu, Oğuz Atay'ı sevenle Kemal Tahir'i seven, iki kitaba da aynı ilgiyi gösteren bir okur, bana biraz tuhaf geliyor.“ Yazarın bu görüşüne tümüyle katılıyorum; insanların bir tarzı olması ve bu bağlamda da seçici olmaları gerektiğine inanırım. Üstelik belki de kitaplarının ulaştığı okurları bu açıdan ayrıcalıklı bir konuma oturtuyor ki bence haksız da değil.
    Aynı söyleşide “Saçımı başımı yola yola yazıyorum.” demişti ve kitaba başladığımda yazarın neden böyle dediğini anladım: “Evet, anlamıyordum. Tayfalar da anlamıyorlardı gerçi; güvertenin kenarına tutunup muşambaların maviliğine doğru yarı çıplak birer boğa gibi eğiliyorlar, her biri yelken genişliğindeki elleriyle rüzgârın uğultusunu aralıyorlar ve ufku seyredercesine gözlerini kısıp dikkatle ihtiyarlara bakıyorlardı. Herhâlde onlara göre, o sırada okyanusun ıssızlığında sürüklenen, içleri beyhude çırpınışlarla dolu, çürük birer sandala benziyordu ihtiyarlar. Ya da unutmak istedikleri yara izlerine benziyorlar, kan kokusu almış köpekbalıkları gibi gibi hızla yaklaşıyorlar ve yaklaştıkça irileşip korkunç bir hâle giriyorlardı da, tayfaları boş yere telaşlandırıyorlardı.”
    Sözcüklerden, tümcelerden, betimlemelerden oluşan koca bir dağın altında kafam karışık ezilmiş gibiydim. Sanki Çok konuşan, ama hiçbirşey anlatmayan birisiyle karşı karşıyaydım. Yer, zaman, kişi olmayan, zaman ve yer tanımayan, alıştığım kurgusal roman dünyasının bilindik ve güvenlikli ortamından uzakta, neler olduğunu anlamaya çalışıyordum. Diğer bir deyişle bildiğim o kurgusal atmosferi solumuyordum; baş kişi yoktu, zaman belirsizdi, sürekli değişen mekânlar ayaklarımın altından kayıyor gibiydi. Benzetmeler dünyasında başım dönmüş bakınırken , yazar satır aralarında bana, “Postmodern roman dünyasına hoş geldin sevgili okur!” diyordu.
    Şehrin varoşlarının suç, ahlaksızlık, şiddet kokan ara sokaklarında başlayan Alaaddin'i arama öyküsü, ortalarda beni etkileyen gizemli bir ormanda sürerken, o ormanın gizemi beni içine çekti ve orada bir taş kadar sakin ve güçlü, bir yaprak kadar doğal ve uçarı, bir akarsu gibi duru ve akışkan oldum. İlk kez bu bölümde kendimi kitabın akışına bırakabilmiştim çünkü: “Kıpırtıların sesi bendim sanki, yaprak hışırtılarının şekli bendim, sonra uğultuların nedeni, ormanın ele geçirilemeyen derinliği, karanlık köşelerin kalbi, yamaçların eğimi, tepelerin yüksekliği ya da ağaç gövdelerini saran kabukların kıvrımları arasında uyuklayan gölgelerin görünürlüğü, böceklerin dağınıklığı ve onca bitkinin sıklığını sessizce aralayıp ormana sızan farklı zamanlara ve hayatlara ait birtakım...
    derken, ormanın içindeyken, dışını hayal ederek çıkabileceğimi düşündüm.”
    Sonra, bir görünüp bir kaybolan sisli ve hüzünlü sarayın taht odasındaki padişahın dizlerinin dibinde masal okuyan kızın dudaklarından akan sözcüklerden zamanın gizemine süzüldüm; geçmiş, şimdi ve geleceğin bir tüldeki nakışları gibi içiçe geçtiği, içinde masalsı kahramanların hayaletlerinin mırıldandığı zamanın: “...şövalyeyle birlikte yavaş yavaş kıpırdanıp ben de bilinmeyen bir şeyi arıyordum sanki ve hiç kuşkusuz bu kez de, belirsizliğin bilgeliğine erişmiş soylular soylusu bir şövalyenin çılgınlıklarıyla dolu, yepyeni bir cümleye dönüşüyordum.”
    Benim için okunması, anlamlandırması oldukça güç bir roman oldu Bin Hüzünlü Haz. Hiç tanımadığı,yüzünü görmediği ama her nasılsa adını bildiği bir insanı aramanın, belki de bir süre sonra bu arayıştan vazgeçtiği duygusunun mantıksal temelini çözmeye çalışırken, yazarın son derece öznel betimlemeleri kitabı ve doğal olarak beni bir, hatta birçok bilinmeze sürükledi ve onunla birlikte yönümü ve yolumu kaybetmeme neden oldu. Yukarıda anlattığım nedenleri düşündüğümde buna roman demek ne kadar doğru, ondan da emin değilim. Bir yazarın, doğum yapan bir anne gibi sancılar içinde bir eser dünyaya getirdiğini hissettim okurken, yazdıklarını anlamaya çalıştım. Bana uzak bir yazın tarzını anlamlandırmaya uğraşırken, başka bir gezegende bir yandan nefes almaya, diğer yandan oraları keşfetmeye çalışan bir uzay kaşifi gibiydim.
    Şu an için konu ile yoğun ve derin (hatta karmaşık demeliyim) betimlemeler açısından kitabın bana hitap etmediğini hissetsem de, yazarın emeğine, çabasına, sözcükleri kullanmada ve bir araya getirmedeki inanılmaz yaratıcılığına ve ustalığına derin bir hayranlık ve saygı duydum. İlerleyen zamanlarda yeniden okunmak üzere kitaplığımda yerini aldı Bin Hüzünlü Haz. Ve şunu anladım ki yazarın ilk okuduğum kitabı bu olmamalıydı.
    Hasan Ali Toptaş'a gelince: “Bir önce yazdığım romana benzeyecekse yazmıyorum zaten.” diyen yazarın önceki ve sonraki eserlerini okumak için fena halde merak ve istek duymaya başladım diyebilirim, sırf kendine meydan okuduğu bu sözüyle beni kışkırttığı için belki de.
  • Önyargı düşüncenin en büyük hastalığıdır.

    Farklı iki gezegenin insanlarıydılar, o kadar farklıydılar ki birinin iltifatı diğerinin hakareti, birinin ilgisi diğerinin sıkıntısıydı.

    Çıkarları için fırsat oluşturmaya çalışanlar sonunda mutlaka hırpalanırlardı! Hak etmişti ve hırpalanmıştı.

    Keşke hep derinlerde kalsaydı.

    Hissettiği üzüntü kızgınlığa dönüştü, kaçtığı ıstırapsa sorulması gereken hesaba. Nasıl göründüğünün ne önemi vardı? Evrimleşen bir ruh için önemi olmamalıydı!

    Varlıkları şekilleriyle yargılayan biri nasıl hakiki insan olabilirdi! İstediği kadar güzel olsundu!

    Bir varlığın kendi varoluş şekline duyduğu sancı en ağırıydı.

    Kelimelerin ruhtaki fırtınaları dindirmesi için önce anlamlarını bedene indirmeleri gerekirdi.

    Nedeni ne olursa olsun tek bir gerçek vardı, hayat ıstıraptı.

    İnsan sevdiği birine duyduğu öfkeyi çevirmeye çalıştığında, altında ezileceği bir yük alırdı sanki sırtına.

    Adaletsizlikle geçen bir hayat dayanılır gibi değildi!

    Bedenin toprağa deneyimlerin evrene, ruhun Yüce’ye dönsün, unutma ancak bütünün tamamı kadar yalnız, her bir parçası kadar çoksun. Ruhun her daim anlamlarla var olsun.

    Deneyim bilginin bedende aldığı hal, ruhta bıraktığı izdi.

    Varlıkların halleri vardı ama halleri birbirinden bu kadar farklı olabilenlerin hangi halleri onların aslıydı? Bir şeyin nasıl aklın alamayacağı kadar itici olabilirken aynı zamanda aklı hayrete düşürecek kadar merak uyandırmaya meyilli olabilirdi?

    Analiz edilmeyen duygular başıboş esen fırtınalardı, analiz edip fırtınayı anlamak, estiği kaynağı bulmak, fırtınayı dindirebilmenin tek şartıydı.

    İnsan ruhunun fırtınasından nasıl saklanırdı?

    Zihni düşüncesiz bırakabilmek için bedeni yormak gerekir.

    Davranmadan önce düşünmüyorsak, ne kadar tehlikedeyiz anlamıyor musun?

    Ama tesadüf yoktu ki her şey hayatın matematiği değil miydi?

    Hızlı düşünme ancak kalıplar oluşturarak mümkün olabiliyordu, ve her kalıp bir önyargıya dönüşebiliyordu, hızlıca karar vermeye çalışırken kendi önyargı hapishanesinde kalabiliyorlardı insanlar

    Yaşam, hayatın değerini bilmeyen organizmaların yaşamasına izin veriyordu.

    Her teması bir krize dönüşen biri için temassızlık en iyi stratejiydi.

    Mükemmelliği tetikleyen şey eksiklik duygusudur. Bu duygu, senin en büyük engelleyicin ya da kendi potansiyelini doldurmakta en büyük gücün olabilir.

    Hayat hepimizden daha akıllı. Bize kendi potansiyelimize ulaşmamız için sürekli fırsat verir. Bazen verilen fırsatları görmez, bazen bu fırsatları görüp kaçırır, bazense bu fırsatlarla savaşırız, ama hayat vazgeçmez, biz vazgeçmediğimiz sürece..

    Sevdiğin varlığın seni kendine, ‘’asla’’ layık görmemesi aşağılanmanın zirvesiydi.

    Korkular daha kötüleriyle yüzleştiğimizde nasıl da etkisizleşiyorlardı.

    Hayat kaçmaya çalışanlar için ağırdı. Durup yüzleşmek, kendin olmak için çaba göstermek gerekirse yeniden doğmak için yaşarken ölmek şarttı.

    Tekamülde belli bir seviyeye ulaşabilmiş ve daha da ilerleyebilecek herkes gibi kendi korkusundan yeniden doğdu, deneyimleyerek, üzerine giderek, vazgeçmeyerek. Düşünerek, analiz ederek saplanıp kalmayarak, fark ederek. Ama doğumlar her zaman sancılıydı.

    Su çok iyi bir iletkendir, içinde bilgiyi taşır, yeterince suyun içinde kalırsan sende var olan her şey suya geçer, su senden eksiltmez seninle bir olur, sense suyla çoğalırsın, suya doğan herkes suyla birdir, bu yüzden biz sualtında birbirimize isimlerimizi sormayız zaten su bize taşımıştır isimlerimizi.

    İnsan organizması sorması gereken sorular yerine hep karşısındakinin duymasını istediği cevapların sorularına odaklanmaya eğimli.

    Evren öyle güzel tasarlanmıştır ki varmak için çıktığımız yol, gitmek istediğimiz yer neresi olursa olsun, yola çıkma cesaretini gösterebilen ve kendine samimi olan herkesi özüne yaklaştırır.

    Hata olarak algıladığımız şey algımızdaki zayıflıktır.

    Kızmak kurban gibi hissedip pes etmek ya da karşındakini suçlamak yerine sakince analiz etmek zorundasın, bir şeyi neden istediğini, neden istemediğini ve ne istediğini, yani seçimlerini analiz edebildiğin kadar varoluşu anlayacaksın.

    Evren merakla harekete geçer, düşünceyle genişler, korkuyla küçülür, analizle büyür, yargıyla son bulabilir, merak ettiğin her şey senin kim olacağına yön verir.

    İçinde korkuya yuva olan her şey onu keşfetmesi gereken muhteşem bir deneyimden uzak tutabilirdi, korkularının üzerine gitmek tek çareydi! Ve kendi kendine söz verdi: Bir daha korku hissettiğinde asla saklanmayacak tam tersi hemen deneyime geçecekti! Çünkü sonu ne olursa olsun, böyle bir keşfin olasılığı her türlü riske değerdi, korkularla yaşanan anlar ancak saygısızca yağmalanmış bir hayata ait olabilirdi.

    Senden daha üstün bir fikri fikirle yenemezsin, o fikrin kendini yabancı hissedeceği bir şey seçmelisin.

    Düşüncelerin efendisini yenmek için onunla konuşarak anlaşmayı deneyemezdi, her şeyi ama her şeyi senden daha çok, daha iyi bilen birine ne diyebilirdin ki! Tek bir yol vardı, ilkellik! Gelişmiş bir düşüncenin hayvansı ilkelliğin karşısında hiçbir şansı olamazdı.

    Yargılanmak insanlığın en büyük duvarıdır. Anlamak ve kabullenmekse yargılamanın tek ilacı.

    İnsan organizmasının en ilginç tarafı bir bütün olduğunu görene kadar insanlığını keşfedemiyor olması.

    Başkasını yargıladığında aslında kendini yargılıyorsun.

    Senin hissettiğin her duygu senden evrene yansır hatta evreni değiştirir.

    Çünkü şu bir gerçektir ki tekamülümüz hangi seviyede olursa olsun merak ettiğimiz şeyler aslında düşüncelerimizin köklerini oluştururlar. Kıskançlık yaşayan biri kıskandığı şeye odaklanacağından soruları da hep bu olguya odaklı olacaktır. Yani merakın odağındadır ve o odak duygularının da kaynağıdır. Merakını ehlileştirmediği için başka birine odaklanmış ve sürekli o kişiyi merak eder hale gelmiş ve bu nedenle de büyük kıskançlılar yaşayan birinden anlayış beklemek mantıklı olmaz. Çünkü anlayış ancak analizle gelişir ve merakı başkasına saplanmış biri o başkasıyla ilgili bilgi toplamakla o kadar meşguldür ki analiz yapamaz hale gelir ve anlayışı gelişemez. Kendi gelişemez.

    Çünkü önemli olan bilmek değil anlamaktır, gerçekten anladığında asla yargılamazsın, yargılamak varoluşa aykırıdır, her varlığın mutlaka bir TEK’ten geldiği bir mekanizmada yargılamak en büyük saygısızlıktır, kısacası varlık aslında her şeyi bilerek bedenlenir ama amaç daha fazlasını anlayabilmek olduğundan doğumla birlikte bilinci geçmişe biriktirdiği bilgilere kapanır, çünkü önemli olan geçmişte anladıklarının özüne ne kadar işlediğini ölçebilmektedir.

    Bir şeyi özellikle de bir kişiyi her yargıladığımızda onu tüketiriz, yargılar bilgiyi depolamamızı sağlar.

    Yargılama elinden geleni yap, başta sarsılabilirsin ama vazgeçmezsen kesin başaracaksın, insan gelişmek için dizayn edilmiş bir organizmadır.

    İnsanın insanlığı evrendeki merhametin temsilidir.

    Ben toplumdan kopalı çok oldu! Sizin doğrularınız benim değil, sizin inançlarınız benim değil, tanrınız bana masal, korkularınız bana gülünç, varoluşunuz bana anlamsız! Ben sizden biri değilim sadece biriyim! Tek başıma kendi potansiyelime doğmak için buradayım.. İlkelliğinizin içinde bir bataklıkta gibi debelenmektesiniz, kaybolan ben değil sizsiniz! Toprağa dönün özünüzü arayın! Tükettiğinizi üretmeden bu bataklıktan asla çıkamazsınız.

    Güzellik her şeyde her yerde satılıktı.

    Bu hareket tehditkar olsa da yüzündeki aptal gülümsemeye sığınmaktan başka ne yapabilirdi ki?

    Kuramadıkları telepatik bağın yan etkisi bu olmalı diye düşündü; dokunmak.

    Yargıladı Sonje, yargıladığı her şeyin hayat tarafından kendisine yaşatılacağını bilmeden.

    Akıl deneyime eremediğinde zihnin yaşanmışlıklarının içindeki anlamları bulamadığnda yazmalı insan.

    İnsan kendisi bile bilmezken neyi niye yaptığını nasıl karşısındakine anlatsındı? Henüz kendin bile sorgulayamadan sorgulanmak haksızlıktı.

    Hissettiklerinden başkasını sorumlu tutacak kadar mı insanlığını kaybetmişti?

    Güçsüzlük çaresizliğin kapısıydı.

    Hayat kınadığımız anlamakta zorlandığımız her şeyi bize yaşatmak için mükemmellikle dizayn edilmişti, eşitlendiğimiz anlar her yürekteki farklı eksikliklerin yaratığı o karmaşık duygulardaydı, o duyguları analiz edip anlamlandırmaya çalışanlarla hissettikleri, eksikliğin öfkesinde etrafındakilere savaş açanların arasında aralıksız bir mücadele vardı. Anlamın yağma ile mücadelesi…

    Evrende her şey zıtlıklarla var olur, babam derdi ki bu kadar iyi olma, sen bu kadar iyisin diye evrenin bir yerlerinde birileri o kadar kötü olmak zorunda kalıyor. Evrenin tek sorunu denge. Var olan her şey hangi kaynaktan çıkmış olursa olsun negatif ya da pozitif, ancak dengeye ulaşabiliyorlarsa var olmaya devam edebiliyorlar. Ancak dengedeyken evrimlerini tamamlayabiliyorlar. Aşırı negatif kendini yok ediyor sonunda, aşırı pozitifse mutlaka yok ediliyor.İnsanlıksa bu dengenin içindeki savaşının ürünü.

    Olmaması gereken bir şey zaten olmaz.

    Anlamsızlık aslında henüz anlayamadığın bir anlamdır. Çünkü evrende hata yoktur. Asla! Ve olan her şeyin bir anlamı vardır, mutlaka, dedi.

    Aklın hasta olabildiği gezegen burası, hata olmayan bir evrende aklın hasta olmasının anlamı ne ki? İçinde girdiği deneyimi analiz ederek kendi evrimini yaşaması için dizayn edilmeli mi akıl peki hasta olunca nasıl algılıyor deneyimi, gerçekliği?

    Hayatında birilerine, asla geri ödenemez bir iyilik yapmamışsan yaşamış sayılmazdın zaten.


    İnandıkları güç onlara merhametli olmayı buyururken onlar acımasızlıklarıyla inançlarını mı koruyorlar!

    Çifte standartların var, kendini her candan yukarıda üstün görüyorsun, ama aslında üstünlüğünden değil hissizliğinden geliyor bu görüşün! Hissetmiyorsun, hissedemiyorsun ve hissedemediğin şeyleri yok sayıyorsun, her şeyi bildiğini sanıyorsun ama anlamıyorsun, anlamadıklarını yargılıyor, küçümsüyorsun, evrimde senden daha çok yukarıda olduğumu bile göremiyorsun! Seni hayata havale ediyorum, bana yıllardır yaşattığın aşağılanma duygundan bir zerre tatman dileğiyle..

    Bir erkeğin erkekliği, annesinin anneliğini göstermekteydi.

    Kelimeler yetmiyor fark ettiklerimi ifade etmeye, öğrendiklerimi bilseniz sadece benim hissettiklerimi hissedebilirsiniz; zihninizde başka düşünceye yer kalmaz. İçimde yayılmaya çalışan nefretle savaşıyorsun.

    Hayatta her şeyin bir sonu vardı, en köklü egemenliklerin, en köklü fikirlerin ,en bitmez tükenmez savaşların ,en yıkılmaz binaların ,en merhametsiz düşüncelerin hatta güneşlerin, Evren’lerin bile sonu vardı... sonlanmayan tek şey dönüşümdü .

    Ağlamak umutsuz çaresizliklerin ihtiyacıydı.

    Çaresi engellenmiş çaresizliklerin dehşetindeydi insanlık.

    Bireysellik algıları yok. Herkesin motivasyona bir başkası gibi olmak, birey yok biri gibi olmak var.

    Söylediklerine inanmak çok zor üstelik sadece kelimelerden ibaret olunca..

    Her suskunluk zaten evet değil miydi?

    İnsan mutluluğu bile paylaşamayacağı kişilerle aile olduysa veda etmenin ne anlamı vardı?

    Ama mucizeler hayatın kendini hatırlatması değil miydi?

    Neydi doğru? Hayatın yanında olabilmek için kendi hayatını feda etmeye hazır insanlara gösterdiğimiz saygı mıydı yoksa hayatı umursamamayı önemsizleştirecek zenginlikte hayata hükmedebilen adamların emirlerine mi gösterilmeye devam edilmeliydi? Neydi doğru?

    Kendi çıkarlarından olmak pahasına bir çocuğa verilen değer dünyayı değiştirirdi.

    Birileri bir şeylerin sözünü verdiklerinde başka bir şeyleri alıyorlardı insandan.

    Bir dokunuşun tesellisi insanı cehennemden çıkarabilir miydi? İnsan cehennemin yükünü başkasıyla paylaşabilir miydi?

    Ama neydi bir insansıya diğerinden üstün olduğunu düşündüren hayatının diğerlerinden daha değerli olduğunu içine sindiren ya da diğerlerinin hayatının daha değersiz olduğuna ikna eden ve tüm bu deliliği normal hale getiren şey neydi?

    Ama saygısız korkakların gezegeninde sayısı tükenmiş cesurlar öldürülürken korkmak bir geleneğe dönüştürülmüştü.

    "Kendini herkesten daha akıllı gören, hayatın sana verdiği şansı üstünlük zanneden, senden daha azıyla yetinmek zorunda olanların gözüne gözüne fazlalıklarını sokan sen! Zavalı sen... Kendini koyduğun o en yüksekteki yerle, tepesine çıkıp ezdiğin en alttaki asla kopmayacak bir bağ olduğunu bilmeyecek kadar cahil , hep kendine istiyecek kadar da arsızsın. Bu kadar öğrenmişliğinin , bilmişliğinin yanında hiçbir şey yapmayarak , kendi türüne zırnık kadar katkıda bulunmayarak nasıl da ihanet seversin! BİR'in parçası olduğunu unutmuş, kaybolmuşsun ! Varlığın lanetlenecek!"

    Çaresizlik bedenine ağır geliyordu.

    Yaralanmış bir ruhun yarısı ancak paylaşılınca hafiflerdi.

    İnsan kendi varoluşundan daha büyük bir şeyin parçası olduğunda Tanrı’ya yaklaşırdı.

    ‘’...Olasılıklarla doluydu dünya, ama yeni dinlerin zamanı çoktan geçmişti, çünkü insanlığın daha fazlasına ihtiyacı vardı, artık herkesin dini nihayet vicdanındaydı. Bilinmeyen her denklemin karşısına Tanrı’nın adını koyan cahillerin sonu gelmek üzereydi...’’

    Hayatını kurtarabileceğini bile bile bir canın bedenden gidişini izlemek insanlığa ait içinde kalan o son parçayı da ezip geçmişti, bir canı kurtarabilecekken üşenip de emek vermeyen herkes o kurtaramadıkları canın başına gelenlerle bir gün mutlaka yüzleşecekti.

    Hayatının anlamını kaybetmek üzere olan biri için acı sadece hala yaşıyor olmanın habercisiydi!

    Başka bir yaşam mümkün, ama sadece emek verenler için..

    Dahil olmadan değiştiremezsin.

    Ancak her şeyden kopabiliyorsan gerçekten özgürsün.
  • 384 syf.
    ·7/10
    Kalbim Binlere Katıldığında |3+/5|

    Bir engelli kişinin yaşadığı problemler hala kitaplara tam olarak aktarılamıyor. O kadar zor ve anlaşılıp anlatılması güç durumlar ki, kitaplar hala bu konulara değiniyor. Kalbim Binlere Katıldığında, bu kitaplardan biri. Asperger sendromuna sahip Alvie isimli bir kadın karakterin hayatından bir dönemi okuyoruz.

    Alvie, probleminden ötürü çocukluğundan beridir birçok sorunla karşılaşmış, çocukluğunun son dönemlerinde annesini trajik bir biçimde kaybetmiş bir kız evladıdır. Kendisi gibi çocukların kaldığı bir evde kalmak istemediği için, mahkemeye gider ve on yedi yaşında kendisine reşitlik verilmesini ister. Böylelikle kendi evine çıkabilecek, çalışabilecek ve kalmak istemediği o evde ikamet etmesine gerek kalmayacaktır.
    Hikayemiz Alvie’nin bir süredir kendi evinde yaşamasıyla açılıyor. Bernhard isimli bir doktorun sabit aralıklarla gerçekleştirdiği değerlendirmeleri ile birlikte tek başına yaşamakta ve bir hayvanat bahçesinde çalışmakta. Kitabın asıl konusu, Stanley isimli cam kemik hastalığına sahip bir oğlan ile yaşadığı ilişki serüveni. Cam kemik hastalığı; adından da anlaşılabileceği üzere, kemiklerin tıpkı bir cam kadar hassas olup kırılgan olmalarıdır.

    Hayatın iyi davranmadığı iki gencin hikayesini okuyoruz. Biri zihinsel bir problem yaşar iken, diğer karakterimiz fiziksel bir problem yaşıyor. Alvie, insanlarla ilişkisini daha beşinci dakikasından bozacak bir şey yapmamak için soğuk terler dökerken, Stanley ise sokakta dolaşırken bir yere çarpıp kemiğini kırmamak için soğuk terler döküyor.

    Birbirine benzeyen ama bir o kadar da benzemeyen iki karakterin ilişkisi görmek enteresan geldi. Hikayenin, birinci ağızdan anlatılması da bu enteresanlığı arttıran hususlardan biri. Sendromlu birinin zihninden o hikayeye şahit olmak farklı bir deneyim sunuyor. Alvie gerçekten Asperger sendromlu biri gibi mi davranıyor yoksa farklılıklar var mı bilmiyorum. Tek bildiğim, kitabın kendi yarattığı evrendeki kuralların dışına çıkmıyor.

    Kitap boyunca, ana karakterimiz sinir olmanızının mümkün olduğu kararlar alıyor ve uyguluyor. Ancak kararları alırken ne düşündüğünü, nasıl bir motivasyon ile yaptığına bizzat tanıklık ettiğimiz için daha farklı bir biçimde ele alabiliyoruz karakterin yaptıklarını.

    Olay örgüsü çok orijinal değil. İki karakterin ilişkisinin anlatıldığı her kitapta aşağı yukarı olan olaylar gerçekleşiyor. En büyük farkı, Alvie’nin sendromundan ötürü gelen ‘ilişki hakkında hiçbir şey bilmeme durumu’nun getirdiği bazen komik bazen dramatik sahneler. Onların haricinde, karakterlerin diyaloglarından biraz sonra ne yaşanacağını az çok tahmin edebiliyorsunuz. Ben, bu tarzda pek fazla kitap okumadığım için sıkıntı olmadı.

    Normalde de alacağım bir kitap değildi, beş liraya görünce bir şans vermek istemiştim. Beş liranın hakkını verdi. Ancak kendi fiyatının hakkını verir mi emin değilim.

    Eğer toplum tarafından dışlanan kişilerin hikayelerini ve ilişkilerini okumaktan hoşlanıyorsanız tavsiye edebilirim. On beş yaş üstü için tabi. Karakterimiz, ilişkiler hakkında hiçbir şey bilmediği gibi cinsellik hakkında da hiçbir şey bilmiyor. Bu da, on beş yaş altı kişiler için pek uygun olmayan sahnelerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bu kitaba yakışmamış veya olmamış bir şey değil.

    İnsanı rahatsız ettirecek kadar olduğunu düşünmüyorum. Burada bir karakterin bir kavramı keşfetmeye çalışması söz konusu ve bu keşfinde bize olağan dışı gelen davranışlarda bulunacak olması normal.

    Ki kitapta Alvie yalnızca bir kavramı keşfetmiyor. Bir genç kızın; sorumluluk, iletişim, duygular gibi farklı farklı kavramları öğreniyor oluşuna şahit oluyoruz.

    Güzel bir sürpriz oldu benim için, Kalbim Binlere Katıldığında. Okurken sıkılmadığım, beklediğimden daha iyi çıkan, bittiğinde aşırı etkilenmediğim ama her şeyin sonunda; ortalama bir kitap olarak kitaplığımda yerini aldı. Karakterlerin farklılığı, bu farklılığı yansıtışı güzeldi. Olay örgüsünün biraz klişe ilerlemesine şaşırmadım. Çift hikâyeleri zaten pek orijinal olamıyor. (Belki de olmak istemiyor.)

    Kimseyi toplumdan dışlamayacağımız güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • 187 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dostoyevski'nin en beğendiğim eseri olabilir. Bir aşkın nasıl da ızdırap içinde kaldığına şahitlik ediyoruz. Ah! değer miydi diye bağırmak istiyorum kulaklarına. Dostoyevski kumar borcuna girmiş ve dibi görmüş gerçek bir Kumarbaz olarak aslında basit sandığımız şeylerin nasıl da tüm hayatımızı dağıtabildiğini gösteriyor. "Tamam sonra bırakacağım" gibi cümlelerin asılsızlığını kendi dilinden açıklamış bence. Bizler de vasat insanlar olarak hep kumar oynamıyor muyuz? Mesela hayatımızla. Sigara kullanarak, Alkol tüketerek, zararlı her işin içerisinde bulunarak ve hep erteleyerek... Kumarı bırakmanın vakti gelmedi mi sizce de? Dostoyevski'nin Kumarbaz isimli kitabı için ne söyleyebilirim bilmiyorum.. Ben onun tarzını oldukça karamsar, melankolik, bipolar buluyorum. Ki beni kendisine en çok çeken özelliği de budur. O gerçek bir dahi. Karamsarlığı betimleyişinden duyduğum tatmini ne yazık ki açıklayabilmem mümkün değil. Belki Jane Austen olsaydım bunu bir miktar başarabilirdim ki kendisi bizzat Dostoyevski tarafından "Gelmiş geçmiş en iyi yazar." olarak nitelendirilir. Bu bir kitap değil, bu bir şaheser. Bu şaheseri övebilecek nitelikte değilim hatta, kimse değil. Bu yüzden hadi Dostoyevski mezarından kalk ve bu kitabı layığıyla övecek en mükemmel cümleleri kur!
  • 186 syf.
    ·2 günde·10/10
    Okumaya üşenen varsa son iki paragrafı okuyabilir. Çünkü gerisi biraz şamata dolu.

    Uzun zamandır bir kitabı böylesine içten, böylesine samimi bulmamıştım. Ne kadar da ilginç ve nahoşluğu arttıkça hoşluğu da bir o kadar artan bir dünya! Türkiye'nin Alper Kamü'sü. Kendi dünyamın ise müteahhiti olmayı başarmış bizden biri. Nedense Alper Canıgüz'e bir yazar sıfatıyla bakmıyorum. Sanki bizim aramızdan, biz delilerin arasından çıkmış duble bir deli gibi! Ya da balık satarken, tezgahı bırakıp adam dövmeye giden bir balıkçı da olabilir.

    Bir eleştiri uzmanı değilim. Kitabı da incelemeyeceğim. Sadece okurken neler hissettiğimi paylaşmak istiyorum. Ve sanırım biraz da yazmaya ihtiyacım var. Ve yazdıklarımın okunmasına. Çünkü uzun zamandır sadece günlüğüme ve telefonumdaki not defterine kaydediyorum düşüncelerimi, cümlelerimi, şiirlerimi, kısacası yazdığım şeyleri. İnsanlara uzanmak istiyorum. Yazdıklarımın insanlara dokunmasını istiyorum. Zira dediğim gibi, uzun zamandır bir hayaletten farkım yok. Hakan Günday gibi, yetmiş milyon insana temas etmeden yaşıyorum. Günlük yaşamımda, hayatımı idame ettirebilecek kadar konuşuyorum. Buna konuşma zorunluluğu olduğu için konuşmak diyebiliriz, evet. Ve nedense enteresan şeylerle doluyorum giderek. Ya da boşalıyor muyum aslında dolduğumu hissederken? Her neyse. Zihnimde yeni ve diğerlerinden çok çok farklı sessiz, insanı konuşmadan vuran bir yeraltı şehri inşa ediliyor. Ve müteahhitlerden biri de -yukarıda da dediğim gibi- Alper Canıgüz oldu.

    Öyle cümleler kurmuş ki, tek kullanımlık eşyalar gibi! Bu ne demek mi oluyor? Bir kere güldüğünüz cümleyi tekrar okuduğunuzda aynı fütursuzlukla gülemiyorsunuz da ondan. Cümleyi ikinci okuyuşunuzda içinize birinci ok saplanmış oluyor. Üçüncü okuyuşunuzda okun acısı vücudunuza yayılmaya başlıyor. Dördüncü okumanızda, acıyla birlikte damarlarınıza yayılan zehrin kızıllığını hissediyorsunuz. Beşinci okuyuşta bir sorgulayışa geçiyorsunuz, "Benim Hectorum kim öyleyse?" Altıncı okuyuşta çıldırış noktasına geliyorsunuz. Ve daha da okursanız belki tımarhanelik bile olabilirsiniz. Ee.. şey... Pardon. Yani gerçeklik algısını yitirmiş bir Şevket de olabilirsiniz demek istemiştim! Bu mümkün öyle değil mi? Çünkü düşlediğiniz kadar varsanız, gerçekleştirdiğiniz kadar da yoksunuz.. (karakter burada tek kaşını kaldırarak sırıtır.)

    Hayaller gerçekleştirildikçe rüyaya dalmak daha da zorlaşmadı mı? Nerede o uyumak için düşlediğimiz hayaller? Nerede o çocukluğun hayal dolu torbası? Ne kaldı geriye şimdi o uçan balonlardan? Koca bir hiç elbette. (Hiçlik nirvanadır. Ve nirvana da hiçliktir. Bazen bir hiçlik sadece bir hiçlik değildir.) Çünkü gerçekleştirdik. (Belki de gerçekleştirildik?) Ve çünkü artık yokuz da ondan bu huzursuzluğumuz!

    Böylesine içten kahkaha atmayı özlemişim. Bu denli içten pazarlıksız, samimiyetinden kuşku duymadığım bir şeyi yaşamak hoşuma gitti! Genelde kitapların sonlarına geldiğimde çok sıkıcılaştığını sezerim ve hemen bitmesi için dua ederim. Bu çok merak ettiğim bir kitap olsa dahi geçerlidir. Fakat bu defa böyle olmadı. (Kendimi yeni bir kıza açılırken kıvrana kıvrana aşkının diğerlerinden farklı olduğunu anlatmaya çalışan fakat bunu pek de başaramayan çömez gibi hissettim bir an -tabii kız burada kitap oluyor.)

    Kitabı okurken başından kalkmamak için tuvalete dahi gitmek istemedim. Sanırım kitap hakkındaki duygumu en iyi bu şekilde açıklayabilirim.

    Her neyse. Bu karakterler dünyasından çıkıp, rutinlerle bezenmiş sıkıcı hayatıma geri dönüyorum. Hoşçakalın.
  • Telefonumu çıkarıp onu aradım ama doğrudan sesli mesaja yönlendirildim: “Finch, benim. Şu an gardırobundayım ama yoksun. Beni ara, lütfen. Seni merak ediyorum. Üzgünüm. Seni seviyorum. Ama seni sevdiğim için üzgün değilim çünkü bunun için üzgün olmam mümkün değil.”