• ...on beş gün içinde eski haline dönmesi tehlikesi karşısında hemen toplanmışlar ve lastik tekerlekli olmayan nakil vasıtalarının asfalt yoldan geçmelerini menetmeye karar vermişler.
  • TEPEDEKİ YILDIZ

    Akşam gökyüzünü kızıla boyayıp doğarken, küçük çocuk bahçelerindeki çiçeğin tomurcuklarını seyrediyordu. Dedesi masadan kahvesini alıp yudumladı, gözünün ucuyla da torununa şefkatle bakıverdi. Elinde bir kitap tutuyordu adam. Çocuk her seferinde o kitabı dedesine anlattırmayı çok seviyordu. Kitap gökyüzünden bahsediyordu. Çocuk dedesinin anlattığı hikayelerle uykuya daldığında bir çok kez kendini yıldızlarla konuşurken bile görmüştü. Hatta annesi ona kocaman gülümseyen yıldız vermişti bir keresinde. Çocuk çiçeğin başından kalkıp dedesinin yanına geldi. "Dede bu gece uyumak yok tamam mı?" dedi. Dedesi kitaptan gözünü ona çevirip "Ne yapacakmışız bakalım?" dedi cevabını bildiği halde. "Dede biliyorsun ya, bugün bana hikaye anlatacaksın yerimizde." dedi çocuk. Dedesi çocuğun başını sertçe okşayarak "Tamam be yavrum ne kızdın sanki! O zaman her zamanki yerimizde buluşuyoruz." dedi. Gülüşerek birlikte evlerine girdiler.

    Gece olmuştu artık. Çocuk üstüne giydiği montuyla kapıda bekliyordu. Dedesi geldi ve birlikte yola koyuldular. Gittikleri yer evlerinin üstlerinde kalan bir tepeydi. Adam çocuğu kendisiyle kalmaya başladığı gün getirmişti buraya. Yaşadıkları köyü çepeçevre gösteren bu tepe yeryüzündeki ışıklarla, gecenin ışıklarının birbirine dokunduğu en güzel yerdi. Ağaçların ve çevrili bahçelerin içindeki çiçeklerin kokusu gittikleri yolda onlara eşlik ediyordu. Çocuk ne zaman buraya gelse önce donup kalmış gibi köyü seyrediyor sonra da otların üzerine uzanıp parmağıyla yıldızları göstermeye başlıyordu. Yine aynısını yaptı. Dedesi de hemen yanına uzanıverdi.

    "Dede şimdi herkes uyuyacak mı?"

    "Çoğu kişi bu saatlerde yatar yavrum. Ama biliyor musun, dünyamızın başka bir yerinde şimdi güneş var."

    Çocuk gözlerini kocaman açarak " Nasıl yani güneş evine gitmedi mi?" dedi, "Ama sen hep öyle anlatmıştın bana."

    "Hayır yavrum güneş aslında bizim misafirimiz, önce bize uğruyor sonra tüm insanları ziyaret ediyor. Aynı bizim komşularımızı ziyaret ettiğimiz gibi ama o hiç bizi ihmal etmiyor, her gün bize bakıyor."

    "Şimdi anladım dede. O zaman bu yıldızlarda ve benim yıldızımda başkalarını ziyaret ediyor. Ama başkası da benim yıldızımı isterse!"

    "O zaman siz arkadaş olursunuz oğlum. Sen yıldızınla konuşuyorsun değil mi?"
    Çocuk evet anlamında kafa salladı.

    "İşte başka biri de onunla konuşursa aynı ikiniz konuşmuş gibi olursunuz hatta belki rüyanda sana yıldızın gülümsemesini bile o söylemiştir."
    Çocuk heyecanlanmıştı.

    "Dede annem... Annemin olduğu yere de gider mi yıldızlar?"

    "Tabiki yavrum annenle konuştuğun zaman ona söylemelisin senin yıldızına bakmasını. O zaman yıldızına söylediklerini annen duyacaktır."

    "Tamam dede, bunu yarın anneme kesinlikle söylemem lazım."

    "Ee o zaman bu gece sana ne anlatacağımı merak etmiyor musun?"

    "Ediyorum dede, hemde çok."

    "Bugün sana bir kralın hikayesini anlatacağım. Ama uyumak yok tamam mı?"

    "Tamam söz!"

    "O zaman başlıyorum. Çok önceden ben bile dünyada yokken yaşayan bir kral varmış. Bu kralın yaşadığı ülkede hiç gündüz olmazmış. Sürekli kocaman yıldızların gökyüzünde doğduğu yerde yaşarlarmış. Kral gökyüzüne bakmayı çok severmiş. Gündüzün ne olduğunu başka ülkelerden gelenler sürekli anlatırlarmış. Ama o hiç merak etmezmiş. Çünkü biliyormuş ki hiçbir şey onun ülkesindeki yıldızlar kadar güzel olamazmış. Her zaman tüm çocuklarını ve halkı meydanda toplayıp gökyüzünü seyretmelerini emredermiş. Herkes gökyüzünde yıldızları seyredip evlerine dönermiş. Ama içten içe de hepsi güneşi, mavi gökyüzünü, bembeyaz bulutları merak edermiş.
    Bir gün halkın ileri gelenleri toplanıp ülkelerinin en uzak köşesinde yaşayan bilge keşişi ziyaret etmeye karar vermişler. Dağ yollarında bir sürü zorlu engeli geçip bilgenin yaşadığı mağaraya varmışlar. Bilgeyi ellerinde değişik taşlarla bir şeyler yapıyorken bulmuşlar. Aralarındaki en büyüğü konuşmaya başlamış. " Efendi Bilgemiz biz senden bir dilekte bulunmaya geldik." demiş. Bilge ağır ağır onlara dönerek " Gece parlayan yıldızları bir kere görmek istemezseniz onlarda bir daha size parlaklıklarını asla göstermeyecektir. Yinede dileğinizi benden istiyor musunuz?" demiş. Hepsi birden "İstiyoruz Efendi Bilge!" demişler. Büyük bir heyecanla ülkelerine güneşin doğacağı anı bekliyorlarmış. Bilge "O vakit çıkın yola. Ülkenize varmadan güneşin doğuşunu göreceksiniz." demiş. Halk sanki emir verilmiş gibi meydanda toplanıyormuş. Güneş yükselip aydınlık her tarafı kapladıkça hayret içinde herkes olduğu yerde öylece gökyüzünü seyrediyormuş. Güneş tepeye gelip ülkeleri ışıktan parlayınca gözleri kamaşmış herkesin. Kaçacak yer aramışlar. Karanlık yerler bulup kendilerini kapatmışlar. Aradan birkaç kişi cesaretle kafalarını gökyüzüne çevirip bakmış. Gördükleri masmavi gökyüzü, beyaz bulutlar karşısında büyülenmişler. Kral hayretle sarayının balkonundan gökyüzüne bakmış. Geceye olan sevgisi bir anda güneşi görünce yok olmuş. Güneşe aşık olmuş. Gözleri kıpkırmızı olup yaşlar akana kadar güneşe bakmaya çalışıyormuş. Bu işten kralın oğlu çok mutsuz olmuş. Yıldızları göremeyecek olması onu çok üzmüş. Zaman böylece akıp gitmiş ülkede. Ve bir gün Bilge ölmüş. O ölünce de büyüsü bozulmuş ve ülke kapkaranlık hale dönmüş. Artık yıldızlarda yokmuş. Herkes ellerinde mumlarla yollarını bulmaya çalışıyormuş. Kralın oğlu şimdi daha da üzgünmüş. Ülkesinde artık ne güneş varmış ne de yıldızlar.
    Bir gün bu ülkeyi başka biri ziyaret etmiş. Ülkenin halini görüp onlara acımış. Kralın oğlu her gün yıldızıyla konuştuğu tepeye çıkmaya devam ediyormuş ve oraya her gittiğinde kapkaranlık geceye bakıp ağlayarak dönüyormuş. Ziyaretçi onu tepede ağlarken görmüş. Yanına gidip neden ağladığını öğrenmiş. Kralın oğlu yıldızını çok özlediğini ama insanlarında güneşi çok sevdiğini anlatmış. Ziyaretçi cebinden değişik taşlar çıkarmış ve bazı şeyler okumaya başlamış. Kralın oğlunun gözyaşları taşlara düşüyormuş. Ziyaretçi " Haydi artık ağlama. Evine git ve uyu. Yarın güzel şeyler olur belki." demiş. Kralın oğlu ertesi gün uyandığında her tarafı aydınlık görmüş. Bundan hiç mutlu olmamış. Vakit ilerledikçe güneş gidiyormuş. Karanlık olmaya başlamış. Kralın oğlu tepedeyken gözlerinin ona oyun oynadığını sanmış ama yıldızlar doğuyorlarmış. Kendi yıldızını görünce yine ağlamaya başlamış. Bu kez çok mutluymuş. İçinden " Bir daha hiç seninle konuşamayacağımı sanmıştım." demiş yıldızına. Yıldızı da o sırada göz kırpar gibi parlamış. Dünkü adam yine gelmiş ve elini kralın oğlunun omzuna koyarak " Senin ve yıldızının dostluğu bu ülke için aydınlık olacak. Bundan sonra aynı gün hem güneşi hem de yıldızları göreceksiniz. Güneş gidecek yıldızlar gelecek, yıldızlar gidecek güneş gelecek. Bir daha hiç karanlık olmayacak." demiş. Ülke bundan böyle aynı bizim gibi gece ve gündüz olarak yaşayıp gitmişler."

    Adam torununa döndüğünde onu gözleri kapalı halde buldu. Uyuduğunu düşündü. Çocuğu kucağına almak için hareket ettiği sırada çocuk gözlerini açtı.
    "Hani uyumayacaktın." dedi adam.
    "Uyumadım dede. Hayal ettim kendimle yıldızımı. Ama o sırada annemi gördüm. Bahçedeki çiçeğin yanında oturuyordu. O yüzden gözümü açmak istemedim." dedi çocuk.
    Adam şaşırmıştı. Gülümsedi ama bir şey demedi. Birlikte evlerinin yolunu tuttular. Bahçeye girdiklerinde ayın altındaki çiçeğin açtığını gördüler. Adam gözyaşlarını tutmakta zorlanıyordu.
    "Sanırım yıldızın annene söylemiş arkadaş olduğunuzu ve o da artık yıldızınla arkadaş." dedi kızının mezarının üstündeki çiçeği okşarken.
    "Biliyordum dede annem yıldızımın yanında, beni duyuyor. Çiçeğe de annem su verdi biliyorum. Hadi gidip yatalım rüyamda annem yıldızımla bana gelecek biliyorum." dedi çocuk ve koşarak eve girdi. Yatağına yattığıyla uyuması bir oldu. Rüyasında gerçekten annesi elinde kocaman gülümseyen bir yıldızla ona doğru geliyordu.
  • 124 syf.
    ·Beğendi·10/10
    116 Sayfalık dev yapıt. Ormanda yaşamın dayanılmaz huzuru. Bir bisiklet kazası sonrası hayatı değişen bir adam, Doppler.
    Anladım dili çok akıcı ve sade. Çok farklı felsefi fikirleri içinde barındıran bir kitap. Olayların gelişimi ve anlatımı çok hoşuma gitti. Şehrin kalabalığından, curcunasından sıkılıp, ormana kaçan adamın hayat hikayesi. Hepimiz zaman zaman bu kalabalıktan kaçmak isteriz. Bu kitabı okumak bir nevi kaçış sayılır hepimiz için.
    Kitap sonunda hayattaki amacımı sorguladım.
    Alıntılar;
    ''Yine akıllı olmaya çalıştım Kendi kendimeyken, akıllı olmamaya karar vermişken bile akıllıyım. Bu bir hastalık.''
    “Ormana taşınmam belki onun kafasını karıştırır ve genel olarak hedef küçültür. Tabi henüz iş işten geçmemişse. Başarı henüz onu ele geçirmemiş, iliğine kemiğine işlememişse. İnsan bir kez başarılı olmayagörsün, çevresinden övgüler almaya devam etmek için elinden geleni ardına koymaz.''
    “İyi günde, kötü günde demiştik evlendiğimizde. Sorun aynı günün, biri için iyi, biri için kötü olabilmesinde elbette.”
    “Sorunun kendinde olduğunu itiraf etmek kolay iş değil. Özellikle de etrafında suçu üstüne almaya hazır başka insanlar varsa.”
    "Sağcı herif ve ahbapları ülkenin geri kalanını yönetsinler, birbirlerine arabalar, tekneler, evler, arsalar satsınlar ve komşularla olan kavgalarına ıncık cıncık hukuksal ayrıntılar bulmakta yardımcı olsunlar; ama burada ormanda sözleri geçmez."
    "Ama eşsiz olmak demek, sadece eşsiz demektir. İyi demek değil."
    ”Kafama taktığım en son şey insanların ne düşündüğü.”
    Herkese keyifli okumalar kitapsever güzel insanlar.
  • — Sorun şu, –dedi.– Bir gün kendime şöyle bir soru sordum: Eğer benim yerimde Napolyon olsaydı ve mesleki tırmanışına başlamak için önünde ne Toulon, ne Mısır, ne Mont Blanc’dan geçiş gibi güzel ve anıtsal şeyler değil de gülünç, zavallı bir kocakarı, üstelik de sandığındaki paraları çalmak için (mesleki tırmanış için, anlıyorsun ya?) öldürülmesi gereken bir tefeci kocakarı bulunsaydı ve başkaca da hiçbir çıkış yolu olmasaydı, acaba ne yapardı? Böylesine anıtsal olmaktan uzak, üstelik de… günah olan bir şey yaptığı için acı duyar mıydı? Şunu hemen söyleyeyim ki, bu “sorun” üzerine çok, ama çok kafa yordum, öyle ki sonunda Napolyon’un bu işten acı duymak şöyle dursun, bu işin anıtsal bir iş olup olmadığı gibi bir konunun aklının köşesinden bile geçmeyeceğini, hatta… bu işin insana acı verebileceğini farkında bile olmayacağını anladım (nasılsa birdenbire anladım bunu) ve böyle düşündüğüm için müthiş utanç duydum… Önünde başka bir yol yoksa, hiç duraksamadan kadının işini bitiriverirdi Napolyon!.. Ben de… bunun üzerine düşünmekten vazgeçip… bu otoritenin örneğine uygun olarak… cinayeti işledim… Tümüyle anlattığım gibi oldu bu iş! Gülünç mü buluyorsun? Evet, Sonya, burada asıl gülünç olan; bu işin tam anlattığım gibi olmasıdır…
  • 272 syf.
    ·4 günde·8/10
    Okurken birçok duyguyu aynı anda yaşadım. Çaresizlik, aşk, hüsran, kırgınlık... En başlarda çok sıkıldım kabul ediyorum ama son 100 sayfa gerçekten çok akıcı ve heyecanlıydı. Benim aklımda tek soru kaldı: Neden kaçmadılar? Neden baş kaldırmadılar? İsyan etmediler? Kaderlerine boyun eğmeleri gerekmezdi diye düşünüyorum.
    Bu kitaptan sonra organ bağışına karşı da bir soğukluk oldu bende... Evet günümüzde kitaptan alakasız bir şekilde oluyor bu olay ama ne bileyim, ürktüm işte.
    Sonunda göz yaşlarım pıt pıt yere düştü. Ah keşke sevenler birbirine gururlarını yenip hemen söyleseler de iş işten geçmeden sevmenin güzel tadına varsalar. Bir kez daha anladım bu kitapta bunu.
  • Genç, Bu, benim emniyet ettiğim ( bir köpek) idi: Onu bu koyun sürüsünü gütmeye memur etmiştim: Mahareti ile, on adamla başa çıktığını, hiçbir kurdun onun korkusundan bu koyunların etrafında ( dolaşmaya) cesaret edemediğini anlamıştım. Çok zaman ben bir iş için şehre giderdim. Döndüğümün ertesi günü bu köpeğin koyunları otlatmaya götürmüş, salimen geri getirmiş olduğunu görürdüm. Böylece bir zaman geçti. Bir gün koyunları saydım; bir miktar koyun eksik çıktı. Buraya hırsız asla gelmez. Bu koyunlarımın her gün ne sebeple, niçin azalmakta olduğunu asla bilemiyordum. Nihayet, sadakalar amili gelip de, benden adet üzere her yıl sadakalar isteyince, benim geri kalan koyunlarımı sadaka yerine ( elimden) aldı. Şimdi bu amilin çobanlığını yapıyorum. Meğer, bu köpek, bir dişi kurt ile lezzet için dostluğa girişmiş ve onun eş ( çift)i olmuş. Ben ise onun yaptığı işten gafil ve habersizim. Kazara, bir gün odun toplamak için ovaya gitmiştim. Döndüğüm zaman, bir yüksekçe yere çıktım. koyun sürüsünün otlatmakta olduğunu sürüye doğru yönelmiş bir dişi kurdun gelmekte bulunduğunu gördüm. Ben bir diken arkasına gizlendim. Görünmeden bakıyordum. Köpek kurdu görünce, onun yanına gitti ve kuyruğunu sallamaya başladı. Dişi kurt sessiz durdu. Köpek onun sırtına çıktı; ona kapandı. O zaman ( köpek) bir köşeye gitti ve uyudu. Kurt ( ise) sürüye daldı; bir koyunu yakaladı; parçaladı ve yedi. Köpek ona hiçbir şey yapmadı. Ben, köpeğin kurt ile münasebetini görünce, anladım ve bildim ki, benim işimin batmasının sebebi, köpeğin yolsuzluğundandır. Köpeği yakaladım; ihanetinden dolayı astım dedi.
    Nizamülmülk
    Sayfa 22 - Türk Tarih Kurumu
  • Bugün ailemle aramdaki en büyük problemin iletişim problemi olduğunu fark ettim annemle telefonda ettiğimiz kavga sonrasında. Onlar bu zamana kadar diğer isteklerimde olduğu gibi sadece bir heves uğruna okumak istemediğimi düşünüyorlar. Oysa bendeki işleyen süreç şöyleydi; başta içinde yaşadığımız sistemin saçmalıktan ibaret olduğunu fark etmiştim. Hayatlarımızı hiçbir mantıklı açıklaması olmayan hevesler uğruna, daha rahat yaşayabilme arzusuyla heba ediyoruz(benim yaşadığım koşullarda yaşayan insanlar için en azından). Sistem her tarafı patlak olan, hiçbir şekilde sürdürülebilir olmayan bir işleyişle çalışıyordu ve buna tepki olarak üniversite okumamaya karar vermiştim. Çünkü sistemin içerisinde yaptığımız ve iyi olduğunu düşündüğümüz her şey aslında tüm sistemle ve hatta doğayla, evrenle bağlantılı bir kapalı kutu içerisinde her şeyi etkiliyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, ben burada üniversite okuyup bilim(!) yapacağım dediğimde kulağa çok masum ve çok iyi bir şey yapıyormuşum gibi geliyor ama arkaplanda benim bunu yapabilmem için dünyanın bambaşka bir yerinde insanlar aç kalıyor. Hayvanların ve bir sürü farklı çeşitte canlının ölümü, doğanın katledilişi sayesinde ben iyi(!) bir şeyler yapabiliyorum. Bunu fark ettiğimde bu sistemin içinde olmak istemediğimi çok iyi bir şekilde anladım ve aslında ne yapmam gerektiğini dahi bilmeden, kendiliğinden gelişen süreçler sonucunda doğaya dönüş yaparak aslında kendi öz kimliğime dönüş yapacağımı ve doğayı ve evreni tüketmeden, insanları açlıktan öldürmeden de yaşabileyeceğimi öğrenmiş oldum. Şimdi aileme bu uğurda kendi arazimi alıp kendim üretip tüketeceğim dediğimde, onlar bu arkaplanda yatan sebeplerimi bilmeden sadece romantik bir şekilde tarımla uğraşacağımı zannettikleri için aslında kendi hayatıma büyük bir balta fırlattığımı düşünüyorlar. Keşke onlarla kurduğum ilişkide daha berrak ve detaylı bir şekilde anlatsaymışım kendimi diye düşünüyorum şu an. Onlara şunu söyleyebilmeyi çok isterdim; siz belki torununuzu görebileceksiniz ama benim öyle bir şansım olmayacak, çünkü o zamana kadar tüketerek bitirmiş olacağız dünyayı ve aslında benim için de parlak bir gelecek yok önümde. Sonu yokoluş oan bir dünya için neden kendimi yorayım ve saçmasapan üniversiteler okuyup, iş sahibi olayım ki ben? Aslında tek yapmaya çalıştığım şey, yaşamak. Yaşamak istiyorum temelde, içine geldiğim bu evrenden kopmak, ayrılmak istemiyorum insanlık kimliğimle. En doğal hakkım olan yaşama hakkımı elde edebilirsem belki ailemin de istediği gibi bir hayat yaşamak isteyebilirdim ama şu şartlar altında ben daha yaşamayı garanti altına alamamışken, nasıl rahatça yaşabilirimin peşine düşebilirim ki? Ben de sistemin içine dahil olsam ve istediğim tüm imkanlara sahip olmaya kalksam bu sefer gelecek nesillerimize yapmış olduğum o büyük kötülüğün altında nasıl kendimi rahat hissedebilirim ki. Belki ben ölene kadar refah içerisinde yaşayabilirim ama benim çocuğum evladım içecek bir damla su bulamayacaksa ben nasıl rahat edebilirim ki o refah içerinde yaşıyorken? Bu soruyu kendi aileme sormuş olsam eminimki onlar da benim gibi yaklaşırlardı bu duruma. Dünya sınırsız kaynaklara sahip bir yer değil ve biz onu sınırsızmışçasına sömürmeye devam ettiğimizde günün sonunda illaki aslında en büyük kötülüğü kendimize yaptığımızı fark ettirecek bize, ama iş işten geçtikten sonra pişmanlığın kime ne faydası olacak ki? Anne, baba, benim nasıl yaşadığım sizin için büyük önem ifade ediyor anlayabiliyorum ama ben şimdi ölsem ne, 100 yıl rahatlık içinde yaşasam ne sanki? Ben de gelip gidiciyim sonuçta bu hayattan, belki de benden çok torunlarınızı düşünürseniz daha iyi anlayabilirsiniz beni. Aslında bu yazıda hiç hoşuma gitmeyen bir şey yaptım, odak noktasına sadece insanı koydum ve faydacı bir yaklaşımla sadece insanlığın, hatta özelinde benim ve kendi çocuklarımın iyiliği için yapmamız gerekenlerden bahsettim ama dünyada yok olan binlerce canlının ve bu zamana kadar çok iyi bir şekilde işlemiş olan doğanın sistematiğinin katledilmesi daha öncelikli benim için. Ama bu yazıyı anne ve babama kendimi anlatmak için yazdığım için oralara girmemeyi tercih ettim, çünkü doğal olarak onların tek göz önüne aldıkları şey benim, yani evlatları. Neyse, sonuç olarak özetleyecek olursam başta içinde yaşadığımız yapay sistem kendisinden soğuttu beni, ardından da aslında doğal bir sistem içerisinde yaşayabileceğimi fark ettim ve bunu talep ediyorum sadece. Komşunun çocuğunun ne yaptığı benim hiç umrumda değil, çünkü onlar gelecek felaketin farkında bile olmayan, kendi nesillerini tükettiklerinin, kendi geleceklerini sömürdüklerinin farkında bile olmayan insanlar. Şimdi oturup onlarla çekişecek kadar bile vaktim yok benim. Öncelikle sahte yaşamlarıyla beni bu yapay sistemden soğutan muhteşem komşu çocuklarına(etrafımdaki tüm insanlara) ve daha sonrasında yokoluşumuza nasıl engel olabiliriz diye düşünüp kafa patlatan ve beni doğal bir sistem içerisinde yaşayabileceğimize inandıran o manyak insanlar topluluğuna teşekkür ediyorum. Aksi halde belki de yaşayamayacaktım bile, belki de bu çekilmez hayatta daha fazla bulunmanın anlamsızlığıyla ölümün kucağında bulacaktım kendimi.