• 127 syf.
    Ocak ayında okunması gereken bir kitabı, Aralık ayında okumuş olmanın ayrıcalığı ile, yazar ve tema hakkında donanımlı, yazacaklarım için de iddialı olmadığım, amatör bir inceleme ile karşınızdayım (:

    İlk önce kitabın ana teması olan feminizme değinmek istiyorum. Daha önce, yani birkaç yıl önce feminizm denildiğinde, "erkeklere ölüm!" gibi absürt komedi düşünce tarzı gelirdi aklıma. Araştırmazdım, kulaktan dolma bilgilerle, çok soğuk bakardım bu akıma.

    Yanlış hatırlamıyorsam, Twitter'da feminizm ile ilgili bir paylaşım görmüştüm. Bir kullanıcı da o paylaşımın altına, 'o zaman mitoz bölün!" diye yorum yazmıştı.
    Tuhaf karşıladım tabi. Ve "feminizm nedir?"enter diye yazdı parmaklar.

    Ne miydi, feminizm?

    Çıkan ilk sayfada şunlar yazıyordu:
    "XVIII. yüzyılda Fransa’da filozoflar ve kadın yazarlarca ortaya atılan ve savunulan, daha sonraki yüzyıllarda her toplumda yandaş bulan, kadının siyasal ve toplumsal haklar bakımından erkekle eşit olması gerektiğini öne süren ve bunu gerçekleştirmeye çalışan akım."

    İyi de burda erkekleri kötüleyen bir şey yazmıyordu.
    Bilakis, insan olmanın gereği olarak eşit hak ve hukuk ilkesini savunuyordu. Tıpkı Virginia Woolf 'un kitabında değindiği gibi,

    *Kadınlar da erkekler gibi OKUMALI
    *Kadınlar da erkekler gibi YAZMALI
    *Kadınlar da erkekler gibi SÖZ SAHİBİ OLMALI
    *Kadınlar da erkekler gibi EKONOMİK ÖZGÜR OLMALI
    *Kadınlar da erkekler gibi SOSYAL ORT. PAYLAŞMALI
    *Kadınlarn da erkeklern gibi YAŞAM HAKLARI OLMALI

    Oysa kadınların Kendine Ait Bir Oda ları bile yoktu,"Kadınlar Atinalı kölelerin çocukları kadar bile entelektüel özgürlüğe sahip olmadılar. O zaman kadınların şiir yazmak için en ufak bir şansları yoktu"Neden kadın şiir yazamazdı ki, kadınların da duyguları yok muydu? Kadın da aşık olamaz mıydı?Hayır.. hayır.. kadınlar aşık olamazdı. İstedikleri kişiyle değil, ailerinin seçtikleri kişiyle evlenirdi. Sevmeseler de alışırlardı.

    Ve bir kadın düşünün o devirde, hayır sadece o devirde değil her devirde " Bütün o eleştirilerin karşısında, o tamamı ataerkil toplumun ortasında, ürkmeden bakarak,kitaplarına sıkı sıkı sarılabilmeleri için kimbilir
    nasıl bir yetenek, nasıl bir tutarlılık gerekmişti."
    Virginia, bana kadınların edinmesi gereken sosyal hakların yanında, kadınların çektiği çileyi de aktarmış oldu, kimi cümlesinde.

    "İnsanların sessiz hayatlarında kim bilir kaç isyan
    mayalanmaktadır." Bu cümle karşısında bir çok engel vasfını yitirmiş oldu aslında. Toplum tarafından bastırılmış fiiller ve duygular, gerçekleşmesine engel olunan hayallerin önüne çekilen setler.. hepsi birer devrimi müjdeler.

    KADIN VE ŞİDDET

    İncelememin bir kısmını bu başlığa ayırmak istedim. Ancak nerden başlayacağımı bilemedim. Kitapta anlatılan o yıllardaki vahşeti şu birkaç cümleyi aktarsam yeterli olur mu" Tarih kitaplarının durduğu rafa giderek en yenilerden birini çekip aldım: Profesör
    Trevelyan’ın İngiltere’nin Tarihi kitabını. Bir kez
    daha ‘Kadınlar’ başlığını aradım, ‘konumu’ diye bir
    bölüm bulup bulunduğu sayfayı açtım. “Eşini
    dövmek” diye okudum, “erkeğe tanınan bir haktı.
    Hem alt hem yüksek tabaka tarafından utanmazca
    uygulanıyordu…"
    "kadın odasına kilitleniyor, dayak yiyor, oraya
    buraya fırlatılıyordu."

    Yüzyıllar geçmiş olsa da değişen bişey yok, maalesef.
    Kadına şiddet hala en üst gündem. Okuldan eve dönen ya da işten eve dönen kadınlar/ kızlar dönüp arkalarına bakmak, korkulu adımlarla yürümek zorunda değil ki..! Bu zihniyete bu fırsatı verenler de en az onlar kadar suçlu değil mi?!

    Yazılacak, söylenecek çok şey var. Adı anılacak bir çok kadın var, cinayete kurban giden..

    Ahlak kurallarının sadece yazılı kalmadığı bı toplum dileğiyle...


    Ocak Ayı Feminist Kitaplık okuma etkinliğini düzenleyip bu güzel eseri okumama vesile olan
    oblomov_klonu na teşekkür ederim ️

    Adaletle kalın. Keyifli okumalar
  • 248 syf.
    ·Puan vermedi
    Herkes hayattan bir şey almak ister fakat ona bir şey vermek istemez..

    1898 yılında yazdığı kitaptan sonra kilise tarafından rahat bırakılmamış ve sonrasında Rusya’dan Yugoslavya topraklarına sürgün edilmiş Grigory Spiridonoviç Petrov’un Finlandiya ziyaretleri sırasında gördüklerini kaleme alıp Saraybosna’ da bastırdığı kitap: “Beyaz Zambaklar Ülkesinde”
    600 yıl boyunca İsveç krallığı altında, daha sonra Sovyet rejimine bağlı yaşamış bir milletin, 1919’da -tam 100 yıl önce- ilan ettiği anayasası ile başlayan uyanışı ve bu temellerin nasıl atıldığını anlatan deneme tarzı bir eser. Petrov kitabında bu yeniden doğuşun sadece düşünsel boyutunu anlatılmış olsa da bu düşünce boyutunun ispatlandığı ve bu bakış açısı ile yükselebilineceğini kanıtlayan birçok örnek ortaya koymuş. Bu düşünsel boyut içindeki gözlemler o kadar yerinde ki 100 yıl önce yapılan bu tespitlerin doğruluğu, bugün Finlandiya’nın refah seviyesiyle tüm dünyaya zaten gösterilmiş durumda.
    Ama asıl önemli olan bu kitabı okumak değil, okuduktan sonra şu soruyu sormaktır: Bataklık halindeki bu topraklar ne oldu da “Beyaz Zambaklar Ülkesi” haline geldi?
    Bu soruyu cevaplamaya başlayınca durum yavaş yavaş içler acısı bir hal almaya başlayacak. Neden mi? Çünkü kıyaslayacaksınız.. 600 yıl başka bir devletin tahakkümü altında yaşamış bir ülkenin bugün gelmiş olduğu nokta ile 600 yıl birçok devlete tahakküm kurmuş bir devletin (Osmanlı) bugünkü durumunu kıyaslayacaksınız ve içiniz acıyacak. Gelişme, sanayileşme, üretim, eğitim, bilim, sanat ve teknolojide ilerleme adına yapılması gereken hiçbir doğru hamle olmaz mı? Diye soracaksınız.. Ama olmamış işte. 100 yıllık Finlandiya bugün dünyanın en iyi eğitim sistemine sahipken biz eğitim konusunda neden bitik bir durumdayız? Bilim, sanat, teknolojide neden ortaya koyulan hiçbir şey yok, neden üretim yok? Diyeceksiniz.. Sonra bu soruya bizim ülkemizde bazı kesimler ki -bana göre bir adım ileri gidemememizin en büyük sebepleri onlardır- coğrafya kaderdir diye zırvalıklarla cevap verdiklerini göreceksiniz. İşte bu kitap bu tezin ne kadar saçma olduğunun en büyük ispatıdır. Bunu artık kabul etmeliyiz coğrafya kader filan değildir. Eğer coğrafya kader olsaydı bugün Güney Kore ile Kuzey Kore arasında 100 yıllık fark olmazdı. Meksika ile Amerika resmen farklı çağları yaşamazdı.
    Coğrafya hayvanların kaderidir. İnsan doğaya mahkûm değildir: Ne iklim ne de coğrafya insanı yapacaklarından alıkoyamaz. Benzer coğrafya şartlarında yaşayan insanlar birbirlerini andıran tepkiler gösterecek diye bir şey yoktur. Bilim, bu tür yaklaşımları kabul etmez. Bilim, gözleme ve deneye dayanır. Doğru yönetim bir ülkeyi ileri götürürken yanlış yönetim geriye götürür. Bunun kaderle bir ilgisi yoktur. Kader, beceriksizliğin, çalışmamanın, yeterince mücadele etmemenin suçu üzerinden atmanın yoludur. Varoluşcuların en başında gelen Sartre bile “var oluşumuza karışamayız ama ondan sonrasının sorumluluğu, kaderi oluşturmanın yükümlülüğü bize aittir” der. Coğrafya kaderdir felsefesi antik çağda ortaya atılmış ve orada kalması gereken bir düşüncedir. “Coğrafya kaderdir” ifadesi tembelliğin bahanesidir.
    Kitabın konusu gereği başta Finlandiya olmak üzere dünyanın refah düzeyi en yüksek 10-15 ülkesine bir bakın, araştırın. Eğitimi, bilime, sanata ayrılan bütçeleri ölçün biçin. Çocukların ve gençlerin uğraşlarını bir inceleyin. Tv programlarında ülkelerin aydınlarının tartıştıkları konuları sorun soruşturun.
    Finlandiya
    Norveç
    Kanada
    Amerika
    İngiltere
    Yeni Zelanda
    Avustralya
    Almanya
    İsveç
    ...
    Acaba kaç tanesi Hristiyancılık ideolojisi üzerine temellerini atıp bugünlere gelmiş. Şu saydığım ülke vatandaşlarının neredeyse yüzde 70’i herhangi bir dine mensup değil. Ya da “Fin”cilik, “Amerikan”cılık, “Kanada”cılık, “Alman”cılık vs vs vs ideolojileri ile milliyetçilik akımı üzerinden ilerleme kaydeden gördünüz mü? Tüm bu ideolojilerin dışında ortaya koyduğu tüm fikirleri herhangi bir kişinin, liderin arkasına sığınarak gerçekleştiren var mı? Acaba bu ülkelerde de fen bilimlerinden daha çok rahip, rahibe, papaz yetiştiren okullar mı var? Buradaki gençlerde acaba okumak, kendini geliştirmek ve ortaya bir şeyler koymaya çalışmak yerine İsveç halk evlerine ya da Hollanda ülkü ocaklarına ne bileyim İtalyan manastırlarına gidip goygoy mu yapıyorlar? Neyse daha bunlar gibi sayısız örnek verilebilir... Eee deveye sormuşlar boynun neden eğri, nerem doğru ki demiş...
    Adamlar 17. yy da rönesans ı tamamladı kilise çöktü ve bu sayede çağ atladılar bizde hala islamcılık diye geziniyorlar. Fransız ihtilali oldu bitti 1 milyondan fazla insan öldü, çok uluslu devletler yıkıldı. Neredeyse dünyanın tüm milletleri devletlerini kurdu. Koskoca Nazi Almanya’sı çöktü.. Ama 2020 yılında bizde hala milliyetçilik üzerinden siyaset yapıp memleketi bir yerlere getireceğini sananlar var. Kraliyetle yönetilen ülkelerde kurucu kralların soyundan gelenler babasının adıyla siyaset yapamaz oldu bizde hala Kemalistler kol geziyor. Piyasada tarikatı cemaati şeyhi müridi saçma sapan bir sürü oluşum bir sürü din tüccarı bitmek bilmiyor.. Ülkede okuma oranı desen yüzde 1, onun yüzde 70’de saçma sapan kitaplar...
    Neyse uzun lafın kısası ve işin özü şu: eğitim, eğitim ve yine eğitim...
    Ve bu eğitimle inşaallah gelecek, bizim çocuklarımız için daha güzel olur..
    Herkese iyi okumalar
  • DİN VE AKIL İLİŞKİSİ

    İnsanlık düşünce tarihinde doğru bilgiye ulaşma vasıtalarının neler olabileceği hep tartışma konusu olagelmiştir. Felsefenin de en önemli konularından birisi budur.Bu hususta temel bazı ekoller oluşmuştur.

    Doğru bilgiye ulaşmak mümkün müdür, mümkün değil midir? Yani insan sahip olduğu maddi ve manevi cihazları ile mutlak doğru bilgiye ulaşabilir mi, ulaşamaz mı?

    İşte burada genel olarak iki ekol oluşmuştur.

    Birinci Ekol: Mutlak doğru bilgiye insan maddi ve manevi cihazlarından birisi ile ya da bütünü ile ulaşabilir diyenlerdir. Bunlar da kendi aralarında, insan hangi cihazı ile doğru bilgiye ulaşabilir ayrışması içine girmiştir. Bu hususta belli başlı temel ekolleri sıralayalım.

    Rasyonalizm: Salt doğru bilgiye sadece akıl ile ulaşılabileceğini temel alan ekoldür. Bunlara göre akıl kendi aleminde kurallar ve ölçüler koyabilen ve buna göre doğruyu bulabilecek ilkeleri oluşturabilen yeteneğe sahiptir. Bu yüzden doğru bilginin tek kaynağı akıldır. Diğer bilgi kaynaklarını önemsiz araçlar olarak görürler. Özellikle din, vahiy ve ilham gibi doğru bilgi kaynaklarını reddederler.

    Empirizm (Duyumculuk): Doğru bilginin tek kaynağı ve ölçüsü insanın yaşamı sürecinde duyu organları ile gördüğü ,tecrübe ile anladığı şeylerden ibarettir. İnsanın zihni ve alemi boş bir kağıt gibidir, zamanla tecrübe ve deneyler ile elde edilen bu bilgiler ile dolar. İşte mutlak doğrular bundan ibarettir. Bunun dışında başka bir doğru yoktur.Yani bütün her şey insanın beş duyusu ile gördüğü ve tecrübe ettiği şeylerden ibarettir. Bundan başkası ve ötesi yoktur, görüşüdür. Akıl, deney ve duyum olmaksızın hiçbir işe yaramaz. Kendi başına düşünemez. Böyle olunca, akılcılık akımının zıttı bir ekoldür.

    Sezgiselcilik (Kalp Gözü): İnsan mutlak doğru bilgiye ve hakka ancak sezgi ve kalbin inkişafından sonra ulaşabilir, görüşüdür. İnsan, kalp gözü ile doğru ve hakikatleri idrak eder. Bunun dışında, akıl ve duyumlar önemsiz detaylardan ibarettir. İnsan, ancak kalp aydınlanması ile doğruları görür ve ulaşır. İslam tarihinde bunlara işrakiyyun denilmiştir. Kalbin aydınlanma aracı olarak da bir takım riyazet tarzı disiplinleri benimsemişlerdir. Sezgicilikte sebep sonuç bağıntısı kurmaksızın süratli ve sebepsiz olarak birden doğruya ulaşılır.

    Nakilcilik (Doğru Haber): Doğru bilgiye, doğru haber ile ulaşılabilir görüşüdür. Doğru haber ise vahiy ve İlahi buyruklardır. Bu görüşte olanlara göre akıl, sezgi ve duyumlar doğru bilgi kaynağı ve vasıtaları olamaz. Doğru bilginin tek kaynağı dindir. Bu yüzden akıl, sezgi ve duyumları din dışı olarak algılarlar. Hıristiyan ve Yahudi aleminde dogmatizm olarak bilinen dini mezhepleri buna örnek olarak gösterebiliriz. Bu değerlendirmeler insanlık düşünce tarihi içindir. Özel olarak İslam alemi için değerlendirmeler geniş bir şekilde konunun ileriki bölümlerinde incelenecektir.

    İslam tarihinde bu tip bağnaz görüşte olanlar genelde Haricilik, Vehhabilik, Neo Selefcilik, akımlarıdır. Sezgi ağırlıklı olan tasavvuf ve tarikatı inkar etmeleri, aklı ön plana çıkaran Kelam ilmine bidat nazarı ile bakmaları hep bu bağnaz fikirlerindendir. Günümüzde bazı ilahiyat kökenli hocalar da bu akımların tesirinde kalmışlardır. Bu yüzden kalp aydınlanmasını öne çıkaran bazı tasavvuf büyüklerini tadlil ve tekfir ediyorlar.

    Yukarıda özetle verdiğimiz ekollerin hepsi doğru bilgiye ulaşmayı mümkün gören ekollerdir. Bu yüzden doğru bilgiye ulaşılır mı, ulaşılmaz mı? Sorusundan ziyade, hangi araç ve vasıta ile ulaşılır tartışması hakimdir bu ekoller arasında.

    İkinci Ekol: İnsanlık düşünce tarihinde mutlak doğru bilgiye ulaşılamayacağını savunan ekoller de vardır. Bunları da özetle izah edelim.

    Septisizm (Şüphecilik): Doğru bilgiye ulaşmanın imkansız olduğunu savunan genel felsefedir. Bunlar da kendi aralarında şiddet bakımından sınıflara ayrılırlar. Bazıları doğru bilgiye ulaşmayı muhal görürken, bazıları da kuşkuculuk ile yaklaşır.

    Agnostisizm: Bunlar insanın mahiyetinden kaynaklanan bir yetersizlikten dolayı insanın hiçbir zaman eşyanın hakikatini idrak edemeyeceğini savunan bir ekoldür.

    Protagoras: "İnsan her şeyin ölçüsüdür." der. Protagoras'a göre tüm bilgilerimiz duyumdan gelir. Duyum insandan insana değişir. Bir şey bana nasıl görünüyorsa benim için öyledir. Rüzgar, üşüyen için soğuk, üşümeyen için soğuk değildir. Yani ortak bir doğrunun olamayacağını savunuyor. Doğrular her kişiye göre değişir, diyerek genel kabul görmüş bir doğrunun olamayacağını iddia ediyor.

    Düşünce tarihinde doğrunun bilinmesinin imkansızlığını savunan bu fikri akımlar pek itibar görmemişlerdir. Ekseri filozoflar tarafından dışlanmışlardır. Onun için bu akımlar doğrunun bilinebilirliği görüşündeki ittifakı bozamazlar.

    Şimdi bu genel tariften sonra bazı tespitler için madde madde mülahazalar yapalım.

    Birincisi: Her bir felsefi akım bir hakikatin ucunu veya kırıntısını anlamış ve mesleğine tatbik etmiş. Onun için bu ekolleri değerlendirirken bütününe batıl ve yanlış demek doğru olmaz. Üstat bu manaya; her batıl mezhep içinde bir dane-i hakikat bulunabilir diyerek işaret ediyor.

    İkincisi: Bu felsefi ekollerden hiç birisi hakikati bütünü ile ihata edemediği için, kendi görüşüşünden başka hiçbir görüşü doğru kabul etmiyor.Diğerlerini yanlış ve batıl olmak ile itham ediyor.Bu da felsefenin kendi içindeki bir çelişkisi ve tutarsızlığı olarak beliriyor. İmam Gazali, eserlerinde bu tutarsızlıkları tek tek göstererek onları eleştiriyor.

    Yine Üstat da Sözler adlı eserin Yirmi Beşinci Sözünde verdiği bir temsil ile bu manayı şöyle tarif ediyor;

    "Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur'ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. Kur'ân'dan başka, çendan Kur'ân'dan da ders alıyorlar, fakat hakikat-i külliyenin, cüz'î zihniyle yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefritle hakaikın muvazenesini ihlâl edip tenasübünü izale eder. Şu hakikat Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalında acip bir temsille izah edilmiştir. Şimdi de başka bir temsille şu meseleye işaret ederiz."

    "Meselâ, bir denizde, hesapsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Gavvas dalgıçlar, o definenin cevahirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan, el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas hükmeder ki, bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından, başka cevahiri işittiği vakit hayal eder ki, o cevherler bulduğu elmasın tâbileridir, fusus ve nukuşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yakut eline geçer. Başkası, murabba bir kehribar bulur, ve hâkezâ, herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu'zamı itikad edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruatı zanneder. O vakit hakaikın muvazenesi bozulur. Tenasüp de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakikî rengini görmek için tevilâta ve tekellüfâta muztar kalır. Hattâ, bazan inkâr ve tâtile kadar giderler. Hükema-yı işrâkıyyunun kitaplarına ve sünnetin mizanıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudâtına itimad eden mutasavvıfînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâşüphe tasdik eder. Demek, hakaik-ı Kur'âniyenin cinsinden ve Kur'ân'ın dersinden aldıkları halde-çünkü Kur'ân değiller-böyle nâkıs geliyor."

    "Bahr-i hakaik olan Kur'ân'ın âyetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvâsıdır. Lâkin onların gözleri açık; defineyi ihata eder. Definede ne var, ne yok, görür. O defineyi öyle bir tenasüp ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyan eder ki, hakikî hüsn-ü cemâli gösterir."(1)

    Üçüncüsü: Doğru bilgiye ulaşmakta yukarıdaki felsefi ekollerin tespit ettiği her bir araç ve vasıta, aslında gerekli ve elzem şeylerdir. Adeta bir bütünün parçaları gibidir. Nasıl arabanın hareket etmesi için tekerlek, motor, benzin vesaire gerekli bu parçalardan birisi eksik olursa araba hareket etmez. Aynen bunun gibi Allah, İnsan mahiyetini bir bütün olarak yaratmıştır. Bu bütünlük içinden bir parçayı atarsan, o mahiyet arabanın atıl kalması gibi atıl kalır, işlemez. Yani insana akıl da lazım, sezgi de lazımdır. Duyu organları da lazım, vahiy ve ilahi haber de lazımdır. Bunların biri gerekli, diğeri gereksiz demek, batıl ve yanlış olur.

    Dördüncüsü: İnsanı bir vasıtaya mahkum etmek, yanlış hüküm ve neticelere sebebiyet veriyor. Mesela akıl ve duyuları olmayan bir adama, Kuran okumak ve nakli delilleri telkin etmek ne fayda sağlar. Kalbi melekesi inkişaf etmemiş birisi, Kuran ve Sünnetin letafet ve inceliklerini idrak edemez. Onun için insan mahiyetinde köşe taşları konumunda olan her bir bilgi vasıtasının işlettirilip inkişaf ettirilmesi gerekir. O zaman insan tekemmül ile kamil bir insan olur.Yoksa bir vasıtada kaybolup, diğerlerini göremeyen adam, aynen filozofların bir birleri ile çekiştiği gibi kendi aleminde çekişip durur.

    Beşincisi: İnsanlık bazı hakikatleri hisseder ama tam ihata edemediği için ahenkli olarak tam tarif edemez. Tam tarif için külli ve ihatalı bir nazar lazımdır. İnsanlık ve hususen insanlığın aklı konumunda olan filozof ve düşünürler, insanın mahiyetini cüzi ve kayıtlı olarak çözümlemişlerdir. Bu yüzden insanın mahiyetindeki her bir vasıtayı, diğerlerini inkar ederek kendilerine esas almışlardır.

    Ama külli ve ihatalı bir nazara sahip olan Kuran ise her şeyi yerli yerine koymuştur ve hepsine gereken değeri vermiştir. Bu yüzden Kuranda, insanlığın hissettiği o belirsiz hakikat daha belirgin ve anlaşılır olarak ifade edilmiştir. Ama maalesef her insan Kuran’ın o belirgin ve anlaşılır yazısını okuyamadığı ve göremediği için idrak edemiyor. İşte akliyatta zayıf olan bazı bidat mezhepler, Kuran’ın o ahenkli ve ihatalı yazısını tam okuyamadıkları için, İlham manasını inkar ediyorlar. Halbuki Kuran, insanın realitesini inkar etmez, bütünü ile sergiler, o bütünü okuyamamak insana ait bir kusurdur.

    Özet olarak; akıl, duyumlar, sezgi ve vahiy insanlığın ortak kabulü olan değerlerdir. Hepsi hayatın bir gerçeği ve hakikatidir. Bunların biri için diğerini inkar etmek hakikate zulümdür. Yani insanlık sezgi ve ilham manasını kabul etmiştir. Ama yerli yerine oturtamadığı için, yanlış yerlerde kullanmıştır, ya da eksik kalmıştır. İnsanlığın ortak kabulü olan bir şeyi yok saymak akla ziyan bir şeydir.

    - Akıl, Duyum, Sezgi, Vahiy Gibi Bilgi Araçları Tek Başına Doğru Bilgi İçin Yeterli midir?

    AKIL: Şüphesiz, insanın sahip olduğu en önemli cihazdır. Akıl şu kainat kitabını okuyup anlayacak ve hükümler çıkaracak bir kabiliyette yaratılmıştır. Kainatta sebep sonuç ilişkilerini takip ile bazı neticelere ulaşması da mümkündür. Ama aklın sınırları ve kayıtları, eşyanın hakikatlerini çözümlemede ve idrakte yeterli olduğu tezini çürütüyor. Düşünce tarihindeki karmaşa ve doğru üzerinde ittifak sağlanamama buna en güzel şahittir. Felsefenin aklı evvel fikri, insan aklının sebepler içinde ne denli aciz ve çaresiz kaldığının bir kanıtıdır. Birçok filozofun salt aklı ile ortaya attığı fikirler, insan aklının mutlak doğru bilgiye ulaşmada eksik ve yetersiz olduğunu çok açık bir şekilde ispat ediyor. O zaman eşyanın künhünü ve hakikatini anlamakta akıl, vahye muhtaç bir şekilde yaratılmıştır. Bu yüzden aklın, vahyin rehberliğine ihtiyacı vardır. Vahiy akla rehber olursa, o zaman eşyanın hakikati açılır, kainat kitabı doğru okunabilir. Yoksa, akıl sürekli safsata ve hurafe üreten bir alet olur. Aklı esas alanların isabetli yönü ise, aklın da doğru bilgiye ulaşmada çok önemli bir konuma sahip olmasıdır. Zira akıl olmadan vahiy anlaşılmaz ve hiçbir mana ifade etmez. Böyle olunca, akıl vahyi anlamada birinci sırada önem arz eder. Peygamberimizin(sas) aklı olmayanın dini olmaz hadisi bu manayı teyit içindir. Netice olarak akılsız din olamayacağı gibi dinsiz akıl da yeterli olamaz.

    DUYU ORGANLARI: Bunlar görme, işitme, dokunma, koklama, tatma vasıtaları ile bir takım tecrübe ve deneyler aracılığı ile doğru bilgiye ulaşılacağını savunan bir ekoldür. Elbette akıl bahsinde denildiği gibi nasıl akıl doğru bilgiye ulaşmada önemli ve gerekli bir araçtı, şu duyu organları ve tecrübe de önemli ve gerekli birer vasıtadırlar. Bunlar olmadan, insanın doğru bilgiye ulaşması mümkün değildir. Görmeyen, işitmeyen, tatmayan, koklamayan, dokunma duyusu olmayan bir adam eşya ile irtibat kuramayacağı için, bilgiye ulaşması mümkün değildir. Zira Kuran somut bir kitaptır, görmek ve işitilmek ile anlaşılır. Bütün duyumları kapalı olan birisinin dış alemle iletişimi kapalı olmasından ve doğru bilgiye ulaşması mümkün olmamasından dolayı, bu ekol aşırı giderek doğru bilgiye ulaşmanın tek aracı olarak duyu organları ve tecrübeyi görmesi zıt bir aşırılıktır. Zira bu duyu organları açık olsa ama akıl olmasa, bu duyu organların bir anlamı kalmaz.. Aynı şekilde, gerekli tüm duyu organları yerinde olsa, ama vahiy olmasa yine akıl ve duyu organları bir anlam ifade etmezler. İşte bu ekoller bir dane-i hakikati idrak etmişler ama bütünü idrak edemedikleri için hep yanlış ve eksik kalmışlardır.

    SEZGİ VE KALP: Bunlar da doğru bilginin tek kaynağı olarak kalbin aydınlaması sonucu, kalp gözünün açılmasını savunuyorlar. Yani eşyanın künhü ve hakikati ancak kalp gözü ve sezgi ile bilinebilir tezini savunuyorlar. Bunların da diğer ekollerde olduğu gibi ellerinde bir hakikat kırıntısı vardır ama sadece bu vasıtayı ölçü almaları ve diğer araçları inkar etmeleri ifrattır. İnsanlık tarihinde vahyin ve diğer araçların denetiminde kalbi işlettirmek ile manevi ve ulvi alemlere kapı açan milyonlar evliya ve asfiyanın varlığı bu aracın meşruluğunu ilan ediyor. Ama maalesef bunun yanında vahyin denetiminden çıkmış sezgisel ekoller de tarihte var olmuşlardır. İkisini aynı kefeye koyup, topluca bu vasıtayı inkar etmek, ayrı bir cehalet, ayrı bir ifrattır. İslam’ın içindeki kalbi mesleklerle, İslam dışı sezgici akımları bir tutmak ihatasızlıktan gelen bir yaklaşımdır. Nasıl ki, akıl insanın bir cihazı ise, insan bu cihaz ile kainat kitabını okuyorsa, kalp de insanın başka bir cihazıdır. Kalp, başka alemleri okuyan ve o alemlerle iletişim kuran önemli bir cihazdır. Yalnız her iki cihaz da hiyerarşi olarak vahyin altında ve denetiminde olmak zorundadır.Yoksa din diye bir şey ortada kalmaz. Nasıl ki, akıl tek başına mutlak doğru bilgiye ulaşmakta yeterli olamıyorsa, kalp ve sezgi de tek başına mutlak doğru bilgiye ulaşmakta yeterli değildir. Buna şahit, İslam dışındaki sezgici akımların fikirleridir. Hatta İslam içinde de bir takım bidatkar batini fırkalar buna somut örnek olarak gösterilebilir.

    VAHİY VE NAKİLCİLİK: İnsanlık tarihinde sadece nakil ve vahyi esas alıp diğer bilgi araçlarını yok sayan dogmatik bir yapı da oluşmuştur. Bunlar daha çok Hıristiyan ve Yahudilikte görünen ama kısmen de olsa, İslam içine de sızan bir yapılanmadır. Avrupa’nın ortaçağ zihniyeti tamamen bu fikrin ürünüdür. Akıl, duyumlar ve tecrübe tamamen dışlanmış, müthiş bir dogmatizm meydana çıkmıştır. Kilise bunu, otoritesini sağlamlaştırmak için kullanmıştır. Zira akıl ve tecrübe devreye girse, insanlar taklit ve tutuculuktan kurtulacak ve Kiliseyi sorgulamaya başlayacaktı. Bu durumun Kilise otoritesi için hiçte iyi olmayacağı aşikardı.

    Semavi kitaplar insanların akıl, kalp ve duyu organlarını aydınlatmak ve yol göstermek için Allah tarafından gönderdiği tamamlayıcı bir unsurdur. Yoksa insanları sömürmek, uyutmak ve taklide mahkum etmek için gönderilmiş unsurlar değillerdir. Yani buradan şu sonuç çok net olarak anlaşılıyor ki; ayet aklı ,akıl kalbi, kalp de insanın alemini aydınlatmakta bir metot ve hiyerarşidir. Bu metot ve sıralama atlanır, ya da bozulursa, formül de bozulmuş olur. O zaman insanın rotası kaybolur. Dalalet ve batıla düşmek kaçınılmaz olur. Bu yüzden başta ayet, sonra akıl, sonra aşk beraber el ele verirse, insan-ı kamil tezahür eder. Ayet aklın rehberi, akıl kalbin rehberi, kalp de insanın hayatının rehberidir.

    Maalesef, İslam aleminde de bu tarz dogmatik nakilci bidat fırkaları türemiştir. Bunlar ayetin zahirini esas alıp, aklı ve kalbi inkar ederek, donuk bir din anlayışını kabul ettiler. Bu yüzden taklit, taassup, yeknesaklık, tekfir, ihtilaf, zihni daralma, terör gibi illetler bu dogmatik nakilci din algılamasının neticeleri olarak tezahür etmişlerdir. Bunlar tarihte haricilik, şimdi Vehhabilik ve Neo Selefçilik akımlarıdır. Türkiyede bazı ilahiyat kökenli hocalar bu akımlardan etkilenmişlerdir. Onun için tarikat ve tasavvuf geleneğini ve onun temsilcilerini inkar ile tekfir ediyorlar. Ama cadde-i kübra olan Ehli Sünnet ise, bu aşırı dogmatik anlayışları reddederek, Tarikat ve Tasavvuf mesleklerini kabul etmişlerdir. İslam aleminin genel anlayış ve tutumu budur.

    Sonuç olarak; insanın mutlak doğru bilgiye ulaşmasında yukarıda sayılan her bir araç ve vasıta gerekli ve elzemdir. Bunlardan birisi atlanır ya da inkar edilirse, doğru bilgiye ulaşmak imkansız olur. İnsanlık kendi içinde bu vasıtalar etrafında kümelenip birini esas alırken, diğerini inkar etmiştir. Bu da insanların ekserisini dalalet ve küfürden kurtaramamıştır. Bu yüzden Allah, insanları aydınlatmak ve hakkı tesis etmek için, Ku'ran ve Hazreti Muhammed (sav)’i göndermiştir. Kur'an ve sünnet de insanların elinde olan akıl, kalp, duyu organlarını nerede ve nasıl kullanacağını istikamet üzere tarif ve tespit etmiştir. Bize düşen, bu bilgi kaynağına ve bilgi araçlarına gereken değeri verip, istikamet üzere kullanmaktır.Yoksa, birini esas alırken diğerini dışlayıp inkar etmek, istikamet değil, idlaldir
  • Ahlakın Güzelleşmesinde Yeni Tarz: İmam Nursi Modeli


    I. PSİKOLOJİNİN BUGÜNÜ

    İnsan ruhunun derinliklerini ve zenginliğini tanıma çabası insanın yaradılışından beri vardır ve var olmaya devam edecektir. Psikiyatri ve psikoloji insanı ele alan diğer bilim dallarından farklı olarak ruh ve beden ilişkisinin getirdiği çelişkiye çözüm aramak zorunda kalmıştır. Son yıllarda doğa ve genetik bilimindeki gelişmeler, fizyolojik psikolojinin beyin işlevlerinin neler olduğunun daha fazla bilinebilir olması insanı etkilemek isteyenlerin çok dikkatini çekmiştir. İnsan beyni nöron denilen hücrelerden oluşurken, bilgisayarlar silikonlardan oluşurlar. "Bir model geliştirerek beyindeki bilgileri bilgisayara, bilgisayardaki bilgileri beyne nakledebilir miyiz?" sorusu artık hayal olmaktan çıktı. İnsan beynine mikroçip koyarak onu yönlendirebilir miyiz? İlaç vererek onun davranışlarını değiştirebilir miyiz? soruları akademik araştırma konuları arasındadır.

    GELECEK BİLİMİ

    Bilim dünyasının yeni bir projesi var. Bu proje "Beyin projesidir." Genom projesi tamamlanarak evrenin sırları konusunda önemli bir adım atıldı. Beyin projesinin tamamlanması için 30 yıllık bir süre belirlendi. İnsanlığın sırlarının anlaşılmasında "Nasıl düşünüyoruz" sorusu önemli bir hedef olmuştur ve çalışmaları bu noktalara getirmiştir.

    Önemli çalışmalar yapan"World Future Society"(Dünya Gelecek Derneği) öğrenmenin gelişmesi, okul eğitimi ve onunla yakından ilişkili olan IQ zekâsı konusunda ilginç görüşler öne sürmektedir. Bu görüşler şu şekildedir:

    1- Şimdiye kadar yapılmış en büyük makine olan İNTERNET giderek büyüyecek ve önem kazanacaktır.

    2- Beden gücünün yerini mekanik makineler aldı. Bilgisayarlarda zihinsel çalışmaların yükünü azaltacaktır.

    3- Bilgi teknolojisi dünyanın her yerine yayılacak, aletleri küçülecek ve herkes taşıyabilecektir. O kadar küçülecek ki bedeninize bile yerleştirilebilecektir. Ürünleri tanıtmak için bu aletler bedava bile verilecektir.

    4- Yeni bir Dünya kültürü oluşacak, mevcut kültür ve dillerden pek çoğu yok olacaktır. Bu durum ise beklenmedik olaylar ve tehlikelere neden olabilecektir.

    5- Akıllı evler oluşacak, bundan sonra büro gökdelenler gereksizleşecektir. İnsanların çoğu kırsal kesime ve tatil yörelerine yerleşecek, bilgi teknolojisi ile işlerini yürütecektir. Evler çok çekici şekilde olacak, bu nedenle dışarı çıkmak istemeyen insan yeni bir yalnız yaşam türü oluşturacaktır.

    6- Yeni yaşam türü insanı antisosyalleştirecek, ardından suç davranışlarında belirgin artışlar oluşacaktır.

    7- Klasik zekâya dayalı olan klasik okul eğitimi şekil değiştirecek. Her alanda paketlenmiş eğitim yardımları alınabilecektir. Okul eğitimi bebeklik çağından başlayacak "Yaşam boyu" eğitim düşüncesi yaygınlaşacaktır. "Uzaktan eğitim" sistemi bütün dünyaya yayılacaktır.

    8- Okul sınıfları çok farklı, yetenek ve ilgileri olan öğrencileri bir araya getirecek daha çok sanal gerçekler konuşulacaktır.

    9- Depolanmış bilgi kaynakları genç kuşağın daha kolay ulaşabileceği hale gelecek, daha çok bilgi sahibi olmak yerine daha az bilecek , ancak bilgiye istediği anda ulaşacak.

    10- İnsanlığın bugüne kadar edindiği bütün bilgilerden kendi çalışmaları için yararlanabilecektir.

    11- Eğitim kişisel tempoya göre tamamlanabilecektir.

    12- Disiplinli, ama eğlenceli eğitim felsefesi yerleşecek, öğretmenlik görevi öğrencilerdeki yıkıcı ve oyuncu eğilimleri denetleme önceliğine dönüşecektir.

    13-Gerçekler yerine sanal birdünyada yaşanacak bencillik, kumar, kişisel çıkar tutkunluğu daha büyük toplumsal sorun haline gelecektir.

    GENEL SİSTEMLER KURAMI

    İnsanın var oluşunun anlaşılma çabaları evrenin somuttan soyuta genel bir sistem bütünlüğü içerisinde olduğu tezini güçlendirmektedir. Madde-enerji toplulukları ve yer zaman sürekliliği aşamalı (hiyerarşik) bir düzen içerisindedir. Sub-atomik parçacıklar, atom, hücre, insan, aile, toplum, dünya, evren şeklinde birbiri içindeki daireler sisteminde yerimiz nerededir? Somut sistemle soyut sistemlerin sınırları nerede başlıyor, nerede bitiyor? Decart "Düşünüyorum öyleyse varım" diyerek duyguları önemsememişti. Zeki ama başarısız, bilgili ama ahlâksız insanların giderek çoğalması duyguların eğitimini ön plana çıkardı. Duyguların eğitiminin şansa bırakılamayacağı ortaya çıktı.

    Klasik psikanaliz ve 20. yüzyılın başındaki baskın psikolojik görüş Freudiyen görüştü. Bu görüşlere göre baskı, gerilim ve zorlama ruhsal bozukluklara yol açıyordu. Bu sebeple temel psikolojik ihtiyaçların giderilmesi için hoşgörülü eğitimle çocukların dürtülerinin boşalımına imkan sağlanmalıydı. Genç beyinler fazla bilgilerle yüklenmemeliydi. Cinsel doyum erken yaşlardan itibaren sağlanmalıydı. Böylece insanların ruh sağlığı daha iyi olacaktı.

    Ancak psikolojik gözlem, psikiyatrik bulgular yukarıda saydığım beklentilere karşı tam tersi sonuçlar elde etti. Örneğin: En ağır ruhsal bedensel zorlamaların yükü altında kalmış İkinci Dünya Savaşı sürecinde nevrotik ve şizofrenik dediğimiz ruhsal bozukluklarda artış olmadı. Sadece savaş stres reaksiyonları yaşandı. (Genç 1981) Buna karşılık savaşı izleyen yıllarda toplumlar istenilen refah düzeyine eriştikçe depresyonlarda, varoluş nevrozlarında artış oldu. Emeklilik depresyonu arttı. Yaşamın anlamsızlığı görüşünden kökenini alan yeni ruhsal bozukluklar ortaya çıktı. (Alexander,1960) Çağdaş insan giderek toplumdan kopuyordu. İntihar olayları artıyordu. Bazı insanlar anlamsız gördükleri yaşama heyecan katmak için suç işliyorlar, uyuşturucu kullanıyorlardı.

    ABD, Dünya nüfusunun %5'ini oluşturduğu olduğu halde Dünya kaynaklarının %25'ini kullanıyor. Zengin Dünyalılar Ay'a giderken, yoksul Dünyalılar açlıkla ölüm savaşı veriyor. Buna karşı zengin Dünyalılar bilgili ama mutlu değiller. O halde ruh sağlığı politikaları yeniden düzenlenmeliydi. Freud hayatının son yıllarında "Uygarlığın karşılığı nevrozla ödenir." derken bu gidişi vurgulamaya çalışmıştı.

    DUYGULAR MANTIKLI OLMAK İÇİN GEREKLİDİR

    Bir insan, hayatında önemli kararlar verirken, yatırım yaparken, evlenirken duyguları ile de hareket eder. Bir ülkede karar mekanizmasının başında bulunan kişiler korkularının etkisi altında iseler çok adaletsizlikler yapabilirler.

    Duyguların Biyolojik Temelleri

    Korku, öfke, mutluluk, sevgi, şaşkınlık, kıskançlık, kuşku, düşmanlık, tiksinme, üzüntü gibi temel duygular beyin beden ilişkisinde farklı sonuçlar doğurur. Öfke anında kalp atışı hızlanır, çevik hareket sağlayabilecek güçte enerji açığa çıkar. Korku anında kan kaçmayı kolaylaştıracak şekilde bacaklara toplanırken yüz solar. Mutluluk anında bazı beyin alanlarında metabolizma artışı yaşanır. Sevgi duygusu ile parasempatik sistem harekete geçerek vücutta gevşeme oluşur. Üzüntü anında beyinde enerji azalması yaşanır. Uzun süren üzüntünün depresyona yol açması durumunda metabolizma yavaşlar, geri çekilme yaşanır. Bu durum, organizmanın sonuçları değerlendirmek, yeni başlangıçlar yapmak için kendini güvende hissedeceği içe dönüklüğe gidişinin işaretidir. Kaygı durumunda korkuya benzer bir tepki oluşur, beynin duygularla ilgili alanında enerji artışı yaşanır, sempatik sistem uyarılır. Vücut "savaş-kaç-yaklaşan tehlikeye odaklan" şeklinde dikkatini arttırır.

    Duygusal Körlük

    Beynin orta bölgesi limbik sistemdir. İnsanın öğrenme ve hatırlama süreçlerinin önemli bir kısmı bu bölgenin ürünüdür. Badem büyüklüğündeki Amigdal ise duygusal durumların uzmanıdır. Amigdal'i alınmış olan hayvanlarda korku, öfke, yarışma, işbirliği güdüleri kaybolur. Amigdal bölgesi Epilepsi hastalığı nedeniyle çıkarılmış bireylerde duygusal körlük oluşur. Bu kişiler neşe, sevinç, üzüntülü olaylar karşısında kaygısız kalırlar. Çok iyi konuştukları halde sevgi, şefkat hissetmezler. Karşı tarafın çektiği acıya karşı duyarsız kalırlar. Acıma duyguları körelmiş gibidirler.

    New York Sinir Bilimleri Merkezinde çalışanDr. Joseph Le Doux duygusal beyinde Amigdalin rolünü ilk keşfeden sinir bilimcidir. Beyin haritası yöntemi ile çalışarak duygusal beyin devrelerini çözüp eski bilgileri değiştirdi. Beyin kabuğunun daha karar aşamasındayken amigdal bölümünün denetimi nasıl elinde tuttuğunu açıkladı.

    Ön beyin (prefrontal loblar) ile Amigdal ilginç bir birliktelik gösterir. Anlama, kavrama, dikkat, karar verme, plan yapma, strateji üretme beyin ön bölgesinin işlevidir. Amigdal duygusal öneri gönderiyor, ön beyin bunu süzgeçten geçiriyor. İkiside bilinçli çalışma disiplinine sahipse akıl ve mantık birlikteliği ortaya çıkıyor.

    Sağ ön beyin korku-öfke gibi olumsuz duyguların yeridir. Sol ön beyinde onu denetler. Sol prefrontal korteksi hasarlı, inmeli hastaların ileri derecede kaygı-korku içinde oldukları, hasarı sağ tarafta olanların beklenmedik ölçüde mutlu oldukları bilinen gözlemlerdir. Sağ ön beyni ameliyatla alınmış erkeğin ameliyattan sonra kişiliğinin değiştiğini, şefkatli bir insan haline geldiğini eşler söylerler. (Mutlu koca vakası) Aynı şekilde psikiyatri pratiğinde öfkeli, kıskanç, kuşkucu kişilerin beynin bu bölgesinde kimyasal iletiyi değiştirici ilaçlarla sakin ve kontrollü hale geldikleri bilinmektedir.

    İnsan beyninde düşünce ve duygunun buluştuğu çizgi Prefrontal - Amigdal devresidir. Amigdal'e depolanmış ve kayıtlı duygularla, akıl süzgecimiz olan ön beyin bölgeleri çocukluk çağından itibaren iyi kimyasallarla ve doğru sinirsel networkla şekillendirilirse akıl ve sevgiyi beraber kullanan insanlar ortaya çıkacaktır.

    AHLÂKIN BİYOLOJİK TEMELLERİ

    Bilimsel çalışmalar sinir sistemi, sinir iletileri ve beyin kimyası ile dini ve ahlâki deneyimlerin arasındaki bağlantıyı bulmaya çalışıyorlar. Bilimle din arasında köprü kurabilecek bu çalışmalarla önemli bulgular elde edildi. Pennsylvania Üniversitesinden Prof. Andrew Newberg Tanrı'nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne sürdü. SPECT beyin haritalama yöntemi ile yaptığı çalışmalarda Tibetli Budistlerin derin transa geçtikleri sırada radyoaktif boya şırınga ederek yaptığı deney sonunda beynin belli bölgelerinin değişime uğradığını saptadı. "İnsanlar ruhani deneyimler geçirirken evrenle bütün olduklarını hissederler ve kendileri olma duygusunu kaybederler. Bunun nedeni beynin o bölgelerinde neler olduğu ile ilgilidir. Şu halde o bölgeyi belirler ve bloke ederseniz, kendimizle dışımızdaki dünya arasında sınır kalkar."

    Milyonlarca insan dini inançlarının hayatlarını değiştirdiğini söylerken herhalde beyinlerinde bazı programların değiştiğini söylüyorlar.(Hürriyet, 18.06.2001)

    İngiliz Doğabilimci Edward O. Wilson "Atlantic Monthly"dergisi Nisan 1998 sayısında bir makale yayınladı. Ahlakın biyolojik temelleri (The Biological Basis of Morality) isimli makalede Wilson dinin sadece sosyal hayata ait bir olguolmadığını aynı zamanda genlerimizde yazılı bir gerçek olduğunu iddia etti. 6 Temmuz 1998 tarihinde Newsweek dergisi de konuyu sorgulayan ikiaraştırma yayınlıyor.

    Edward Wilson Harvard Üniversitesinde de mukayeseli zooloji müzesinde çalışıyor. Ömrünü karıncaların hayatını inceleyerek geçiriyor. Tezi bilimsel metodolojiyi değiştirecek boyutta bir tez. Bilginin Birlikteliği (Consilience, Knopf yay.) kitabında yazarı tartışılacak çarpıcı görüşleri var.

    Ahlaki değerlerin dini veya din dışıda olsa aşkın yani insan aklında üstün bir yerde olduğunu savunuyor. Sosyal olguların sinir sisteminin anlaşılması ile çözülebileceğini, sinir sistemi genetik bilimini, genetik bilim biyokimyayı biyokimya da insan davranışını açıklıyor. Böylece her şey doğa bilimlerine indirgeniyor.

    Wilson, insanoğlunun genetik uyaranlarını dinlediği zamana hlâki öğretilere uygun davranacağı ve kendi menfaatini koruyacağını savunuyor.

    Wilson'ın bu görüşü Antonio Domasio ve Le Doux'un görüşleri birbirini destekliyor. Bütün bilgiler ve psikososyal yaşantılar beyinde belli bölgelerde kimyasal harflerle yazılıdır. "Bütün bunları yöneten, yönetici (Executive) bir gen mi var? Doğaüstü güç, beyni nasıl etkiliyor?" sorularına dikkati çekiyor. Dinin biyolojik bir ihtiyaç olduğu, ruhsal deneyimlerin insanda huşu duygusu uyandırmasının biyolojik bir temeli olduğu görüşleri gittikçe doğrulanmaktadır. Yaşamı ayakta tutan her şeyin biyolojik temeli olduğu Din ve Tanrı ihtiyacının da biyolojik temeli olduğu tezini savunanların bir kanıtı da tarihte dine karşı yapılan eylemlerin uzun vadede daha çok dindarlaşma sürecini hızlandırma olgusudur. Bunun hangi din ve inanç olacağı kültürel yapının öğretisine bağlıdır.

    Moleküler biyoloji ve genetik bilimindeki muazzam ilerleme, her türlü duygunun genler tarafından salgılanan enzimlerin yönlendirdiğini söylüyor. Kalbin sadece beyne kan pompalayan bir pompa olduğu; insanın duygu, düşünce ve davranışlarının yönetildiği organın beyin olduğu kanıtlandı.

    Sosyal bilimlerle uğraşanlar genleri dikkate almak zorundadırlar. Toplumda psikolojik müdahaleler yapmak isteyenler de artık genleri göz önüne almak zorunda kalacaklardır.

    II. KÜRESELLEŞME VE AHLÂK

    Şu anda Dünya da 1.300.000.000 insan açlık sınırında bulunuyor, önlem alınmazsa eğer 2020 yılında bu sayı 3.000.000.000 bulacak. Dünyanın bir köşesinde umutsuzluk, şiddet, adaletsizlik, açlık, yoksulluk yaşanırken, diğer tarafında bolluk içerisinde müreffeh bir hayat var. Dünya nüfusunun % 20'si olan Batı toplumları Dünya kaynaklarının % 80'ini tüketiyorlar.

    Haçlı seferleri dini seferler olarak biliniyordu, gerçekte ise o bir kılıftı. O tarihlerde Batıda açlık, sefalet ve yoksulluk vardı. Doğu ise zengindi. Seferlerin dini değil ekonomik ve siyasi gerekçeleri vardı. Şimdi Doğudan Batıya göç başladı. TIR'ların altında ve kum motorları ile insanlar Batıya göçmeye devam ediyor. Önlem alınmazsa vize ve silahlar bu göçü durduramayacak.

    Gelişen iletişim teknolojisi sayesinde sade insanlar yaşanan adaletsizliği, haksızlığı daha fazla görmeye başladılar. Önceleri kader diyerek sineye çekilen durumlar artık öfke ve isyan fırtınaları oluşturuyor.

    Batıda da durum çok farklı değil. "15 Eylül'de CNN Int. de altı yaşındaki kız çocuk soruyor; kuleler neden bombalandı, bu insanlar bizden neden nefret ediyorlar."

    Ya Adalet, Ya Şiddet:

    İnsanlık tarihinde hep adaletsizlikler oldu. Feodal düzende zengin azınlık; surlar, şatolar arkasında yaşarken sefil çoğunluk kaderine razı bir hayat içindeydi. Bu yüzyılda insanlık uyandı, sade insanlarda, her şeyi görebilir oldular. Böylece toplumsal talep arttı. HABİTAT II. Toplantısında, sivil toplum örgütlerinin hükümetlerin ortağı olması, hesap sorması ve sorgulaması benimsendi.

    İnsanlık uyanmışken ve insaniyetin getirdiği nimetleri tatmışken bunu güzel yaşamak için adaletli bir global düzene ihtiyaç vardır.

    ABD dünyanın tek büyük gücü oldu. Batı değerleri dünyaya hâkim oldu. Bakalım bu durum dünyaya asgari mutluluğu sağlayabilecek mi? Hiç olmazsa hayatın yaşamaya değer olduğunu gösterebilmek için bir yorum, bir inanç insanlara kabul ettirebilecek mi? Toplumsal barış ve bireysel mutluluğu sağlamak için kendi değerlerinin yetersiz olduğunu görüp Doğu değerlerinden yaralanacak mı?

    Batı değerleri hep aklı rehber aldı. Doğu değerleri duyguları ön planda tuttu. ABD Batı akılcılığı ve Doğu ahlâkı ortak zemininde insanlığı buluşturup küresel mutluluğu sağlayabilir.

    İnsanların barış içinde beraber yaşayacağı küresel bir düzen için seküler ahlâki öğretilerin ve bütün dinlerin uzlaştığı insani değerlere ihtiyaç vardır. Işık hızını geçme gayretleri iyi insanların elinde olmazsa tarihin sonu felaket olur. İyi insanlar-kötü insanlar mücadelelerinde küresel ahlâk, şiddet içermeyen kültür, insanlık bilinci, adil ekonomik düzen ve paylaşma ahlâkı çoğunluğun kabul ettiği altın standart haline gelmezse ne yazık ki küresel barış olamayacaktır.

    III. KÜRESEL NARSİSİZM

    Narsisistik (özsever) kişinin temel özellikleri şunlardır; gururlu ve kibirlidirler, kendilerini özel ve önemli görürler, övgüyle beslenirler. Menfaatçıdırlar. Kendi çıkarları için kuralları değiştirirler. Beklentileri karşılanmazsa sinirlenirler, eleştiriye hiç tahammül edemezler. İnsanları çok iyi kullanırlar ve sömürürler. Başkalarının duygu, düşünce ve ihtiyaçlarına empati duymazlar. En çok kafa yordukları konular zenginlik, güç, şöhret, başarı, güzellik ve aşk gibi konulardır. Son derece kıskanç, kinci ve nankördürler. Çıkarları biten insanı bir anda unuturlar, vefa duygusu beslemezler.

    Egosu büyük ama her şeyi küçük olan bu kişiler etraflarınca sevilmezler. Kendilerini o kadar güçlü hissederler ki başka bir şeye ihtiyaç duymazlar. En akıllı, en yetenekli, en iyi insan olarak sadece kendilerini görürler. Sıradan olmaktan korktukları için çok çalışırlar.

    Rekabeti çok kullanırlar, sanat, spor, bilim, ticaret gibi konulardaki keşifler bunların işidir.

    Diğer insanlar narsisistik kişinin yaptığı işlerden hoşlanır, fakat kibirli hallerinden nefret ederler.

    Liderle rarasında narsisistik kişi çoktur. Liderliğin bittiği yerde narsisizm başlar.

    En büyük Narsisist Hitlerdi!

    Sezarların çoğu, Napolyon, Mussolini, Kleopatra, Nemrud, Firavun, Stalin gibi kişilerin hepsi heykeli dikilecek narsisistlerdi. Bunlardan biri olan Hitler Darwin'den etkilenerek kendi ırkının üstünlüğünü, diğer ırkların değersizliğini doktrin haline getirdi (Nazizm). Bu doktrine halkına inandırdı ve insanlık tarihinin en kanlı savaşının çıkmasına neden oldu.

    Narsisistik kişiler çoğalıyor mu?

    Teknolojik başarı, insanlığın eski çağlara göre daha zengin olması insanların egolarının kabarmasına neden oldu. Tanrıya ne gerek var diyen insanlar çoğaldılar ve bunu bilim adına ifade etmeye başladılar. Eski çağlarda değer vermemek ve inançsızlık eğitimsizlikten ileri geliyordu. Bugün bilim ve teknoloji adına dine gerek olmadığı ve hesap vereceğimiz doğaüstü gücün olmadığı duygusu gelişti. Bir insan düşününüz, kendisi narsisistik özellikte ve yaptıklarından hesap verme duygusu taşımıyor. Bu kişi kendi çıkarı için her şeyi yapabilir. "Beni inorganik maddeler yarattıysa, ona hesap vermeyeceğime göre canımın istediğini yaparım" felsefesi gelişti. Bireysellik bencilliğe dönüştü. Kendi çıkarını kutsallaştıran insan başkalarına neden yardım etsin ki!

    "Kuvvetliysem zayıfı yok etmem hakkımdır. Ben özel ve önemliyim, başkası açlıktan ölse bana ne, ben tok olduktan sonra" anlayışı bu kişilerin ego idealleri oldu. Zayıf insan ve milletleri çalıştırıp sırtlarından beslenmek bu görüş sahiplerinin doğal haklarıydı.

    Böyle bireyler insanlık tarihinde hep oldu. Semavi mesajlar ise bu kişilere karşı zayıfları sürekli korudu ve yol gösterdi. Haklarını doğru yöntemlerle savunmayı başaran zayıflar ezilmekten kurtuldu ve toplumsal barış böyle sağlandı.

    Peki günümüzde ne olacak? Narsisistik bireyler eski çağlara göre daha çok ve fazladan ellerinde teknolojik güçlerde var. İşte bu durumda küresel narsisizme karşı küresel bir faaliyet gerekiyor. Ahirzaman dininin bu küresel tehlikeye bir çözümü olmalı.

    Bediüzzaman'a göre bu formüller Kur'an-ı Kerim'de vardı. Bir dönem Imam-ı Rabbani'nin Mektubat'ını, Abdülkadir-i Geylani'nin Fütuhul Gaybi'sini nefis terbiyesi için okuyor. Fakat nefsi ikna olmuyor. Daha sonra "Ulum-u felsefiyenin vekaleti namına nefsim dedi ki,.. " diyerek bu asrın nefsi özelliklerine uygun olan eserlerini yazmaya başlıyor. Bu çalışmaları "Tevhid-i Kıble et" diyerek doğrudan Kur'an-ı Kerim'den yorumlar çıkararak yapıyor.(Yirmi Altıncı Lem'a)

    IV. MACHIAVELLI'NİN DERİN ETKİSİ

    Niccolo Machiavelli (1489-1527) "Hükümdar" isimli kitabı ile siyaset biliminin kurucusu olarak anılır. Machiavelli'nin bu kitabını Hitler, Napolyon, Mussoline, Stalin hep başucu eseri olarak bulundurdular. Siyasetçilere ilham kaynağı olan bu kitap, aslında siyasi ahlâkı tanımlıyordu.

    Kitabın ana fikri şudur. "Devlet menfaatleri uğruna her şey mübahtır. Devlet hayatı ile özel hayatın ahlâki ölçüleri birbirinden farklıdır". "Gayenin vasıtayı meşru kılacağı" herkesin bildiği görüşüdür.

    "Zalimlik; bir hükümdarın tebâsını birlik halinde ve itaatkâr tutabilmek için kullandığı silahlardan biridir. Bir-iki ibretli örnekle kan döken hükümdar, sonunda daha büyük kan dökülmesine yol açacak kadar yumuşaklık gösteren birinden daha merhametli olacaktır. Hükümdarın şiddeti fertlere zarar verir. Hükümdarın gereksiz yumuşaklığı devlete zarar verir",

    "Hükümdarın korkutucu olması sevilmesinden daha emniyetlidir."

    "Dürüstlük övgüye değerdir. Fakat siyasi iktidarın muhafazası için hilekârlık, ikiyüzlülük, yalan yere yemin zorunludur. İnsanların hepsi iyi olmadığı için hükümdarın da iyi olması gerekmez. Hükümdar sözünde durmamayı izah için her zaman makul bir sebep bulur. Sizin nasıl göründüğünüzü herkes görür, ama nasıl olduğunuzu pek az kişi bilir."

    Machiavelli Hükümdar isimli eserinde olması gerekeni değil olanı ele aldığını söylüyordu. Machiavelli'nin hararetli okuyucular listesinde bugün dünyayı yönetenlerin olduğunu gördükçe, küreselleşmeyi savunanların Machiavelli'de çok faydalı öğütler bulduklarını söylemelerini toplumsal barış için büyük tehlike olarak değerlendiriyorum. Bu anlayış kişileri siyasi başarıya götürebilir, fakat uzun vadede sonuç toplumsal ahlâkın bozulması ve barışın zarar görmesidir. Bir kazanıp on kaybetmektir. I. ve II. Dünya savaşlarında Machiavelli'nin büyük ahlâki sorumluluğu vardır. Despotizmi savunanlar bu fikirlerden çok yararlandılar. Doğu despotizminde de bu ahlâkın eserlerini görüyoruz. Emevi saltanatı bunun bir örneğidir.

    V. KÜRESEL TEHLİKE VE DUYGUSAL ZEKA

    İngiltere'de intiharla gelen ölümler trafik kazalarından fazla, Norveç'de uyuşturucu ile meydana gelen ölümler trafik kazalarından fazla. Her yüz ABD'liden 3'ü şiddet içeren bir suçun kurbanı. ABD'de de kadınların % 65'i, erkeklerin % 80'i abartı derecesinde alkol kullanıyor. 1999 yılında boşanma oranı %75'e çıktı. Çocuk suç çetelerinin 750.000 üyesi var. SAMHSA raporunda 3.000.000 gencin ölümü düşündüğü belirtiliyor. ABD'de son 10 yılda ölüm cezasına çarptırılan mahkum sayısı % 57 arttı. (Psychology Today, Haziran 2002)

    New York Times'in haberine göre Norveç'de 1999'da dünyaya gelen çocukların % 49'ü evlilik dışı doğumlardan oluşuyor. Bu oran İzlanda da % 62, İngiltere de % 38, Fransa da % 41 seviyesinde. En dindar olarak bilinen İrlanda da ise 1999 da doğan 100 çocuktan 31'i evlilik dışı. Cinsel suçların kurbanlarının % 71'i 17 yaşının altındaki çocuklardan meydana geliyor.

    Yukarıdaki rakamlar Batılıların duygusal profillerinin iyi olmadığını gösteriyor. Evlilik, toplumsal yaşam gibi duygusal paylaşım gerektiren konularda başarılı olamıyorlar.

    Bir sinir bilimci olan Antonio R. Damasio "Descartes'in yanılgısı" isimli kitapta duygu, akıl ve insan beynini araştırırken beynin duyguları yöneten hücrelerini tanımladı. Duyguların eğitimini şansa bırakmakla hata yapıldığında itiraf etti.

    Daniel Goleman "Duygusal Zekâ" isimli kitabının girişinde şöyle diyordu: "Son on yılda ailemizde, çevremizde ve toplum hayatımızda duygularla baş edememe, umutsuzluk, tahammülsüzlük ve evlilik içi şiddet arttı. İnsanlar 'İyi günler' yerine 'gel boyunun ölçüsünü al' diyorlar."

    AHLÂKA AYKIRILIK ÖLÇEĞİ

    New York Üniversitesinde Psikiyatri Doçenti Dr. Michael Welner belki insanlık tarihinde ilk defa "Ahlâka aykırılık ölçeği" geliştirdi. Gerekçesi de adi suçların, cinayetlerin artması, sadist, kana susamış, hor gören insanların fazlalaşması ve kendinden başkasını düşünmeyen insanların hızla artması karşısında psikiyatrinin kötülüğü tanımlama yeteneğini belirlemekti.

    Duygusal Zekâ Nedir?

    1- Öz bilinç: İnsanın kendisini tanıması.

    2- Öz denetim: İnsanın kendisini yönetmesi. Hedefini belirleme, kendisini harekete geçirme, dürtü ve isteklerini kontrol edebilme, aksiliklere rağmen yoluna devam edebilme, ruh halini düzenleyebilme.

    3- Empati kurabilme: Diğergâmlık, başkasının istek ve ihtiyaçlarını anlayabilme

    4- Uzlaşma yeteneği: Sorunlar karşısında ben-merkezci davranmadan uzlaşma odaklı çaba içinde olma. Kavga ve mahkeme arayışından vazgeçme

    5- Umut besleyebilme:

    İşte ABD'liler Semavi Ahlâk'da geçen sabır, tevekkül, affedicilik Allah'ın rahmetinden ümit kesmeme, alçak gönüllü olma, verici olma gibi özelliklere deneme-yanılma yolu ile geldiler.

    KÜRESEL AHLÂK İLKELERİ

    Dünya dinleri parlamentosu 1993 yılında Chicago'da kabul ettiği Küresel ahlâk deklarasyonunda başlıca şöyle diyor.

    1- Küresel ekonomi, küresel siyaset ve küresel çevre büyük krizdedir.

    2- Küresel ahlâk olmadan küresel düzen olamaz.

    3- İnsanların barış içinde bir arada yaşayacağı bir bakış gerekiyor.

    4- Küresel ahlâk yeni bir ideoloji veya yani bir din değildir.

    5- Küresel ahlâk bütün dinlerin ve seküler ahlâkın öğretilerinin uzlaştığı değerlere dayanır.

    6- Hiç kimse dini, rengi, düşüncesi, cinsiyeti yüzünden dışlanmamalıdır.

    7- İstisnasız her insana insanca muamele yapılmalıdır.

    8- Kimse kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalıdır.

    9- Irksal, cinsel, bireysel, sınıfsal her türlü egoizm reddedilmelidir.

    10- Hayata saygılı şiddet içermeyen bir kültür benimsenmelidir.

    11- Sadece insan değil yeryüzündeki her şey saygıdeğerdir.

    12- Adil ekonomik düzen olmadan küresel barış olmaz.

    13- Ekonomik ve siyasi güç, vahşi üstünlük kavgalarına değil insanlığın hizmetine yöneltilmelidir.

    14- Açgözlülük insan ruhunu öldürür. Alçakgönüllülüğe değer verilmelidir.

    15-Gazeteci, bilim adamı, doktor her meslek kendi etik kurallarını geliştirmelidir.

    16-İnsan bilinci gelişmeden dünya asla iyiye götürülemez. (Aksiyon, Ekim 2001)

    VI. İMAM NURSİ'NİN TEZİ

    İKİ DEHŞETLİ HÂL:

    Milyonlarca dini kitabın neşrine set çekildiği, insanları dini faaliyetten vazgeçirmek için sistemli çalışılmaların yapıldığı bir dönemde Nur Risalelerinin çoğu el yazması ile yaygınlaşmasının ve okunmasının sırrı sorulduğunda İmam Nursi bu zamanın iki dehşetli durumdan söz ediyor.

    Birincisi: Hissiyat-ı insaniyenin akıl ve fikre baskın geldiği fikri. Hedonizm olarak da tanımlayacağımız zevkçiliğin, dünya sevgisinin insanın hayatında birinci plana çıkmasını dehşetli bir durum olarak öne sürüyor. Böylece insanlar kısa vadeli zevkle meşgul olup ölüm ve ötesini düşünmüyorlar, Allah'ı akıllarına ve gönüllerine getirmiyorlar. Hoşça vakit geçirip mutluluğu yakalayacaklarını düşünüyorlar.

    Bu Hedonistik hissiyatın modern insanın günlük yaşamını doldurduğu düşüncesine karşı geliştirdiği yöntem ise şudur. Modern insanın lezzet olarak gördüğü şeyin içerisinde elemi gösterip aklını devreye sokmaktır. Allah'ın istemediği tarzda yaşamanın ve maddi zevkler peşinde koşmanın elem verici, ürkütücü neticeleri ile onları yüzleştirmek.

    "Günahların, haram lezzetlerin içinde manevi elim elemleri gösterip hasenat ve güzel hasletlerde ve hakaiki şeriatın amelinde cennet lezaizi gibi manevi lezzetler bulunduğunu ispat ediyor."

    "Risale-i Nur bu dünya da manevi cehennemi dalalette gösterdiği gibi, imanda dahi bu dünyada manevi bir cennet bulunduğunu ispat ediyor." (İ.K.M. s.8)

    gibi görüşlerle duyguların denetimini, kişinin kendini yönetmesini aklın rehberliğine veriyor. Akıl yürütme yöntemleri ile zevk tuzaklarına insanların düşmemesini, dini yaşantının insanı bu dünyada da mutlu ettiğini kanıtlama yolunu seçiyor.

    Böyle akıl yürütme yöntemleri kullanılarak toplumdaki ahlâki yozlaşmanın önünün alınacağını, bireylerin Kur'an ahlâkına uygun yaşamanın güzelliklerine ikna edilmesini anlatmanın bir "tecdid" olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır.

    İkinci dehşetli hâl olarak şu tezi savunuyor.

    "Eskiden fen ve ilim ile dalalete girip, inad ve temerrüd ile iman hakikatlarına karşı çıkana nispeten şimdi yüz derece ziyade olmuş."(İ.K.M. 10).

    Bu tespitten sonra yazdığı eserlerde fen ve ilim kullanılarak imani gerçekleri kanıtlama yolunu seçiyor. Allah'ın varlığını tartışmaya açıyor, akıl yürütme yöntemleri ile (vacib-ül vucud) olması gerektiğini savunuyor. Öldükten sonra dirileceğimiz ve ikinci bir hayatın varlığını ispatlıyor. (Haşir Risalesi). Kadere inanmanın mantık ve muhakeme ölçülerinde açıklamasını yapıyor. (Yirmi Altıncı Söz). Naturalizme karşı Mistizmin tezini Tabiat Risalesinde mantıksal yargılama yöntemleri ile ifade ediyor. Tesettürün ve Ramazan orucunun insanın psikolojik doğasına uygun olduğunu delillendiriyor. Bir seyyahı evrende gezdirerek ağaçlar, kuşlar, yağmur, yıldızlar, insan vücudu ve kan hücrelerini konuşturarak bilimsel verileri delil olarak anlatıyor. Peygamber ahlâkına uygun olarak yaşamanın insanı mutlu edeceğini, sağlıklı yapacağını, hastaneleri, hapishaneleri çeşitli maddi hastalıkları delil belirterek aktarıyor. Hapishanede yazdığı mektuplarla zehirli bal hükmündeki gençlik lezzetlerine aldanmamayı anlatarak sonsuz gençlik lezzetine bilet olan Peygamber yoluna gençleri davet ediyor. 5-10 senelik gençliğin meşru daire dışındaki lezzetlerinin gam ve keder çektirdiğine, "meşru dairedeki keyfin keyfe kafi geldiğini"ne gençleri ikna ediyor.

    İKİ AHLÂKIN KARŞILAŞTIRILMASI

    İmam Nursi On İkinci Söz'de Kur'an ve felsefe ahlâklarını şöyle karşılaştırıyor. "Kur'an-ı Hakimin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi :

    Felsefenin halis bir tilmizi bir firavundur. Menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. O ... dinsiz şakird cebbar, mağrurdur...Gaye-i himmeti nefs ve batnın ve fercin hevesatını tatmindir...

    Amma Hikmet-i Kur'an'ın halis tilmizi ise bir abddir. Hem cennet gibi azam menfaata olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem mütevazidir. Rıza-ı ilahi, fazilet için amel eder, çalışır...

    Amma hikmet-i felsefe ise hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı kuvvet kabul eder. Hedefi menfaat bilir.Düstur-u hayatı cidal tanır. Cemaatlerin rabıtasını unsuriyet, menfi milliyet tutar. Semeratı ise hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin hacat-ı beşeriyeyi tezyiddir.

    Amma Hikmet-i Kur'aniye ise nokta-ı istinadı, kuvvete bedel hakkı kabul eder. Gayede menfaate bedel gaye ve rıza-ı ilahiyi kabul eder. Hayatta düsturu cidal yerine düstur-u teavünü esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarını unsuriyet milliyet yerine rabıta-i dini ve sınıfı ve vatani kabul eder. Gayatı hevesat-ı nefsaniyeye sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder.

    İki ahlâk öğretisinin şahsi hayata verdiklerini ve toplumsal hayata sağladıklarını şöyle yorumlayabiliriz.

    Seküler ahlâk öğretisinin kişiye verdiği ego ideali menfaattir. Çıkarı için çalışan insanlar güçlerini o yönde kullanacaklardır. Güçlü olan zayıfa zarar verecek, böylece çatışma çıkacaktır. Dini ahlâkın kişiye verdiği ego ideali "Fazilet ve Rızayı İlahi"dir. Erdemli yaşamayı onurlu yaşamak olarak algılayan insan, ilkeleri için çıkarını ikinci plana atacaktır. Dini ahlâk insanın ilkeli yaşamasını önerdiği için ilkeli insanlar daha kolay anlaşma sağlayıp uzlaşabileceklerdir.

    Seküler ahlâkın dayanak noktası kuvvettir. Çözümlenmesi gereken konularda güç, para, sosyal statü kullanılarak sorun çözülmeye çalışılır. Güç, para ve sosyal konumu ilkesizce şahsi çıkarı için kullanan insanlardan oluşan bir toplumda kavga, şiddet, saldırı bitmeyecektir.

    Dini ahlâk dayanak noktası "Kuvvet yerine Hak" der. Haklı olanın güçlü olması, güçlü olanın haklı olmamasını benimseyen insanlardan oluşmuş toplumda ortak yaşam kolay olur

    Seküler ahlâkta yaşam prensibi "mücadele"dir. Darwin'den etkilenen sosyal bilimciler, yarışmacılığı, rekabetçiliği barışçıl olmayan bir tarzda önerdiler. İşletmelerde başkasını düşünmeden başarılı olmayı ilke olarak benimsediler. Böylece üretkenlik arttı, fakat insanlar arası yardımlaşma azaldı. İnsanlar zengin oldular,ama yalnız kaldılar.

    Dini ahlâkta yaşam prensibi olarak "yardımlaşma" önerildi. "Kendi iyiliğin ve başarından önce toplumun iyiliği ve başarısı gelir" ilkesi ile paylaşma ahlâkı "infak" gerçeği olarak önerildi. Kendisinden önce komşusunu düşünmek, başkasına, zayıflara, hastalara yardım etmek kutsal davranış olarak övüldü.

    Seküler ahlâkta topluluklar arası bağ olarak ırk, soy bağı önerildi. Milliyetçilik duyguları şovenizm ölçüsünde teşvik edildi. Ulus devlet ideoloji olarak benimsendi. Ulusçuluğu kutsallaştıran yaklaşım başkalarını yutmakla beslenen "şovenizm" akımlarını doğurdu. İnsanlık tarihinin en büyük savaşları XX. yüzyılda bunun için yaşandı. Dünya barışı bu anlayış sebebiyle zarar gördü.

    Dini ahlâkta insanlar arası bağ olarak "din, vatan, sınıf bağı" ön plana çıkarıldı. İnsanların değiştirilebilir bağlarının olması sevgi duygusunu güçlendirici etki yapar. Bir insanın kendi ırkından olmayan bir insanı sevebilmesi, küçük görmemesi, savundukları ortak değerlerin daha çok olması toplumsal kardeşlik ve dostluk duygularını arttırıcı sonuçlar verir.

    SEKÜLER AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- İnsanların zevk tuzaklarına düşmesi, zevklerini doyurmak için bencilleşmesi.

    2- Narsisistik bireylerin artması: Başkalarını küçümseyen, kendi çıkarı için her şeyi kullanan, eleştiri kabul etmeyen, yardımlaşmayı kendisine yardım olarak düşünen, kinci, kıskanç, nankör, övgüyle beslenen küçük firavunların çoğalması. Basit, rutin günlük işler onu mutlu etmediği için küçük şeylerden zevk alamaz. Onu mutlu edecek şey para, güç, şöhret ve cinsel doyumdur.

    3- İnsanlığın ihtiyaçlarının artması: Daha çok kazanmak, daha rahat yaşamak, para, güç, şöhret sahibi olmak duygularının abartılması ekonominin felsefesi oldu. Tüketim teşvik edildi. İnsanların beklenti düzeyi yükseltildi. Moda ve merak gibi duygular abartıldı. 1-2 şeyle mutlu yaşam sürebilecek insan 20-30 şeye muhtaç duruma düştü. Ulaşmadığı için kendini kötü hissetmeye başladı.

    4- Yalnızlık psikososyal sorun oldu. Kendi çıkarını kutsallaştırmış, zorluklar karşısında zevk aldığı başka konuya yönelen insan özgür ve birey olmak isterken kendisini yalnız, güvensiz hissetmeye başladı. Kendi rahatını, zevkini eğlencesini amaç edinen birey evlilik yaşamında, aile içi iletişimde gerekli olan empatik iletişimi sağlayamadı. "Biz" diyemeyen bir insan hep "Ben" demenin sonucu yalnızlığı, köpeklerle arkadaşlık kurmayı tercih etti.

    5- Güven duygusu azaldı. Kendisini sevmenin medeniyet olarak sunulduğu bir ahlâkta başkalarını sevme duygusu zayıfladı. Başkalarını sevmeyen insan onların dost olmadığını düşünmeye başlar. Kendisini tehdit altında hisseder. Her an zarara uğrayacağı duygusu ile korku içerisinde yaşar. Kendi çıkarı için yalan söyleyebilen bir insan herkesin yalan söylediğini düşünmeye başlar ve güvensizlik daha da artar.

    6- Saygı duygusu zarar gördü. Ben-merkezci yaklaşımlar kutsal değer olarak bireyin isteklerinin doyurulması, zevklerinin karşılanmasını önerir. Böyle durumlarda otorite rolündeki kişilere karşı kızgınlık gelişir. İsteklerini sınırlandıran güce karşı saygısızlık, kurallara önem vermeme, itaatsizlik duyguları ön plana çıkar. Başkasının hakkına saygı duymak gibi bir kaygı, merhametli olmak seküler ahlâkı benimsemiş insan için gereksizdir.

    Yaptıkları işlerde bir yaratıcıya hesap vermeyeceğini düşünen insan yasalara yakalanmadıkça her şeyi yapabilirim düşüncesine sahip olur. Başkasına zarar vermenin, hayvanlara, doğaya zarar vermenin vicdani kaygısını hissetmez. Kendisine doğrudan zarar vermeyen şey onun umurunda bile değildir.

    Zengin, bilgili ama mutlu olmayan bireyler seküler sistemin meyveleri olarak önümüzde duruyor.

    DİNİ AHLÂKIN SONUÇLARI :

    1- Somut zevkler yerine soyut zevklerle doyum sağlayan insanlar oluşur. Zevk alma ve sevme duygusunu rutin günlük işlerinde bulabilir. Eşiyle, ailesiyle, toplumsal rolüyle mutluluğu yakalayabilir. Para, güç, şöhret, cinsel doyum yaşamında ve egosunda ideal olmaz. Toplumun iyiliğinden zevk almayı başarabilir. Küçük şeylerden mutlu olmayı başaran birey ortaya çıkar.

    2- İçgüdüleri dizginleyerek psikolojik enerjisini toplumsal üretkenliğe yöneltir. Amaç erdem olarak insanları sevmek, doğrulara bağlılık, dürüst olmak, sözünde durmak, âdil olmak, hoşgörülü olmak, barışçıl olmak, yardımsever olmak, içten, samimi, iyi niyetli olmak, şefkatli olmak, alçak gönüllü ve diğergâm olmak benimsenir.

    Araç erdem olarak: Çalışkan, düzenli, dikkatli, disiplinli, cömert, cesaretli, esnek, yumuşak olmak, başkalarını incitmemek gibi özellikleri benimser. Böylece psikolojik enerjisi kişisel zevklere değil toplumsal zevklere yönelterek mutluluğu yakalamaya çalışır.

    3- Hodgamlık yerine diğergamlığın yerleşmesi sağlanır. Her olay ve durumda kendi çıkarı için sonuçlar çıkaran birey yerine her olay ve durumda toplumun ve diğer insanların menfaatini düşünebilen bireylerin çoğalması gerçekleşir. Böylece toplumsal barış için gerekli zemin oluşur.

    4- Uzlaşma kültürü gelişir. Kendisi için istediğini başkası için isteyen, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan bireyler çoğalır.

    "Güçlüler yapacağını yapar, zayıflara katlanmak düşer." tarzındaki uzlaşmayı yok eden seküler ahlâk yerine "güçlü ve zayıf hukuk önünde eşittir" evrensel ahlâkı benimsenir.

    "Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölmüş bana ne" veya "sen çalış ben yiyeyim" tarzındaki acımasız ben merkezcilik yerine yardımlaşmaya ibadet kutsallığı vererek toplumsal barışa katkı sağlanır. (İktisat Risalesi)

    5- Ölüm korkusundan kurtulur. Hesap verme duygusu taşımayan, kendi çıkarını kutsallaştırmış bir insan ölüm gerçeği ile yüzleşmemeye çalışır. Ancak kaçınılamayacak bu gerçek onu ruhsal acılara iter. Varoluş amacını sorgulayan, ona uygun yaşamaya çalışan bir insan ego ideallerini kendisini tatmine değil yaratıcısını memnun etmeye göre düzenleyecektir. Ölüm o kişi için bir kavuşma olacaktır. Sevdiği kişiye kavuşma aşkı kalıcı ve devamlı bir lezzettir. Baki, sonsuz, sınırsız güç sahibine döneceğini bilen bir insan içindeki sevgi ateşini sürekli yakacaktır. Sevgi ateşinin yandığı yerde korkular buharlaşıp giderler.

    Sevilmek, istenmek, takdir edilmek insanın temel içgüdüleridir. (Maslow) Bu içgüdülerin yönünü yaratıcıya yönelten insan iki yaşamında da mutluluğu yakalar. Görüldüğü gibi İmam Nursi tezini seküler ahlâkla dini ahlâkın ortaya çıkardığı sonuçları göstererek ifade etmiştir.

    VII. İMAM NURSİNİN KULLANDIĞI YÖNTEM

    İmam Nursi eğitimli olan ve olmayan takipçilerini nasıl ikna etti? Savunduğu teze onları nasıl inandırdı? İmam Nursi gibi formal eğitim almamış bir kişinin oluşturduğu büyük etki sosyolojik bir inceleme konusudur. Oluşturduğu etkinin dayandığı temelleri ve kaynakları iyi analiz etmek gerekiyor.

    Onun kişiliğinde buluşan etkiler nelerdi, kullandığı özel bir yöntem var mıydı, sübjektif paradigmaları nelerdi?

    Kişiler kendi kültürleri içerisinde özel bir yol ararken İmam Nursi nasıl bir kültürel yol haritası geliştirmişti?

    Bütün bu sorular akademik bir ilgi alanı olarak kafa yorulması gereken konulardır.

    1. "TEBLİĞ DEĞİL TEMSİL ZAMANI" DEMESİ

    İmam Nursi Şualar kitabının 302. sayfada Risale-i Nur'un mesleğini şöyle ifade eder :

    1. İhlas-ı tam ve terk-i enaniyet.

    2. Zahmetlerde rahmeti elemlerde baki lezzetleri hissedip aramalı.

    3. Fani ayn-ı lezzet-i sefihanede elim elemleri göstermek.

    4. İmanın şu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını.

    5. Hiçbir felsefenin eli yetişemediği noktaları ve hakikatleri ders vermek.

    Bu ifadelerde özetlendiği gibi İmam Nursi düzeltme faaliyetine kendisinden başlamıştır. Eserlerinde mektuplarına "Ey nefsim" diyerek başlamıştır. Kendisi söylemlerini ve peygamber ahlâkını kusursuz yaşamıştır. Her şeyden feragat, hediye almamak, dünya malına değer vermemek gibi özellikleri tavizsiz uygulaması, bu asrın Mevlânâsı gibi yaşamayı başarması O'nun aleyhindeki propogandaya rağmen güven duygusunu azaltmamış artırmıştır. "Biz ahlâk-ı İslamiyenin ve hakaiki imaniyenin kemâlatını ef'alimizle izhar etsek sair dinlerin tabileri elbette cemaatle İslamiyete girecekler" sözü İmam Nursi'ye aittir. İnsanlığın uyandığını, ilim ve araştırma meyli içinde olduğunu, doğru nerdeyse er geç arayıp bulacağını "Uyanmış beşerin başka şansı yok" diyerek savunuyordu. İmam Nursi'nin en yakın bir talebesi olan Zübeyr Gündüzalp de "Hizmet için değil nefsimi ıslah için çalışmalıyım" diyordu.(1997, Nefis Muhasebesi) İmam Nursi'nin örnek olmaya dayalı yaşama yöntemini kullanması günümüzde Asr-ı Saadet Müslümanı bilincini geliştirdi.

    2. MÜSBET HAREKET İLKESİ

    İmam Nursi başkasının kusurlarını dile getirmeden sürekli kendi doğrularını anlatmıştır. Siyasi bir talep içine girmemiş "En büyük siyaset siyasetle ilgilenmemektir." diyerek iman ve ahlâk vurgusundan taviz vermemiştir. Tahrik edici yaklaşımlara hep sessiz kalmış, kendi doğrularına sarılarak ve model insan yetiştirerek ancak cihat edilebileceğini savunmuştur. "Taş atana ekmek at" şeklindeki tasavvuf ilkesini yaşantısında göstermiştir. Böyle davranarak kavgacılığı, boğuşmayı, düşmanlık duygularının gelişmesini önlüyordu. Bu yapıcı ve kucaklayıcı tavrıyla çağımızın Mevlânâsı oluyordu.

    3. DİN VE BİLİM UZLAŞMASINI SAVUNMASI

    Sadece din ilimleri ile meşgul olmanın taassuba, sadece fen ilimleri ile meşgul olmanın da hile ve şüpheye götüreceği, ancak ikisinin beraberliğinden akıl ve duyguların aydınlanmış olacağı tezini ısrarla savundu. İmam Nursi 21. yüzyılda post modernizmin geldiği noktayı 80-90 yıl önce görmüşdü. Tüm bu önerileriyle bilgili, çalışkan ve nitelikli insanların yetişebileceğini tekrar tekrar ifade etti.

    4. KİŞİSİZLEŞTİRME ÇABASI

    Osmanlı ve orta çağ döneminde şeyh-mürit ilişkisinde kişisel bağlılık mekanizmaları ile irşat faaliyeti sürüyordu. Modern çağda "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir, sanattır." düşüncesi en önemli vurgu haline geldi.. Modern dünya önermeci araçlar,kişisel ilişki tarzının yerine araştırmaya dayalı araçları öneriyordu. Herkes fikir üreterek, kafa yorarak doğruyu bulmalıydı. İncelemeden kimsenin arkasından gidilmemeliydi.

    İşte bu anlayışa uygun olarak İmam Nursi'de kişisel rehberliği reddedici yaklaşımlar görüyoruz. "Beni ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur'u okusun, Said yoktur, konuşan yalnız hakikattir" gibi ifadelerle sürekli bu vurguyu yapıyordu.

    Arkasından halife bırakmaması, mezarının bilinmemesini istemesi, buna rağmen ölümünden sonra bütün dünyada milyonlarca takipçisinin olması sosyolojik bir olgudur

    Kur'anda konulan normları, geleneksel müslüman davranış ve kişisel ilişki tarzını gelişen sanayii ve kitle iletişim toplumuna yeniden sokacak biçimde yenilenmiş (tecdit) olması çağdaş Türkiye'de oluşturduğu etkidir. (Şerif Mardin 1992)

    5. DOĞU DESPOTİZMİ İLE MÜCADELE ETMESİ

    "Sorma, düşünme itaat et." tarzındaki geleneksel sosyal yapının modern çağla birlikte başladığını İmam Nursi meşrutiyet döneminde gördü. Sorgulayan, özgür düşünen, bağımsız davranan bireylerin, insanlığın geleceğinde yer alacağı tezini savunan din alimi olarak ilginç bir öngörü içinde olduğunu söyleyebiliriz.

    Ortodoks Osmanlı ulemalarının kesinlikle kabul etmeyeceği bu tezi Meşrutiyet döneminde yazdığı kitaplarında açıkça ifade etti. "Âlemdeki terazinin hürriyet gözü ağır geldiğinden, birdenbire terazinin öteki gözündeki vahşet ve istibdadı kaldırdı." sözü ona aittir.

    İstibdatın İslamın özünde olmadığını Emevilerle birlikte girdiğini söylüyordu. Ayrıca özel hayatta, medresede, ülke yönetiminde istibdadın yerinin olmadığını karıncaların cumhuriyetçiliğini örnek vererek anlatması canlandırılmış İslami modernleşmenin Kur'ani bir yorumu olarak nitelendirilebilir.

    6. SEVGİ YERİNE ŞEFKATİ MESLEK OLARAK SEÇMESİ

    Risale-i Nurmesleğinin dört esasıolan "acz, fakr, şefkat, tefekkür"ü sayarken insanlararası bağda şefkatin sevgiden daha üstün olduğunu savundu. Şefkat koşulsuz bir sevgi olarak tanımlanırsa içerisinde menfaat izi olmayan bir sevginin savunulması hatta bunun için İmam-ı Rabbani ye hafif bir muhalefette bulunması ilginçtir.

    İmam Nursi, Yakup Peygamberinoğlu Hz. Yusuf'a ilgisini şefkat, Züleyha'nın Yusuf'a ilgisini de aşk olarak tarif ediyor. Aşk ve muhabbetin ücret ve karşılık istediğini fakat şefkatin karşılıksız sevgi olduğunu savunarak insanlararasında koşulsuz sevgiyi önermesi İmam Nursi'nin başka bir yaklaşımıdır.

    Sevginin karşılık beklemeden verilmesini savunduğu İhlas Risalelerini takipçilerinin on beş günde bir okunmasını istemesi dikkat çekmektedir.

    7. EV OKULLARI UYGULAMASI

    Değişen dünya şartlarında din ve fen bilimlerini birleştirerek geliştirmeye çalıştığı projeleri hayata geçirilemeyen İmam Nursi ilginç bir yol izledi. Yazdığı kitapların evlerde okunup tartışılmasını ve kendisine mektuplar yazılmasını hararetle destekledi. Dört büyük kitabını bu mektuplara verdiği cevaplardan oluşturdu. Şualar isimli kitabını doğruları savunmaya, Sözler, Lem'alar gibi eserleri ile tezini anlatmaya, Lahikalar isimli (Emirdağ, Barla, Kastamonu) kitaplarında da uygulanacak yöntemlere yer verdi.

    Anadolu'da bir gelenek vardır "sıra geceleri" olarak tanımlanır. Akşamları aileler oturup çeşitli kitaplar okurlar, sohbetler yaparlardı. İşte İmam Nursi bu sosyolojik veriyi çok iyi gözlemledi ve kitaplarının kabulünde bu yasal yolu kullandı. Peygamber ahlâkına uygun yaşamanın, sünnete uymanın bir edep olduğu, bu evlerde hayata geçirildi. Psikolojik karmaşa yaşayan, tereddüt ve arayış içerisindeki insanlar kafalarındaki sorulara bu evlerde cevap buluyorlardı.

    8. UMUDU AYAKTA TUTMAYI BAŞARMASI

    Umut eserlerindeki lahika mektuplarında sık vurgulanan bir konudur. Küfrün bel kemiğinin kırıldığı, istikbal inkılapları içerisinde en gür sedanın İslam'ın sedası olacağı her ziyaretine gelene vurguladığı görüşler olmuştur.

    "Fikri hürriyet, meyl-i taharri-i hakikat nev-i beşerle başladı... Su-i ahlâkın çirkin neticelerinin görülmesi ile hakikatlerin önü açılacak. Hakiki medeniyet, maddi terakki ve hakkaniyetin manevi katkıları ile düşmanlar mağlup olup dağılacak"

    gibi motivasyonu arttırıcı vurguları sürekli yapmıştır. Hatta kendisi ile görüşmek isteyenlere; ümit duygusunu destekleyen, yeisi en dehşetli hastalık olarak tanımlayan, insanlığın fıtri gidişinin Kur'ana doğru olduğunu anlatan "Hutbe-i Şamiye" isimli eserini okumayı tavsiye etmesi çarpıcı bir uygulamasıydı.

    SONUÇ:

    İmam Nursi, "insanların kendi dinlerini ve kültürlerini koruyarak modernleşmesinin mümkün olduğu" tezini hem teoride hem pratikte kanıtlamış bir fikir ve aksiyon insanı olarak dikkati çekmektedir. Güzel ahlâktan ibaret olarak tanımlanan Kur'an normlarını ve Hz. Muhammed'i model almaya dayalı bir sistemi geliştirdi.

    Zikirlerle, şeyhe kişisel bağlanmayla belirli olan tarikat tarzı yerine kitap okuma, akıl ve kalbi beraber kullanma, kişinin değil kitapların arkasından gitmeye dayalı nefis terbiyesi yöntemini seçti.

    Sosyokültürel süreçlerde geliştirdiği bu hareket modeli, dinler tarihinde subjektif bir paradigmadır. Çizdiği kültürel yol haritası da insanların kendi kültürleri içerisinde yol bulmalarını kolaylaştırmıştır. Kendi kişisel rehberliğini reddetmesi fikirlerinin arkasından gidilmesini pekiştirdi. Hareketinin dinamiğinde çağımızın tedirgin insanına, psikolojik karmaşasına, arayışına çözüm sunması önemlidir.

    Diğer taraftan geleneksel ulema kültürü ile halk kültürünü ev okullarında bir araya getirdi. Kendisini de talebe olarak niteledi.

    İnsanın Allah'a erişmesinde "Ulu kişi" imajına gerek olmadan bir yolun bulunabilmesi, arkasından halife bırakmaması, eserlerini rehber olarak sunması İmam Nursi'nin iman ve ahlak alanında karizmatik önderliğini gösterdiğini söylemek yerinde olacaktır.

    KAYNAKLAR

    1. Berger P.L : Dinin sosyal gerçekliği, İnsan Yayınları, İSTANBUL, 1993.

    2.CooperC.L : Stress, Medicine and Health CRC Press, NEWYORK, 1996.

    3.Csermely P.: Stress of Life from Molecules to men, Annals of the New York Academy of Sciences, Volume851,New York,1998.

    4.Damasio, A: Descartes'in Yanılgısı, Duygu, akıl ve insan beyni, Varlık/Bilim Yayınları Türkçesi Bahar Atlanır İSTANBUL, 1999.

    5. Damasio A.R.,Harrington A., Kagan J., et.all: Unity of Knowledge, The convergence of natural and human science Annals of the New York Academy of Sciences, Vol. 935. 2001.

    6. DSM IV: Amerikan Psikiyatri Birliği, Diognostic and Statistical Manual of Mental Disorders, New York,1998

    7.Gençten, Engin: Çağdaş Yaşam ve Normal Dışı Davranışlar, Maya Yay., ANKARA, 1981.

    8. Goleman D.: Duygusal Zeka, Varlık/Bilim Yay. Çeviri: Banu Seçkin Yüksel 9.Basım İSTANBUL,1998.

    9. Jung C. G. : Psikoloji ve Din, Çeviri: Cengiz Şişmen, İnsanYay.,İSTANBUL,1975.

    10. Kutay, Cemal: Çağımızda Bir Asr-ı Saadet Müslüman'ı Bediüzzaman Said Nursi, Kur'an Ahlakına Dayalı Yaşama Düzeni Yeni Asya Yay., İSTANBUL,1980.

    11. Mardin, Şerif: Bediüzzaman Said Nursi Olayı, ModernTürkiye'de Din ve Toplumsal Değişim, İletişim Yay, İSTANBUL,1992.

    12. Micheal Thomas: Medeniyetler Çatışmasından Diyaloğa, Gazeteciler Yazarlar Vakfı Yay. Zaman Gaz. Yay. İSTANBUL, 2000 (6-7 Haziran 1997 tarihli Bildiri).

    13. Nurbaki Haluk: İnsan Bilinmezi.7Baskı Damla Yay. İSTANBUL 1999

    14. Nursi, Said: Risale-i Nur Külliyatı, Kaynaklı-İndeksli 1, 2, 3, ciltler. Yeni Asya Yay. İSTANBUL 1994.

    15. Spinoza:Etika, Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış,Tercüme, Hilmi Ziya Ülken, Ülken Yay., İSTANBUL (Tarih Yok)

    Prof. Dr. Nevzat Tarhan: 1952 yılında Merzifon'da doğdu. 1969 yılında Kuleli Askeri Lisesini, 1975 yılında İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesini bitirdi. GATA stajı, Kıbrıs ve Bursa kıt'a hizmetinden sonra 1982 yılında GATA'da psikiyatri uzmanı oldu. Erzincan ve Çorlu'da hastahane hekimliği sonunda GATA Haydarpaşa'da yardımcı doçent (1988), doçent (1990) oldu. Klinik direktörlüğü yaptı. Albaylığa (1993) ve Profesörlüğe (1996) yükseldi. 1996-1999 yılları arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesinde öğretim üyeliği ve Adli Tıp Kurumunda bilirkişi olarak görev yaptı. Kendi isteğiyle emekli oldu. Halen Memory Centers of America Nöropsikiyatri Merkezlerinin Türkiye yöneticiliğini yapmaktadır. Çok sayıda eseri ve makalesi vardır.

    Yazar: Nevzat TARHAN (Prof. Dr.)
  • 160 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    > Hele şöyle yamacıma bir yanaşın bakalım. Bugün gene hep birlikte kalemi kuvvetli, eserleri birbirinden güzel mi güzel bir yazarın kitabına saracağız. Sizi bilemem, ama ben kekimi, Selanik gevreğimi, kahvemi aldım ve uzun aradır paslanmış olan parmaklarımı çalıştırmaya başladım bile.

    https://imgyukle.com/i/24365.ECYvft

    > Diyet filan derken, şu serin geçen Ankara gününde her şeyi bir kenara bıraktım ve kendimi bu güzel kitaba inceleme yazarken mükâfatlandırmak istedim. Neyse, zaten birazdan burası panayır yerine döneceği için, ben daha fazla goygoy yapmadan, olayı saygıdeğer Jack London abimizin, Adem'den Önce adlı kitabına bağlayayım. :)

    “Cümbüşümüz muazzamdı. Dizginlemesi mümkün değildi.” (s.42)

    > Bir varmış bir yokmuş. Bir zamanlar, kurgu roman yazarları türlü türlü güzel hikâyeler yazar ve yazdıkları bu şeyleri de dergilerde yayınlarlarmış. O zamanın literatüründe, "Ana akım" ve "tür"ler arasındaki kalıplaşmış duvarlar henüz inşa edilmemiştir ve zamanın, o “An”ın usta kalemşörlerinden Rudyard Kipling, Mark Twain ve Jack London da, diğer birçok yazar gibi, bugün bize bir bilim kurgu ya da fantezi gibi görünen eserleri kaleme almışlardır. Elbette okumakta olduğumuz bu gibi birçok spekülatif kurgu eserler o zaman zarfında olan okurlara çok farklı gelmekteydi. Bazı mekanizmalar ve araçlar akla hayale sığamayacak yüksek bir teknoloji ürünüydü, buhar gücü normaldi, ama ötesini düşünmek bile, o günün şartları için pek de mümkün değildi. Ama insanların, bu dur durak bilmeyen evrimsel gelişime fazlasıyla merakı vardı.

    Hayat da bazı şeyler;
    “Sadece bir rastlantıydı, hem de ne rastlantı.” (s.122)

    > Charles Darwin'i az çok hepimiz biliyorduk, ama James Dewey Watson ve Francis Crick ise bu kitap yazılırken henüz doğmamıştı bile ve biz sapiens’ler, DNA hakkında bir şeyler bilebilmekten daha on yıllarca gerideydik. İşte bu bağlamda, Jack London 1907 yılında, Adem’den Önce başlıklı kısa bir romanı kaleme aldı ve bu eseri yazarken kuvvetle muhtemel, Stanley Waterloo’nun 1896’da basılan “Story of Ab” - “Ab’ın Hikâyesi” romanından da bir hayli etkilendi. Hatta bu durum o zaman bir hayli dikkat çekmişti ve yazar, yapılan suçlamaları da bizzat kabul etmiş, ama protohuman’a ait evrim fikrinin tamamen kendi hayal ürünü olduğu iddiasından da vazgeçmemiştir. Birçok kitap eleştirmenin dâhil olduğu ve neşredilmiş bu iki eser incelediğinde, eleştirmenlerin varmış oldukları ortak fikir, Waterloo’nun kaleme almış olduğu taslağın aşırı uzun ve bir hayli sıkıcı olduğudur görüşüdür. London’un eserinin ise okunabilir, akıcı ve sürükleyici olduğu düşüncesi eleştirmenler arasında daha öne çıkmıştır. Roman, içeriğinde Darwin teorisini de barındırmaktadır ve yazar, farklı seviyelerde protohuman’lar (ilk insanlar) arasında bir geçiş zamanı hayal ederek, bunu, türler arası farklı şiddet tarzlarına bakmak amacıyla kullanmıştır. Bu düşünce hakkında şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, bu romanın uzun yıllar ABD’nin birçok üniversitesinde, antropoloji eğitimi alanlar için bir nevi yardımcı kitap olarak kabul görüp, eğitim sistemine dâhil edilmiş olmasıdır. Yani buradan da anlayacağınız üzere, kitapta aşırı romantikleşmiş ve ortama uysallıkla yaklaşan ilk insanlar beklemeyiniz lütfen! Aksine, şiddetin insan evrimini ne derece ve nasıl etkilemiş olabileceği ile bizim atalarımız hakkında neler söylediğini gözlemleyeceğiz.

    “Yirminci yüzyılın çocuklarının bizi görmesini isterdim.” (s.25)

    > London, romanında üç ayrı protohuman grubunu betimlemektedir. Maymunlara pek de uzak olmayan “Ağaç İnsanlar” türüne göre büyüktürler, dik yürümekte zorlanmaktadırlar ve vakitlerinin çoğunu da çoğunlukla ağaçlarda yaşayarak geçirmektedirler. Az biraz göçebedirler ve sosyal olarak sadece aile, kabile vari gruplar halinde toplanmış gibi görünürler. Sonra, hikâyenin ortasındaki grup “Mağara İnsanları” vardır. Onlar ise fiziki olarak daha iyi yürüyebilmektedirler ve gruplar halinde, suya daha yakın büyük bir bölgede, yaşamalarına imkân sağlayan mağaralarda yaşamaktadırlar. Bu türün düşünce ve becerisini gitgide nasıl da geliştirdiğini okuyacağız. En son ve en gelişmiş grup ise “Ateş İnsanları”dır. Aslında onlar Neandertaller olarak düşündüğümüz insan türüne daha yakın olabilirler. Ateşi kontrol etmektedirler ve onlarda kabile gruplarında yaşayarak, avlanmak için ok ve yay kullanmaktadırlar.

    “İnanın bana, insanı hayrete düşürecek kadar basit varlıklardık.” (s.25)

    > Yazar, “Mağara İnsanları”ndan bir tanesinin ömrü boyunca yaşadıklarını hayalen tasvir ederek ve Mağara İnsanı’nın tüm hayatını, ayrık parçalar halinde başarılı bir şekilde kaleme alarak biz okurlara aktardı. Yazarın kaleminden aktarılan bu tür ırksal hatıralar çoğu insan için, kendilerini yalnızca belirsiz bir şekilde, örneğin rüyamızda bir boşluğa düşme (evrime göre; uzak primat atalarımızın ağaçlardan birçok şey yaptıkları için) veya bilinmeyen bir karanlıktan içgüdüsel olarak korkma eğilimi gibi gösterirler.

    “Siz hiç rüyanızda rüya gördünüz mü?”

    “Pek çoğumuz uçma rüyası, canavarların bizi kovaladığı rüyalar, renkli rüyalar, boğulma rüyaları, sürüngenli ve fareli rüyalar görüyoruz. Kısacası o diğer kişilik hepimizde iz bırakırken, bazılarımızda tamamen siliniyor, bazılarımızdaysa daha etkili oluyor. Bazılarımız diğerlerine nazaran daha güçlü ve daha tamamlanmış ırksal anılara sahip.”

    > Bence fantezi edebiyatının bir parçası olarak, bu hikaye eğlenceli olduğu kadar sürükleyicidir de. İlginç bir anlatım ile başlayarak, sona kadar bizi başında tutan bu kitap, milyonlarca yıl önce başlamış olan yaşama göz atmak suretiyle, biz insanlara atalarımız hakkında bir nebze olsun bilgi sunmaya çalışıyor. Karakterimizin gözünden okuduğumuz hikâyemizde, kendisinin atalarının anısını görecek ve onların yaşadıkları ilkel yaşamı keşfedeceğiz. Bu anıların anlatım tarzı ve yazarın kaleminin ustalığı, okurken bizleri edebi olarak ileri taşıyacak bambaşka bir eser sunmaktadır.

    “Onlar Bizim atalarımız, tarihleri bizim tarihimizdir. Sakin unutma, günün birinde ağaçlardan sallanarak inip dimdik yürüdüğümüz ne kadar kuşku götürmezse, çok daha önceki bir başka gün denizden sürünerek çıkıp karadaki ilk zorlu maceramızı başarıyla göğüslediğimiz de aynı ölçüde kesindir."

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~