• "Size bir şey sormama izin verir misiniz, efendim?"
  • 112 syf.
    ·1 günde·10/10
    Bir kitabın önsözünü atlamışlığım pek yoktur. Kitaplara önsöz yazılmamasını önsöze ihtiyaç duyduğum zamanlarda eleştiririm. Bu kitapta önsöz aramadım ancak arka kapak yazısını da okumadığımı kitap bittiğinde fark ettim. Bu benim için bir cevap anahtarı bulmak gibi oldu. Okurken tespit ettiğim önemli bulduğum yanlara orada da değinildiğini gördüm.

    Yabancı, takip ettiğim çevrede çok okunan bir kitap, arkadaşımın okuduğunu görmesem elime almazdım galiba. Çünkü bu tarz kitaplarda beklentim yüksek olduğu için genellikle hayal kırıklığına uğruyorum. Bunun da öyle olduğunu söyleyemeyeceğim. Çünkü ilk birkaç cümlesi dışında kitapla ilgili hiçbir bilgiye sahip değildim. İncelememe de devam ederken bu bilgileri doğrudan yazmayacağım çünkü her kitabın birkaç sürprizi var. Bunları kaçırmak kitabı sıkıcı hale getiriyor.

    Başlangıç kısmının beni çok etkilediğini söylemek isterim öncelikle. Bir annenin ölümüne karşı sergilenen soğukkanlılık ve hazır olma durumu bana kalırsa hayret verici. Kaybetme korkusunun verdiği acının kaybetmenin verdiği acıdan daha çok olduğunu düşünüyorum, deneyimlediğimi de söyleyebilirim. Başları bu şekilde anlamlandırmaya çalıştım. Ancak sonrasındaki davranışları dilimin ucuna bir kelime getirdi, olumsuz ekli bir kelime. Biraz zorlayınca kendimi kelimenin "kayıtsız" olduğunu bulup ortalara geldiğimde bunun kayıtsızlık olduğunu düşünüyordum. Konunun buraya varacağını ise hiç tahmin etmiyordum.

    Genel manada kitabın baş kahramanını başlarda Katip Bartleby ile kıyaslıyordum ama benzer olmadıkları çok açık. Kitabı bitirdiğimde Bay Meursault'un aslında alışılmışın dışına çıkmış normal bir insan olduğunu düşündüm kitaptakinin aksine. İnsanın nesnelliği, bunun altındaki derinlik çok etkiledi beni. Bir kez ben de nesnel davranmayı, kalıp dışına çıkmayı denemiştim ve kitaptaki insanların yaptığı gibi kendimi insan-dışılık ile suçlamış, daha yoğun duygulara boğulmuştum. Bu anıdan dolayı ben çok severek okudum bu nesnelliği.

    Diğer yandan da insanın kendisini başkasını anlatma çabasının ne kadar boş olduğunu bir kez daha hissettim. Böyle zamanları susarak atlatmak harika bir şey. Çünkü kalıplar dışına çıkıldığında normal olduğunuza kimse inanmıyor. Kendinden farklı olanı suçlamaya başlıyor.

    Aslında sonuna gelene kadar kitabın akıcılığını sevsemde kendini sevip sevmediğimi anlayamamıştım. Son kısma geldiğimde Bir İdam Mahkumunun Son Günü kitabı ile benzerlik gösterecek mi diye daha dikkatli okudum. En azından duygunun verilişi bence diğeri kadar dokunaklı ve etkileyiciydi. Okuduğum için şanslı ve mutlu hissediyorum. Oblomov ve Dorian'dan sonra yeni bir karakterle daha kurduğum bu ilişki iyi hissetmeme ya da en azından bir şeyler hissetmeme yardımcı oldu. Önerebileceğim bir kitap.

    İyi okumalar!
  • 190 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Hakan Günday kafasını açıp içini kurcalamak istediğim bir yazar. Düşüncelerini, fikirlerini projeksiyon ile dev ekranda izlemek istiyorum. Bu dünyaları kurarken neyle besleniyor, bu insanlığa nefret kusma akabinde de okura bu hissi geçirme nasıl oluyor? Her Günday kitabı sonrası toplumdan, insanlardan, düzenin saçma sapanlığından tiksiniyorum. Çünkü görmezden gelmek istediklerimi HATIRLIYORUM!

    Ana kahramanımız yine çocuk. Kitap çocuğun yetişkinliği ile başlayıp bir geçmişe bir şimdiye dönen anlatım ile ilerliyor.

    Kitaplarında olanca şiddetiyle sürekli vurgulanan çocuk istismarı; açın gözünüzü, görün bunları çığlığı mı yazarın kaleminden taşan? Psikolojiyi böyle iyi bilmesinden mi bu kadar rahat benimseyebiliyorum karakterlerini? Yanıbaşımda yaşanıyormuş gibi nasıl üzülebiliyorum? Sistemin tüm aksaklıklarına atılan taşlar rahatlatıyor mu yazınca merak ediyorum bunları hep.

    Bu kitabı yazarken Berlin'e hiç gitmemiş, çok sonraları gittiğinde Berlin'de yokuş olmadığını fark etmiş. Halbuki okur yokuşu tırmanırken tükeniyor okurken.

    Baştan sona içim parça pinçik oldu okurken ama Zargana'nın evden kaçtıktan sonraki ilk gecesinde yaşadıklarını okurken nefessiz kaldım sanki. Ne yazsam spoiler olur. O sokaklarda düşe kalka ilerleyen Zargana'yı okudukça kahroldum. İnsanlar neden böyle kötü? Kurgu var elbette bir miktar abartmıştır da belki yazarken ama olamaz diyemiyorsunuz işte okurken. Lanet olsun ki oluyor. Çocuklar istismar ediliyor, tecavüze uğruyor, şiddet görüyor! Hayat herkese çiçekler sunmuyor. Hakan Günday da hayatın tozuna pisliğine bulanan karakterler yaratıyor bize.

    Kurguda basit bulduğunuz yerler olabilir HG okurken, bana göre anlatmak istediklerini bir hikaye içine yerleştirirken tam olarak nasıl yapmalı karar veremiyor sanki. Bu sebepten başlangıç ve bitişler oturmamış hissi verebiliyor ama harika satır araları için, toplumsal ve psikolojik çıkarımları için okumalısınız zaten. Benim sevdiğim yönü bu.

    Yaşayan değerlerimizden olduğuna inanıyorum Hakan Günday'ın. Okumaktan büyük bir keyif alıyorum, kitaplarında başka kitaplara ve yazarlara işaret etmesi sayesinde yaptığım keşifleri seviyorum. ( Bkz.
    Yakasında Bir Çiçek Gibi İntiharı ile Birlikte Gezen Bir Adamı Durdurun Durdurabilirseniz ). Kendisinin şöyle güzel bir cümlesi var,

    "Bir insanı tanımak "zaten" mümkün değil. Ama onu tanıdığınızı hissettiğinize en yakın olan an, galiba size "bu kitabı mutlaka oku" dediği an, "bu filmi mutlaka izle" dediği an."

    Buradan yola çıkarsak sanırım Hakan Günday'ı tanımaya çok yakınım. =)

    Her satırda yeni bir şarkı girmesini seviyorum, bence müziğin düşünmeye olumlu bir etkisi var, mesela ben müzik dinlerken daha net yerleştiririm aklımda düşünceleri. Zargana'da geçen şarkıları bir listede topladım, bazen şarkı adı yerine sanatçı adı verdiği için şarkı seçimi bana kaldı. Belki de bu HG'nin kendin keşfet metodudur. Bakmak isterseniz link şu.
    https://www.youtube.com/...AeYEnY3RXUUemyl-Uuez

    Ne düşünüyor nasıl bir mekanizma işliyor kafasında bilmiyorum ama hep yazsın hep okuyayım. Her defasında birikimine hayran olayım istiyorum.

    Seviyorum demiş miydim? :))
  • fazi
    fazi Bir Delinin Anı Defteri - Palto - Burun - Petersburg Öyküleri ve Fayton'u inceledi.
    223 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
    Uzun zamandır elimde olan bir Gogol eserini bir solukta okuyup bitirdim bugün. Birçok yerde gülümsememe engel olamadım, harikaydı demem lazım her bir öykü için. Hasan Âli Yücel Klasikleri'nden okudum ben, yine Mazlum Beyhan çevirisiydi. Rus edebiyatını Mazlum Beyhan çevirisi ile okumayı çok seviyorum, Ölü Canlar'ı ve daha birçok Rus edebiyatı eserini onunla sevdim demeliyim...

    Altı öyküden oluşuyor İş Bankası basımı. ("Neva Bulvarı", "Burun", "Portre", "Palto", "Bir Delinin Anı Defteri" ve "Fayton") Ancak birçok yayınevi sadece Palto ve Burun'u eklemiş ve üç öykü olarak basmış kitabı. Sayfa sayısı da bu nedenle farklı gelebilir size diğer yayınevlerinden okuyunca.

    Gelelim kitaba; her öyküyü tabi ki tek tek anlatmayacağım ancak genel olarak bahsetmek istiyorum. Hem bir mesaj, hem gönderme, bolca kahkaha ve yaratıcı bir zeka barındırıyor her öykü. Hele ki öykü kahramanları... Ah Akaki Akakiyeviç! Bir "Palto" bir insanın başına bu kadar mı iş açar. İnsanlar arasındaki eşitsizlik ve sınıf farkı bir "Palto" üzerinden bu denli güzel mi anlatılır? Devlet dairelerinin eleştirisini, kamudaki düzensizliği üstü kapalı cümlelerle hayran olunacak şekilde anlatmış Gogol. Dostoyevski'nin meşhur; "Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık" cümlesi zihnimde dönüp durdu bu uzun öyküyü okurken.

    Bir Delinin Anı Defteri ve Ivanoviç hiç çıkmayacak aklımdan. Yine üst mevkilerdeki insanlara olan yergilerle doluydu eser. Onlara hem kıskanarak hem de içten içe imrenerek bakan bir memurun toplumdaki yazısız kurallardan ne derece etkilendiğini okuyoruz hayretle. Dışlanan, hor görülen bir karakteri daha okuyucuya sunup derinden etkiliyor Gogol.

    Betimlemelerle, iğneleyici tespitlerle dolu altı öykü. Altısı da birbirinden güzeldi, güldürürken bir yandan da barındırdığı gerçekliklerle okuyucuyu düşünmeye iten bir eserdi. Gogol okumaya başlayacaklara harika bir başlangıç olacağını düşünüyorum. Kesinlikle tavsiyedir... :)
  • 166 syf.
    ·156 günde·Beğendi·9/10
    Harika bir eser... Harika bir üslup... Ne derseniz deyin, ben edebiyatsız bir felsefeyi yavan bulurum, şairane olmayan bir felsefe asla bu hayata dair bir şeyler söyleyemez. Yavanlık felsefenin en büyük düşmanıdır. Bir felsefeci olarak Nietzsche, Stirner, Schopenauer gibi yazarları hatmetmiş biriyim. Ama Cioran sanki hepsinin karması ve karanlığı ve umarsız pesimist çözümleri cezbedici.

    Tıpkı Nietzsche, Stirner, Schopenauer gibi aforizmalar üreten bir yazar Cioran. Her cümlesi zehirli bir yılan gibi varoluşunuzu sokmaya çalışıyor, bu tarz yazarları okumadan önce birkaç külliyat devrilmesini öneririm. Zira yukarıda saydığım yazarlar bu anlamda bir başlangıç olabilir. Yoksa her paragrafta iki saat düşünür ömrünüzü tüketirsiniz. Bazı kitapların tadına varabilmeniz için öncesinde biraz acı çekmelisiniz. Bu böyledir.