• 220 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Zarif Şair...

    * Edebiyat dersinden sınıfta kalan şair:
    Edebiyatı iyi olmasına karşın, sınava girip hiçbir soruya cevap vermemiş.
    Edebiyat kitaplarına konu olan bir şair edebiyat dersinden dolayı sınıfta kalmıştır. Enteresan. Neden böyle bir şey yapmış ben de bilmiyorum. (Bilen varsa yazsın lütfen)

    * Gençliğinde otostopla Avrupa gezisine çıkan şair:
    Bu kadar içine kapanık bir yazar olmasına karşın nasıl böyle bir şey yapabilmiş, otostopla Avrupa gezisine çıkabilmiş, aslında Zarifoğlu hakkında beni en çok şaşırtan, merakta bırakan olayı bu. İçine kapanık bir yapısı olmasına rağmen bu kadar da renkli bir kişiliği var.

    * Güreşe ve pilotluğa tutkun olan bir şair:
    Bir güreş buluşmasında, oradaki en güçlü olan arkadaşlarından biri olan Halil'le eşleşir. Herkes soyadı gibi zarif olan şairin yenileceğini düşünürken, Zarifoğlu incelikli bir teknikle Halil'in sırtını yere getirir. Yıllar sonra bu anıyı anlatan Aladdin Özdenören, Zarif şair için "Cahit şiir gibi güreşti" der.

    Pilotluğa olan tutkusu sebebiyle eğitimini alır pilotluğun, bir uçak kullanabilir düzeyine gelir. Lakin son olarak yapılan sağlık kontrollerinde gözünde ve kulağında varolan bir rahatsızlık yüzünden uçak kullanma ehliyeti alamaz. Hayali yerlebir olur.

    * Arkadaşları arasında "Aristo" lakabı ile anılan şair:
    Zarifoğlu o kadar içine kapanıktır ki okul yıllarında arkasından Cahit aşk acısı çekiyor diye dedikodular dolanır. Lakin Cahit'in içine kapanıklığının sebebi aşk acısı çekmesi değil, insanlıktan kaçma uğraşıdır. Bir bilge gibi sürekli sakin ve suskun olmasından dolayı arkadaşları ona "Aristo" lakabını takmıştır.

    * Üstad Necip Fazıl tarafından "Artist" lakabı ile anılan şair :
    Zarif şair, Necip Fazıl'ın evindeki bir sohbet meclisindedir. Herkes pür dikkat üstadı dinlerken Cahit Zarifoğlu ayağa kalkar ve üstadın kitaplığını, plaklarını karıştırmaya başlar. Daha sonra Necip Fazıl onun yanına gelip söyle der:
    " Yahu burada muhteşem bir konser varken sen notalarla meşgulsün artist". Daha sonra Nuri Pakdil tarafından meşhur bir lakabı olarak anılmaya başlar. Nuri Pakdil kendisi için, yedi güzel adamın en artist mizaçlısıdır der.

    * Liseyi 7, üniversiteyi 10 yılda bitiren şair.
    Pilotluk eğitimi esnasında sürekli okuldan kaçmasıyla beraber sınıf tekrarları yaşamıştır. 1 yıl edebiyat, 2 yıl da matematik dersinden sınıfta kalır.

    * Henüz hiç tanışıklığı olmadığı halde o zaman diliminde Paris'de olan Cemal Süreya'ya mektup yazar Zarifoğlu : " İstanbul'a döndüğünüzde sizinle bir ev tutup beraber kalabilir miyiz?" diye bir soru sorar yalnızca mektubunda. Cemal Süreya ise hiç tanımadığı birinden böyle bir mektup almayı ölçüsüz bularak cevap verme gereği bile duymaz. Tabi sonrasında çok defa görüşüp, her konu hakkında konuşmuşlardır. Cemal Süreya sonrasına dair açıklamalar yapmıştır.

    * Dergilerde yayınlanan şiirlerini kitaplaştırmak ister Zarifoğlu. Borç, dert, aç kalma pahasına şiirlerini kitaplaştırır. Tüm parasını "İşaret çocukları" isimli şiir kitabı için harcar. Çok az kısmını dağıtabildiği kitabın büyük bir kısmını aracı olan bir arkadaşının dayısının yazıhanesine bırakır. Emaneten bıraktığı kitapları birkaç ay boyunca almayınca, bir süre sonra kitaplarının ısınmak için sobada yakıldığını öğrenir.

    Hayatının büyük bir çoğunluğunu insanlardan kaçarak, yalnız geçirmiş zarif şairimiz. Kimseye muhtaç olmamak için kopan düğmelerini kendi dikermiş. Kendi yemek yaparmış, kimseye yük olmak istemezmiş. Bir dönem ailevi sıkıntılar yaşamış babasıyla. Düzensiz bir yaşantısı varmış, hatta kendisini şöyle tanımlar:
    " Bir yerde çok titiz bir insanım, bir bakıma da hiç titiz değilim. Görünüşte bir düzensizlik içindeyim, ama her şey zihnimde benim de şaştığım bir disiplin ve düzen içindedir. Şu masanın halini görüyorsun. Çekmeceler de öyle; ama söyleyin bir şey onu gözüm kapalı çıkarayım. Hayatım da öyle, bir telaş içinde parçalanmış gibiyim. Ama saati saatine programlanmışımdır. "
    Işte böyle de çelişkili gibi gözüken bir şair.. Aslında dili o kadar kapalı olmasına karşın kendisini sevdiren bir yapısı var Zarifoğlu'nun. Aslında benim Zarifoğlu'na merakım başka sebepten. Arkadaşlarım babamı Zarifoğlu'na benzetir. Bence de benziyor 🤗. Bir Zarifoğlu kadar olmasa da babam da Zarif bir adamdır. Benim Cahit Zarifoğlu'na karşı olan kocaman sevgim burdan geliyor aslında. Bu eseri de henüz okuduğum 2.eseri ama yedi güzel adam eserine karşın inanılmaz açık, anlaşılır bir dille yazılmış ve bir o kadar mükemmel bir eser. Bitmesini istemediğim, bu sebepten sürekli az okuyup bıraktığım çok nadir kitaplardan biri oldu bu kitap. Zarifoğlu hakkında aslında yazılacak çok daha fazla şey var ama malum bu incelemeler de insanın epey bir vaktini alıyor . Bu sebepten herkese tavsiye eder keyifli okumalar dilerim 🤗 selametle kalın
  • Osmanlılar ve Hristiyanlar arasında daha önce hiç görülmemiş şiddette bir mücadele başladı. Osmanlılar, kırk sancakla İspanyolların burcunu tam işgal etmişlerdi ki, Rodoslu askerler ellerinde hançerlerle saldırdılar. Nitekim Sultan Süleyman, en son güçlerine kadar savaşan birliklerini geri çağırmak zorunda kaldı; 12 sancakbeyi hayatını kaybetmişti ve sultanın öfkesi sadece Mustafa Paşa’yı değil, Ayas Mehmed Paşa’yı ve yaşlı bilge Pîrî Mehmed Paşa’yı da asılarak idam edilme tehlikesine sokuyordu. 12 sancakbeyi hayatını kaybetmişti ve sultanın öfkesi sadece Mustafa Paşa’yı değil, Ayas Mehmed Paşa’yı ve yaşlı bilge Pîrî Mehmed Paşa’yı da asılarak idam edilme tehlikesine sokuyordu. Hatta Mustafa Paşa’nın, bu zor saatlerde kuşatma altındaki Rodos’a kaçarak kendini kurtarmayı bile düşündüğü söylenir (24 Eylül).
    Hristiyanların beklediği yardımlar gelmedi ve tarikatın, Napoli’de kiraladığı gemiler hedeflerine ulaşamadı: Biri battı, diğerleri ise Kastilyalı Prior komutasında Sicilya sahillerinde kaldı. Venedik donanma komutanı Domenico Trevisano, Malea Burnunda beklemeye geçmişti ve ada sadece biraz askerle güçlendirilmişti. Buna karşı düşmanları, yanlarında büyük miktarlarda erzak getiren ve Anadolu ile Mısır’dan gelen 40 gemiden büyük destek aldılar (9 Ağustos).
    Üç gün boyunca yeniçeriler takdire şayan bir yiğitlikle Saint Athanasius Kapısı’na hücum ettiler. Başarılı olamayıp, sonbaharda ağır yağmurlar başlayınca, donanma Marmaris’e geri döndü (31 Ekim). Sultan Süleyman’ın güvendiği tek adam olan Vezir Ahmed Paşa ise şarampoller kurup, düşmanların derin hendeklerini doldurarak, son bir hücuma geçmeyi denedi. Ancak burçlardan atılan kurşun ve oklarla geri püskürtüldü. Artık daha fazla kayıp vermek istemeyen ve kışı düşman topraklarında geçirme düşüncesinden hoşlanmayan Sultan Süleyman, nihayet adanın Üstad-ı a’zamı Villiers de l’Isle-Adam’a hafif şartlarla teslim olma çağrısında bulunmaya karar verdi.
    Uzun süren pazarlıklardan ve Rodos’ta kapalı kalan kışkırtılmış birkaç şehirli ve köylünün isyanlarından sonra, şartlar üzerinde antlaşmaya varıldı: Türk gemiler, şövalyeleri ve şehrin diğer savunucularını, malları ile beraber Girit Adası’na götürecekti ve şehirde geri kalan Rumlara, beş yıllığına vergiden ve ömür boyu yeniçeri birliklerine asker verme yükümlülüğünden muafiyet sağlanacaktı.
    Yine de görünüşü kurtarmak için Noel Bayramında, şehrin artık savunulmayan kapılarından biri yıkıldı ve Sultan Süleyman, Hristiyanları bile kendilerine hayran bıraktıran bir sessizlik içindeki ordunun seçkin birlikleri ile birlikte şehre girdi. “Üstad-ı a’zam kendi ağzıyla”, diyor Giovio’nun raporunda, “Sultan Süleyman şehre 30 bin adamı ile birlikte girerken, tek bir kelimenin bile duyulmadığını söyledi. Onlar sanki savaşçı değil de en katı disiplin altında yetişmiş Fransisken keşişlerdi.”
    Rodos’taki büyük Saint Jean Kilisesi camiye dönüştürüldü. Hristiyan kaynaklarında ayrıca üstad-ı a’zamların mezarlarının açıldığından ve haça yapılan hakaretlerden bahsedilmektedir. Üstad-ı a’zam Villiers de l’Isle-Adam’ın gidişi uzadı ve bir çoğu Sultan Süleyman’ın onu zafer alayı ile İstanbul’a götüreceğine inanmışlardı. Gerçekte ise Sultan Süleyman, üstad-ı a’zamı huzuruna getirdiklerinde: “Evinden kovduğumuz bu yaşlı adama acıyorum”, demişti. Sadece Cem Sultan’ın Hristiyanlığa geçen oğlu ve onun iki oğlu öldürüldü; iki kızı da İstanbul’a götürüldü24. Sultan Süleyman, 1523 yılında Anadolu üzerinden İstanbul’a geçmek için Rodos’tan ayrılırken, Rodos’un eski efendisi Batı’ya doğru yola çıkmıştı bile.
    Gerek Şarlken, gerekse papa, Villiers’in alması için Messina’ya büyük miktarlarda para gönderdiler. Ağustos ayında, geçici ikameti Brindisi’ye geldi ve Roma’da Hristiyan dünyasının bir muzafferi ve kahramanı gibi karşılandı. Rodos’u ise tüm vaatlere, hazırlıklara ve Haçlı Seferi planlarına rağmen ebediyyen kaybetmişti. Villiers, ancak 1530 yılında yanındaki dostları ile birlikte aynı zamanda İspanya Kralı olan Şarlken’e ait Malta Adası’nda yeni bir Rodos olarak arzu ettiği sürekli ikametini buldu.
    Rodos, komşu adaları ile birlikte Hristiyanların, özellikle de Venedik’in ezelî düşmanı Midillili Mehmed Bey’in sancağı hâline getirildi ve korsanlık, onun neredeyse açık desteği ile büyük bir canlılık kazandı. 1525 yılının Mayıs ayında Kurdoğlu Muslihiddin Reis, Osmanlı kadırgaları ile İbrahim Paşa’ya destek vermek üzere Rodos’tan Mısır’a hareket ederken - yolda tüm Venedik gemilerini durdurup, yok ediyordu - Venedikliler, etrafına korku salan korsan Sinan Reis’in donattığı altı gemi ile üzerlerine yürüyeceğinden endişe etmeye başlamışlardı ve korkuları Mikonos önlerinde gerçek oldu. O tarihte Venedik’te bulunan Takımadalar Dükü’nün adaları da korsanın gelişini endişe ile bekliyorlardı. Rodos’ta bulunan Midillili Mehmed Bey ise Sinan Reis’in yaptıklarından sevinç duyuyor ve Venediklilerin bunu hak ettiğini söylüyordu. Ama Kıbrıs önlerinde beliren korsanlar, cezasız kalmadı. 29 Temmuz 1525 yılında Rodos’tan Kıbrıs’a dört kadırga ve altı gemi gönderildi. Rodos Şövalyeleri ile Türk korsanları aynı kefeye koyan Venedikli bir subay: “Takımadalardaki durumlar, şövalyeler zamanında olduğundan daha kötü”, diye yazıyordu bu hadiseler hakkında.
    Sultan Süleyman, Venedik’e kızgın olmak için sebepleri olmasına rağmen, bu faaliyetlere göz yummayacağını söylüyordu ve herkes, barışı ve ticareti engelleyen bu korsanlara karşı bir donanma hazırlayacağını umuyordu. Eylül ayında, bu donanma gerçekten Rodos önlerine geldi. Hemen hemen aynı dönemde Venedikli bir vali, yedi kadırga ile denizlerde göründü ve Ağustos ayında önce Girit’e çıkıp, daha sonra Rodos ve Nakşa’yı ziyaret etti. Türk korsanlar, Venedikli donanma komutanı Anabolu ve Korfu’ya geri dönerken, Contarina kadırgasına saldırdılar, ama büyük kayıplar verdiler. Ekim ayında yeni bir donanmanın hazırlanacağından bahsedilirken, Venedikli donanma komutanı tekrar Rodos sularında gönüldü ve Mehmed Bey, yine “her biri 50 akçe karşılığında Venedikli esirleri satabileceğini” umuyordu.
    Sultan Süleyman, Venedik’le barış istiyordu. Venedik balyosu bu konuda, “şundan emin olunuz ki, biz ona herhangi bir sebep vermeden, Sultan bize saldırmayacaktır”, diye yazıyordu. İbrahim Paşa’nın Mısır’dan dönüşü, barışın muhafaza edilmesine katkı sağladı ve meydan okumayı seven Mehmed Bey’in yerine altmış yaşındaki Hamid Sancakbeyi Celil Bey’in getirilmesi ile Venedik iyi ve barışsever bir komşu edinmiş oldu; donanma komutanı da huzur içinde evine dönebildi. Ancak Lütfi Bey ve filosu, Takımadalar Dükü’nden erzak aldıkları bir sırada, Hristiyan korsanlar barış içinde seyreden Türk gemilerine saldırdılar ve Vezir Ayas Mehmed Paşa’nın kadırgası bu korsanların eline düştü. Devlet yönetimini elinde tutmamasına rağmen, Ayas Mehmed Paşa kızgınlıkla balyosa, “sultanın sancakları ayaklar altına alındı”, diye bağırdı. “Barış bozulmuştur; artık karada ve denizde sizinle savaşacağız.”
  • 308 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    "Tertuliano Maximo Afonso tek başınayken bile gülümsemeyi becerebilen olağanüstü insanlardan değildir, özünde melankoliye, içine kapalılığa, hayatın fani olduğunu fazlasıyla duyumsamaya, insan ilişkileri denen Girit labirentleriyle karşı karşıya gelince amansız bir şaşkınlığa kapılmaya meyillidir."

    Saramago'nun bana göre "İsa'ya göre İncil" eserini bir kenara bırakırsak yazdığı en mükemmel eseri bu kitap. Saramago zaten kendine has üsluba sahipken, kurgu yaparken de işin içine onlarca karakter girince okurun kafası allak bullak oluyor ve olayları anlamlandırmaya çalışırken, kendimizi kitabın sonunda buluyoruz. Bana göre en büyük iki eserinde ise durum farklı, birincisinde İsa'yı, ikincisinde ise Tertuliano'yu olayların merkezine alarak kitapların neredeyse tamamını baş karakterin psikolojisiyle yansıtıyor, böylece anlatıma daha fazla anlam katıyor diye düşünüyorum.

    Yukarıdaki tanımdan da yola çıkarak Tertuliano'yu benzetebileceğimiz bir diğer roman karakteri de Akakiy Akayiçeviç. Gogol, "Palto"da daha uzun bir roman yazmaya karar verseydi, benzer bir tat alabilirdik ama o zaman da günümüz insanına hitap etmesi zorlaşacaktı. Peki Tertuliano, Meurseault'a benzetilebilir mi? Ben çok da benzetemiyorum. Meurseault gibi içine kapanık olsa da, onun kadar duygusuz veya duygularını göstermekten aciz bir karakter değil. Bu açıdan Tertuliano, dünyamıza gerçek dışı bir şekilde 'yabancı' olmayan, sadece hayata tam olarak girememiş bir insan.


    Tertuliano'nun kişiliğinden yola çıkarak üstad, hayati sayılabilecek tespitlerde bulunuyor. Bunlardan birisi şu:

    "hayatta bazı durumlarda, insan kararsızlığından kurtulmak uğruna öyle bir ihtiyaca kapılır ki ne olursa olsun bir şeyler yapmak ister, yapacakları ne kadar yararsız, ne kadar anlamsız olursa olsun, halen kendi iradesiyle karar verebildiğini görmesi açısından önemlidir."

    Bu konuda mütevazı olmam mümkün değil, Tertuliano'yu da, Saramago'yu da çok iyi anladığımı söyleyebilirim. Söz ortada, üstüne bir şey eklememe gerek yok. Sadece bazı durumlarda dediği durumların hayatta payı artabiliyor, bu durumlarda insan amansız bir biçimde karar verme yetisinin kendisinde olduğunu göstermek istiyor, bu durumlarda önemli olan yapılan anlamsız hareketin sonuçsuzluğunda, hayal kırıklığı uğranmış olsa dahi bunu abartılı bir umutsuzluğa çevirmemek.



    "Yalnız yaşamak, bünyesi alıngan, kırılgan ve esneklikten uzak olan kişiler için cezaların en ağırıdır, fakat ne kadar fena olursa olsun böyle bir durumun insana kriz geçirten bir dramaya dönmesi nadir görülür. İnsanı şaşırtmayacak denli sık görülen bir durumsa, insanların kendilerini yalnızlığın kılı kırk yaran titizliğine sabırla bırakmalarıdır."

    Bu cümle de baştan sona doğru elbette ki. Meurseault örneğinde de gördüğümüz gibi fiziksel veya duygusal olarak yalnız olmak insanı yorar, bu günümüzde yapmacık olarak kullanıldığı şekilde insanı delirtmez, kriz geçirtmez. İnsan, her ne kadar yalnız olsa da, buna yaratılış mı dersiniz, doğa mı dersiniz, karar size kalmış, o kadar güçlü bir öze sahiptir ki yalnızlığından dolayı yorgun düşse de, bunalsa da sonunda ayakta durmayı başarır. Bunun cevabını nihayetinde Bayan Afonso biliyordu. "Bir tarafın doğduğundan beri uyuyor ve bir gün uyanacak." diyordu oğluna. Zaten bütün felsefî bilgi de bunu göstermeye çalışmaz mı bize? İnsanın doğduğundan beri aslında uyuyor olduğunu ve kendisini geliştirerek, hayatını sorgulayarak uyanacağını anlatmaya çalışmaz mı? İşte soyut olarak ne kadar uyanmış olsan da, somut anlamda bir şeylere ulaşmadıkça veya tam tersine hayal kırıklığı yaşamadıkça uyanamıyor insan. Bu da çok güçlü insan doğasının bir başka tarafı.


    Saramago romanlarını neden bu kadar vurucu olduğunu ifade eden bir cümle ile devam edelim;

    "Gerçek yaşam rastlantılar konusunda bizlere hep romanlar ve başka kurgulardan daha tutumlu davranır."

    Bu böyledir, en azından yaşadığımız çağda. Saramago da yazınında önce gerçek yaşam dışı bir şey yapar, aykırı bir olay meydana gelir, Tertuliano'nun film izlemesi, Ölüm'ün faaliyetlerini durdurması gibi... Ondan sonra, gerçek dünyaya döner üstad, daha doğrusu, inanılmaz bir olay meydana geldikten sonra çağdaşımız insan ne yapar diye merak eder ve bunu yazar. Bunu neden mükemmel yazabilir? Çünkü başına olağanüstü bir şey gelmiş olsa da, insan yine aynı insandır. İnsanın normal şartlarda ne yapabileceği kısmen tahmin edilebiliyorsa, başına olağanüstü bir olay geldiğinde de yine kısmen bilinebilir. Saramago bunu düşünme cesaretini gösteriyor ve çok da iyi yapıyor.


    Bu kitabın en etkileyici cümlelerinden biriyle de son noktayı koyayım:

    "Derler ya, hayat kaderin cilveleriyle doludur, oysa hayat dünyadaki en aptal şeylerden biridir, birisi bir gün hayata, Aynen devam et, durmadan ilerle, yoldan hiç ayrılma, demiş olmalıdır ve hayat o günden beri aptallaşmış, bize vermekle övündüğü derslerden hiçbir şey öğrenememiş, kendisine verilen emri körlemesine yerine getirmekten başka bir şey yapamamış, önüne çıkan her şeyi devirip geçmiş, geride bıraktığı zarara hiç aldırmamış, bizden bir kez olsun özür dilememiştir."
  • '...fakat alup verilür bir selam kalmıştur'
  • 296 syf.
    ·3 günde
    "Eğer bir gün bir kitap yazsaydım böyle bir kitap yazardım."
    Her Mustafa Kutlu okumamdan sonra bu cümleyi kurarım içimden, bu sefer daha sesli kurdum. Oysa ben çok değil bir sene önce hiç Kutlu okumamış bir insandım. Yine geçen sene bu zamanlar yeni bir kitabı çıkmıştı Tarla Kuşunun Sesi onunla başladım okumaya ve geçen bir senede bu okuduğum 13. kitabı. Artık Mustafa Kutlu'yu tanıyorum hatta bir hayranıyım diyebilirim. Yukardaki cümleyi kurma sebebimse her kitabında kapıldığım sanki bu kitabı ben yazmışım duygusu, olay örgüsünden, karakterlere, olay arasında çaktırmadan ifade ettiği düşünceler tamamen benim düşündüklerim. Bu açıdan hiç bir yazarı kendime bu kadar yakın hissetmedim. Mustafa Kutlu kitaplarından aldığım zevkte bundandır. Aynı şeyi düşünüyoruz ama o yazıyor ve çok güzel yazıyor. Oysa ki ben yazamam. Bakın ben, bir çok tuhaf marifetimin yanı sıra, elime bir kalem verseniz ve deseniz ki edebi bir şey yaz şuraya, adımı soyadımı bile yazamam. Yazmakta bir sanatçının bir müzik bir beste yapması gibi büyük bir yetenek. Yeteneği olmayan yazamaz. Çok okuyan, edebiyatı seven böyle biri olsa da yazamaz yetenek yoksa. Zaten edebiyatta bir sanat. Mesela sitemizde bazı arkadaşlarımız öykü yazımı yapıyorlar. Taktir ediyorum güzel öyküler çıkıyor. Çokça imrensem de ben hiç cesaret edip denemedim. Gerekte yok zaten herkes becerebildiği işi yapmalı. Evet var edebiyatla yakından uzaktan alakası olmayıpta kitap yazmaya kalkan. Ama bazen öyle kitaplara denk geliyorum ki, kitabın sayfası isyan ediyor bu kitabın kağıdı olacağıma tuvalet kağıdı olsaydım diye. Neyse kendimden çok bahsedip konuyu da çok dağıttım. Bu güzel kitaptan bahsedelim artık ama bu sefer spoiler fazla olacak kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız incelemeye burdan sonra devam etmemenizi tavsiye ediyorum.
    Yine kalabalık bir hikayeyle karşımızda Mustafa Kutlu, olaylar, karakterler, fikirler kalabalık. Kitap bittiğinde 300 sayfa değilde 1000 sayfa okumuş gibi oluyorum. Olay örgüsünden başlarsak Suna ve Elifle başlayıp ikisinin de özellikle Suna'nın geçmişini hatta uzak geçmişini -ki hepsinden ayrı bir hikaye kitabı çıkar- anlatıyor. Bu kısmı çok sevdim çünkü klasik Kutlu fikirleri burada bol bol var, her kitapta bahsettiği, modernleşme, şehirleşme, köyden göç, toprağı terk etme, tüketim bireyi olma ve buna hapsolma... Mustafa Kutlu bu konuları neredeyse bir sosyolog edasıyla çok güzel işliyor. Burada da Suna'nın aile geçmişinde sık sık bunlarla karşılaşıyoruz. Mekan tabi ki Üsküdar. Mustafa Kutlu kitaplarına kendinden çok şey katıyor. Zaten karakterlerden biri her kitap ya Erzincanlı ya oraya yolu düşer. Bu seferde Suna'nın annesinin dedesi Erzincan olmasa da oraya yakın Arapgirli. Anneannesi de öğretmenliğini Erzincanda yapıyor. Şaşırmadım tabi, memleketine sahip çıkması hoşuma gidiyor hele ki bu gece Akhisar'ın Galatasaray'ı 3-0 yenmesini düşününce. Neyse dağıttım yine. Başkarakterimiz Suna ve Elif hatta Suna daha ön planda. Bu kitabı okuyan çoğu kişi Suna'yı kendisine çok daha yakın görecek ve benzetecek. Hatta ben bile bir erkek olarak öyle gördüm. Kaşını gözünü değil tabi zira hanfendi Isabelle Adjani'ye tıpatıp benziyor. Suna'nın fikirleri, arayışı, düşünüp isteyip yapamayışı ve nihayetinde çoğumuzun geldiği yer olan "Ya Tahammül Ya Sefer" noktasına gelişi. Elif hanım ise biraz daha marjinal bir karakter, kavgacı, mücadeleci. Ama ikisininde en ortak noktası bizle de ortak diye biliriz deliler gibi kitap okumaları.
    Ahmet Hamdi Tanpınar takdimine, göz önüne koymasına da özellikle bir paragraf açmak lazım. Mustafa Kutlu'nın Tanpınar sevdası malumdur kitaplarını da kendi yayınevi basıyor zaten. Çoğu kitabında ufak ufak değinir Tanpınar'dan ama bu sefer Edebiyat Doçentimiz Suna üzerinden kitabı okuyanların kitap biter bitmez Tanpınar okumaya başlamasına neden olacak kadar bir Tanpınarla çıkıyor karşımıza, öyle ki Suna'nın Ali ile tanışması bile Tanpınar sayesinde olacak kadar bağlayıcı yapmış hikayeye. Suna'nın edebiyatçı olması da onun üzerinden Tanpınar hakkındaki görüşlerini okuyucuya aktarmak için bir fırsat tabi. Bu anlamda Suna'nın yazar hakkında söylediği çoğu şeyin Kutlu'nun düşüncesi olduğunu düşünüyorum.
    Bir konu daha var ki bu biraz Kutlu Amcaya sitem. Serdar eşini aldatır, Tarık eşini aldatır, Ali eşini aldatır. Üstad bir tane iyi erkek karakter olmaz mı şu hikayede? Şimdi 3'te 3 olunca insanlar genelleme yapmaya başlar. Şaka bir yana burda beni en fazla üzen ama şaşırtmayan tabiki Serdar oldu. Tamam Serdar'a kızmayayım hadi artık Serdar'lar çok var Kutlu da bunun farkında bu Serdar gibilerini biz Ya Tahammül Ya Sefer de öğrendik zaten. Geçmişin siyasi cenderesinden geçen dava adamları, zalimin zulmüne feryat edenler, şimdi devran dönünce parayı bulunca o geçmiş günleri, bütün o koşuşturmaları, o eylem planlarını, Beyazıttaki gösterileri, polisle, karşıt görüşle kavgalarını, uğradıkları zulmü, davayı unuttular. 28 Şubatta başörtülü arkadaşları savunan Serdar'lar devran dönünce güç kendilerine geçince, parayı bulunca.. neyse şimdi küfretmek istemiyorum velhasıl para adam olmayanı bozar. Elif bir yerde bunu söylemişti tam hatırlamıyorum hatırlayan arkadaşlar varsa yazsın lütfen. Serdar'ın belki de hiç imtihana girmediğini, imtihana girmeden sınavın kazanılamayacağını. Sevincini bulma koymuşsun kitabın ismini sayın Kutlu, kim sevincini buldu peki bu kitapta. Yüreği güzel iki kadın, yüreğindeki bütün yüzlerin O'na dönüşeceği bir "O" hayal etmişlerdi ta küçükken büyüdüler birer "O" da buldular ama Onlar sevinci değilmiş.
    Suna ile başladık onla bitirelim. Suna inzivasını ve kendini bulmak için Ya Sefer demesini Yunus'un şu sözleriyle desteklemişti: "Beni bir dağda buldular kolum kanadım kırdılar." Benimde aklıma Ahmet Kaya'nın "Biz dağlarda keklik idik şimdi bu çöplükte karga olduk." sözleri geldi. Ahir Kelam büyükdedesinin Arapgir'in bir köyünde başlayan hikayesi, Fıstıkağacı, Çamlıca, Üniversite derken yaklaşık bir asır sonra yine bir köyde bitti. Kutlu yapacağını yaptı her hikayesinde kente göçürürdü köylüyü yine yaptı ama bu sefer finalde hikaye tersine döndü. Ve hikaye bitti. Bu tuhaf insanların hikayesi artık bizim içimizde sürecek çünkü yazar öyle istedi. Ama kimseye iltimas geçmek yok çünkü herkes payına düşeni yaşar. Suna ve Suna gibiler için de dua etmeyi unutmayın. Ne demişti Mustafa Amca "Dua müşterek, çünkü dert müşterek."