• "Tertuliano Maximo Afonso tek başınayken bile gülümsemeyi becerebilen olağanüstü insanlardan değildir, özünde melankoliye, içine kapalılığa, hayatın fani olduğunu fazlasıyla duyumsamaya, insan ilişkileri denen Girit labirentleriyle karşı karşıya gelince amansız bir şaşkınlığa kapılmaya meyillidir."

    Saramago'nun bana göre "İsa'ya göre İncil" eserini bir kenara bırakırsak yazdığı en mükemmel eseri bu kitap. Saramago zaten kendine has üsluba sahipken, kurgu yaparken de işin içine onlarca karakter girince okurun kafası allak bullak oluyor ve olayları anlamlandırmaya çalışırken, kendimizi kitabın sonunda buluyoruz. Bana göre en büyük iki eserinde ise durum farklı, birincisinde İsa'yı, ikincisinde ise Tertuliano'yu olayların merkezine alarak kitapların neredeyse tamamını baş karakterin psikolojisiyle yansıtıyor, böylece anlatıma daha fazla anlam katıyor diye düşünüyorum.

    Yukarıdaki tanımdan da yola çıkarak Tertuliano'yu benzetebileceğimiz bir diğer roman karakteri de Akakiy Akayiçeviç. Gogol, "Palto"da daha uzun bir roman yazmaya karar verseydi, benzer bir tat alabilirdik ama o zaman da günümüz insanına hitap etmesi zorlaşacaktı. Peki Tertuliano, Meurseault'a benzetilebilir mi? Ben çok da benzetemiyorum. Meurseault gibi içine kapanık olsa da, onun kadar duygusuz veya duygularını göstermekten aciz bir karakter değil. Bu açıdan Tertuliano, dünyamıza gerçek dışı bir şekilde 'yabancı' olmayan, sadece hayata tam olarak girememiş bir insan.


    Tertuliano'nun kişiliğinden yola çıkarak üstad, hayati sayılabilecek tespitlerde bulunuyor. Bunlardan birisi şu:

    "hayatta bazı durumlarda, insan kararsızlığından kurtulmak uğruna öyle bir ihtiyaca kapılır ki ne olursa olsun bir şeyler yapmak ister, yapacakları ne kadar yararsız, ne kadar anlamsız olursa olsun, halen kendi iradesiyle karar verebildiğini görmesi açısından önemlidir."

    Bu konuda mütevazı olmam mümkün değil, Tertuliano'yu da, Saramago'yu da çok iyi anladığımı söyleyebilirim. Söz ortada, üstüne bir şey eklememe gerek yok. Sadece bazı durumlarda dediği durumların hayatta payı artabiliyor, bu durumlarda insan amansız bir biçimde karar verme yetisinin kendisinde olduğunu göstermek istiyor, bu durumlarda önemli olan yapılan anlamsız hareketin sonuçsuzluğunda, hayal kırıklığı uğranmış olsa dahi bunu abartılı bir umutsuzluğa çevirmemek.



    "Yalnız yaşamak, bünyesi alıngan, kırılgan ve esneklikten uzak olan kişiler için cezaların en ağırıdır, fakat ne kadar fena olursa olsun böyle bir durumun insana kriz geçirten bir dramaya dönmesi nadir görülür. İnsanı şaşırtmayacak denli sık görülen bir durumsa, insanların kendilerini yalnızlığın kılı kırk yaran titizliğine sabırla bırakmalarıdır."

    Bu cümle de baştan sona doğru elbette ki. Meurseault örneğinde de gördüğümüz gibi fiziksel veya duygusal olarak yalnız olmak insanı yorar, bu günümüzde yapmacık olarak kullanıldığı şekilde insanı delirtmez, kriz geçirtmez. İnsan, her ne kadar yalnız olsa da, buna yaratılış mı dersiniz, doğa mı dersiniz, karar size kalmış, o kadar güçlü bir öze sahiptir ki yalnızlığından dolayı yorgun düşse de, bunalsa da sonunda ayakta durmayı başarır. Bunun cevabını nihayetinde Bayan Afonso biliyordu. "Bir tarafın doğduğundan beri uyuyor ve bir gün uyanacak." diyordu oğluna. Zaten bütün felsefî bilgi de bunu göstermeye çalışmaz mı bize? İnsanın doğduğundan beri aslında uyuyor olduğunu ve kendisini geliştirerek, hayatını sorgulayarak uyanacağını anlatmaya çalışmaz mı? İşte soyut olarak ne kadar uyanmış olsan da, somut anlamda bir şeylere ulaşmadıkça veya tam tersine hayal kırıklığı yaşamadıkça uyanamıyor insan. Bu da çok güçlü insan doğasının bir başka tarafı.


    Saramago romanlarını neden bu kadar vurucu olduğunu ifade eden bir cümle ile devam edelim;

    "Gerçek yaşam rastlantılar konusunda bizlere hep romanlar ve başka kurgulardan daha tutumlu davranır."

    Bu böyledir, en azından yaşadığımız çağda. Saramago da yazınında önce gerçek yaşam dışı bir şey yapar, aykırı bir olay meydana gelir, Tertuliano'nun film izlemesi, Ölüm'ün faaliyetlerini durdurması gibi... Ondan sonra, gerçek dünyaya döner üstad, daha doğrusu, inanılmaz bir olay meydana geldikten sonra çağdaşımız insan ne yapar diye merak eder ve bunu yazar. Bunu neden mükemmel yazabilir? Çünkü başına olağanüstü bir şey gelmiş olsa da, insan yine aynı insandır. İnsanın normal şartlarda ne yapabileceği kısmen tahmin edilebiliyorsa, başına olağanüstü bir olay geldiğinde de yine kısmen bilinebilir. Saramago bunu düşünme cesaretini gösteriyor ve çok da iyi yapıyor.


    Bu kitabın en etkileyici cümlelerinden biriyle de son noktayı koyayım:

    "Derler ya, hayat kaderin cilveleriyle doludur, oysa hayat dünyadaki en aptal şeylerden biridir, birisi bir gün hayata, Aynen devam et, durmadan ilerle, yoldan hiç ayrılma, demiş olmalıdır ve hayat o günden beri aptallaşmış, bize vermekle övündüğü derslerden hiçbir şey öğrenememiş, kendisine verilen emri körlemesine yerine getirmekten başka bir şey yapamamış, önüne çıkan her şeyi devirip geçmiş, geride bıraktığı zarara hiç aldırmamış, bizden bir kez olsun özür dilememiştir."
  • '...fakat alup verilür bir selam kalmıştur'
  • "Eğer bir gün bir kitap yazsaydım böyle bir kitap yazardım."
    Her Mustafa Kutlu okumamdan sonra bu cümleyi kurarım içimden, bu sefer daha sesli kurdum. Oysa ben çok değil bir sene önce hiç Kutlu okumamış bir insandım. Yine geçen sene bu zamanlar yeni bir kitabı çıkmıştı Tarla Kuşunun Sesi onunla başladım okumaya ve geçen bir senede bu okuduğum 13. kitabı. Artık Mustafa Kutlu'yu tanıyorum hatta bir hayranıyım diyebilirim. Yukardaki cümleyi kurma sebebimse her kitabında kapıldığım sanki bu kitabı ben yazmışım duygusu, olay örgüsünden, karakterlere, olay arasında çaktırmadan ifade ettiği düşünceler tamamen benim düşündüklerim. Bu açıdan hiç bir yazarı kendime bu kadar yakın hissetmedim. Mustafa Kutlu kitaplarından aldığım zevkte bundandır. Aynı şeyi düşünüyoruz ama o yazıyor ve çok güzel yazıyor. Oysa ki ben yazamam. Bakın ben, bir çok tuhaf marifetimin yanı sıra, elime bir kalem verseniz ve deseniz ki edebi bir şey yaz şuraya, adımı soyadımı bile yazamam. Yazmakta bir sanatçının bir müzik bir beste yapması gibi büyük bir yetenek. Yeteneği olmayan yazamaz. Çok okuyan, edebiyatı seven böyle biri olsa da yazamaz yetenek yoksa. Zaten edebiyatta bir sanat. Mesela sitemizde bazı arkadaşlarımız öykü yazımı yapıyorlar. Taktir ediyorum güzel öyküler çıkıyor. Çokça imrensem de ben hiç cesaret edip denemedim. Gerekte yok zaten herkes becerebildiği işi yapmalı. Evet var edebiyatla yakından uzaktan alakası olmayıpta kitap yazmaya kalkan. Ama bazen öyle kitaplara denk geliyorum ki, kitabın sayfası isyan ediyor bu kitabın kağıdı olacağıma tuvalet kağıdı olsaydım diye. Neyse kendimden çok bahsedip konuyu da çok dağıttım. Bu güzel kitaptan bahsedelim artık ama bu sefer spoiler fazla olacak kitabı okumadıysanız ve okumayı düşünüyorsanız incelemeye burdan sonra devam etmemenizi tavsiye ediyorum.
    Yine kalabalık bir hikayeyle karşımızda Mustafa Kutlu, olaylar, karakterler, fikirler kalabalık. Kitap bittiğinde 300 sayfa değilde 1000 sayfa okumuş gibi oluyorum. Olay örgüsünden başlarsak Suna ve Elifle başlayıp ikisinin de özellikle Suna'nın geçmişini hatta uzak geçmişini -ki hepsinden ayrı bir hikaye kitabı çıkar- anlatıyor. Bu kısmı çok sevdim çünkü klasik Kutlu fikirleri burada bol bol var, her kitapta bahsettiği, modernleşme, şehirleşme, köyden göç, toprağı terk etme, tüketim bireyi olma ve buna hapsolma... Mustafa Kutlu bu konuları neredeyse bir sosyolog edasıyla çok güzel işliyor. Burada da Suna'nın aile geçmişinde sık sık bunlarla karşılaşıyoruz. Mekan tabi ki Üsküdar. Mustafa Kutlu kitaplarına kendinden çok şey katıyor. Zaten karakterlerden biri her kitap ya Erzincanlı ya oraya yolu düşer. Bu seferde Suna'nın annesinin dedesi Erzincan olmasa da oraya yakın Arapgirli. Anneannesi de öğretmenliğini Erzincanda yapıyor. Şaşırmadım tabi, memleketine sahip çıkması hoşuma gidiyor hele ki bu gece Akhisar'ın Galatasaray'ı 3-0 yenmesini düşününce. Neyse dağıttım yine. Başkarakterimiz Suna ve Elif hatta Suna daha ön planda. Bu kitabı okuyan çoğu kişi Suna'yı kendisine çok daha yakın görecek ve benzetecek. Hatta ben bile bir erkek olarak öyle gördüm. Kaşını gözünü değil tabi zira hanfendi Isabelle Adjani'ye tıpatıp benziyor. Suna'nın fikirleri, arayışı, düşünüp isteyip yapamayışı ve nihayetinde çoğumuzun geldiği yer olan "Ya Tahammül Ya Sefer" noktasına gelişi. Elif hanım ise biraz daha marjinal bir karakter, kavgacı, mücadeleci. Ama ikisininde en ortak noktası bizle de ortak diye biliriz deliler gibi kitap okumaları.
    Ahmet Hamdi Tanpınar takdimine, göz önüne koymasına da özellikle bir paragraf açmak lazım. Mustafa Kutlu'nın Tanpınar sevdası malumdur kitaplarını da kendi yayınevi basıyor zaten. Çoğu kitabında ufak ufak değinir Tanpınar'dan ama bu sefer Edebiyat Doçentimiz Suna üzerinden kitabı okuyanların kitap biter bitmez Tanpınar okumaya başlamasına neden olacak kadar bir Tanpınarla çıkıyor karşımıza, öyle ki Suna'nın Ali ile tanışması bile Tanpınar sayesinde olacak kadar bağlayıcı yapmış hikayeye. Suna'nın edebiyatçı olması da onun üzerinden Tanpınar hakkındaki görüşlerini okuyucuya aktarmak için bir fırsat tabi. Bu anlamda Suna'nın yazar hakkında söylediği çoğu şeyin Kutlu'nun düşüncesi olduğunu düşünüyorum.
    Bir konu daha var ki bu biraz Kutlu Amcaya sitem. Serdar eşini aldatır, Tarık eşini aldatır, Ali eşini aldatır. Üstad bir tane iyi erkek karakter olmaz mı şu hikayede? Şimdi 3'te 3 olunca insanlar genelleme yapmaya başlar. Şaka bir yana burda beni en fazla üzen ama şaşırtmayan tabiki Serdar oldu. Tamam Serdar'a kızmayayım hadi artık Serdar'lar çok var Kutlu da bunun farkında bu Serdar gibilerini biz Ya Tahammül Ya Sefer de öğrendik zaten. Geçmişin siyasi cenderesinden geçen dava adamları, zalimin zulmüne feryat edenler, şimdi devran dönünce parayı bulunca o geçmiş günleri, bütün o koşuşturmaları, o eylem planlarını, Beyazıttaki gösterileri, polisle, karşıt görüşle kavgalarını, uğradıkları zulmü, davayı unuttular. 28 Şubatta başörtülü arkadaşları savunan Serdar'lar devran dönünce güç kendilerine geçince, parayı bulunca.. neyse şimdi küfretmek istemiyorum velhasıl para adam olmayanı bozar. Elif bir yerde bunu söylemişti tam hatırlamıyorum hatırlayan arkadaşlar varsa yazsın lütfen. Serdar'ın belki de hiç imtihana girmediğini, imtihana girmeden sınavın kazanılamayacağını. Sevincini bulma koymuşsun kitabın ismini sayın Kutlu, kim sevincini buldu peki bu kitapta. Yüreği güzel iki kadın, yüreğindeki bütün yüzlerin O'na dönüşeceği bir "O" hayal etmişlerdi ta küçükken büyüdüler birer "O" da buldular ama Onlar sevinci değilmiş.
    Suna ile başladık onla bitirelim. Suna inzivasını ve kendini bulmak için Ya Sefer demesini Yunus'un şu sözleriyle desteklemişti: "Beni bir dağda buldular kolum kanadım kırdılar." Benimde aklıma Ahmet Kaya'nın "Biz dağlarda keklik idik şimdi bu çöplükte karga olduk." sözleri geldi. Ahir Kelam büyükdedesinin Arapgir'in bir köyünde başlayan hikayesi, Fıstıkağacı, Çamlıca, Üniversite derken yaklaşık bir asır sonra yine bir köyde bitti. Kutlu yapacağını yaptı her hikayesinde kente göçürürdü köylüyü yine yaptı ama bu sefer finalde hikaye tersine döndü. Ve hikaye bitti. Bu tuhaf insanların hikayesi artık bizim içimizde sürecek çünkü yazar öyle istedi. Ama kimseye iltimas geçmek yok çünkü herkes payına düşeni yaşar. Suna ve Suna gibiler için de dua etmeyi unutmayın. Ne demişti Mustafa Amca "Dua müşterek, çünkü dert müşterek."
  • "Başıma harika bir şey geldi. Göğün yedi kat yukarılarına çekildim. Tanrılar orada oturuyorlardı. Bana özel bir lütufla bir dilekte bulunma ayrıcalığı bahşedildi. 'Ne dilersin?' dedi Merkür. Bir an şaşırdım kaldım. Sonra tanrılara şu şekilde hitap ettim: 'Çok saygıdeğer çağdaşlar, dileğim tek şudur ki, kahkaha hep benden yana olsun.' Tanrılardan hiçbiri tek kelime etmedi; hepsi gülmeye başladı. Bundan dilediğimin kabul edildiği sonucuna vardım ve anladım ki tanrılar kendilerini zarafetle nasıl ifade edeceklerini biliyorlardı; zira ciddi bir tavırla, 'Dileğin kabul oldu' demek onlara pek yakışmazdı."

    Kitabın adının nereden geldiğini "Kaygı Kavramı"nda geçen bu paragraftan anlayabiliyoruz. Kierkegaard bu pasajda iki noktayı birden vurguluyor; birincisi kahkahanın tanrıların kendini ifade etme şekli olduğunu vurgulayarak kahkahanın değerini artırıyor. İkincisi ise tüm melankolisine karşı dünyaya kahkahayla baktığını, dünyayı öyle anlamlandırdığını bir kez daha gözlerimizin önüne koyuyor.

    Kitabın adı ile ilgili bu açıklamadan sonra, kitabın yazılış tarzı hakkında bilgi verelim. Bu kitap, Kierkegaard'ın kendisi tarafından yazılmamıştır. Roger Poole ve Henrik Stangerup tarafından 1983 yılında derlenmiştir.

    "Büyük bir dehanın tanınmaması elbette üzücü; ama yanlış tanınması daha da beter." diyerek açıklıyor Roger Poole kitabın yazılış amacını. Nedim Çatlı'nın dilimize kazandırdığı bu kitapta, önsöz bölümü haricinde tüm metinler Kierkegaard'a ait ve hiçbir yorum veya müdahale bu yoktur. Bu nedenle, Kierkegaard'ın kendisi yazmış gibi olduğunu söyleyebiliriz.

    Kitabın içeriğine geçersek, kitaptaki metinler Kierkegaard'ın ağır felsefî metinleri değil, daha çok Günlükler'den olmak üzere genel olarak yazın kariyerinin başlarına ait yazılara yer verilmiş. Bu açıdan bakarsak, Kierkegaard'a akademik olmayan bir ilgi duyan okuyucunun hedef alındığını söyleyebiliriz.

    Kitaba girişte, Danimarka halkı ile Kierkegaard arasındaki zıtlıktan bahsediliyor. Materyalist Danimarka halkına karşılık, idealist Kierkegaard ilk bakışta Alman felsefesine yakın gibi duruyor ama dönemin büyük düşünürü Hegel kendisini büyük hayal kırıklığına uğratınca kendi içine dönüyor.

    Kierkegaard'ın hayatında ailesi ile ilişkisi, özellikle babası Michael Pedersen ile olan ilişkisi önemli yer tutuyor. Günlüklerinde annesinin bir kere bile adı geçmemesine karşılık, "Søren'in annesinin ölümüne üzüldüğü kadar, dünyada hiç kimsenin bir ölüme üzülmediği" de söylene gelen bir ifade olmuştur.

    Baba Michael Pedersen'a dönecek olursak; oğlunu özellikle dinî yönüyle etkilemiştir. Michael, gençliğinde Tanrı'ya isyan ettiği için Tanrı tarafından cezalandırıldığını düşünüyordu ve Michael iki eşini, iki kızını ve iki oğlunu erkenden kaybetmesini dine bağladı. Bunun Kierkegaard felsefesinde önemli belirleyici olduğunu söyleyebiliriz, ayrıca Michael'ın zenginliği, toplumsal konumu da Søren'in hayatında önemli yere sahip olmuştur.

    Aile dışında, belki aileden de öte, Søren'in hayatındaki en önemli kişi elbette ki Regine Olsen'dir. "Baştan Çıkarıcının Günlüğü" baştan sona Regine ve nişana odaklansa da, diğer eserleri de sıklıkla o ilişkiye hitaplarla doludur diyebiliriz. Dünya tarihinin en uzun aşk mektubu "Ya/Ya da", "Korku ve Titreme", "Tekerrür" ilk başta yazılacaktır bu alanda. "Korku ve Titreme" elbette ki çok özeldir, ilk bakışta tamamen dinî amaçlarla yazılmış gibi gözükse de, sıklıkla Regine'e hitaplarla dolu olduğunu görüyoruz. Üstadın hayatı boyunca ironik olmadığı, ciddi olduğu tek konunun 'genç kız' ve nişan olduğunu söylesek yeridir.

    "Kitaplar bir anlamda tez, beden ise antitezdi."

    Kierkegaard'ın müstear isimler ile yazması da bir anlamda böylece bir anlam kazanıyor. Tezlerini farklı isimlerle ortaya koyunca, bedeniyle kısıtlama olmadan, rahatça hareket ediyor ve 'kahraman'' oluyor. Bu kitapta yer alan, müstear yazarların tartışmaları belki de edebiyatının doruk noktalarından biridir. Victor Eremita, Constantin Constantinius, Baştan Çıkarıcı Johannes, moda terzisi ve Yargıç Wilhelm 'kadınlar' ana başlığında tartışıyorlar. Kierkegaard, her müstear yazarını mükemmel bir şekilde konuşturur ama Baştan Çıkarıcı Johannes'in düşüncelerine hayran kaldığını görebiliriz.

    Kitapta, pek fazla yerde bulamayacağımız Kierkegaard'ın siyasi fikirlerinin de konu edildiğini görüyoruz. Üstad, birçok tartışmada siyaseten yetersiz olduğunu ve bunun kendisini ilgilendirmediğini söylese de elbette ki döneminin büyük kafası olarak gündemin içinde yer aldı, hele ki devrimci bir dönemde yaşadığını da hesaba katarsak, uzak durması imkansızdı. Bekleneceği üzere, muhafazakar diyebileceğimiz bir çizgisi var ama siyasi konularda yazdığı yazıların tatmin edici olmaktan uzak olduğunu söylemek mümkün ve olayları geniş bir açıdan görmemiş.
  • "O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir."

    Bundan tam 205 yıl önce bugün dünyaya gelen Søren Kierkegaard için yazılabilecek olan en güzel cümle, bu sanırım. Bu cümle, Alastair Hannay'ın dev eserinden değil, bir video sunumundan geldi. Hannay'ın kitabı, Søren'in yaşadığı ortamı, iç dünyasını, çevresini oldukça başarılı bir şekilde çizerken, fazlaca akademik bir dilde yazılmış olduğunu ve akademik olarak bir ilgisi olmayan okuyucuyu sıkma ihtimalinin yüksek olduğunu not edelim. Akademik ilgisi olmayan benim gibi bir okuyucuyu çekmesinin nedeni de kişisel ilgidir. Bugüne kadar birçok düşünürün farklı şekillerde hayatımda yeri olduğunu söyleyebilirim ama Søren Kierkegaard gerçekten aklımı bambaşka yerlere götüren, dünyaya bambaşka bakan ve dünyamı alt-üst eden bir filozof. Kierkegaard için söylenilecek en net cümlelerden biri de şu olur; başka düşünce kitapları yazardan bağımsız okunabilir ama Kierkegaard'ın kitaplarını, kendi yaşamından bağımsız bir şekilde okumak imkansızdır, gerçi yaşamını bilsek de okumak ve anlamak ne kadar mümkün tartışılır ama hayatını bilmeden onu düşünmeye çalışmak tamamen zaman kaybı olur.

    Kitapla ilgili söylenecek pek birşey yok esasen. Ben de kitap yerine, doğumunun da 205.yılı şerefine büyük düşünür ile ilgili birşeyler yazmak istiyorum. -uzun bir yazı olacak, yer yer de konu dağınık olacak, baştan belirteyim-

    ------------------------
    Kitabın başında olduğu gibi, Üstad'ın tarih sahnesine çıkışından başlayalım:

    "Tarih 28 Kasım 1835, yer Kopenhag Üniversitesinde Öğrenci Birliği toplantısıdır. Bu olaydaki konuşmacı ufak tefek bir gençti, açık kumral gür saçları başının tepesinde oldukça gülünç taranmıştı. Enerjik ama biraz da iğneleyici tavrı Birlik'e de, izleyicilerine de hiç yabancı değildi. Kıvrak zekalı, hazırcevap, nüktedan, ince espriler yapan, böyle konuşmalara alışık olmayan bir gençti. Ama şimdi kalabalığın önüne tek başına çıkmak üzereydi. Bu genç Søren Aabye Kierkegaard'dı."

    Bildiğimiz kadarıyla Søren, öğrencilik hayatını daha da erken noktalayabilirdi ama kendisini bulmak için, fikir çapını genişletmek için eğitim ortamının içinde kalmayı tercih etti ve görülen o ki, iyi de yapmış. Çocukluğundan itibaren 33 yaşında öleceğine inanmış, buna rağmen hayatı aceleye getirmemiş.

    Kierkegaard'ın öğrencilik döneminde siyaset tartışmalarının ve liberalizm akımının ülkede revaçta olduklarını biliyoruz. Søren ise siyaset yerine kültür, sanat ve felsefenin üniversitenin temelinde yer alması gerektiğini düşünüyor. Bunu temel alarak felsefesini geliştiriyor. Din konusu, felsefesinin temel taşlarından biri olsa da, bunu siyasi eleştiri haline getirmiyor, diğer taraftan sosyalizm veya liberalizm konularına da girmiyor. Kierkegaard'ın felsefesi bir temele oturtulabilir mi, bilmiyorum ama öyle olsa da benim bunu yapamayacağımı, yapmayı amaçlamadığımı da söyleyebilirim. Nietzsche'nin 'o büyük öğle'de beklediği 'üstinsan' gibi bir düşünceye kapılmıyor Danimarkalı. Onun için geçmişe gidiyor ve 'diyalektik lirik' olarak adlandırdığı "Korku ve Titreme"de varoluşa dair bakış açısı ile ilgili ipuçları veriyor. Mikrofonu, Profesör Hannay'a uzatalım:

    "(Kierkegaard'ın söylemek istediğinin özeti) herkesin yaşamının anlam ve değeri; insanın dünyada, hem dışarıda hem de kendi ruhunun 'karanlık ihtirasları' içinde karşılaştığı ve katlanmak zorunda kaldığı 'yaratılışın öfkeli elementleri ve güçlerinden' değil, yaratılışın kaynağından aldığını kabul etmeye istekli ve bunu başarabilecek nitelikte olduğunun ispatıdır."

    Hegel'in ve Hegelciler'in aksine düşünüyor Søren. İnsanın gücünü vurguluyor ısrarla, tüm kitaplarında çoğu iz aynıdır: Din, estetik ve etik. Kierkegaard için kişinin temelde iki yaşamı var. Kurallara ve gereksinimlere göre hareket edilen 'etik yaşam' ile kişinin egosuna bağlı hareket ettiği 'estetik yaşam'. Kendisini bir 'estet' olarak gören Søren'e göre, bu iki yaşam tarzını uzlaştıracak olan ise 'din'dir. Ama klasik Hristiyanlık değildir. Kitabın tamamında gördüğümüz gibi nefret ediyor Danimarka kilisesinden Kierkegaard. Dinin insanı sınırlayıcı bir şekle girmesi inancın özüne aykırı ona göre.

    - Varoluş felsefesine gelince, onun ışık saçan zihnini burada rahatlıkla görebiliriz:

    "Yaşamın biçim sayesinde değil, biçimin yaşam sayesinde kavranıldığı her daim hatırlanır. (...) Yaşama gelince, onun soyut değil, son derece bireysel bir şey olduğu unutulmamalıdır."

    Søren'in yaşam konusuna da din gibi yaklaştığını söylemek mümkün. Yine din konusunda da bireysel tecrübenin önemli olduğuna ve herşeyin yaşam sayesinde oluştuğuna inanır. Bu noktada da aynı şekilde yaşamın şekiller, sistemler, düzenler şekilde belirlenmiş olmadığı ve sadece ve sadece bireysel tecrübeye dayalı olduğu düşüncesi ortaya çıkıyor.

    - "Kız kardeşi ona en çok ne olmak istediğini sorduğunda 'çatal' demişti. 'Sofrada istediğim her şeye saplanabilirim.''

    Kierkegaard'ın öğrencilik hayatındaki ve daha sonra 'toplumun muteber kesimleri' ile olan kavgalarında da her zaman bu 'çatal metaforu'nun öne çıktığını görüyoruz. Hegelciler'le, üniversitedeki yüksek profesörlerle, kilise yöneticileriyle, aile üyeleri ile kavgalarında hep çatal olma arzusu öne çıkıyor. "İnsanlar için her zaman her şeyi zorlaştırmak isterim." demesi  de buna bağlı gibi. Burada, hem insanın zorlandıkça daha iyiye yöneleceği, hem de daha yüksek bir noktaya ulaşacağı inancı var.

    - "İroni, estetikle etik olanın; mizah ise etik ve dinsel olanın arasındaki sınırdır."

    Kierkegaard'ın felsefi yolculuğunda üç çok önemli kavram vardır; ironi, mizah ve kaygı. İnsan yaşamını da üç bölüme ayırmıştı: etik, estetik ve dinsel. Bu üçünün arasındaki bağları belirtmek için bu kavramları kullanır. Ona göre, kişinin bu üç boyutlu yaşamı, birbirinden ayrı gibi gözükse de aslında birbirinin tamamlayıcısıdır. Yeri gelmişken, 'kaygı' konusuna gelelim, onun için de Hannay'ın açıklamalarından faydalanalım:

    "Yaklaşan ama belirlenmemiş bir felaketle ilgili güçlü bir duygu ya da dolaysız bir nedeni olmayan huzursuzlukla ilgili belli belirsiz ve güdümsüz bir his olsun, Kierkegaard'ın "kaygı" dediği şeyi, pek çok kişi deneyimleyecektir. (...) Çocuklarımın gençlik kültürüyle tanışması, bir görüşmenin sonucu, psikiyatrımla randevum beni kaygılandırabilir. Bunların hepsi, endişelenmenin, büyük olasılıkla ve belirgin ama henüz sallantıda olan bir sonuçtan korkmanın biçimleridir. Bu sözcükleri kullanırken, korkuya ya da yılgıya daha çok odaklanırız; yalnızca bir şey 'olursa' diye değil, o 'şeyin' olacağından da korkarız. (...) İnsanlarda kaygı dünyada artık kendini evinde hissetmeme duygusuna karşılık gelir."

    Kierkegaard'da kaygı; korku, sıkıntı veya yılgı değildir, çok daha derindir. Kaygı, son cümlede belirttiği gibi insanın, kendini evinde hissetmeme durumuyla açıklanıyor, durumu daha iyi açıklamak için başka bir cümleye dönelim:

    "aramızdan ayrılan sevdiğim birkaç kişi önümdeki mezarda dirildi; daha doğrusu, hiç ölmemiş gibiydiler. Onların arasında kendimi çok huzurlu hissettim, kucaklarında dinlendim, sanki bedenimin dışına çıkmış, onlarla birlikte süzülerek semaya yükseliyormuşum gibi hissettim kendimi."

    Bu da annesinin mezarını ziyaret ettikten sonra not ettiği bir cümle. Søren'in yaşamın her anında o kaygıyı hissettiğini ve huzurlu olması için tek yolun, o 'sevdiği birkaç kişi' ile birlikte olması olduğunu söyleyebiliriz. "Baştan Çıkarıcının Günlüğü"nde kendisi için belirttiği "çok tinsel" ifadesi belki de özetliyor bu konuyu. Hayatı ölümle geçtiği için, çevresi kendisine yabancı gelen bir dinle sarılı olduğu için öyle oldu, belki de. Baştaki cümleye dönersek,
    'içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan az sayıdaki filozoftan biri' olması da bundan kaynaklanıyor. O karanlıkları çok iyi anlayabilmek için, kendimiz gibi yaşayan insanlar yetersiz kalır; onun için, çok düşünmek, çok acı çekmek, bu dünyanın dışında olmak gerekiyor belki de...
    ----------------------
    Buradan Crites'in ifadesiyle, 'dinlemekten bıktığımız aşk macerası'na geçelim... Søren, aklını başından alan Regine Olsen ile 24.doğum gününden birkaç gün sonra tanışıyor. Regine ile ilişkisinin ayrıntılarını bilemiyoruz, hatta bazı iddialara göre, ilişki sırasında Regine'i biraz küçümsediği de söyleniyor ama dört yıl sonra Regine'le nişanı bozduktan sonra, bunun acısını hayatı boyunca içinde taşıdığını ve tüm yapıtlarının da bu ilişkinin izlerini taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bazı yorumlara göre "Ya/Ya da" sadece genç kızı kendisinden nefret ettirmek için yazılmıştır. Søren, nişanı bozmasının kız için çok ağır olacağını biliyordu ve Hannay'ın anlattığına göre, gerçekten öyle olmuş. Hatta, Regine'in babası, Søren'den kızına geri dönmesini istemiş ama Søren, bunu reddetmiş. "Ya/Ya da" ile ilgili yorumlar doğru da olabilir, belki kendisinden nefret ettirmek ve soğutmak için yazdı, Regine de ondan üç yıl sonra, -daha sonra vali olacak olan- Bay Schlegel ile evlendi. Nefret o yıllarda geçerli olabilir ama daha sonra tersinin geçerli olduğunu görüyoruz. Daha sonra, Regine'in yazdığına göre, Søren'in ölümünden altı ay önce sokakta karşılaşıyorlar ve Regine ona "Tanrı seni korusun!" diyor, ifadesine göre Søren gerçekten şaşırıyor kendisine öyle yaklaşmasına. Søren, nişanı bozduktan sonra hiçbir ciddi ilişki yaşamıyor -gayriciddi yaşadı mı bilemem-, 1849'da abisine yazdığı ve öldükten sonra açılmasını istediği mektubunda şöyle yazıyordu:

    "Sadece nişanlı olsak da, hayatım boyunca kendimi bağlı hissettiğim tek kadın Regine'dir. Tüm malvarlığımı ondan başkasına bırakmam düşünülemez."

    Pekiyi bu kadar bağlı olduğu Regine'i neden terketti? Evlilik gibi bir bağın ilişkilerini bozmasını mı istemedi? Fazla dinsel ve melankolik yapısı nedeniyle kızdan uzak mı durmak istedi? 33 yaşında öleceğini düşündüğü için mi evlilikten kaçtı? Bilmiyoruz, milyonlarca soru üretebiliriz ama sonuçta yine bilmiyor olacağız. Aynı şekilde, nişanı bozduktan sonra Søren, gerçekten Regine'in ona dönmesini bekliyor muydu yoksa sadece 'onun acısını yaşamak' mı istedi?

    "kişinin arzusunu terk etmesi yüceliktir, ancak daha yüce olanı onu terk ettikten sonra ona yapışmaktır ; sonsuzluğun ipini kavramak yücedir, ancak daha yücesi terk ettikten sonra faniliğe sarılmaktır."

    Buradan bakınca, ikincisi daha geçerli gibi duruyor. Arzusunu terk ettikten sonra ona yapışması veya "Korku ve Titreme"deki 'teslimiyet' tanımı konuya uygun gibi;

    "dünyada kişinin kalpten saldıracak kadar güçlü duygularla istediği bir şey olmadıkça, teslimiyet olmaz. Teslimiyet, kişinin en çok sevdiği ümitlerini, o ümit ettiği şeyin erişilemez olduğunu gördüğünde terk etmesidir. Teslimiyet kişinin kalbinin arzusu hakkında düşünmesinden vazgeçmesi değildir. Aksine teslim olmak eski ilgiyi korumak, ancak yeryüzünde hiçbir şeyin bu arzuyu tatmin etmeye yetmeyeceğini kabul etmek demektir."

    Neden peki Søren? diye soruyorum ve yine cevapsız kalıyor. Neden ümit ettiği şey erişilemezdi? Neydi eksik parça? Sorular, sorular, belki de kendi yaşamlarımızla, kendi değerlerimizle düşünmeye çalıştığımız için kayboluyoruz soruların içinde.

    - Müstear isimler konusundan bahsedelim. Kierkegaard, eserlerini Constantin Constantinius, Victor Eremita, Johannes de Silentio, Frater Tacitarnius, vs. isimleriyle yazıyor. Kierkegaard'ın bu isimleri kullanması, eserlerin ona ait olduğu konusunda hiçbir şüphe yaratmaz, hem yazın dili, hem bahsettikleri yazının kime ait olduğunu belli eder. Zaten üstad da birkaç sene sonra kendisini ortaya atar. Hannay, üstadın neden müstear isimler kullandığını şöyle açıklıyor:

    "Bu müstear adların her birini kartondan kesip çıkarılma bir resim olarak düşündüğümüzde, bu resmin, kendi ağzından çıkacak sözler üzerinde iki kat fazla kafa yoran bir iç varlığı olmazdı; olsaydı bile, bu sözler Kierkegaard'ın o derin iç varlığını iki kat yansıtan sözler olamazdı."

    Kierkegaard'ın ustalığını konuşturmak ve olaylara daha farklı bir açıdan bakabilmek için bu yolu tercih ettiğini söylemek yanlış olmaz diye düşünüyorum.

    - "Küçüklüğün gerçek karşıtı büyük düşünmek değil, tuhaflığa açık olmaktır. Tuhaflık kendi kendinize vermeye çalıştığınız birşey değil, farklılığını insanın özünde bulunan bir iyilik olarak kabul etmeye yönelik iyimser bir iyi niyettir."

    Regine konusunda anlamanın pek de mümkün olmadığı tercihi konusunda da bunu düşünmek mümkün. Belki, hiçbir nedeni yoktur bu tuhaf davranışın. Boşuna sorularla ilgileniyoruzdur. Belki de sadece 'iyi niyet'li bir harekettir, Kierkegaard'ın Regine ile tanışmadan önce de evlilik konusunda gergin olduğunu biliyoruz. Buna rağmen, Regine'le nişanlandı ama belki de denediği şey olmadı. Belki, Regine'le bir dönem düşünceleri değişti veya kendini değişmeye çalıştırdı. Ama sonunda gördü ki, o 'tuhaf'tı. O tuhaflık, kendisine verdiği, ortaya koyduğu birşey değildi. Onun tuhaflığı, kendisinin özünde bulundu ve o tuhaflik, onun 'iyimser iyi niyeti' idi.


    -"Bütün dünya, yaşamda insan düşüncesinin sindiremediği çeşitli korkunç eşitsizliklerin sisli, belli belirsiz bir varoluşta cezasını çektiği şiirdir."

    Varoluş felsefesine geri dönüyoruz... Bir üsttekine de bağlayacak olursak, Hannay'ın dediği gibi 'onun acısını yaşaması gerekiyordu'ya geliyoruz. Bu, art niyetli bir davranış değil, 'bir genç kızın hayalleriyle oynamak' hiç değil. Bu, onun tuhaflığı. Ünlü bir başka sözünde "Bir genç kızın hayatına süzülüp girmek sanatsa, ondan çıkmak bir başyapıttır." diyor. Kierkegaard ne kadar inançlı olsa da, Hristiyanlık inancının 'uğruna ölmeyeceği bir fikir' olduğunu belirtiyor. Uğruna öleceği fikir varoluşçuluk muydu? Neden olmasın? "Korku ve Titreme"de uzun uzun, İbrahim'in nasıl "imanın babası" olduğunu yazıyor. Belki onun da "varoluşçuluğun babası" olması için öyle bir yaşamdan geçmesi gerekiyordu.

    - Hasta yatağında, arkadaşı Peter Boesen ile yaptığı konuşma bunu özetler niteliktedir:

    "Boesen: "Yaşamında çok iş başarman ne kadar dikkate değer."

    Kierkegaard: "işte bu nedenle çok mutluyum ve çok üzgünüm çünkü mutluluğumu kimseyle paylaşmıyorum."

    William Heinesen'den güzel bir açıklama ile noktalayalım: "Kierkegaard, geniş anlamda tinsel bir tip olarak Mephistopheles kategorisine girer. Goethe'deki şeytanın isguderi gibi, aynı esnek yetenek ve yorulmak bilmezlikle uygulamaya koyduğu üstün bir anlağa sahiptir. İkisi de, hazırcevaplıkları, cüretleri ve baş döndüren yöntemleriyle karşı koyulmazdır. Aslında Kierkegaard şeytanı bile geride bırakır; akla kendi silahlarıyla saldırma sanatında rakipsizdir. Yalnızca Mephistopheles değildir, aynı zamanda insan, Faust'tur da."