Ayşe Y., Huzur'u inceledi.
 22 May 17:43 · Kitabı okudu · 10/10 puan

“BİR ŞAİRİN ROMANI: HUZUR”U OKUMAK
“Yaşamak değil beni bu telaş öldürecek” demesi gibi şairin, bitmek tükenmek bilmeyen bir koşuşturma içinde yaşıyoruz, ya da yaşadığımızı sanıyoruz. Bu telaş içinde kitaplar çok zaman sığınağımız oluyor. Ruhu ruhumuza eş bir yazar bulduk mu sahipleniveriyoruz. “O da benim gibi yaşamış, o da benim gibi savrulmuş, onun da kırgınlıkları, dargınlıkları, bekleyişleri, hayal kırıklıkları olmuş, o da benim meşrebimdenmiş.” deyip tutunuveriyoruz sevdiğimiz yazarın eteklerine. Bazen ruh öyle yoruluyor ki bu tutunmalar da yoruyor ruhumuzu, içimize çekiliyoruz, okuyamaz, yazamaz hatta konuşamaz oluyoruz, sessizce yüzünü güneşe dönen bir menekşeden farkımız kalmıyor. Benim bütün bu halleri yaşarken icat ettiğim bir yöntem var. Böyle zamanlarda kendimi iyi bildiğim yazarlara ve kitaplara teslim ediyorum. Belki ondan sebep defalarca okuduğum kitaplar vardır kitaplığımda. Çalıkuşu’nu dört kez okudum mesela, Aytmatov kitaplarını saymıyorum bile, her biri en az iki kez okunmuştur. Bu defa da üslubunu çok sevdiğim bir yazarda dinlenmeyi denedim. İyi ki de denemişim. Mehmet Kaplan “Huzur” için yazdığı o detaylı makalesinin başlığını “Bir Şairin Romanı: Huzur” olarak belirlerken ne kadar da isabetli bir seçim yapmış. Kelimenin tam manasıyla (Tanpınar olsa "manasıyle" derdi:)) büyülendim ve iyi ki Tanpınar benim ana dilimde yazmış diye de büyük bir gurur duydum. Bu okuyuşumda bir kez daha anladım ki Tanpınar Türk edebiyatının en üslup sahibi yazarlarından biri. Mehmet Kaplan çok haklı, bir şiir okur gibi okudum romanı. Bazı cümleleri döndüm tekrar tekrar okudum keyif almak için. Edebî haz istiyorsak Tanpınar’a dönmeliyiz yeniden ve "Huzur"u mutlaka okumalıyız ve dahası anlamalıyız.

“Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosu için yazı yazarken tiyatronun tanıtım sayfasında eserin sahnelenme fikrinin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyordu. Orada dikkatimi çeken bir detay vardı. Celal Mordeniz, Tehlikeli Oyunlar’ı sahneleme fikrinin sesli roman okuma çalışmalarının sonucunda ortaya çıktığından bahsediyordu. “Tehlikeli Oyunlar’ı kampta okumayı önerdiğimde aklımda sahneleme düşüncesi yoktu, ancak romanı duymaya başladığımda çalışma arkadaşlarıma böyle bir öneri yapmaya karar verdim.” diyordu. Bu yazıyı okuduğumdan beri benim de aklımda böyle bir fikir oluştu. Bazı romanları okurken “Bu kitap sesli okunsa ne güzel olur.” diyorum. Derste öğrencilerime hikaye okurken yaşayarak yapılan bir sesli okumanın onlar üzerinde ne kadar etkili olduğunu görmüş bir hoca olarak bir süredir okuduğum kitapları da “sesli okumaya müsait olanlar ve olmayanlar” olarak kategorize etmeye başladım. “Sevgili Arsız Ölüm”den bazı cümleleri okurken de bu kitabın sesli okumaya çok uygun olduğunu düşünmüştüm. “Huzur”u okurken ise bu fikrim zirveye çıktı. “Huzur” kesinlikle bir araya gelinip sesli okunup tartışılması gereken bir kitap. İçimizden okurken bir lezzet alıyoruz ama sesli okuma bu lezzeti birkaç katına çıkaracaktır.

Daldan dala atladım, Huzur’dan bahsederken söz döndü dolaştı nerelere geldi. Neyse, ben artık biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde romandan bahsedeyim: Berna Moran’ın o çok kapsamlı makalesinde “huzursuzluğun romanı” olarak nitelendirdiği roman; görünüşte bir aşk hikayesi olsa ve yazarı da bu romanı "Bu, dünyanın en basit, âdeta bir cebir muadelesini hatırlatacak kadar basit bir aşk hikâyesidir."(s. 73)diye nitelendirse de roman temelde, ne tam doğulu ne tam batılı olmayı başarabilmiş, arafta kalmış Türk aydınının trajedisinin romanıdır. Nitekim Tanpınar bu durumu şu cümlelerle çok güzel anlatır:
"Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. Kendimizi sevmiyoruz. Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu;, Dede' yi Wagner olmadığı için, Yunus' u Verlaine, Baki' yi, Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. Uçsuz bucaksız Asya' nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en giyinmiş milleti olduğumuz halde çırçıplak yaşıyoruz."(s. 252)
"Debussy'yi Wagner' i sevmek ve Mahur Beste' yi yaşamak, bu bizim talihimizdi."(s. 140)
“Birisinde Memling’le, öbüründe Şeyh Galib’le berabersin… Bu Mümtaz’ın bitmeyen şarkısıydı.”(s.169)
"Fakat bir mesele var yine. Okuduklarımızla rahat değiliz. (...) Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın hâşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı bizi ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulâsa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz." (s. 91)

Genel olarak romanın kurgusuna baktığımızda eser; yaz sonuna doğru, İkinci Dünya Savaşı’nın ilanından aşağı yukarı bir gün önce başlar, yirmi dört saat sonra savaşın ilan edilmesiyle sona erer. İkinci ve üçüncü bölümlerde geriye dönüş tekniğiyle aynı zamanda romanın merkezini de teşkil eden Nuran-Mümtaz aşkı anlatılır. Romanın dördüncü ve son bölümünde tekrar hal-i hazıra dönülür.

Eserde iki bölüm boyunca anlatılan Nuran-Mümtaz aşkı pek çok kültürel detayı ve en önemlisi İstanbul’u ve bizim öz mûsikîmizi kendisine fon yaparak öyle büyüleyici şekilde anlatılır ki bu bölümde Tanpınar’ın dehası karşısında hayranlık duymanız kaçınılmaz olur. Kahramanlarının aşkını İstanbul tutkusu ile birleştiren ve onlara 'Birbirimizi mi, yoksa Boğaz'ı mı seviyoruz?" dedirten Tanpınar, mekan ve karakter tasvirinde öyle derinleşir ki her cümlesiyle mevcut hayatımızın tekdüzeliğine karşın hayatın güzelliğinin detaylarda saklı olduğunu haykırır adeta. Nuran’ın tebessümünün anlatıldığı şu satırlar hayretimizi zirveye çıkarır ve biz görürüz ki tebessüm sadece bir tebessümden ibaret değildir!
"Mümtaz, sevdiği ve tanıdığı kadını tanınmıyacak kadar güzelleştiren, taşıdığı mesafelerde onu ufkuna yabancı bir aydınlık yapan bu tebessümün, ona adeta her çizgisi asırların muhayyilesiyle bulunmuş ve yapılmış bir sanem edası veren bu sükûnetin nasıl en son ve çaresiz anlarda hazırlandığını ve genç kadının bu zoraki tebessümün ve sükûnetin arkasına nasıl parça parça sığındığını, oradan içi kanaya kanaya etrafa ve kendi hayatlarına, çok güç bir uyanışın perişanlığıyla nasıl baktığını pek iyi bilirdi."(s. 61)
"Genç kadın hep o sessiz gülüşü ile onu dinliyordu. Çok garip bir dikkati vardı. Âdeta gözlerinde yaşıyordu. Nasıl gün dediğimiz şeyi, güneşin hareketi idare ediyorsa, onu da gözlerinin parıltısı idare ediyordu." (s. 78)

Yine Tanpınar’ın Nuran’ı anlattığı şu satırlar güzellik kavramına yepyeni bir tanım getirecek cinsten bence:
"Mümtaz, genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü daha evvelden beğenmişti. Konuşur konuşmaz bu İstanbulludur, diye düşünmüş, 'İnsan alıştığı yerden vazgeçemiyor, ama bazen Boğaz sıkıcı oluyor' dediği zaman kim olduğunu anlamıştı. Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısına Nuran' a benzemek, Türkçe' yi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrariyle bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, konuşurken bir müddet sonra kendi cesaretine şaşırarak öyle kızarma, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında hep kendi kendisi olarak sâkin, besleyici akmak olduğunu o gün değilse bile, o haftalar icinde öğrendi." (s. 75)

Biliyorum “Huzur” romanı için ne söylesem eksik kalacak ve benim kırık dökük satırlarım böylesi bir romanı yeterince anlatamayacak. Bu sebeple uzun yazılar yazıp okuyucunun sabrını da zorlamamak adına burada susmayı tercih ediyorum. Ben susarken yazımı, güneşin içimizi ısıttığı, ruhumuzu aydınlattığı nice güzel günlere dileğiyle Tanpınar’ın güneş güzellemesi ile bitirmek istiyorum:

"Ne kadar mustarip olursanız olun, güneş bu ıstırabın arasında er geç bir çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkânı bir masal gibi anlatıyor. Sanki 'bana inan, ben bir mucizenin kaynağıyım, herşey elimden gelir; toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silker, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir, kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olamaz. Ben şarabın neşesi ve balın tadıyım.' diyordu. " (s. 30)

BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...omani-huzuru-okumak/

Okumayı sevmek, hayattaki can sıkıcı saatleri, güzel saatlerle değiştirmektir.

Montesquieu

"Okumayı sevmek, hayattaki can sıkıcı saatleri, güzel saatlerle değiştirmektir."

Kağanhan koçak, Ölüm Adası'ı inceledi.
 11 May 13:41 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Okuduktan sonra bir hafta aklımdan çıkmayan, şuan sorsalar, takılmadan tüm olayları anlatabileceğim kitaptır. Öylesine sarıyor ki sürekli olacakları merak ediyor, durmadan okuyorsunuz. Kitap okuma alışkanlığı kazanmak ve kitap okumayı sevmek isteyenler için güzel bir kitap. Okura pek birşey katmıyor lakin hayal gücünüzü canlandıracağına emin olabilirsiniz. İyi okumalar

Mine Arapoğlu, Beş Şehir'i inceledi.
 08 May 00:33 · Kitabı okudu · 11 günde · Puan vermedi

Beş Şehir, Tanpınar'ın Ankara, Konya, Erzurum, Bursa ve İstanbul şehirlerini birer kahraman edasıyla ilmek ilmek işlediği kitabı. İçimizdeki mazi gülünü harekete geçiren kitaplardan biri belki de.

Şehirlerden dördünü gezme fırsatı bulduğum için kendimi şanslı hissedenlerdenim hatta Bursa gezimi kitabı okurken yaptığım için kitabın tazeliğiyle Yeşil Cami'de Tanpınar bakışlarını da aradım. Tanpınar'a Hüdavendigâr Camii'nde gülümseyen çocuk yüzüne benim Emir Sultan türbesinin pencere kenarına oturduğum vakit yanıma oturan sıcak tebessümlü bir çehrede rastladım. Mekânların ve kişilerin tarihleri Tanpınar'ın anlatımıyla hikâyeye dönüşmüş ve bu da okumayı bir lezzete dönüştürüyor.

Kitapta beni en çok etkileyen kısımlardan ilki yoldaşı olduğum için Bursa kısmıydı ama bir diğeri de İstanbul. Gönlümün Payitahtı İstanbul.Yıllar boyu taşına bastığımız, havasını soluduğumuz, suyunu içtiğimiz ama bir türlü tam manasıyla tanıyamadığımız İstanbul. İstanbul'u sevmek için tanımak, tanımak için de emek vermek gerekiyor. Gerçekten emek istiyor İstanbul'u sevmek, şöyle bir fotoğraf çekeyim de elâleme göstereyim değil de taşına, çiçeğine, çeşmesine, camisine kulak vermek gerekiyor.

Kitabın 214. sayfasında şöyle yazıyor: "En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede nasıl bağlanacağız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız, hepimiz Hamlet'ten daha keskin bir "olmak ya da olmamak" davası içinde yaşıyoruz. Onu benimsedikçe hayatımıza ve eserimize daha çok sahip olacağız. Belki de sadece aramak ve bütün kapıları çalmak kâfidir."

Mazi ile nereden bağlanacağımızı bilmediğimizden dilimizden hep şikayetler dökülüyor:"Nerede o eski günler" serzenişlerini duymuyor musunuz siz de? Asıl işin ilginç yanı bunu diyen insanların yalnızca şikayetten ibaret kalmaları beni şaşırtıyor, üzüyor. Örneğin hayatında hiç gül fidanını toprakla buluşturmamış olan kişi çıkıyor "Eskiden ne güzel çiçekler vardı, şimdi her yer beton" diyor. Evet, büyük şehirler için özellikle de artık her bir gökdeleninin saçlarına düşmüş aklar olduğunu düşündüğüm İstanbul için beton asla azımsanmayacak kadar çok ama bizler kendi bahçelerimizden, balkonlarımızdan, cam kenarlarımızdan başlayabiliriz annelerimiz gibi ya da büyükannelerimiz gibi çiçekler yetiştirmeye, en azından serzenişlerimiz şikayetle kalmaz. Eski bayramları özlüyorsak onları o en özlediğimiz haliyle yaşamaya çalışalım unutulmamalıdır ki her dönemde yaşayan insan geçmişini özlüyordu Tanpınar: "Niçin geçmiş bizi bir kuyu gibi çekiyor?" cümlesini 1946 yılında söylemiştir.

Savaş Ş. Barkçin Gelenekten Geleceğe adlı programının ilk bölümünde şöyle bir cümle kurmuştu: "Şikâyetten vazgeçip hikâyete geçelim."

Unutmayın; kendi özlerimizle beslenerek köklerimizi güçlü tutabiliriz.
Türküleri, dağ kekiğinin kokusunu, gelinciğin zarafetini, Ankara'nın pusunu, Erzurum'un dağını, Konya'nın bozkırını, Bursa'nın yeşilini, İstanbul'un erguvanını ve insanı hep sevin.

Allah'ı Sevmek Neyi Gerektirir - Feyzullah Birışık:
Allah’a imandan sonra belki de en önemli konulardan biri de ‘Allah’ı sevmek neyi gerektirir?’ sorusudur… Allah’ı seviyorum diyen bir insan sadece iddiada bulunmuş demektir… Bir de bunun ispat boyutu var. Hepimiz biliyoruz ki ispat edilmeyen bir sevgi kuru bir iddiadır… Peki, Allah’ı sevmek neyi gerektirir?

Sevgili kardeşim..!

Bu önemli başlığımızı maddeler halinde yazmaya çalışayım.

Allah’ı sevmek neyi gerektirir:

Allah’u Teâla’yı tanımayı gerektirir.
Allah’ın sevdiklerini sevmeyi, sevmediklerini sevmemeyi gerektirir.
Bütün ibadetlerde başkalarını Allah’a ortak koşmamayı gerektirir.
Bütün amellerde ihlaslı olmayı gerektirir
İbadetlerimize şirk ve bid’at bulaştırmamayı gerektirir
İman esaslarına dikkat etmemizi gerektirir.
Allah’ın resulünü sevmeyi ve onu örnek almayı gerektirir.
Her ortamda Allah’ı anmayı gerektirir.
Allah’ın nimetlerini itiraf edip başkalarına da anlatmayı gerektirir.
Allah’a karşı hüsnü zan beslemeyi gerektirir.
Kadere rıza göstermeyi gerektirir.
Ümitsizliğe düşmemeyi gerektirir.
Rızık endişesi yaşayarak dünyaya bağlanmamayı gerektirir.
Allah’ın kitabını okumayı gerektirir.
Nafile ibadetlere de önem vermeyi gerektirir.
Her an Allah’ın gözetimi altında olduğumuzu unutmamamızı gerektirir.

Allah’ın bizi sevip sevmediği nasıl bilinir?

Sevgili kardeşim..!

En önemli sorulardan biri de bu işte!... Biz hayatımız boyunca Allah’ı sevdiğimizi söyleriz, emir ve yasaklarına riayet göstermeye çalışırız, bollukta ve darlıkta anar isyan etmeyiz… Yani ibadet halindeyiz… Buraya kadar tamam ama peki bunca ibadetlerimize rağmen gerçekten de Allah’ın sevgisini kazanabilmiş miyiz?

İnsan ister istemez merak ediyor… Allah’ın kulunu sevmesinin belirtileri olmalı ki insan nerede hata yaptığını anlasın ve Allah’a dönsün…

Sevgili kardeşim..!

Gerçekten Allah’u Teâlâ kullarına karşı çok merhametli ve bu merakımızı gidermek için bakın hadis üzerinden bizlere nasıl bir müjde veriyor:

“Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cebrail’e:
– “Ben filanı seviyorum onu sen de sev!” diye emreder. Cebrail onu sever ve sonra gök halkına:
– Allah filanı seviyor, onu siz de seviniz, diye seslenir. Gök halkı da o kimseyi sever, sonra yeryüzündekilerin kalbinde o kimseye karşı bir sevgi uyanır.
Allah Teâlâ bir kula buğzettiği zaman, Cebrail’e:
– “Ben, filanı sevmiyorum, onu sen de sevme!” diye emreder. Cebrail de onu sevmez. Sonra Cebrail gök halkına:
– Allah filan kişiyi sevmiyor, onu siz de sevmeyin, der. Göktekiler de o kimseyi sevmezler. Sonra da yeryüzündekilerde o kimseye karşı bir kin ve nefret uyanır.

Evet… Bu hadisi okuduktan sonra eş, dost ve arkadaşlarımıza bakalım… Gerçekten de bizleri hiçbir menfaat olmaksızın Allah için mi seviyorlar yoksa menfaat için mi? Bir de bizi sevmeyen hangi sebepten sevmiyor? Bunun yanında ibadet hayatımıza bakalım, Allah hangi ibadetleri kolaylaştırmış ve hangi ibadetleri henüz nasip etmemiş, oradan da Allah’ın bize olan sevgisini öğrenmiş oluruz…

Okumayı sevmek, hayattaki can sıkıcı saatleri en güzel saatlerle değiştirmektir.
-Montesquieu

"Çocuklarınızı, Peygamberimizi (s.a.v.), Ehl-i Beyti ve Kur’ân okumayı sevmek gibi üç özellikte terbiye ediniz."

Montesquieu
Okumayı sevmek, hayattaki can sıkıcı saatleri, güzel saatlerle değiştirmektir.