• Okumayı sevmek, hayattaki can sıkıcı saatlari en güzel saatlerle değiştirmektir.

    Montesquieu
  • Aradığım birçok kitabı bu siteden buldum ve uğraşmadan ücretsiz bir şekilde kolayca indirdim ePub ve pdf kitap okumayı sevenler, sevmek zorunda kalanlar için bu linki buraya bırakıyorum :)

    Umarım faydası olur. Keyifli okumalar...🙋‍♂️

    https://www.kitapindir.net
  • Bizi uzaklara götüren, o uzaklıklardaki kendimizi getiren kitapları severiz.

    "Zaman göz açıp kapayıncaya kadar,
    çabucak geçti"

    Ruhunun havası hoşsa, rüzgar esiyor ve ferahlık veriyorsa, canın bir anlık bedenden ayrıldığını duyumsuyor ve yerini sükuta bırakıyorsa; o eser bütün övgülere, yüceltmelere şayandır.
    Fakat dipsiz bir kuyudaysan yahut dizlerine kadar çamura battıysan, canına tâk etmişse her şey; okuduğun eser de, en ufak bir kıpırtı uyandırmıyorsa, hiçtir.
    Pekâlâ, bu durumda iyi gelen, kışı yaza çeviren eserlere ne demeli?
    İnsan, diyorum, efendim; ânını bilmeli, bulmalı; bir yerde, bir eserde...


    Sayfa 21'den itibaren başlayan pasajı okuduktan sonra; eridim, taştım, doruğa vardım. Gökyüzünü aştım. Ne kadar mesafe varsa katettim. Oturdum, kalktım, sıçradım, uzandım... insani duygularımı kaybettim. Neydi, neydi o? Uzadı, uzadı, uzadı... bir ân. Kendime mukayyet olamadım. Ne yapmalıydı? Masadan kalktım. Okumayı bıraktım. Kaçtım. Konuştum. Sustum. Bir ara bilincimi kaybettim. Döndüm yeniden kitabın başına geçtim. Yazdım, yazdım; ah, kelimelere yeteri kadar veremiyorum bunları. Anlatamadığımdan tutun, yazamadığımdan anlayın. Sonsuzluk, sonsuzluk...
    Hani Peyami Safa'da Yalnızız'da söz ediyordu bundan. Hani o kadar basıyordu ki üzerine... hani o kadar yineliyordu ki sözcükleri, "meçhul, meçhul..." "insan, insan..." diye.
    Ah, durup bir ân soluk almalıyım. Okumayı bırakmalıyım artık. Daha fazla uzağa gidemem. Karanlık gittikçe artıyor.

    Bu müthiş tesirden sonra, şöyle düşündüm:
    Kitapta yazılanlar değil (sadece) insanı böylesine sarsılmasına sebep olan. Yazılanlar araç oluyor; uyandırıyor yahut yatıştırıyor veyahut alevlendiriyor bazen. -Tıpkı şu ânda olduğu gibi.
    Birbirine benzer iki ruhun, sözcüklerin ışığı altında buluşmaları. Sonsuzluğa uzamaları... Bir başkasına anlatabilmemiz mümkün değil bu yaşadıklarımızı. Çünkü bu sadece o iki ruhun birleşimi ve etkileşimi birbirine.

    Son sözlerini birkaç defa tekrarladım. Arkama yaslandım ve biten bu yolculuğun, yaşanan bu ayrılığın hüznünü duyumsadım. Bütün bir ömrün son anda gizli olduğu gibi, bütün bu hikaye de son birkaç sözde saklıydı; o zaman anlıyordunuz ki; bir an, yalnızca bir an, bütün bir ömre bedeldi.
    "Şimdi korkunç zordu onu sevmek ve o, buna yalnızca Biri'nin gücünün yeteceğini seziyordu. Ama o Biri istemiyordu henüz."
    İstemiyordu. Sevmek ve sevilmek; bir anda buluşmak bu kadar zordu demek.
    Rilke, bahar çiçekleri önünde sükun buluyormuşçasına, tasvirleriyle uzaklara taşıdı bu bir anı. Tâ çocukluğuna; varlığının o belirsiz, "tamamlanmamış başarılmamış" zamanına.
    Çocukluğu tamamlamak! Ne ile, nasıl?
    O halde öncelikle çocukluğun geride bırakılması lazım. Sonra da ona dönüş yapmalı.
    Nasıl tamamlanabilir öyleyse? Bilinçle?
    Öyle düşünüyorum ki, anıları, yani çocukluk anılarını, şimdiki gözle, geldiğimiz noktadan geriye doğru giderek, anlam vererek, onu idrakle doldurabiliriz ve böylece elimizde elle tutulur, belirli, görünen bir çocukluk kalabilir. Tamamlanmış bir çocukluk!
    Sonra, ölüm korkusu; hiç bitmeyen, her şeyde kendini gösteren, tanımadığı o çocukluk korkusu...

    Çocukluk anılarına özlem ve çocukluğa dönüş.
    Tâ çocukluktan başlayan bir yalnızlık bilinci ve varoluş sancısı.
    "Bir an kendime, tarif edilemez, umutsuz ve boş bir özlem duydum, sonra yalnızca o kaldı; ondan başka hiçbir şey."
    O müphem çocukluk anıları.
    Ah'lar uzak olan o ân için çıkarlar ağızdan, diye düşündüm. Bizden- kendimizden- oldukça uzak, ulaşamayacağımız kadar uzak, çocukluk kadar uzak olan...
    Sesimiz, o görünmeyen mesafeyle bir bağlantı kurar. Oraya ulaşır ve bir şekilde yankısını bize iletir. Sonra gelip ruhumuza değer ve o his kalbimizi bürür. Ah'lar derinleşir, böylece uzar. Uzadıkça genişler. Yekpare bir ânda bütünleşir.
    Ah, bir yetişebilseydik o âna!

    Rilke, yaşamla ölümü birlikte anıyor. Herkes kendi ölümünü taşır. "hüzünlü, güzel kadınların karınlarındaki çocukla beraber ölümde meyvesini veriyor." Ölümleri ile beraber doğuyor çocuklar. Sonra hiç kimsemiz, hiçbir şeyimiz yoktur. Sadece kitaplar. Anılardan bile yoksunuz. Çocukluk yitirilmiştir. Öyleyse ihtiyarlığa özlem duyulabilir ancak(!)
  • Aşktan bahsedelim. Lakin bilirsiniz, mevzu derin. Yazı uzayabilir, şimdiden haber vereyim. Sonuna kadar okumayacaklar burda okumayı kesebilirler :) Bugün arkadaşa gül geldiğini görünce, içimde "Gönül dağı" çaldı. Aşkı anlatır gül, ve aşkın tek bir durağı vardır; rıza. "Rızasız bahçanın gülü derilmez!" diye kafamın içinde konser verdi nöronlar. Yar oy, yar oy! Rıza meselesine sonra geliriz, şimdi başa dönelim; "Dost elinden gel olmazsa varılmaz/rızasız bahçanın gülü derilmez" böyle demiş Neşet babamız. Gönül dostlarının her biri, yüzyıllar evvelinden aynı manayı diyedurmuşlar. Fuzuli şöyle ifade ediyor aynı manayı, "Aşkın odu evvel düşer maşuka, ondan aşıka/ Şem'i gör ki, yanmadan yandırmadı pervaneyi" Yani, "Aşkın ateşi önce sevgiliye, sonra sevene düşer/ ışığa aşık olan kelebeklere bak, ışığa aşıklar ama o ışık yanmak suretiyle onları çağırmasa, kelebekler ışığa kavuşamayacaklar!" :) Şah-ı Nakşibendi hazretleri ise şöyle dile getirmiş, "Canibi maşuktan olmazsa muhabbet aşığa/ sa'yi aşık aşığı maşuğa isal eylemez!" Şu demek, "eğer sevgiliden/sevilenden aşığa bir muhabbet/teveccüh yok ise şayet, aşığın/sevenin hiçbir çabası onu, sevgiliye/maşuğa ulaştırmaz." Fesubhanallah! :) Neşet baba, "Dost elinden gel olmazsa, varılmaz!" derken yine aynı mana. Dost kim ola ki? Farsça bir kelime dost, sevgili demek aslında. "Sevgilim, çağırmazsa basıl geleyim" diyor hasıl. Sen teveccüh göstermezsen, ben ne yaparsam yapayım boş değil mi, diyor. "Ey mum diyor, kelebek, yanmazsan ben seni nasıl bulayım, sana nasıl kavuşayım!" Ya Allah :) Bütün anahtarlar maşukun/sevgilinin elinde yani, onun teveccühü elzem. Sevgili/maşuk Cenab-ı Haktır. El Vedud :) Sevgili bir insan dahi olsa, yıkarsa mevzu bahis edilen denklem ayni şekilde işliyor kanaatimce. " Aşk diyor, bir bütündür, biz onun parçalarıyız" Mevlana Hazretleri. Aynen öyle de, bütün muhabbetler bizi el-Vedud ismine çıkarır, O ise birdir. Bu kadar birlik sikkesi içinde, kim bize "mecazi aşk-ilahi aşk" ikililiğini getirip, algı dünyamızda oynamış a dostlar?

    Melaye Cızırî hazretleri, " Dil yek e işq-i yek bit aşiqan yek yar-i bes Qible de yek bit quluban dilberek dildar-i bes" diyerek bu birlikten bahsetmiş. Diyor ki, "Gönül birdir aşk da bir olmalı, aşıklara bir sevgili yeter Kıble de bir olmalı, gönüllere gönülçelen bir sevgili yeter." Hayır, ikilik yok! Bütün muhabbetler, büyük bir muhabbettin parçası. Gül yaprağıyız, gülün bütününden haber veriyoruz. Hasıl, gül yaprağının hikayesi aslında gülün hikayesi. Aşk ilminin rahle i tedrisinde, kime müteveccih olursa olsun, aşkın yek bir formülü vardır. Aşka giden yollar ister Hakk'a, ister halka yönelmiş olsun, (kanaati acizemce) aynı yol, 20. Mektup'ta(Mektubat/Bediüzzaman) rastladım ben o yol tarifine.
    1. İmanıbillah
    2. Marifetullah
    3. Muhabbetullah
    4. Lezzet-i ruhani. Beşer için de aynı yol; 1. İnanç(muhataba inanıp/güvenmek), 2. Tanımak, 3. Sevmek, 4. Aşk ( burda hiçbir ikiliğe yer yok, sen=ben). Yine kanaati acizemce bu sıralamada en önemli ayrıntı, muhabbetin marifetten sonra geliyor olması, yani (hakiki) sevmek ancak tanımakla mümkün. Çünkü aşk tanıdıktan sonra "hoştur bana senden gelen, ya gonca gül/ yahut diken" boyutuna erişiyor marifet ehli. Kadere de rıza gösterilen nokta yine orası. Bir insan olunca mevzu bahis,muhatabı "insan" olduğu hakikati ile sevmek. Kusurlu insanoğlu, hatalı. Onda sizin hoşunuza gitmeyen şeyler dahi olabilir, fakat gördüğünüz güzellikler o kadar fazladır ki, kusura/hataya/farklı bir karaktere rağmen sevmek... Onun hoşunuza gitmeyen yanlarına rağmen sevebilmek, bu hakiki bir sevmek oluyor. Deli divane bir sevmek değil bu, gayet aklı başında bir sevmek.

    Peki bu çağın insanının aşk ile en büyük imtihanı nerde başlıyor? Evlilikler neden böyle? "Aşk" olarak adlandırdıkları hissin içi neden bu kadar boş? İnsanların duyguları neden bu kadar kolay değişebiliyor birbirlerine karşı? Hangi adımı atlamış ola ki insanlar? En küçük kalbi temayüllere aşk adı verildiği bir çağda, aşkın imtihanı ağır! Halbuki kolay mı bu iddia bu kadar?

    Yine kanaati acizemce, sorun ne tanıma, ne sevme durağında. İnsanlar daha ilk durakta, yani inanç durağında kaybediyorlar. Şüphe dolular, muhataplarına inanmıyorlar ki muhabbetleri olsun :) inanmayan basıl tanısın, tanımayan nasıl sevsin? Ne diyorduk, başa dönecektik? "Rızasız bahçanın gülü derilmez" diyordu Neşet babamız. Yek bir durağı var aşkın, Rıza! Orda aşık, maşukundan razı. Rıza gözü ise kör, kusur görmüyor! :)makam aşk makamı. Seven sevdiğinden razı.

    "Gelse Celalinden cefa
    Yahut cemalinden cefa
    İkisi de cana safa
    Kahrın da hoş, lütfun da hoş"

    İnanmayan razı olur mu?
    Tanımayan razı olur mu?
    Sevmeyen razı olur mu?

    Elcevap: hayır! Şimdi kendimize soralım, aşk ile bağlandığımızı düşündüğümüz her ne var ise ondan razı mıyız? Gülleri deremeyeceğiz yoksa :)
  • Tarih okumayı sevmek için, garip, fakat gerçektir ki, mitoloji yani menkıbe ve efsane okumayı sevmek ve alışmak lazım.
  • Birini Pencere Kenarına Çiçek Koyacak Kadar Sevmek Lazım, konusu bakımdan da çok güncel bir konu işlemiş; Kemal Hamamcıoğlu.
    Son yıllar da hayatımızın merkezinde olan sosyal medya, çok çarpıcı bir biçimde olmasa da kitabın merkezinde bir konu olarak işlenmiş. Karakterimiz; kendisini daha önce hiç görmediği, sadece İnternet üzerinden tanıdığı Barış adında birisine aşık olmasını okuyoruz. Sizce de mümkün mü? İnsan,hiç görmediği, dokunmadığı birisine aşık olabilir mi ?
    Birini Pencere Kenarına Çiçek Koyacak Kadar Sevmek Lazım’ı; kadın baş karakterimizin ağzından okuyoruz ve bu da karakterimizin iç dünyasına daha çok girmemize imkan veriyor. Bazı okurlar,her ne kadar birinci tekil şahıs ağzından anlatılan hikayeleri okumayı sevmeseler de, bu beni pek fazla rahatsız etmiyor; aksine karakterimizin iç dünyasını daha fazla anlayabildiğimiz için seviyorum, diyebilirim.
    Kitapta; baş karakterimiz ruh hali fazlaca melankoli içeriyor ve çöküşünde her dibe vuruşunda hırsını karşı cinsten çıkarıyor. Bunun uyarısını yapmak istiyorum; kitap çok fazla olmasa da +18 sahneler içeriyor. Kemal Hamamcıoğlu, bir röportajında bu konuya açıklık getirmiş.
    Kitapta pek fazla Barış’ın iç dünyasını okuyamıyoruz.Baş karakterimiz, Barış’ı tanıdığı kadar bize aktarıyor.Kitap bitince ne çok Barış’ın ruh halini,iç dünyasını, bilinçaltını merak ettim. İkinci bir kitapta Barış’ın monoloğunu okumayı çok isterim.