• Ama sana güzelleştirmeyi tavsiye ederken inandırıcı olandan uzaklaşmanı yasaklıyorum: Okur kendisinden fazla talepkâr olunduğunu fark ettiğinde öfkelenme hakkına sahiptir; yazarın onu kandırmaya çalıştığını anlarsa öz saygısı zedelenir, kandırılmak istendiğinden şüphelendiği an artık hiçbir şeye inanmaz.

    Bunun dışında, önünde hiçbir engel yoktur; kendini frenlemeyi bırakman, bizi hazırladığın hazlar için zaruri hale geldiğinde, Tarih'in anlattığı tüm anekdotların zincirlerinden kurtulma hakkını dilediğince kullan. Tekrar edersek, senden gerçeği anlatman talep edilmiyor, sadece inandırıcı olman bekleniyor; senden fazla talepkâr olmak bizi bekleyen zevklere halel getirecektir: Yine de gerçeğin yerine imkânsızı koyma, uydurduğun şeyi layıkıyla anlat yeter. Hayal gücünü hakikatin yerine koyman ancak süsleme ve şaşırtma açık koşuluna riayet etmen kaydıyla bağışlanır. Yazar istediğini anlatmakta özgürse de bunu kötü ifade etmeye hakkı yoktur; eğer Nicolas-Edme Restif de La Bretonne * gibi, herkesin zaten bildiği şeyleri anlatmak için yazıyorsan, onun gibi bize ayda dört cilt vermeye mecbursun, yoksa kalemi eline almaya zahmet etme; kimse seni icra ettiğin mesleğe zorlamıyor; madem buna girişiyorsun, o zaman hakkıyla yap. Sakın hayatını idame ettirmek için bu işe soyunma; emeğin ihtiyaçlarının kokusunu hissedecektir, ona kendi zayıflığını aktaracaksındır; açlığının solgunluğuna bürünecektir. Karşına başka meslekler çıkacaktır, kunduracılık yap ama kitap yazma. Bu yüzden sana daha az saygı duymayız, hatta canımızı sıkmayacağın için belki de seni daha fazla severiz.

    Bir kez taslağını karaladın mı onu genişletmek için hummalı biçimde çalış, ama bunu, onun başta sana sanki dayattığı sınırlara hapsolmadan yap, bu yöntemi izlerseni zayıf ve sönük yazarsın. Oysa senden istediğimiz kurallar değil, yaratıcı hamlelerdir. Planlarını aş, onları çeşitlendirip genişlet; fikirler ancak çalışırken gelir.

    * (1734-1806) yatağının başucunda baskı makinesi olan yazar.
  • Bin hüzünlü haz
    Şöyle ki görmüş olduğunuz bu kitap tam 21 günde bitti. Bunun sebebi,benim çok yoğun olmamla birlikte özümsenerek okunacak bir kitap olmasından dolayıdır. Öyle ki dönüp dönüp okuduğum satırlar oldu,bu sebepten yorgun olmadığım kafamın dingin olduğu zamanları seçtim okumak için ve sonuç kendi adıma muhteşem bir kitap ziyafeti oldu... Arayışın romanı demişler "Bin Hüzünlü Haz "için...Başından başlayarak Alaaddin adında bir karakteri arayışın peşinde geçiyor roman.
    konusu içinde saklı oda kitabın kendisi aslında...
    Betimlemelerle başlayıp betimlemelerle biten bir kitap... Şiirsel bir dil söz konusu...Ne anlattığı değil nasıl anlattığı önemli Hasan Ali Toptaş'in...
    Konusu itibariyle bu kadar bilgi yeter aslında. Çünkü Hasan Ali Toptaş kitaplarında dili kullanma biçimi dikkat çekicidir. Kitap okuma biçimim biraz farklı bebim,genelde değerli yazarları okumadan önce araştırım ve bilgi edinirim. Okuyacağım kitabıyla ilgili nasıl bir yol izlemiş ve nasıl bir ruh haliyle yazdığı benim ilgimi çeker. Bu kitapta da bunu inceledim ve sizlerle de paylaşmak istiyorum;
    Esin kaynaklarını şöyle açıklamış yazar;
    - Kendime akraba saydığım yazarlar var. Bunlar Oğuz Atay, Bilge Karasu, Yusuf Atılgan; dünya edebiyatından ise Kafka ve Kundera'nın roman üzerine görüşleri ile bazı romanlarına yakın hissediyorum kendimi.
    Bin hüzünlü haz için şunları söylüyor;
    ‘Bin Hüzünlü Haz’, beni en çok üzen kitabım oldu. Bir yayınevinden, ‘Sen bunun etini, yağını, suyunu, tuzunu, baharatını o kadar çok koymuşsun ki, bir oturuşta yenmiyor’ dediler. Bir oturuşta tüketiliverecek yapıtlar istiyorlardı. Dehşete kapıldım. İyi yapıt, zaten edebiyat dışıdır. Yani edebiyatın o ana dek oluşagelmiş kurallarının dışına fırlamış bir yapıttır. Daha sonra edebiyata dönüşecektir.
    Yani öyle çerezlik okunacak bir kitap değil bu,ben baya bir uğraş verdim...
    Ve devam ediyor;
    - Roman sanatını nasıl bir adım daha ileri götürebilirim diye bakıyorum. Benim okur ya da parasal kaygım yok. Yalnızca güzel romanlar yazmak istiyorum. Bir önce yazdığım romana benzeyecekse yazmıyorum zaten. Üstelik çok zor yazıyorum, kıvrana kıvrana. Mükemmeliyetçilik bir hastalık. Müsveddelerimi el yazısıyla, siyah mürekkepli dolmakalemle, beyaz kağıda yazıyorum. Sayfanın sonunda bir sözcük karalamışsam o sayfayı yeniden yazıyorum. Mazoşist bir yanım mı var bilmiyorum.
    Bilgisayar kullanmadığını şu sözlerle anlatmış;
    - Öyle mekanik düşünemiyorum artık. Yıllardır elle yazmaya alıştım.
    İnsanın ilk aklına gelen kendini zorladığı oluyor ama aslına bakarsak emek vermek ve alın teri dökmek istemiş yazar. Tabi ki bu emek her kelimede ve cümlede kendisini belli ediyor bence.
    Verdiği emeği en iyi anlattığı cümleler;
    Ben yazdığı her cümlenin üzerine titreyen bir yazarım. Dili çok önemsiyorum. ‘Dil araçtır’ derler ama benim için bunun ötesinde birşey. Hatta ‘Bin Hüzünlü Haz’da dili düpedüz amaç edindim. Sözcüklerin duruşlarını, birbirlerinde yankılanışlarını, renklerinin birbirine karışımını tek tek tartıyorum ve saçımı başımı yola yola yazıyorum...
    Böyle bir emek bence uzun uzun okunmayı hak ediyor...
    Kitap okumak;sabrın ne olduğunu öğretir,en heyecanlı yerinde neler olup biteceğini merak ederken,kitabın son sayfalarına sabırla ulaşırız...
    Kitap okumak,bilgilenmek kadar yaşadığımız hayatta sabırlı ve sakin kalmayı öğretir...
    Bol kitaplı günler diliyorum. Okumaktan vazgeçmeyin. Keyifli okumalar...
    Hasan Ali Toptaş
    Bin Hüzünlü Haz
    Everest yayınları
  • Günümüz dincileri(dindar demiyorum sebebi dindar okur araştırır uygular dinci bir tuccar gibi dini işine geldiği gibi kullanır), İmamı Âzam’a yapılan kötülükleri inkâr edemedikleri için onları, anlam kaydırmalarıyla saptırırlar. Şöyle derler: “Evet, İmamı Âzam’a çok çile çektirildi, ama bunu o günün yönetimi yaptı; din zümresinin, ulemanın bunda hiçbir günahı yoktur.”

     

    Bu söylem, tam bir yalan, tam bir saptırmadır. Günümüz dincileri, bu saptırmayla, bir yandan zihniyet ataları olan eski dincileri aklamak, bir yandan da benzeri birçok suçun faili olan kendilerini temize çıkarmak kurnazlığını göstermektedirler.

     

    Gerçek onların iddia ettiği gibi değildir. İmamı Âzam’ın maruz kaldığı kötülüklerin tümünün arkasında, bugünkü dincilerin ‘ulema’ yaftasıyla aklamaya çalıştıkları eski saltanat dincileri vardır. Tarihçi Ebu Nuaym el-Isfahanî (ölm. 430/1038), Hilyetü’l-Evliya adlı ünlü eserinde bize bildiriyor ki, saltanat dincileri içinde, İmamı Âzam’ın ölüm haberi üzerine verdikleri demeçlerde şunu söyleme hayasızlığını gösterenler bile vardı:

    Ebu Hanife’nin vücuduyla toprağın altını kirleten Allah’ı tespih ederiz.”

     

    Dincilik şerirlerinin kin ve öfkeleri işte böylesine insanlık dışıdır.

     

    O devrin yöneticileri bu ‘ulema’ yaftalı sarıklı zalimlerin sadece âleti olmuşlardır. Yönetimin başındaki zalimler, ulema ve din zümresi fetva verip yolu açmadan, değil İmamı Âzam’ın, herhangi bir semt imamının bile kılına dokunamazlardı.

     

    Tartışmasız gerçek şudur:

     

    İmamı Âzam, yaşadıkları devrin ‘ulema’ unvanlı saltanat dincileri tarafından, hem de en yakın meslektaşları olan ‘ulema’ (örneğin, ünlü İbn Ebî Leyla) tarafından itham edilerek hedef gösterilmiş ve yönetimin başındakilerle kurulan işbirlikleriyle ezilmiştir.

     

    Dinciliğin en ağır zulmüne uğrayıp sonra da dinciler tarafından putlaştırılan aydınların en tipik örneklerinden biri İmamı Âzam’dır.

     

    İslam dünyasının en büyük mezhebinin kurucusu olan, bugünkü Türkiye’de de ‘dokunulmaz, tartışılmaz’ kabul edilen İmamı Âzam (ölm. 150/767), yaşadığı günlerde, ‘dindışılık’, ‘dini tahrip etmek’, ‘peygamberin sözlerine ve sünnetine kafa tutmak’, ‘Mürcie, Cehmiyye gibi sapık mezhep mensup olmak’la  suçlanmış, sonunda da ‘kâfir’ ilan edilmiştir.

     

    İmamı Âzam’a yapılan zulmün ibret verici yanlarından biri de şudur: İmamı Âzam’ın, kendisinden 150 yıl sonra yaşamış meslektaşlarından biri, hadisçi İbn Hibbân (ölm.354/965), ‘Kitabu’l-Mecrûhînadlı eserinde, İmamı Âzam’ı ‘itikadı bozuk’ yani ‘kâfir’ ilan ederken, iddialarını, İmamı Âzam hakkında görülen bazı rüyalara dayandırmaktadır.
  • Ama çok güzel düşünceri vardı onun, bir ağaç gölgesinde buluşmak üzerine kurulu.
  • Okur eğer mümkün ise gerçek yazarları, öğretilerin kurucularını ve kâşiflerini ya da her halükarda herhangi bir bilgi dalında büyük üstatlar olarak tanınmış olanları okumalı ve onların muhtevalarını yenilerinden okumak yerine ikinci-el kitapları satın almalı.
  • Patrick onu öpmeyi bırakıp, yatağa doğru götürdü. Kendini ağır gitmeye, içindeki canavarı yavaşlatmaya zorladı. Her zamanki kıyafetleri yerine, yelek, gömlek ve bot giyiyor olmasına küfür ederek, üzerindekileri çıkarıp yanına uzandı.

    Lizzie’nin yumuşak bedeni, dayanmasını güçleştiriyordu. Ona sarılmak, tüm yumuşaklığını hissetmek istiyordu. Ellerini bir saniye daha ondan uzak tutamazdı. Avucunu, Lizzie’nin beline ve kalçasına doğru götürdü ve ince kumaşın üzerinden onu okşadı.

    Eline bir oda dolusu şeker verilmiş bir çocuk gibi hissediyordu kendisini. Nereden başlaması gerektiğini bilmiyordu ama tamamını yiyecekti. Lizzie, dilinin üzerinde eriyecek miydi? Tatlı bir şurup gibi çözünecek miydi?

    Patrick, Lizzie’nin göğüslerini avucunun içine aldı. Parmaklarının arasındaki diri göğüsler, hayallerindekinden çok daha hoşuna gitti —gece yarılan kasıklarındaki huzursuzluk dayanılmaz olduğu zamanlarda bunu sık sık hayal etmişti.

    Lizzie de kendi kendine dokunup Patrick’i hayal etmiş miydi? Patrick, Lizzie’yi seyrettiği sırada, kendi kendine dokunduğunu hayal edip, çenesini iyice sıktı.

    Lizzie’nin dudaklarına, boynuna öpücükler kondurdu. Teni krema kadar pürüzsüz ve tatlıydı. “Tanrım, mükemmelsin,” diye mırıldandı ve dilini elbisesinin açık kısımlarında gezdirdi. “Her yerini tatmak istiyorum.” Lizzie’nin göğüslerini yüzüne doğru götürüp, kadınsı kokusunu içine çekti. Başparmağını kıyafetinin kabarık kısımlarında dolaştırdı. “Küçük ve sert meme uçlarının da...” Arzuyla gözlerine baktı. “Baldırının üst tarafındaki yumuşak kısımların da...”

    Lizzie’nin gözlerinde şaşkınlık vardı. Ardından şaşkınlığın yerini daha tehlikeli olan merak aldı. Lizzie, onun aklını başından alabilirdi.

    Lizzie, kollarında hafifçe kıvrandı. Sabırsızlığı Patrick’i daha da heyecanlandırıyordu.

    Patrick, elbisesinin iplerini gevşetip, omuzlarından indirdi. Elbise yere indiğinde göğüslerini seyretmeye başladı.

    Derin bir nefes aldı ve ardından zorlukla kısa bir nefes verdi. Patrick kadın göğsünden hoşlanırdı —büyük, küçük, orta boylarda olanlardan— ama Elizabeth’in göğüsleri mükemmeldi. Aklını başından alabilecek kadar. Yüzünü oraya gömüp, bir daha da kaldırmamak istiyordu. Bu göğüsler, her erkeğin erotik rüyalarını süsleyecek türdendi. Dolgun, yuvarlak, sıkı ve kalkık. Dudaklarının pembeliğiyle aynı renkte küçük meme uçlan... “Çok güzelsin,” diyerek inledi Patrick.

    Neredeyse ona dokunmak istemeyecekti. Porseleni andıran teni pürüzsüzdü —Patrick’in iri ve kaba elleri için fazla hassastı. Ama Patrick ona karşı koyamıyordu. Göğüslerini avcu-nun içine aldı ve ipeksi tenini nasırlı avucunda hissedince bir kez daha inledi.

    Lizzie ürperdi. Parmaklarını ısrarcı bir şekilde Patrick’in saçlarında gezdirdi. Patrick onu başta kibarca öptü. Dudakları pürüzsüz ve duru teninde hafifçe dolanıyor, onun tadını çıkarıyordu. Dilini, meme uçlarında gezdirip, nefesiyle, Lizzie’nin arzularını doruğa çıkardı. Lizzie’nin bedeni kasıldı. Pembe meme uçlarının rengi koyulaşıyordu.

    Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Tanrım, sadece ona bakarak bile çıldırabilirdi.

    Daha fazla bekleyemedi ve pembe inciyi dişleri ile dilinin arasına aldı. Lizzie inledi. Kısık ve derin sesi Patrick’i daha da çıldırttı. Tanrım, çok diriydi. Isırmamak için kendini zorladığı sulu bir şeftali gibiydi.

    Patrick, onu daha çok somurdu. Daha derine aldı. Dilini meme ucunun çevresinde gezdiriyor, eliyle de eteğinin ucunu kaldırıyordu.

    Lizzie de ona karşılık veriyordu. Patrick, elini Lizzie’nin baldırına doğru itti. Çok yumuşaktı. Parmağı, kasıklarına değince, irkildi. Tüm bedeni bu ıslaklığı arzuluyordu. Tamamen hazırdı.

    Lizzie’yi tamamen soymak ve ona sahip olmak için sabırsızlanıyordu. Dudaklarını ve dilini, onu inletene kadar kullanmak istiyordu. Ama bunun biraz beklemesi gerekiyordu; birbirlerinin tutkularını keşfetmek için önlerinde uzun bir ömür vardı. Lizzie, kapının demir çubuğunu indirmiş olsa da, Patrick’in adamları ya da herhangi biri her an gelebilirdi.

    Patrick, parmaklarını üzerinde gezdirdi. Hafif iniltileri iyice yükselene kadar. Lizzie’nin elleri, Patrick’in omuzlarında ve kollarında dolanıyordu. Kaslarını tutuyor, yalvarırcasına onu kendisine çekiyordu.

    Çıldıracaktı.

    Ah, evet. Patrick iyice sertleşmişti.

    Meme uçlarını bir kez daha yaladı ve Lizzie’nin boşalacağını hissettiği anda onu, daha çok somurmaya başlayıp, parmağını en hassas noktasına götürdü. Lizzie çığlık attı ve bedeni kasılırken, ona doğru iyice yaklaştı.

    Patrick, gözlerini ondan ayıramıyordu. Bu haldeyken çok güzeldi. Patrick’in göğüs kafesinin daralmasına neden olacak kadar güzeldi. Başını arkaya atmıştı. Yanakları kıpkırmızı ve dudakları aralıktı. Tutkulu görüntüsü, Patrick’i de tetikliyordu.

    Bir dakika daha bekleyemedi. Lizzie’nin içine girmesi gerekiyordu.

    Pantolonunu çözdü. Sertliği serbest kalmıştı. Lizzie’nin gözleri kocaman açıldı.

    Lizzie hiçbir tepki veremeden, Patrick ona doğru gitti ve Lizzie’nin kasıklarına değdi. Lizzie’nin inlemesi, Patrick’in tüm bedenini sarstı. Dişlerini sıkıp, içine girmemek için kendini zor tuttu. Bu inanılmaz baskıya bir son vermek istiyordu. Lizzie o kadar ıslaktı ki Patrick’in yavaş olması çok zordu. Bunu çok uzun zamandır bekliyordu.

    “Lütfen,” diye fısıldadı Lizzie, Patrick’in zihnini okur gibi gözlerine bakarak. “Şu anda sana ihtiyacım var.”

    Bu istek, Patrick’e daha önce hiç hissetmediği duygular yaşatıyordu. İçinde farklı bir şeyler hissediyordu. Hiç tanımadığı duygular. Bunu nasıl adlandırması gerektiğini bilmiyordu. Ama bu kadına olan ihtiyacının arzu ile bir ilgisi olmadığını biliyordu. Lizzie, ölmekte olan bir adama umut olmuştu.

    Patrick, kollarını Lizzie’nin bacaklannın altına doğru itti ve içine girmek için hazırlandı. Yavaş yavaş ilerledi.

    Büyük bir zevk dalgasıyla inledi. Lizzie onu kadife bir eldiven gibi sarıyordu. “Tanrım, inanılmazsın.” İçine daha çok girmek, daha derine gitmek istiyordu.

    Ama onun masumiyetine dikkat etmesi gerekliydi. Gerçi Lizzie’nin ona verdiği tepkiler buna pek de gerek olmadığını söylüyor gibiydi. Bir bakirenin yaşayacağı şoku hissetmiyordu. Gözlerinde korku ya da acı yoktu.

    Lizzie, onu daha derine almak için kalçasını itti. Patrick kendine hâkim olmaya çalışıyordu. Patrick çok iriydi ve Lizzie de çok küçüktü. Ama ifadesinden canının yanmadığı anlaşılıyordu. Lizzie gözlerini tutkuyla hafifçe kapattı.

    “Seni incitmek istemiyorum.”

    Lizzie gözlerini açıp, Patrick’in gözlerine baktı. Patrick, yüzünde bir kaygı ifadesi olduğunu sezdi. “Beni incitmeyeceksin Patrick.”

    Sesinde bir şeyler vardı... Patrick içine ağır ağır girdi. Ta ki geri dönemeyecek kadar derine ulaşana dek. Orada durdu ve ardından içine doğru girip, çıktı. Lizzie’nin bedeni, ona karşı koymuyor, sadece uyum sağlıyordu.

    Lizzie’nin çığlığı acı değil, tatmin doluydu.

    Patrick bir an için şaşırarak duraksadı ama Lizzie kalçasıyla daireler çizmeye başladığı sırada, içine girdiği zevk girdabından başka hiçbir şeyin önemi kalmamıştı.

    Lizzie’nin bedeni güçsüz düşmüştü. Patrick’in yetenekli parmakları ve dili, aklını başından almıştı. Göğüslerinin bu kadar hassas olduğunu daha önce hiç fark etmemişti. Patrick dilini, meme uçlarında gezdirmeye başladığında, tüm bedeninde bir zevk dalgası hissetmişti.

    Ama içine girdiğinde aldığı zevk, hiçbir şeyle kıyaslana-mazdı.

    Patrick, pantolonunu indirdiği anda, bir anlık bir tereddüt yaşadığını kabul etmesi gerekirdi. Patrick iri bir adamdı. Jo-hn’dan da iri...

    John. Ona söylemeliydi...

    Ama Patrick’in hassas tenine değdiğini hissettiği anda, tüm düşünceler unutulmuştu. Onu içine almak istiyordu. Onu sevmek istiyordu. Ona zevk vermek ve zevk almak istiyordu.

    Bedeni sırılsıklamdı. Patrick, kasıklarına değdiği anda, tüm bedeni alev alev yanmaya başladı.

    Ta ki bedeni arzu ve istekle kasılana kadar.

    Patrick’in işkencesine bir dakika daha dayanamayacağını düşündüğü anda, içine ağır ağır girmeye başladığını fark etti. Adeta onu tamamlıyordu.

    Son bir hareketle, bir oldular.

    Lizzie’nin bedeni rahatlamıştı. Sanki hayatı boyunca bu anı beklemiş gibiydi.

    Belki de öyleydi.

    Tanrım, onu hissedebiliyordu. İçinde zonklayan sertlikle birlikte tüm bedeni ürperiyordu. Tüm bedeni duygu yüklenmişti. Arzu ve tutku dolu bir rüzgâra kapılmaya hazırdı.

    Sonra Patrick birden durdu.

    Biliyordu.

    Lizzie, ona söylemeyi hep istemişti ama bunun için uygun bir zaman bulamamıştı. Birden panikledi. Patrick, onu istemezse ne olacaktı? Gözleri buluştu ve Lizzie, onun gözlerindeki şaşkınlığı gördü. O, sessiz soruyu. Ama suçlama yoktu. Öfke yoktu.

    Lizzie, o anda rahatladı. Patrick bunu kabullenmişti. Aralarındaki son engel de yok olmuştu. Lizzie, artık kendisini sevişmelerinin gücüne bırakabilirdi.

    Kalçasıyla daireler çizmeye başladı. Patrick de giderek daha derinlere girdi. Başta yavaştı. Uzun ve sakince hareket ediyordu.

    Patrick, onu bir kez daha öptü. Dudaklarını. Göğüslerini. Meme uçlarından birini ağzına alıp, dişlerinin arasına götürdü. Lizzie, Patrick’in ipeksi dudaklarını hissettiği anda, inlemesine engel olamadı. Dili ve dudaktan, Lizzie’nin aklını başından alıyordu. Daha önce hiç bilmediği bir doruğa doğru çıkmasına neden oluyordu.

    Lizzie, ona asla gitmesine izin vermeyecekmiş gibi sarıldı. Elleri, sıcak teninde, kolunun ve göğsünün sert kaslannda dolanıyordu. Parmak uçlannın altında, içinde... tüm bedeninde onu hissediyordu.

    Patrick inanılmazdı. Omuzları çok geniş ve güçlüydü. Her hareketi, kamındaki sert kasların belirmesine neden oluyordu. Sadece ona bakmak bile Lizzie’yi zayıf düşürüyordu. Koyu renk ipeksi saçlan yakışıklı yüzünün üzerine düşüyordu.

    Lizzie, onun kendisine olan ihtiyacını, ruhunun derinliklerini görmek istiyordu. Onu tamamen istiyordu.

    “Daha sert,” dedi. “Durma.”

    Patrick’in gözleri tutkuluydu. “Yapamam. Seni incitirim.”

    “İncitmeyeceksin.” Lizzie, onu sıkıca tuttu ve kendisine doğru çekip, kalça hareketleriyle daha derine girmesini sağladı. “Lütfen...”

    Patrick’in tek ihtiyacı olan şey, cesaretti. Kendini bıraktı ve Lizzie de onu büyük bir sevgi ve kabullenmeyle karşıladı.

    Patrick, Lizzie’nin gözlerine bakarak en derinlerine girdi. Tekrar tekrar. Daha büyük bir hızla ve daha sert bir şekilde.

    Mükemmeldi. Tüm gücünü ve şiddetini içinde hissedebiliyordu.

    Lizzie, ona sımsıkı tutundu. Ta ki arzu, dayanılmaz bir doruk noktasına ulaşana kadar. Ta ki bu inanılmaz adama karşı duyduğu sevgi, şehvetli bir coşkuyla birleşene kadar.

    Bu, sihir gibiydi.

    Bu, aşktı. John Montgomery ile yaşananlar, Patrick’in kollarında hissettikleri ile kıyaslanınca solup gidiyordu. Sadece zevk almıyordu. Paylaştıkları yakınlıkları da aklını başından alıyordu. Duygusal bağları, her şeyi daha güçlü hissetmesine neden oluyordu. Her dokunuşu. Her öpüşü. Her bir darbe, söndürülmesi güç bir ateş gibiydi. Lizzie, kalbinin sevgi dolduğunu hissediyordu. Korunduğunu, sevildiğini hissediyordu.

    Ve o kusursuz anda —Lizzie, kalbinin durduğunu ve bedeninin kasıldığını hissettiği anda— ikisi birlikte cennete gitmişler gibiydi.

    İkisinin iniltileri birbirine karışmıştı.

    Patrick’in kasılmaları, onunkine karışmıştı.

    Gözleri buluştu ve öylece kaldı —bedenleri son kez titrerken bile birbirlerine bakıyorlardı. Ve Patrick’in gözlerinde gördüğü şey Lizzie’nin ruhuna dokundu.
  • Bu kitabi lise son sınıfta arkadaşımın tavsiyesi uzerine okumuştum. Olaylar aklımda tam olarak canlanmasa da bana hissettirdiği duygular hala taze. Son sayfalar da kitabin tum düğümleri çözüldükçe derste şekilden şekle giriyordum.

    (Okulda ders dinlemezdim, daha çok kitap okur veya en arka sırada arkadaşımla sürekli konuşur matematik hocasından eksi üzerine eksi yerdim. Buna rağmen başarılı notlarım vardı ancak ygs çalışmasını son güne bırakmasaymışım iyi edermişim yine de pişman değilim hiçbir şey için. Çünkü eksiler yediğimiz arkadaşımla aynı şehir aynı üniversite aynı odada kaldık. Hiç bilmediğimiz bir şehre karşı bize yabancı olan herkese inat biz birbirimize daha çok sokulduk. Siz yine de bunları örnek almayın. Hem ben bunları niye anlatıyorum.)

    Zülfü livanelinden okuduğum tek kitaptı. Sanırım son sayfalarına kadar olayın durgun geçmesi beni bu yazara karşı önyargı sahibi yaptı. Yine de önyargıları yıkmak gerek.