(Aytmatov'un "Fujiyama" adlı tiyatro eseri hakkında yazdığım ve Aytmatov etkinliği kapsamında #28739532 paylaştığım bu yazı, eserin içeriği hakkında detaylı bilgi içermektedir!)

FUJİYAMA’DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı Fujiyama adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

BU UZUN YAZIYI BLOGUMDAN DAHA RAHAT OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rine-dair-tespitler/
Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen Fujiyama, ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı Sokrat’ı Anma Gecesi’dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep Sokrat’ı Anma Gecesi için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

İnsan, olayları yaşarken ne yaşadığını tam anlamıyla idrak edemez. Oysa dışarıdan bir bakış olup biteni daha net görmeyi sağlar. Bu, bir nevi yükselmek, olaylara yüksekten bakmak demektir. Yazarın mekan olarak bir dağı seçmiş olması bu bakımdan manidardır.

Eserin başında, kahramanlar hakkında verilen bazı küçük detaylar o kişilerin karakterleri hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olur. Herkesin Yusufbay diye çağırdığı bilim doktoru Yusuf Tatayeviç, bu yemyeşil dağa piknik yapmak üzere gelmiş ve rahat kıyafetler giyinmiş dostlarının aksine ütülü takım elbise giyinmiş ve kravat takmıştır. Bilim doktoru olduktan sonra arkadaşlarının kendisine Yusufbay demesine tahammül edemeyen, kendisini Yusuf Tatayeviç olarak tanımlamaya başlayan karakterin bu hali arkadaşları arasında da alay konusu olur.

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde yaşlı kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

Karakoykoprusu, Rüyalar Anlatılmaz'ı inceledi.
18 May 02:01 · Kitabı okudu · 89 günde · 8/10 puan

Yazarın hikayesini kendine has çizgisiyle anlatmasını seviyorum. Böylece en sakin anlarda dahi edebi güzelliği hissediyor okur. İçinde öyle güzel yerler vardı ki okudukça göğsüne basıp derin ahhhhlar çekiyor, manaya eristikce dinginlesiyor insan. Tavsiye ediyorum. Yazarın kitaplarına ilgili arkadaslarla konu üzerine sohbete beklerim. Buyrun çıkın çıkın gelin (:

Beyza, Siyah Deri Beyaz Maskeler'i inceledi.
 16 May 14:14 · Kitabı okudu · 13 günde · Beğendi · 8/10 puan

Irkçılığın, ayrımcılığın eleştirisi, hikayesi, tarihi, savunusu üzerine pek çok kitap yazılmıştır ama bu kitaba görür görmez sarılmamın sebebi mevzunun ‘psikolojisi’ üzerine olması idi. İçinde ne varsa dökmüş Frantz Fanon kimi kısımlar felsefi bir bakış açısı sunarken kimi kısımlar psikiyatrik bakış açısına sahip hatta kimi kısımlar ise şiirler ile konuşup ne hissediyorsa haykırdığı oldukça bireysel duygularla dolu. Söylenen şey defalarca söylenmiş hissi uyandırsa da yazarın savunusuna hassasiyeti aşikar olduğundan hiçbir detayı atlamak istememesi hatta doğru anlaşıldığına emin olmak için tekrarlamakta beis görmemesi anlaşılabilir.

Kendi düşüncelerini konu hakkında yazmış pek çok insanı inceleyerek veya eleştirerek sunuyor (en çok alıntılarına yer verilen ve üzerinde konuşulan insanlar ise Jean Paul Satre, Aime Cesaire, Octave Mannoni). Bu da kitap süresince oluşan merakını daha fazla okuyarak gidermek isteyen insanlar için başvurulacak kaynaklara dair fikir sağlamış oluyor hem Fanon hem de karşıt bakış açısından gerek kurgu gerek kurgu dışı edebiyat alanında.

Konuyu somutlaştırmak için zenci dışlanmışlığı ile başka dışlanmışlıklar (cinsiyet, sınıf, Yahudi) arasında benzerlik kursa da temelde farklı olduklarını savunuyor kitap boyunca, diğer toplulukların ve bireylerin yaşadıklarından farklı yönleri üzerinde oldukça durulmuş. Buna rağmen okur tarafından kitlesel olduğu kadar bireysel de algılanmasına bir kısıtlama getirilemez. Okuyan herkes kendi dışlanmışlığının veya yabancılaşmasının farkına varacaktır. “Benim köklerim nerede, olmadığım birisi gibi mi davranmaya çalışıyorum, zihnimdekiler benim düşüncelerim mi yoksa başkalarının bana öğrettikleri mi...” diye uzayıp giden sorgulamalardan sonra cevap ‘yönünü Batı’ya dönmüş tek yönlü bir bakış açısına sahip olduğu ve kim olduğu konusunda emin olmadığı’ ise kişi kendisini daha önce benliğinizi aramak için bakmadığı Doğu klasikleri, Doğu felsefesi, Doğu ekonomisi, Doğu dinleri konusunda okumak üzere kitapları listesine eklerken bulabilir. Koca ülkenin Doğu-Batı arasında kalmışlığına dair olmak zorunda da değil bu sorgulamalar, Anadolu’nun herhangi bir yerinden İstanbul’a gelmiş bir genç bile kendi ülkesi içinde olmasına rağmen hissettiği duygulara dönüp bir bakacak olursa dünyası tepetaklak olmuş tüm Zenci ırkına empati kurmakta oldukça başarılı olacaktır. Ki bu kitabın bana kattığı en güzel şey bu şahsi sorgulama ve farkındalık belki.

Virginia, bir alıntı ekledi.
 13 May 20:51 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Sanat yüreği büyütür. (...)
Hepimiz her gün, sayısız yöntemle kendimizi kendimiz hakkında iknâ ederiz. Hakiki sanat, onunla karşı karşıya kaldığımızda, olduğumuz "ben"e meydan okur.

Sanat Başkaldırır: Coşku ve Cüretkarlık Üzerine, Jeanette WintersonSanat Başkaldırır: Coşku ve Cüretkarlık Üzerine, Jeanette Winterson

Bir Yudum Şiir
Her şey fazla oluyor artık. Binalar çok, mesafeler çok. Ya insanlar! İnsanlar da çok. Issız bir patikada uzun uzun yürümeyi düşlüyoruz. Bunca "ben"in, bunca çokluğun içinde hiçliği özlüyoruz. Şükrü Erbaş, "Caddeler bu yükü nasıl kaldırır Tanrım, bu kalabalık fazla bu akşam fazla bu yağmur fazla..." der. İnsan bazen kendiyle baş başa kalmalı sevgili okur. Var olun. 

Şükrü Erbaş - Sitem

 

Ben ona sıkıntılı güz günlerinde 
Yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim 
Kırmak istememiştim duygu filizlerini 
Büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu 
Rüzgarımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine 
İncinmesin diye tek 
Acıyı bile ters yüz eden 
İncelikli bir gülümsemeyle yüzümde 

Ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda 
Sıcacık bir sığınak olayım istemiştim 
İnsanlar içinde üşüdükçe 
Güvenle gelebileceği 

Kuşların kanatları neden vardır? 
Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince? 
Bulutlar gökyüzünün yükü müdür, süsü müdür? 
Tutsağı mıdır rüzgarın, sevgilisi midir? 
Konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince 
Yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim 

Ben ona sabah olamasam da 
Dingin bir ikindi olayım istemişimdir 
Herşeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin 
Yüzünde uçuk bir gülümsemeyle 
Yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına 
Serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganını 
Dinlendireyim istemiştim 
Üşütmek istememiştim. 

Ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında 
Gecikmiş... İnce... Güzel ve uzak... 
Biraz da kendime istemiştim 
Sevgi adına 

ŞEYHMUS DİKEN YAZDI Arif’in Cemo’ya Mektupları
Ahmed Arif’in Cemo’ya Mektuplar’ın ilk baskısı 26 yıl önce 1992’de Kaynak yayınlarından çıkmıştı. Henüz, çiçeği burnunda bir yayınevi yeniden basmış. Alın, defalarca okuyun. Kitaplığınız mahrum kalmasın…

Şeyhmus Diken

Ahmed Arif diyor ki; “Cemo Baboş, Cemo Kurban biz dağlılar gök gürültüsü ‘Gurgur Baba’ ve çığla aynı soydanız”. Tamı tamına böyle, ne bir eksik ne de fazla…

Sahiden “gurgur baba” misali gürül gürül akıp gelen şiirlerin şairi.

Üstelik konuşurken de, şiirlerini okurken de, mektuplarında da böyle. İçinden geldiği gibi, ağzını doldurduğu gibi dile gelen bir adam Ahmed Arif…

Hasretinden Prangalar Eskittim’in ilk baskısının yayınının 50. yılına bir armağan kitap Alaca Yayınları’nın ikinci kitabı olarak basılan “Cemal Süreya’ya Mektuplar”.

Cemo’ya Mektuplar’ın ilk baskısı 26 yıl önce 1992’de Kaynak yayınlarından çıkmıştı. Hayli zamandır edebiyat okurları baskısı çoktandır tükenmiş olan kitabın yeni basımını bekliyordu. Henüz, çiçeği burnunda bir yayınevi yapmış bu işi, iyi olmuş.

Okur, kalemine vurgun olduğu yazarının, edebiyatçısının “özel” hayatını didik didik etmek ister. Sanki buna hakkı da var gibisinden. Kendine ait sayar yazarını.

Ahmed Arif bu anlamda anılanlardan en başta gelenlerden. Daha dün İş Bankası Yayınlarının Diyarbakır kitabevine uğradığımda sordum! Leyla Erbil’e mektuplar 25. baskısını yapmış.

Eminim bu kitapta Ahmed Arif’in Cemal Süreya’ya Mektupları’ı da yapar. Hak ediyor.

Neden mi?

Sıradan mektuplar gibi yazılmamış da ondan.

Dönemin edebiyat, yazın, kültür sanat dünyasına neşter atıyor mektuplar.

Adeta ders verir gibi!

Bir yandan da baştan sona, iliklerine kadar edebiyat…

Cemal Süreya'ya yazdığı mektuplarından birinde; "kapak için kullanacağın fotoğrafımı öyle suratımın yarısını kapkara boyamadan, aydınlık ve alnımın olanca aklığını belirtecek şekilde klişeye vermeni isterim. Ayrıca yüzümdeki Diyarbekir Çıbanı da olduğu gibi çıkmalıdır. Kapak kompozisyonunu yapacak zata öylece talimat vermeni rica ederim" diyor, Ahmed Arif.

Çünkü olanca içtenliğiyle “Biz devrimciler ayrı bir kumaştanız. Bizim canımızdan bile aziz olan devrimci onurumuz ve namusumuzdur. Bu bahiste taviz vermektense ölmeyi yeğleriz” der. İşte suratın olanca aklığının fotoğraf karesindeki tercihinin vurgusu bu sebepledir.

Cemal Süreya 1969'da Ahmed Arif üzerine yazdığı yazıda; "Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan 'büyük ve bereketli bir ırmak' gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları 'asi' dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. 'Daha deniz görmemiş' çocuklara adanmıştır. Kurdun, kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir." der.

Bu sebeple Ahmed Arif’in mektubunda; “Malum, ben öyle derin aydın değilim. İlkelim! Ama asla onursuzluğa yönelmiyecek, halkını ve hele hele misyonunu asla unutmayacak bir ilkel!” demesi bundandır.

Yaralıyken arkadaşlarına tarih özeti çıkardığı vurgusu yapılırken; 1940 kuşağı diye anılan ve “fedailer mangası” tabiri de kullanılan kuşak içinde değerlendirilmesine rağmen Ahmed Arif’in şiiri döneminin ekolünün dışındadır. Dili, kaygıları, yazdıkları diğer hiçbir şairin dizelerine benzemez. Şiirlerinde amiyane tabirle “safra” diye ifade edilebilecek tek gereksiz söz yoktur. “Maviye, maviye çalardı gözlerin” gibi bir dizeyi şiirin içine oturtmak için 17 yıl beklemiş şairdir Ahmed Arif.

Bu sebeple Cemal Süreya’ya Mektupları bir daha yeniden okurken; yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yalınayak ve ayakları yanarak yürüyen şairin dizelerinin dışında mektupları da çok anlamlı ve edebiyat tarihine ve edebiyat günlüğüne dair olarak okumak gerek!

Cemal Süreya’nın tabiriyle;

“Bir pınar gibi, bir yer altı suyu gibi, bir tipi gibi

"Dostuna yarasını gösterir gibi…”

Ne acı ki, tıpkı Leyla Erbil’in karşılık gelen mektupları gibi, Cemal Süreya’nın da Ahmed Arif’e mektupları yok.

Keşke olsaydı.

Ahmed Arif’in Cemal Süreya’ya Mektuplar’ını alın defalarca okuyun. Kitaplığınıza koyun. Kitaplığınız mahrum kalmasın…

* Ahmed Arif, Cemal Süreya’ya Mektuplar. Alaca Yayınları. 2018.

Esas Adam, Sevgili Arsız Ölüm'ü inceledi.
 10 May 20:49 · Kitabı okudu · Puan vermedi

“Dünyanın en müşkülpesent okuru, ilk kez Latife Tekin’in bir kitabını okudu. Bir gece yarısı başladığı romanı bir solukta bitirdiği vakte yakın Ay soldu. Yıldızlar tek tek düşüp kayboldu. Akabinde ezan-ı şerif okundu. Ardından güneş doğdu, tüm karanlıkları boğdu. Ortalık ışıdı, sabah oldu… ‘Sevgili Arsız Ölüm’ onun en çok yüreğine dokundu, binbir çeşit hissiyata gark oldu. Sonra okkalı bir inceleme yazmak için bağdaş kurup bilgisayarın başına oturdu…”

Okunan eserin kişi üzerindeki etkisini betimleyen bu girizgahtan sonra sadede gelip, sizlere bu kitap ve özellikle de yazarı hakkında edindiğim izlenimleri aktarmak isterim:
Kitabı okumadan önce, bu yazarın ilk kitabını bastırma hikayesi özellikle dikkatimi celbeden bir husus olduğundan, öncelikle Latife Tekin’in “Sözünü Sakınmadan” söyleşisinde onun ağzından ilk kitabının hikayesine bir göz attım:
https://youtu.be/rg-fThXdsLI

Latife Tekin, 12 Eylül İhtilalinin hemen öncesinde solcu kimliğiyle katıldığı toplantılarda henüz yazmaya dahi başlamadığı ‘Sevgili Arsız Ölüm”ün içinde geçen hikayeleri anlatmaya başlar. Etrafındaki insanların tepkilerini ölçmek maksadıyla bunu yaparken en çok nelere gülünüp, nelerin nazar-ı dikkate alındığına bakar.
Devrim yerine darbe olunca da “Sevgili Arsız Ölüm”ü baskı altında, polisten kaçarken ve binbir türlü zorlukla mücadele ederken ödünç daktiloyla yazmaya başlar ve bitirir. Latife Tekin ilk kitabını bastırmak için yakın arkadaşı Barış Pirhasan’la “Sevgili Arsız Ölüm”ü müstakbel editörü Memet Fuat’a yolladığında henüz 22 yaşındadır. Memet Fuat o zaman hastanededir ve bu kitabı ısrarlar üzerine ve cebren ilk kez hasta yatağında okur ve çok etkilenir. Fakat, Latife Tekin ilk kitabının basılması için üç sene beklemek zorunda kalacaktır. (*Nedenini merak edenler yukarıda linkini bıraktığım videoyu izlesin)

Özellikle Yaşar Kemal ve Kemal Tahir’den etkilendiğini belirten Latife Tekin, bunun yanında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Mahur Beste’sindeki gibi kültürümüzün anlatım biçimlerinden feyz alıp ilk kitabındaki üslubu ve masalsı anlatım tarzının üstüne bir de dinamizm katarak nevi şahsına münhasır bir tür devşirir. Kendi ifadesiyle “Klasik ve bilindik halk anlatıları değil, özellikle yurdum insanının kendilerini ifade ediş biçimlerinden yola çıkarak yeni bir tür” ortaya çıkarır.

“Latife Tekin’in gerçek hayatındaki kesitin içinden bahsedersek; İstanbul’a geldikten sonra çocukluğu keskin bir acıyla ikiye bölünür. Yedi kardeşin arasından titrek bir gölge gibi sıyrılıp liseyi bitirir. Korku ve yalnızlığın içinden okula gitmenin bedelini öder. İnanılmaz savrulmalar, inkâr ve baskının bin çeşidiyle. Kente ayak uydurabilmek için boğuşup durur. Boğuşurken birlikte doğup büyüdüğü insanlardan ayrı düşer. Kendi öz değerlerini, dilini ve insanların durulmaz bir coşkuyla ona taşıdıkları sevgiyi koruyabilmek için direnir.
‘Sevgili Arsız Ölüm’ bu direnişi için aralarında büyüdüğü insanların ona armağanıdır.”

İşte bu sebepten otobiyografik dürtü ile bezeli olan bu eser, Aktaş ailesinin köyden göçünü, çarpık kent ilişkileri içinde tepetaklak olmasını ve kentin kaosu içinde yabancılaşmasını konu alıyor. Gerçek ile fantezi arasında sıklıkla gelgitler yapılan romanda anlatıcı; içeriden, tarafsız, bazen de ironik yaklaşım sergiliyor. Buna bağlı olarak, olağanüstü, saçma ve hurafe yaşamın birer parçası olarak kendisine yer buluyor. Eserde olağanüstünün, romanın temel kurucu öğeleriyle iç içe verilişi, klasik anlamıyla gerçekçiliği aramayı devre dışı bırakıyor. Olağanın yasalarını daha baştan geçersizleştiren, olağanüstüne ise hep kapı aralayan bir kurgu mantığı, kendini daha baştan kabul ettiriyor.

Latife Tekin’in bu eserindeki hep bahsedilen “Büyülü gerçekçilik” akımından ziyade üslubundaki büyülü dilin kullanımı okuru daha fazla etkiliyor, kanaatindeyim. Latife Tekin özellikle şiirden beslendiğini vurgulayan bir yazar olarak ‘Sevgili Arsız Ölüm’de klasik roman anlayışının ve nesirin çok daha ötesinde cümleleri adeta birbirleriyle enfes bir ahenkle dans ettiriyor…
Hasan Ali Toptaş’ında da en çok bundan etkilenip ‘Harfler ve Notalar’da belirttiği üzere: “Bir öykünün ham malzemesini dilsel düzleme taşırken kelimeler arasındaki akrabalığı düzenlemek, onların yatay duruşlarına su terazisi, dikey duruşlarına çekül tutmak ve kelimelerin oluşturduğu ses bütünlüğünü de ilk harfin sesinden son harften sonraki noktanın sessizliğine kadar bestelemek gerekir. -s.154-155)

‘Sevgili Arsız Ölüm’ başta Aktaş ailesi ve Alacüvekliler(sonradan Akçalılar) olmak üzere hiç unutamayacağınız birbirinden renkli karakterler ile bezenmiş adeta:
Ailede kimin başına musibet gelirse, hemen tesbihine sarılan, okuyup üfleyen bir Atiye’den, yeşil kitaplarıyla hidayete erdikten sonra döneklik eden Huvat’a …
Falcının talimatı doğrultusunda her geceden sabaha ve gün ışıyıncaya kadar incir ağacının altında kısmetini bekleyen Nuğber’den, onun adını aldığı ve rüyalara girip mezarını ziyaret etmesi için oğluna talimat veren Nuğber Dudu’ya…
Önce kuşçuluğa merak sarıp adı “Kenezet Halit”e çıkan, sonra tahsil görmeden “Mühendis Ağa” diye anılan, en son da “Baklavaya basan” namıyla tanınan Halit’ten,
hiç susmayan ve susturulamayan Zekiye’ye…
Kabadayılıkta namı “Nallı Panter”e çıkan ve yedi semtin haracını toplayıp iyilerin başına baba, kötülerin başına bela kesilen Seyit’ten, adını önce Bil Kit, sonra Süpermen olarak değiştirip, ardından Tarzan ve Zoro’yla çete kuran Mahmut’a…
Elinde kırbacıyla köyü basan eşeklerin üstünde cıpcıbıl gezinen peri kızı ‘Sarıkız’dan sapık cin ‘Kişner oğlan’a,
‘Minare Kırığı’ lakaplı kır atlı komünist öğretmenden, Alacüveklilerin arasını bulmaya gelen Sığğınlı üç ihtiyara kadar hepsi aklımda…
Ama en çok sevdiğim karakter hiç kuşkusuz ‘Dirmit’. Adı köydeyken “Cinli Kız”a, şehirdeyken “Bağrıkçı Kız”a çıkan, köydeyken tulumbayla, şehirdeyken kuşkuş otuyla dertleşen, kitapları, şiirleri, canlı-cansız varlıklarla olan paranormal ilişkisi ile her şeye direnen Dirmit. O küçük kız çocuğu büyümeden roman biter, içimizde biraz hüzün çokça umut kalır, ama biliriz ki; Dirmit hep direnecek ve direndiği için de kazanacak…

Bu arada, kitapta en çok dikkat çeken ‘ŞİDDET’ unsuruna da ayrı bir paragraf açmak lazım:
Her daim türlü amaçlar uğruna araç olarak kullanılan ve vazgeçilmez unsur olarak göze çarpan ŞİDDET unsuru, her ne kadar mizahla harmanlanıp güldürse de, aynı zamanda düşündürüp acı gerçekleri de gözler önüne seriyor. Kocanın karısına uyguladığı şiddet, annenin evlatlarına uyguladığı şiddet, büyük kardeşin küçük olana, küçük olanın büyüyünce büyük olana, patronun işçiye, güçlünün güçsüze, güçsüzün güçlenince güçlü olup güçsüz düşene uyguladığı şiddet, hatta cinlere, perilere, canlı-cansız ne varsa istisnasız hepsine topyekun vesaire…

‘Sevgili Arsız Ölüm’ de mizahın ve hüznün iç içe geçtiğini söylemek mümkün. (Düşünenler için komedi, hissedenler için trajedi kabilinden) Hem derler ki; mizahın hammaddesi acıdır. Hatta, bununla ilintili olarak Kierkegaard’tan bir paragrafı da buraya ekleyeyim: “Bir insan ne kadar çok acı çekerse, inanıyorum ki o kadar fazla mizah duygusuna sahip olur. Bir insan mizahın kullanılışındaki gerçek otoriteyi yalnızca en derin acıyla elde edebilir; sihirli gibi ve tek kelimeyle akıllı bir yaratık olan insan denen varlığı bir karikatüre dönüştürme otoritesini…”

Belki, yüzünüzde bir tebessümle okuyacaksınız bu kitaptaki her satırı, lakin itinayla perdelenmiş bir hüznün varlığını da iliklerinize kadar hissedip akabinde nice ulvi duygulara kendinizi kaptırmaktan alıkoyamayacaksınız.

Necip Gerboğa, Firmin'i inceledi.
 10 May 00:58 · Kitabı okudu · 8 günde · Beğendi · 10/10 puan

Okurken o kadar reklamını yaptık, üzerine birkaç kelam etmeden geçmek istemedim bu güzel kitabın...

Aslında benim için incelemesi zor bir kitap olacak. Çünkü Firmin'le okurken tanışmanız, daha doğrusu Firmin'in kendini size kitabın sayfalarında tanıtması çok daha anlamlı; hatta bu kitabı güzelleştiren şeylerin başında geliyor. O yüzden elimden geldiğince kitabın içeriğine (en basit detaylar dahil) çok fazla girmeden çevre yolundan dolaşarak kitabı anlatmaya gayret edeceğim.

Hayvanlar alemiyle edebiyat bugüne kadar sayısız defa buluştu. Bu buluşmaların bazılarına ben de şahit oldum; mesela daha geçen hafta bitirdim Elveda Gülsarı 'yı... London'ın Beyaz Diş , Adem'den Önce ve Vahşetin Çağrısı , Orwell'ın Hayvan Çiftliği , hatta Kafka'nın Dönüşüm 'ünü bile dahil edebilirim bu gruba...

Ancak bu kitapların hiçbirinde 'hümanist, entel, serseri fare' Firmin kadar ilginç ve hüzünlü bir hikayesi olan sıra dışı bir karaktere rastlamadım. Evet o hikayeler de çok vurucu, çok gerçekçi hikayelerdi ama karakterlerin hepsi kendi varoluşunun bilincinde ve bunu kabullenmiş karakterlerdi. İşte Firmin bu noktada farklılaştı gözümde... O varoluşunu kabul etmeyen ve adeta tepesinde dev bir hüzün bulutu taşıyıp, hikayesini okuyan her okura bu hüzün bulutundan yağmurlar gönderen bir fare... Zaten uzun bir süre kitaba nasıl bir giriş yapması gerektiğini düşünüp durduktan sonra şu cümleyi tercih ediyor; "Bu, hayatımda duyduğum en hüzünlü hikaye..."

-------------------------

Firmin, gerçek bir kitap kurdu... Yani 1000 Kitap'ta hesabı olsa Metin T. abiden sonra pek çoğumuzu alıp tek eliyle yere serecek bir birikime sahip:) Okumadığı kitap neredeyse yok... Okumak onun hem en büyük tutkusu hem de en büyük acısı desem çok da abartmış sayılmam. Tabii ki onun okuma yeteneğini nasıl ve nerede kazandığını, kitaplarda elde ettiği birikimi nasıl kullandığını, incelemenin başında yaptığımız anlaşmaya sadık kalarak burada detaylıca anlatmıyorum. Benim buradaki görevim, incelemeye bol bol merak öğesi yerleştirip Firmin'in daha fazla okurla tanışmasına hizmet etmek olacak:)

Ancak özellikle dikkatimi çeken bir konuyu açmak isterim... Firmin'i kitaplarla buluşturan nedenlerle benimkiler birbirine çok benziyor. Hatta tahmin ediyorum, sitedeki pek çok okur dostumu da kitaplara daha fazla iten nedenler aynıdır... İşte, biraz toplumdan kaçmak, biraz dışlanmışlık, biraz tesadüfler ve biraz da keşfetme arzusu diyelim kısaca...

Ve kitaplarla tanışıp, onları tabir-i caizse yiyip içmeye başladıktan sonra hissettiğimiz pek çok duygu ve ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarımız noktasında da Firmin'le sık sık buluşuyoruz. Mesela okuduklarımız zihnimizde demlendikten bir süre sonra onları paylaşma, konuşma, aktarma içgüdüsü... İşte bu noktada Firmin bizim kadar şanslı değil maalesef... Hani hüzün dedim ya... İşte o hüznün bir parçası burada saklı... Sadece şu sitede her gün yüzlerce inceleme yazan, yorumlar yapan, edebi tartışmalarda ahkam kesen, okur buluşmaları organize eden bizlerin bu hüznü anlaması kolay değil...

-----------------------------------

Kitap bazı yerlerde büyülü gerçeklik olarak tanıtılsa da bana sorarsanız yeraltı edebiyatına çok daha uygun... Bunu Firmin fare olduğu için söylemiyorum:) Evet kendisi yaradılış gereği genelde yeraltında yaşamak zorunda lakin yerüstünde yaşayan insan dostları da onun yeraltındaki hayatından çok da farklı bir hayat sürmüyor açıkçası... Mekan olarak da Boston'ın kıyıda köşede kalmış, kentsel dönüşüme girmek üzere olan arka mahalleri kullanılmış. Tüm bu parçalar bir araya geldiğinde kitap yeraltı edebiyatına daha yakın bir yerde duruyor.

Kitabın içinde pek çok kitaba, yazara gönderme yapmış Sam Savage ... O yüzden kitabı okurken yanınızda bir not defteri taşımanızı öneririm. Aralarında ilginizi uyandıracak kitaplar mutlaka olacaktır... Hatta bir dönemin yasaklı kitapları adı altında şu alıntıyı #29478214 paylaşmıştım. Bu size bir fikir verebilir...

-----------------------------------

Eğer sizinle paylaştığım diğer incelemelerime benzer bir inceleme yazıyor olsaydım, şu ana kadar yazdıklarım sadece o incelemenin giriş kısmını oluştururdu sanırım... Çünkü Firmin, üç-beş paragrafta anlatılıp bitirilebilecek bir karakter değil. İnanın bana çok daha fazlası... O, içinde hayvanların olduğu hikayeleri sevmediğini samimi bir şekilde söyleyen; içinde hayvan olan bir hikayenin kahramanı... Yıllardan beri içimde taşıdığım fare nefretimi ve ondan da beter fare fobimi, konusunda uzman bir terapist gibi 157 sayfada yok etmeyi başaran gerçek bir dost karakter...

Ancak bu sefer bir istisna yapacağım ve daha da fazla uzatmadan burada noktalayacağım... Çünkü kitabı okuyan biri olarak dönüp kendimi sizin yerinize koyduğumda, kitabı okumadan önce burada yazdıklarımdan fazlasını bilmek istemeyeceğimi düşünüyorum. Okuyunca sizin de bana hak vereceğinizi tahmin ediyorum...

Firmin'le beraber fare deliğinin hemen arkasında kitaplarımızla beraber sizi bekliyoruz... Canınız ne zaman sıkılırsa, ne zaman farklı bir şeyler okumak ya da kitaplar üzerine konuşmak isterseniz çıkın çıkın gelin... Bu büyülü deliğin arkasında hepimize yer var...

Herkese keyifli okumalar dilerim...

Berke Can Turan, Dönüş'ü inceledi.
08 May 17:12 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bitirdiğim an sıcağı sıcağına yazmadığıma pişman olduğum bir yazı bu. Son dönemlerde fazlasıyla yoğun olduğum için yazdıklarımın ifade gücünün ne kadar kuvvetli olacağından da emin değilim. O yüzden şimdiden kusuruma bakmayın.

Dönüş'ün incelemesini sıcağı sıcağına yapmamam bana kitabı unutturmadı elbette, fakat kitap o kadar detaylıydı ki, her birini hatırlamak emin olun elde değil. O yüzden okurken de ayrıntıları hatırlamaya uğraşmak yerine anın büyüsüne kapılmak en iyisi. En azından ben bunu yapabildiğimi düşünüyorum.

Bilim kurgu geleceğe dair kaygı taşır. İlk ve en önemli örneklerde bunları görebiliriz. En önemlilerinden bahsetmek gerekirse; Cesur Yeni Dünya, 1984 ve Fahrenheit 451... Bunlar kesinlikle büyük yazarları geleceğe dair olan kaygılarının somutlaş kanıtıdır. Dönüş ise biraz daha farklı bir yönden gidiyor. Aslında bir nevi teori üzerine kurulu. Bu teoriyi açıklamayı ne kadar istesem de kitabın ilerleyen kısımlarında kendini tam anlamıyla belli ettiği için elim kolum bağlı. Sadece şunu söyleyebilirim; Dönüş bizi dehşete düşürmeyi bilimsel gerçekleri kullanarak en doğru yoldan başarıyor.

Modern bilim kurguların eskilerin gölgesinde kaldığını çoğu okur fark etmiştir. Örnek vermek gerekirse; büyük beklentilerle Warcross'u okuyup ortalama bir olay örgüsü ile karşılaşmıştım. Elbette bu demek değildir ki tüm modern bilim kurgular düşüşte. Dönüş'ün ne kadar başarılı bir roman olduğundan zaten bahsettim, bu yüzden onu geçerek bir de hafızamızı tazelemek için Illuminae'ye bakalım diyorum. Tamamen farklı bir anlatım biçimi belirleyen, alıştığımız tüm kuralları yıkan bir ederdi Illuminae ve bunu oldukça başarılı bir biçimde yapmıştı. Bu eserlerin ışığında, modern bilim kurgudan ümit kesilmemesi gerektiğini söyleyebilirim.

Dönüş, üçleme olarak geliyor. Geliyor diyorum çünkü serinin diğer iki kitabı daha çevrilmedi. İlk kitap İthaki'nin elinden çıktığı için diğerlerinin de aynı yolu izleyeceğini düşünüyorum. Umarım bu yol kısa sürede tamamlanır, çünkü Wilson bizlere kulak vermemiz gereken muazzam bir hikaye anlatıyor. Devamı için sabırsızlanıyoruz.