• Bazıları Mahurların yaptığı gibi savaş boyası sürmüştü, dudaklarının ve gözlerinin çevresi boyalıydı..
  • 303 syf.
    ·24 günde
    Üçlemeye ikinci kitabından dalıp da tamamlamayı çok sonraya bırakınca son kitapla bir önceki arasında bağlantı kurmak hayli zor oldu. Ya da ikinci kitap, birinci ve üçüncü ile çok alakalı değil. Sanırım son söylediğim daha doğru. Bir Düğün Gecesi her ne kadar üçlemenin ikinci kitabı olsa da hem yazım bakımından hem anlattıkları bakımından bambaşka bir şey.


    Hayır.. İsim bakımından oldukça ilgi çekici bir kitap. Bir insan neden kitabına bu ismi koyar ki? Ne Hayır...? Neyin Hayır...’ı? Kime Hayır...?


    ‘‘Hayır..’’ kitabın baş karakteri Aysel’in bir çalışmasında geçen oldukça anlamlı bir cümle. Doğru okudunuz, kelime değil, başlı başına bir cümle. Kitabın baş kısımlarından beri bu cümleye birçok kez rastlayıp ‘‘heh buldum işte anlamını’’ deyip okumaya devam edecek ve her seferinde bulduğunuz şeyde nasıl yanıldığınızı anlayacaksınız. Çünkü onun gerçek anlamı kitabın son bölümlerine değin çıkmayacak karşınıza. Neden mi? Çünkü Adalet Ağaoğlu bu, insana önce bulduğunu sandırır sonra ‘‘dur bakalım, biraz daha okuyalım da aslı neymiş anlayalım’’ dedirtir. Her seferinde ilk bulduğunuza ‘‘ne yani, hepsi bu muydu, bu kadar mıydı’’ deme ihtimaliniz de oldukça yüksektir.


    Neden ‘‘Hayır...’’? Çünkü ‘‘Her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu tek ve son söze bağlı: Hayır...’’ (sayfa 279)


    Aysel... Ölmeye Yatmak’ta çocukluğu ve genç kızlığı ile peşime takılan, Bir Düğün Gecesi’nde şöyle bir görünüp kaybolan, Hayır...’da haline tam üzülecek gibi olurken beni bir anda neşeye boğan hayat dolu kadın. Bir üniversitede sosyoloji profesörü, darbe sonrasında öğrencisi ile yaşadığı ilişki gerekçe gösterilerek (daha doğrusu bahane edilerek) akademiden kovuldu, yaptığı çalışmalar yurt dışında yankı buldu, sonrasında, artık ne hikmetse, kendi ülkesinde de adı saygıyla anılır oldu hatta bir onur plaketi almaya bile layık oldu. İşte kitap da bununla başlıyor, Aysel ön planda onur plaketinin verileceği törene hazırlanırken arka planda o zamana kadar yaşananlar geri dönüş tekniği kullanılarak anlatılıyor.


    Bu güne kadar okuduğum yazarlar içerisinde bahsettiğim tekniği en iyi kullanan kişidir Adalet Ağaoğlu. Genelde 300 sayfayı aşan romanlarının başlangıcında olaylar hep olup bitmiş halleriyle çıkar karşımıza, sayfaları çevirdikçe o aşamaya gelene kadar neler yaşandığını biz bulup çıkarırız. Tek kusuru ise bitmiyor oluşu. Evet bitmiyor. Bir süre sonra adeta sürünerek okumaya başlıyorsunuz, ‘‘hadi bit artık’’ dediğin yerde önünde daha okunacak yüzlerce sayfanın olduğunu görmek can sıkıyor biraz.


    Kitabın sonlarında Aysel’in yazar dostunun anlatımlarının yer aldığı bir kısım var, bana kalırsa kitabın en sinir bozucu kısmı. İlk defa bir roman kahramanını bu kadar dövesim geldi. Olur da kitabı okur ve o kısımlara denk geldiğinizde Aysel’in yazar dostu için ‘’Alın bu adamı burdan!’’ derseniz ya da dediyseniz beni aklınıza getirin. Aynı duyguyu paylaşıyoruz :)
  • 240 syf.
    ·Puan vermedi
    Okuma grubumuzun bu ay belirlediği Somerset Maugham'ın "Boyalı Peçe" kitabını okudum.
    ️Aldatan her eşin, aldatma sebebini mutsuz evliliğine bağlaması sadece vicdanını rahatlatma bahanesidir.
    ️"Çinli bir köylü baltasını kaybetmiş. Komşusunun oğlundan şüphelenmiş, çünkü çocuk bir hırsız gibi konuşuyor, yürüyor ve davranıyormuş. Ertesi gün tarladaki aletlerin arasında baltayı bulmuş. Sonra çocuğu yine görmüş; bütün diğer çocuklar gibi konuşuyor, yürüyor ve davranıyormuş."    Kitap, aldatılma sahnesiyle başlıyor. Kocasına yakalandıığını düşünen Kitty, kocasının her normal hareketini yanlış yorumlamaya başlıyor. Acaba kapıyı açan o muydu?
    ️Kocasının öğrendiğini fark eden Kitty, en kolay şekilde boşanmayı istiyor. Olaylar karşısında sakinliğini koruyan Walter,  ona boşanmak için basit şartlar sunuyor. Fakat olaylar bundan sonra başlıyor.
    ️Kolera salgının olduğu Hong Kong'a gönüllü giden Walter'e hayal kırıklığı yaşayan eşi Kitty'de de eşlik ediyor gönülsüzce. Orda gördükleriyle değişime uğrayan Kitty, eşinin ne kadar fedakar ve özverili olduğunu görüyor. Biraz fazlaca konuyu anlattım sanırım. Somerset, "Boyalı Peçe" kitabıyla döneminin Londra aristokrasisini hedef alarak toplum yozlaşmasını, aile ilişkilerini ve ahlaki çöküntüyü bizlere sunmuş. Kadınların temel işlevi, zengin koca bulma olduğu bir dönem..
    ️Kitabın dili ve anlatımı oldukça akıcı. Kitaptaki aldatma kurmacası Zweig'den sonra ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Zweigin 'Korku' öyküsünde kocasını aldatan kadının eşinin yasak aşkını öğrenmesinden duyduğu korku anlatılıyor. Ve bu korkunun cazibesinin onu tutsak etmesi anlatılırken "Boyalı Peçe"deyse korkudan çok vicdan mukayyesesi ve yüzleşme var. Kitap, Edward Norton'un oynadığı "Duvak" filmine de çevrilmiş, onu da izlemenizi tavsiye ederim. Keyifli okumalar. 🤓
  • 274 syf.
    ·8 günde·10/10
    SİYAH DERİLİ KARDEŞLERİMİN GAZABINI ÜZERİME ÇEKSEM DE SÖYLEYECEĞİM: SİYAH İNSAN İNSAN DEĞİLDİR! (FRANTZ FANON)

    İnsan kozmik bir titreşim içinde titreşip duran bir EVET’tir.Kökünden koparılan,kovalanan,yokuşa sürülen ve kendi varoluş sorunsalı içinde bulup çıkardığı gerçeklerin birbiri ardından yokolup gittiğini görmeye mahkum edilen insanın,kendisiyle birlikle var olan bir zıtlık,bir çelişki çıkarmaktan vazgeçmesi beklenir.(Fanon) Peki o halde bu çelişkiler nasıl bir arada olabilir.Buna sadece diyalektik deyip geçecek miyiz? Hegel’in “Tin ancak negatifin yüzüne dimdik baktığında ,yuvasını orada kurduğunda bir güç haline gelir” önermesi bu noktada işimize yarar.Fakat son kertede bizi yarı yolda bırakabilir.İnsan bir varolmama uğraşının içinde konumlandırıyor kendisini.O halde negatif de kendine dayatılan pozitifin yüzüne dimdik baktığında bir güç haline gelir. Peki insan derisinin negatifliğinin sembolize eden kara derililer niçin pozitifine(üstüne basarak söylüyorum ona dayatılan) dimdik bakmaz da kendi kendine dimdik bakar,kendine konum alır,kendine yabancılaşır,kendi karşısında konum olur.Siyah adamın amacı nedir? Tek bir amacı vardır;Beyaz olmak?

    Peki niçin Beyaz olmak ister? Onu kendine yabancılaştıran,kendinden tiksindiren,onu tıp diliyle derealizasyona,depersonalizasyona sürükleyen nedir? Sebepleri çok fazla bir kısmını kendimce yorumlayacağım…Zaman zaman Fanon’dan biraz kopmam gerek,sebepleri daha iyi açıklamak adına kendi dilimden,kendi ülkemdeki zenci algısından da bahsedeceğim.İnceleme biraz öznel,bazen akademik,bazen duygusal olacak.Zaman zaman dekonstrüktif taraflara da kayma olabilir.Dolayısıyla sıkıcı olacak.Zaten çoğunun okumaya tahammül edeceğini düşünmüyorum.

    BENSE BU KİTAPTA SİYAH ADAMIN YARASINA EN ZAYIF YANINA DOKUNMAYA AZLETMİŞ GÖRÜYORUM KENDİMİ.NEŞTERLE VE BELKİ BİRAZ ACITARAK,DUYGUSAL YAKINLIĞI ELDEN BIRAKMADAN(Fanon)

    Siyah insanların bir çoğu zamanında Avrupalılar ve Amerikalılar tarafından yerinden yurdundan edilmiştir.Bir çoğu da sömürgeleştirilmiş,kendi vatanlarında gurbette gibi yaşamışlardır.Bazıları avrupaya göç etmiş,oraların dilini öğrenip bir Avrupalı olma(daha doğrusu beyaz olma) mücadelesi vermişlerdir.Fakat ne mümkün? Efendileri hiçbir zaman buna müsaade etmemiştir.Onların zenciliğini her zaman bir tokat gibi yüzlerine çarpmıştır.Zenci vazgeçmemiştir,evet kapkaradır.Zifir gibidir,bok gibidir,böcek gibidir.Efendisinin gözüne girmeli ve ondan aferin almalıdır.Bu aferinler onun için beyaz olmaya giden bir yoldur.

    ZENCİ VE ÇOCUK

    Faşizmin kol gezdiği tüm ülkelerde azınlıklar küçük bir çocuk gibi görülür.Bu çocuk görme asla masum değildir.Deliliğin Tarihindeki “deli” imgesiyle benzer minvaldedir.Çocuk buralarda akıl dışını,akıl eksikliğini gösterir.Zencilere bu yüzdendir ki hey babalık denir filmlerde.Adeta bir çocukmuş gibi konuşulur.Onların bozuk Amerikan aksanı taklit edilir,sözde onlara hoşgörü gösterilir,çocukla çocuk olunur.Benzeri ülkemizde Kürtlere de yapılır.Bir Kürtle bozuk bir Türkçeyle konuşmak onu verilen bir imtiyazmış gibi düşünülür.Esasında onun dil yetisi gelişmemiş bir çocuk yerine konduğunun birçoğu farkına varmaz.Nasıl ki bir yetişkin bir “çocukla şen yokmuşun şennn” demesi çocukla çocuk dilinden konuşmaksa bir Kürde “Çevayi başe” demek de aynı kapıya çıkar.Ya da bir Erzurumluya “Neydirsen Gardaş” demek de.Üç davranış türünde de aynı lütufkar bakış aynı riyakar gülümseme…Mantıksız geldiyse gözünüzde canlandırın,anlarsınız..İki tarafta da hem söyleyen hem söylenen,hem imleyen hem imlenen,hem bilgi-iktidar mekanizması hem sözce kendiliğinden,adeta itkisel olarak bunu yapar.Irkçılık sıradan bir olgu gibi,fark ettirmeden işler…

    Elbette zenci olayı bunun çok ötesindedir.Her dilde tüm kötücül çağrışımla siyah rengiyle özdeşleşir.Şiire sanata dahi bu şekilde yansır.(Savaşın kartalı(siyah) Barışın güvercini(beyaz) Beyaz bayrak barışı temsil eder,beyaz en hızlı kirlenen renktir.Yani hızlı siyahlaşan.Beyazın beyazlığı beyaz olmasından değil siyaha en uzak renk olmasından gelir ve bu yüzden değerlidir.Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.Dil ise zaten kendiliğinden yapılanmıştır.Dilin kurmaca gerçekliğinden çıksak dahi Saussurecü yaklaşımla düşünürsek başka bir dile,başka bir bilgi-iktidar mekanızmasına çarpar başka bir (F)aşist imleme ekonomisine çarparız..Çünkü zencinin derisini soyan bir zımpara değil,beyaz gözlerdeki beyaz bakışlardır.Ama asla siyah değil,siyah rengini bu incelemede hiçbir kötücül anlamda kullanmamaya gayret edeceğim.

    Peki zenci bu durumda ne yapar.Fanon’a göre o da kendi bakışıyla kendi derisini soyar.Siyahlığından iğrenir,bir beyaz olmak ister.Bir beyaz gibi hür ve temiz.Bunun olmayacağını bilir,beyazlardan aldığı her aferin onu biraz beyazlaştırır.Bu yüzdendir ki tüm kameraların kadrajları 32 dişini gösterip bir Çocuk(!) gibi sırıtan zenciyi göstermeye her daim hazırdır.Çünkü bir çocuktur neticede,her şeye rağmen hiçbir şeyin farkına varmaksızın acı acı gülen bir çocuk..Hiçbir zaman kirlenme lüksü yoktur zencinin,çünkü zaten pistir.Çünkü zaten en kirli renge sahiptir…Beyaz olmak ister,ne kadar olabilirse o kadar beyaz.Çünkü vazgeçmenin renginidir kahverengi.(Hüseyin Köse) Vazgeçer zenci,derisinden,onunla aynı deriye sahip olan kendi soydaşlarından utanır.Bir zenci bir zenciyi arzulamaz,ancak ötekinin arzuladığı beyazı arzular bu yüzden.Bu yüzdendir zenci film izlerken beyazı öldürmek için gelen zenciden nefret eder.Ölmesini ister,kendini beyazla özdeşleştirir,onunla katarsis yaşar..

    ZENCİ VE CİNSELLİK

    Zenci penisinin büyük olduğunu hepimiz bir yerlerden duymuşuzdur.Ya da zihnimiz bizatihi bu nicelikselliği siyahlığın çağrıştırdığı vahşet yoluyla algılarımıza zerketmiştir.(araştırmalar bunun böyle olmadığını gösterse de) Örneğin zenci futbolcular için sık sık şu espriler yapılır; “O zaten her zaman 30cm ofsaytta” Buradaki 30cm her nedense birçoğunun diline dolanmıştır.Sanırım ülkemizin Weber Eşiği 30cm’den başlıyor.Bunu kolektif bilinçdışıyla bağdaştırmak saçma olur,niteliksel olarak belki ama niceliksel olarak kolektif bilinçdışının rolüne inanmıyorum.Evet siyahlık çağrışımları;siyah-kötü-karanlık-vahşet-acı-seks-bozma-büyük penis…Belki Jung böyle bir serbest çağrışım yöntemi izleyebilirdi,geçelim.. Hikayenin bir kısmı gerçek bir kısmı uydurmadır.Şimdi büyük penis imgesi esasında alıştığımız bir imge. Fakat bir gün öyle bir şey oldu ki bu büyüklük imgesinin kadın zencinin beyazın zihnindeki fenomeni karşısında dehşete düştüm.Arkadaşım bir gün abisinin bir seks macerasını anlatıyordu,hikayeye göre abisi zenci ile girdiği ilişkide zencinin vajinası adeta vakum gibi penisi içeri doğru çekiyormuş.Bu hikaye bana başlangıçta saçma gelmişti,şimdi ise gelmiyor.Şu anda olayın maiyetini daha iyi anlıyorum.Zenci kadın-derinlik-siyah vajina-kuyu-düşme-çekme…İşte bu olayın bilinçdışındaki birkaç imgesi.İlk defa siyah derili bir ilişkiye girecek beyaz bir erkekte olması muhtemel sanrılar.Çünkü zenci Fanon’un deyimiyle insan değildir(insanlara göre) Erkeğin zihnindeki meşhur mağara imgesi bu kez en yüksek dozda kendini var ediyordu.Adeta erkeğin dışarıdanlığını bir vakum gibi hem kendi azametine çekiyor hem de felaketiyle beyaz adamı zelzeleye tutuyordu.Bu arzunun bilinçdışındaki kaynağı nedir;”Negrofobi!” Belki fakat sadece bu değil…Hikayeye devam ediyorum(buradan sonraki olaylar o anda bizle beraber aynı odada bulunan olayı dinleyen bir arkadaşın sonradan bize anlattıklarından derlenmiştir) Bu olaya kadar zencilere yönelik hiçbir fantezim yoktu.Hatta olayı şaşkınlıkla dinledim,daha önce kendimi bir zenciyle hayal dahi etmemiştim.Fakat vakum hikayesi beni gerçekten çekti.Freud’un deneylerinde zencilerden korkup histeri krizine tutulan fakat zenci kelimesi geçtiği anda dahi çağrıştırdığı vahşi fantezilerle orgazm olan kadındaki gibi bir çeşit “Vahşetin Çağrısı”nı duyumsadığımı hatırlıyorum..Vakum,kuyu,bir kadında kaybolmak,içe çekilmek,içkinleşmek,bir kadın tarafından kadın organıyla becerilmek..Zihnim gerçekten beni yanıltıyor muydu bilmiyorum ama o anda hiç duymadığım bir hisse kapıldığımı hatırlıyorum.Aradan birkaç gün geçti.Bütünlemelerde bir zenci kadın bana sınavla ilgili yarım-yamalak bir Türkçeyle bir şeyler sordu. Sınavın başlamasına az kalmıştı,çalışmamıştım ama ona nedense bilmediğim halde bir şeyler söylemeye başladım.Biliyormuş gibi davrandım,arkama oturup kopya vereceğimi söyledimNedeni bir zenci tarfından bilgisiz görülmeme isteği mi,yani bir ego mücadelesi mi olduğunu bilmiyordum.Diğer taraftan ona kur yapmak için,iyi görünüp onu kendimce avlamak için mi olduğunu da bilmiyordum.Sınavda ara ara kağıdımı açtım,zenci kıza kur yaptım.O beni vakum gibi çekiyordu,bense bu sam yeline kapılıp gidiyordum.Sınav bitti teşekkür etti,elimi sıktı.Eli terliydi.Düşündüm niçin? Niçin terlemişti,o bir kadındı ve zenciydi.Değil mi ki derisi güneşi emmek için siyahtı? Onlarda ter bezi daha fazlaymış.Google’dan aradım ve buldum.Fakat niçin aradım.Aramamın sebebi zenci olması mıydı? Terlemesi mi? Bu pislik tiksintisi nereden geliyor? Diyordu Artaud? Yoksa Foucaltcu deyimle histerikleşmiş sekssiz bir seksin bilgi istencinden mi? Ya da Proust’taki entegre olmuş sekslerin altında fokurdayan cinsellikten mi? Bilemiyorum.

    ZENCİ VE PORNO

    Pornolardaki zenci imgesine girmek istiyorum.Fanon yaşadığı dönemde hem porno sektörü,hem pornolardaki hayal gücü bu kadar gelişmediğinden konuya dahil etmemiş.Fanon’un siyah erkek,beyaz kadın ve beyaz erkek siyah kadın imago’sunun ters yüz edilişini faklı bir şekilde ele almak istiyorum.Pornolarda en sık duyduğumuz cümlelerden biri “so big”dir. Hemen her pornoda penis boyu küçük de olsa bu cümleyi duyarız,fakat bunun zenci erkek beyaz kadın pornolarında müsavi derecede olmadığını söyleyebilirim.Beyaz erkeğin penisine atfedilen “çok büyük” iltifatı esasında onun bir penis boyu saplantısını gözler önüne serer.Neticede pornolar beyazların ülkesinde çekilir,beyazların büyüklük algısı normal bir penis boyu algısının dönüştürülmesi yoluyla beyaz adamın saplantılarını azaltacak şekilde inşa edilir.Peki ya siyah adamın pornodaki yeri nedir.Beyaz kadın siyah adamın penisiyle karşılaşır ve yüzünde sadece ufak bir gülümseme vardır;”Zaten bunu bekliyordum” Çünkü zenci onun gözünde yürüyen bir penistir.Zaten penisi olması gerektiği gibidir.Çünkü Fanon’un dediği gibi batının gözünde zenci yürüyen bir fallustur.Bir organdır sadece.Bir büyüklüktür,bir vahşettir,acılı seks fantezilerinin bir nesnesidir.Siyah bir dildodur sadece.Araştırmalar her ne kadar zencilerin penis boyunun beyazlarla eşit olduğunu gösterse de beyaz adam buna asla inanmaz.Çünkü kendi bilincinde vahşeti çağrıştıran bu insanın penisi elbette bir “eşeğinki” kadar olmalıdır.Çünkü zenci yarı homo sapienstir.Maymundan sonraki evredir onun gözünde.Evrim şemasının insandan birkaç basamak öncesine aittir o…İşte Fanon “Zenci insan,insan değildir” derken tam da bunu kasteder.Zaten batı erkeğinin onu iğdiş etmesindeki temel sebep penisindeki büyüklüktür.Çünkü her zenci iflah olmaz bir erkeklik salgılar beyaza göre.Onunla asla penis boyunu yarıştıramaz,zenciye göre yarı erkektir o..Bu yüzdendir nefretinin en büyük sebebi,bu yüzdendir ki onu sürekli iğdiş etme telaşesi içindedir.Bu yüzden “Bafetimbi Gomis” her daim 30cm ofsayttadır der Bein Sports’un kahvehane halkı..Onları, onlarda en kıskandıkları yönleriyle vururlar.Begsoncu deyimle Gülme’nin tüm kötücül eylemleriyle gülerler onların üzerine.Esasında dalga geçtikleri yalnızca kendi penislerinin küçüklüdür,lakin onların penis büyüklüğü bir bozukluk,bir vahşilikmiş gibi dalga geçerler..

    LACAN VE FANON

    Fanon her nedense Lacan’a çok az değinmiş.Değindiği yerlerde ise esasında doğru yerde durup Lacan’a yanlış bir gözle bakmış.Halbuki Lacan’ın Freud’un terimlerini yeniden yorumlayıp geliştirmesi gibi bir girişime,kendisi Lacan terimleri üzerinden zenci sorunsalına giden biraz çetrefilli de olsa bir yol yapabilirdi.O halde ben bu iki değerli düşünürü bir araya getirmeye çalışacağım,bu noktada ikisinin de kavramlarını aşındıracağım;Öyleyse Lacan’ın ruhsal yaşamın üç psişik düzlemini ele alarak başlayalım;
    İmgesel Zenci: insan kendini ancak dilde,
    yani Öteki'nin nezdinde gene Öteki tarafından ona
    dayatılan bu yabancı ortamda, kendine yabancılaşmış)
    olarak imleyebilir, Fanon buna katılmaz.Çünkü ona göre zenci sorunu diğer öteki sorunlarından çok farklıdır.Yahudiler,eşcinseller,trans bireyler şüphesiz bu yabancılaşmanın başat öznesi,gerçek öznenin de başat ötekisi olarak imlenebilir.Onlar bu toplumda kendilerine dayatılan düzeni kabul etmedikleri için ötekileştirilmiş,sonrasında “dil”in bilinçdışı işleviyle kendilerine yabancılaşmışlardır.Burada söz konusu olan virtüel bir yapı vardır,bir yapaylık,kısmen bilinçli bir süreç.Oysa zenci sadece dilde değil görünüşü itibariyle (ötekinin bilinçdışında)oluşturduğu imgesiyle doğal bir ötekileşmenin kısmi bir nesnesi olmuştur.Zenci sadece kelimelerle ve sadece özne tarafından değil;mensup olduğu zenci topluluklar ve hatta kendisi tarafından da (pis)zenci olarak görülür.Ve siyah olsun beyaz olsun her insan onları gözleriyle bir nevi rendeler,derisini söküp atmak ister.Bu imgeler de yine yine Lacan’ın deyimiyle bilinçdışında bir dil gibi yapılanıp adeta insan zihnindeki(insan çünkü zencilerde de böyledir) tüm kötücül çağrışımlarla bir dil gibi baştan başa kuşatılmıştır. Bu hem içeriden hem dışarıdan bir kuşatmadır.Deleuze’cu çokluk kavramında olduğu gibi bu ötekileşme bizatihi ortadan başlar.Ne belirli bir sistematiğin ürünüdür;ne de salt kendiliğinden oluşan bir negrofobluk..Burda öteki salt öteki tarafından değil,zencinin kendi kendine dayatmasından bahsedersek Lacan’cı kuramın Fanon tarafından yıkılmasa dahi oyulduğunu söyleyebiliriz.Zihin salt beyazın karşısına siyahı dikerek orada konumlanmış,öteki değil adeta bir “ var olmayan” fenomenine dönüşmüştür. Lacan’ın Kadın Yoktur’una binaen;Zenci yoktur! Yine Lacancı kuramın en çok ses getiren “Ayna Evresi” kuramından yola çıkabiliriz. Lacan’a göre bir yetişkin aynaya baktığında kendinin farkındadır.Fakat bir çocuk aynadaki varlığın başka bir varlık olduğunu düşünür.Ayna ile bütünleşmez.İşte zenci tam da bu noktadadır.Ve tüm ömrü boyunca bu noktada kalacaktır.Aynayla tüm ömrü boyunca bir kez bile özdeşleşmez,çünkü bedeni ve rengi bir beladır.Aynada tek gördüğü şey beyaz olmamanın yarattığı hezeyan,onun ruhuna giydirilmiş çürük bir kılıftır.Kendi bedeni değildir,aynadaki kendi değildir.

    İşte beyaz maske olayı budur.Maske için ne Jung’un Personasına başvurmaya ne tiyatro terimleriyle konuşmaya gerek var..Oscar Wilde’e kulak vermek yeterlidir;”Hayat zaten bir tiyatrodur,roller kötü dağıtılmıştır” Zenciye kötü bir rol düşmüştür,siyah olmanın cezasını çekecektir..Peki bu roller nasıl değişir? Nasıl yaşanabilir bir dünya yaratılabilir.Biraz bunun üzerine düşünelim…

    DÜNYAYI BİLMEK DEĞİL DÜNYAYI DEĞİŞTİRMEK! MESELE BU!(FANON)

    Bilmek elbette ki yetmez.Bildikçe ölüyoruz hem niçin bilelim.Bilinçte bir kez var olan bir daha asla yok olmaz diyor Bergson.Peki vaz mı geçeceğiz? Üzerini m örteceğiz,görmezden mi geleceğiz? Elbette hayır.Unutmak asla insanın elinde değil.Siyahın anlamlarını değiştirmek,yeni bir bilinçdışı yaratmak da..Yine de çıkış yolunu yine Bergson gösteriyor.İnsanlar artı ve eksi terimlerle düşünmeye meyillidir.Bunu öncelikle aşmak gerek,düşünceyi bir çokluğa yaymak zaman zaman Spinoza gibi etrafından dolaşmak gerek.Bergsona göre insanlar doğa farkının olduğu yerlerde derece farkları görürler.Zenci meselesi tam da böyle bir meseledir.Zenciyle beyaz arasında derece farkı değil yalnızca doğa farkı vardır.Burada yanılsamanın kaynağı yine zekanın derinliklerindedir.Yok edilemez ancak bastırılabilir. Bu eğilime ancak “Sezgi” ile karşı koyabiliriz.Çünkü sezgi doğru ve yanlışı ayıracak ölçütleri zekaya iletir.Zeka ise problemi ortaya koyar.Problemi bulunca gerisi eminim ki kolay olacaktır ve insanlar bununla başa çıkabilcek,yaşanabilir bir dünya yolunda ilk adımı atacaklardır.Zencilere siyahi demek lütfunda bulunmak,engellilere engelsiz diyip riyakarlıklarını gizlemek,yüreğimiz kömür “KARA”sı ya da bugün “AN KARA” demek yerine gerçek “AN”ı yakalayıp akla karayı doğa farkı bakımından ayırmasını öğreneceklerdir..

    Yazının yetersiz ve kopuk olduğunun farkındayım.Bu sadece bir kısmıdır.Kaynakça vereceğim,gerisini size bırakıp bu yazıyı bitirme tezi yapmak için devam edeceğim…
    KAYNAKÇA
    SİYAH DERİ BEYAZ MASKELER/FRANTZ FANON
    BERGSONCULUK/GİLLES DELEUZE
    ŞAİR VE TAİFESİ/HÜSEYİN KÖSE
    FOUCAULT/GİLLES DELEUZE
    FALLUSUN ANLAMI/JACQUES LACAN
  • 453 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Kitap, 1607 yılının Kasım ayında, bugünkü ABD topraklarındaki bir limana yanaşan ve içinde sadece erkeklerin bulunduğu üç gemiden inen insanların bu topraklara ayak basmasıyla başlıyor. Ve bugün tüm dünyayı etkisine almış bir süper güç olan ABD'nin 1607 yılından başlayıp, 1950 'li yıllara kadar olan yaklaşık 350 yıllık tarihini anlatıyor.

    Öncelikle şunu söylemeliyim. Kitap, sanki tarih kitabı değil de, bir hikaye veya bir masal kitabı gibi müthiş bir akıcılıkla yazılmış. Olayları derinlemesine ve çok kapsamlı bir şekilde anlatmasına rağmen kesinlikle sıkılmadan ve müthiş bir merak içerisinde okunuyor.

    Bu geçen 350 yılda, bu topraklarda yaşanan olumlu ve olumsuz tüm olaylar sırasıyla aktarılıyor. Toprakların fethi, katliamlar, kölelik, demokrasinin tüm aşamaları, savaşlar, siyasi , sosyal , dini değişimler, sanayii ,endüstri, tarım ve ekonomi alanlarındaki tüm gelişmeler, teknolojik icadlar ve bunların günlük hayattaki kullanıma geçirilme aşamaları...kısaca söylemek gerekirse, sadece ABD'nin değil neredeyse tüm insanlığın bu süredeki her yönden ilerleme ve gelişmesi de anlatılıyor.

    Peki bütün bunlar nasıl başlıyor derseniz, maalesef ki bütün bunlar, katliamlarla başlıyor. Üç türlü katliamla. İnsanların ( yerliler dediğimiz Kızılderililer), hayvanların (kürk ticareti için) ve ormanların (kereste ticareti için) katledilmeleri her şeyin başlangıcı oluyor bence.

    Koloni dönemi, bağımsızlığın sağlanması ve arkasından birliğin oluşturulması, demokrasi, siyasi ve sosyal kişi halk ve özgürlükleri, ekonominin temel yapısının kurulması, insanların refah düzeyini artıran sanayii , zirai ve endüstriyel gelişmeler ve bu konulardaki sayısız yeni icadlar, İç savaş dönemi, nihayetinde dünyaya son şeklini veren iki büyük savaş ve dünyadaki en büyük güç olmanın hikayesi. Ve daha ne ayrıntılar. Çoğunu aylar boyu araştırmaya kalksak bile bulamayacağımız müthiş bilgiler.

    Genelde incelemelerimin mümkün olduğu kadar spoiler içermemesine dikkat ederim. Ama burada herkesin affına sığınarak üzerinde çok düşündüğüm iki bilgiden bahsedeceğim. Bunlar kitaptaki bilgilerin belkide sadece on binde biri bile değildir ama ben burada paylaşmak istiyorum.

    Bunlardan birincisi, başkanlık seçimlerinde bir kişinin iki dönemden fazla seçilmeme meselesi. Çok ilginçtir ki biz bunun yasak veya yasaya aykırı olmasından dolayı olduğunu biliyorduk. Oysa bu durumun, ikinci dünya savaşı yıllarında başkanlık yapan Franklin D. Roosvelt'e kadar geçen yaklaşık 150 yılı aşkın bir sürede sadece ilk başkan George Washington'dan kalma bir geleneğin eseri olduğunu kitaptan öğrendim. Düşünebiliyor musunuz bu süre zarfında hiç bir başkan, yasal hakkı olduğu halde , gerek kendi isteğiyle gerekse de partisinin isteğiyle bu geleneğe bağlı kalarak üçüncü defa başkan olmak istemiyor. Bu durum, ülkemizdeki, ölene kadar siyasi parti başkanı olarak kalmak veya ölene kadar iktidarda kalma hırsı içindeki siyasileri düşününce insana çok ilginç geliyor değil mi?

    İkinci bahsedeceğim bilgi ise, ABD nin bağımsızlık mücadelesine başlamasına esas olan çaya konulan vergi konusu. Eğer İngiltere kralı 1770'lerde çaya o vergiyi koymasaydı veya koyduğu vergiden vazgeçseydi, bugün dünya üzerinde ABD isminde bir devlet olur muydu ? veya o durumda, bugünkü dünya düzeni nasıl olurdu acaba ? sorusudur. İnanın bana kitabı okurken bu konu sık sık aklıma geldi. Buradan şunu anladım ki tarih bazen çok basit olaylarla değişiyor.

    Kitap hakkında çok daha fazla yazmanın gereği olduğunu sanmıyorum. Yazdıklarım kitap hakkında yeteri kadar bilgi veriyor sanırım.
    Ben, özellikle tarihe meraklı olanların, ayrıca da bugünkü dünya düzenine nasıl gelindiğini merak edenlerin mutlaka ama mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ve herkesin de bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum.
  • 360 syf.
    ·4 günde·Beğendi·6/10
    Öncelikle kapak tasarımı bi harika ya! Sanırım sırf bunun için bile birçok rafta yerini almıştır :) Konusuna gelince, Rachel adında alkolik ve saplantıları olan, her gün bir trene binip dışarıyı izleyen ve bu gördüklerinden kendince dünyalar yaratan bir kadının yaşamına tanık oluyoruz. İlk sayfalar birçok insana sıkıcı gelebilir. Çünkü öyle hunharca yeni olaylar olan kitaplardan değil. Bir trene biniyorsunuz ve etrafı izliyorsunuz. İzlediğiniz insanlara kendinizce yaşamlar hayal ediyorsunuz. Bu sırada da Rachel’ı biraz tanımış oluyorsunuz.

    Sonra, o “cumartesi” gecesinden sonra olaylar hız kazanmaya başlıyor. Rachel bir anda kendini haftalardır tren penceresinden izlediği bu çiftin hayatında buluveriyor. Kitapta kaybolan birisi var ve siz sürekli olayları kendi kafanızda kurmaya başlıyorsunuz. Herkesten, her şeyden şüpheleniyor, tam olarak ne olduğunu öğrenmeden uyumak istemiyorsunuz. Ben kitabın sonunu tahmin edebilenlerden oldum :) Çünkü aşağı yukarı böyle kitaplarda ne olacağı bellidir, yani beklemediğiniz bir sonuç çıksın diye uğraşır yazar ki kitap sizi şoka soksun. Sanırım bir gün polisiye falan yazarsam yapacağım şey şu olacak; olayları tam da herkesin tahmin ettiği gibi sonlandıracağım ki işin içinde bir bit yeniği arayan okurlar dumura uğrasın :D

    Kitapta en sevdiğim ayrıntı Rachel’ın uğradığı hafıza kayıplarıydı. Böyle ayrıntıların olduğu kitaplara bayılırım! Ama bir yandan da bu yönüyle bana Ahmet Ümit’in Sultanı Öldürmek kitabını hatırlattı. Şunu söyleyebilirim ki Sultanı Öldürmek’te kat kat daha fazla heyecanlanmış, kat kat daha büyük bir zevkle okumuştum. Yani bu tarz bir kitap okumak istiyorsanız bence Trendeki Kızdansa Sultanı Öldürmek’i tercih etmek daha yerinde bir seçim olacaktır.

    Ben kitap okumaya aç olduğum bir dönemde okuduğum için mi yoksa normal bir zamanda okusam da öyle olur muydu bilmiyorum; ama hızlıca okuyup bitirdim ve bana akıcı geldi. Ama dediğim gibi özellikle başları biraz sıkabilir, ben sıkılmadım. Zaman zaman fazlasıyla heyecanlandım. Kendimi öyle bi kaptırmışım ki kitap bittiğinde “hepinizden nefret ediyorum” modundaydım. Kesinlikle haksızlık etmek istemiyorum, okunmayacak bir kitap değil ama yapılan aşırı övgülere bakıp da çok yüksek bir beklentiyle okursanız sizi tatmin edemeyecek bir kitap. Benim gibi çok merak ediyorsanız, indirimden alıp bir şans verebilirsiniz bence.

    daha fazlası için: http://biposetkitap.blogspot.com.tr/...ns-kitap-yorumu.html