• Bütün insanlık tarihinde ölmemiş tek kişi bulunsaydı, ona bakıp ben de ölmeyecektim. Ama ne yapayım ki örnek yok, suç benim değil, öleceğim herkes gibi...
    Aziz Nesin
    Sayfa 17 - Adam Yayınları 4.Basım Ekim 1992
  • 1

    Hayatı bir gömlek gibi sıyırsam mı üstümden?
    Yüreğimde, kuyruğunu bırakıp giden bir kertenkelenin tedirginliği
    Ya da yollar, yollar, yollar boyunca
    Bastırıp dursam mı yarama ellerimi?
    O kadar kolay değil unutmak
    Ölüm bile istemez olur adamı gün gelir
    Son anda göze ilişen bir çiçek,
    Uzaktan duyulan bir çocuk sesi...

    Kan mı tutuyorum avuçlarımda?
    Yoksa ufaladığım güllerden mi?
    (nerden geldi bu kırmızılık?)
    Ölüme en uzak bildiklerimiz bir bir ölüyor.
    Mezarlığa giden yolda ayak izlerimiz çoğalıyor.
    (Nerden geldi bu karamsarlık?)
    Bağırıp çağırmayı o ölülerin anılarına yakıştıramıyorum
    Söylevleri de dinlemiyorum artık
    Sen ölmedin, yaşıyorsunları...
    O ölüleri yaşatacak olanların çoğu
    Kapılarını erkenden örtüyorlar akşamları.

    O kadar kolay değil kurutmak
    Yaşlarla dopdolu gözlerini anaların
    Yumruklarımız bir bayrak gibi dalgalansa da
    Bakışlarımız uzak bir yerde, dişlerimiz kenetli...
    Ölümse eşikte soluk soluğa
    Ve nicedir silah sesleri boğuyor
    Bu dünyanın en güzel sözlerini.

    2

    Her yazdığım şiiri son kez okuyup, sonra yakmak isterim
    Ya da son bir şiir yazıp, bırakıp gitmek
    Beynimde yaralı bir cırcır böceği var
    Tek dileği, bir türkü daha söyleyip ölmek.

    3

    Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık
    (Başkalarının değil, kendi ölümümü)
    Şurda bir silah patlasa, onun önüne ilk atılacak olan benim
    Şurdan bir tren geçse, ancak beni ezer bu dünyada.

    4

    Belki bu, kapanan bir dönemdir hayatımda
    Bilmiyorum belki de hayatımdır kapanan
    Belki ölür, bir kurt olurum kırmızı bir elmanın içinde
    Yaşarım ya da, ve taşırım o kurdu ölünceye dek yüreğimde.

    5

    Ölümle hayatın arasında bir yer varsa ben oradayım
    Bekliyorum, gökyüzüne doğru açmayarak ellerimi
    Ve bilmeyerek neyi beklediğimi.

    6

    Sözcükler taşa dönüşüyor boğazımda
    Ve sular akıyor dört bir yanımdan iğrendirici, bulanık
    Herkes o sulara girip yıkanıyor güle oynaya
    Ben mırıldanıyorum: şiir yazmayacağım artık!

    Beynimdeki yaralı cırcır böceğini usulca elime alıyorum
    O bulanık sulara atıyorum

    7

    Beni bir denizin kıyısına bırakın
    Bir portakal ağacının dibine ya da
    Ne olur, onun dallarına uzanıp kalayım

    Belki yeniden bulurum türkümü
    -o yitirdiğim türkümü
    Bütün bu sözler benim değil çünkü

    Beni bir denizin kıyısına bırakın
    Bir çakıl taşının içine gömün orada
    O zaman ölmüşsem bile ağlamayın

    Deyin: -son türküsü ölümdü!

    8

    Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarlarından
    Benim ol, ve beni bir gecede yeniden doğur, derim ona
    Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
    Bir gecede sevgilim, sabahında anam ol
    Sana hiç dokunulmamış şiirler söyleyeyim.
    Seni, uçurumun kenarında tutunduğum dal bileyim.

    9

    Geceydi.
    Aldı başını avuçlarına.
    Serdi sonra kucağına,
    Bugüne dek yazdığı bütün şiirleri
    Gün ışıyana kadar hepsini bir bir okudu.

    Sabahtı.
    Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
    O, bunu da tersinden anladı
    Kibriti çaldı,
    Yazdığı bütün şiirlere.

    Sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
    uzun uzun ağladı...

    10

    Uzun bir şiirin son dizesindeyim
    Bir sağnağın son damları kaldı içimde
    Bağıracak gücüm yok, fısıldasam kimse duymuyor
    Sokaklara çıkıyorum ellerim yüreğimde
    Benim gördüğüm şeyleri kimse görmüyor.

    Bir nehir denize kavuşuyor düşlerimde
    kanım damarlarımdan sessizce çekiliyor
    Bir şeyler sorup, yanıtlıyorum kendi kendime:
    -Ölümün olmadığı o ülke nerde?
    -Ölümdür, ölümün olmadığı tek ülke!

    Uzun bir şiirin son dizesindeyim.

    Artık yeni bir şiire başlayabilir miyim?

    11

    Bitiriyorum burada
    Bütün silahlarımı içime akıtarak
    Beni bu hayata bağlayan halat, gitgide inceldi
    Ve gitgide soldu yüzüm
    Aramam gereken dostlarımın adreslerini unuttum.
    Ay ışığı alnıma vurmuyor geceleri
    Yıldızlara artık bakamıyorum.

    Bitiriyorum burada
    Bütün işlerimi görmüş gibiyim
    Yazmış gibiyim bütün şiirlerimi
    Bakıyorum tamamlanmış bir yapıya
    Artık sevmiyorum dalgalı denizleri
    Kuşların kanat çırpışları da içimi gıcıklamıyor
    Beklemiş gibiyim yıllar boyu
    Bulmuş gibiyim özlediğimi.

    Bitiriyorum burada
    Boğazımda patlamamış bir çığlık
    Bağırmak, ağlamak yok artık
    Uzun bir şiirin dizelerini bir bir yaşadım
    Uzun bir şiir oldu hayatım
    Ben niye kimselerin ağlamadığı yerlerde ağladım?
    Kopardığım çiçeklerden niye hep kan fışkırdı?
    Ben sokağa çıktığımda kapılar kapanır,
    Anneler içeri çekerlerdi çocuklarını
    Irmak aktı denize, yaprak toprağa düştü
    Bana çakıl taşları, bana kuru dallar kaldı.

    Bitiriyorum burada

    Artık hiçbir şey sorma.

    12

    Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    Sesini arıyor şimdi, unutulmuş bir yazın kuruyan dallarında
    Masasını topluyor, kitaplarını, sigarasını
    Yazı makinasını kapatıyor usulca

    Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    Onu artık kim sorar, kim anımsar?
    Soluk dergi sayfalarında kalmış birkaç şiiri
    Nasılsa bir yerde su eritir, ateş yakar.

    Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    Bir portakal çiçeğinin koynundaydı doğumu
    Karlarına gömülürken dumanlı bir kentin
    Belki bundan, uzak bir denizin inleyişleri duyuldu

    Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    Bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı
    Sevdi çoğu insanı, tükenircesine sevdi
    Çoğu sevgisinde yanıldı

    Sorarlarsa, onun karların üstüne düştüğü yerden
    Bir portakal ağacı fışkırdı, dersin
    Kanı özsu oldu, dallara yürüdü

    Öldü dersin,
    Ölümü uzun bir gülümseyişe dönüştü.
  • 1

    Hayatı bir gömlek gibi sıyırsam mı üstümden?
    Yüreğimde, kuyruğunu bırakıp giden bir kertenkelenin tedirginliği
    Ya da yollar, yollar, yollar boyunca
    Bastırıp dursam mı yarama ellerimi?
    O kadar kolay değil unutmak
    Ölüm bile istemez olur adamı gün gelir
    Son anda göze ilişen bir çiçek,
    Uzaktan duyulan bir çocuk sesi...

    Kan mı tutuyorum avuçlarımda?
    Yoksa ufaladığım güllerden mi?
    (nerden geldi bu kırmızılık?)
    Ölüme en uzak bildiklerimiz bir bir ölüyor.
    Mezarlığa giden yolda ayak izlerimiz çoğalıyor.
    (Nerden geldi bu karamsarlık?)
    Bağırıp çağırmayı o ölülerin anılarına yakıştıramıyorum
    Söylevleri de dinlemiyorum artık
    Sen ölmedin, yaşıyorsunları...
    O ölüleri yaşatacak olanların çoğu
    Kapılarını erkenden örtüyorlar akşamları.

    O kadar kolay değil kurutmak
    Yaşlarla dopdolu gözlerini anaların
    Yumruklarımız bir bayrak gibi dalgalansa da
    Bakışlarımız uzak bir yerde, dişlerimiz kenetli...
    Ölümse eşikte soluk soluğa
    Ve nicedir silah sesleri boğuyor
    Bu dünyanın en güzel sözlerini.

    2

    Her yazdığım şiiri son kez okuyup, sonra yakmak isterim
    Ya da son bir şiir yazıp, bırakıp gitmek
    Beynimde yaralı bir cırcır böceği var
    Tek dileği, bir türkü daha söyleyip ölmek.

    3

    Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum artık
    (Başkalarının değil, kendi ölümümü)
    Şurda bir silah patlasa, onun önüne ilk atılacak olan benim
    Şurdan bir tren geçse, ancak beni ezer bu dünyada.

    4

    Belki bu, kapanan bir dönemdir hayatımda
    Bilmiyorum belki de hayatımdır kapanan
    Belki ölür, bir kurt olurum kırmızı bir elmanın içinde
    Yaşarım ya da, ve taşırım o kurdu ölünceye dek yüreğimde.

    5

    Ölümle hayatın arasında bir yer varsa ben oradayım
    Bekliyorum, gökyüzüne doğru açmayarak ellerimi
    Ve bilmeyerek neyi beklediğimi.

    6

    Sözcükler taşa dönüşüyor boğazımda
    Ve sular akıyor dört bir yanımdan iğrendirici, bulanık
    Herkes o sulara girip yıkanıyor güle oynaya
    Ben mırıldanıyorum: şiir yazmayacağım artık!

    Beynimdeki yaralı cırcır böceğini usulca elime alıyorum
    O bulanık sulara atıyorum

    7

    Beni bir denizin kıyısına bırakın
    Bir portakal ağacının dibine ya da
    Ne olur, onun dallarına uzanıp kalayım

    Belki yeniden bulurum türkümü
    -o yitirdiğim türkümü
    Bütün bu sözler benim değil çünkü

    Beni bir denizin kıyısına bırakın
    Bir çakıl taşının içine gömün orada
    O zaman ölmüşsem bile ağlamayın

    Deyin: -son türküsü ölümdü!

    8

    Bir sevgilinin yüzü sızar gecenin karanlık duvarlarından
    Benim ol, ve beni bir gecede yeniden doğur, derim ona
    Mezarım ve beşiğim olsun rahmin
    Bir gecede sevgilim, sabahında anam ol
    Sana hiç dokunulmamış şiirler söyleyeyim.
    Seni, uçurumun kenarında tutunduğum dal bileyim.

    9

    Geceydi.
    Aldı başını avuçlarına.
    Serdi sonra kucağına,
    Bugüne dek yazdığı bütün şiirleri
    Gün ışıyana kadar hepsini bir bir okudu.

    Sabahtı.
    Ki sabah yeniden başlamanın öteki adıdır çoğu yerde
    O, bunu da tersinden anladı
    Kibriti çaldı,
    Yazdığı bütün şiirlere.

    Sonra ağlarmışcasına kendi ölümüne
    uzun uzun ağladı...

    10

    Uzun bir şiirin son dizesindeyim
    Bir sağnağın son damları kaldı içimde
    Bağıracak gücüm yok, fısıldasam kimse duymuyor
    Sokaklara çıkıyorum ellerim yüreğimde
    Benim gördüğüm şeyleri kimse görmüyor.

    Bir nehir denize kavuşuyor düşlerimde
    kanım damarlarımdan sessizce çekiliyor
    Bir şeyler sorup, yanıtlıyorum kendi kendime:
    -Ölümün olmadığı o ülke nerde?
    -Ölümdür, ölümün olmadığı tek ülke!

    Uzun bir şiirin son dizesindeyim.

    Artık yeni bir şiire başlayabilir miyim?

    11

    Bitiriyorum burada
    Bütün silahlarımı içime akıtarak
    Beni bu hayata bağlayan halat, gitgide inceldi
    Ve gitgide soldu yüzüm
    Aramam gereken dostlarımın adreslerini unuttum.
    Ay ışığı alnıma vurmuyor geceleri
    Yıldızlara artık bakamıyorum.

    Bitiriyorum burada
    Bütün işlerimi görmüş gibiyim
    Yazmış gibiyim bütün şiirlerimi
    Bakıyorum tamamlanmış bir yapıya
    Artık sevmiyorum dalgalı denizleri
    Kuşların kanat çırpışları da içimi gıcıklamıyor
    Beklemiş gibiyim yıllar boyu
    Bulmuş gibiyim özlediğimi.

    Bitiriyorum burada
    Boğazımda patlamamış bir çığlık
    Bağırmak, ağlamak yok artık
    Uzun bir şiirin dizelerini bir bir yaşadım
    Uzun bir şiir oldu hayatım
    Ben niye kimselerin ağlamadığı yerlerde ağladım?
    Kopardığım çiçeklerden niye hep kan fışkırdı?
    Ben sokağa çıktığımda kapılar kapanır,
    Anneler içeri çekerlerdi çocuklarını
    Irmak aktı denize, yaprak toprağa düştü
    Bana çakıl taşları, bana kuru dallar kaldı.


    12

    Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    Sesini arıyor şimdi, unutulmuş bir yazın kuruyan dallarında
    Masasını topluyor, kitaplarını, sigarasını
    Yazı makinasını kapatıyor usulca

    Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    Onu artık kim sorar, kim anımsar?
    Soluk dergi sayfalarında kalmış birkaç şiiri
    Nasılsa bir yerde su eritir, ateş yakar.

    Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    Bir portakal çiçeğinin koynundaydı doğumu
    Karlarına gömülürken dumanlı bir kentin
    Belki bundan, uzak bir denizin inleyişleri duyuldu

    Dindi türküsü yaralı cırcır böceğinin
    Bir yaşam boyu yarasını sözcüklerin ardına sakladı
    Sevdi çoğu insanı, tükenircesine sevdi
    Çoğu sevgisinde yanıldı

    Sorarlarsa, onun karların üstüne düştüğü yerden
    Bir portakal ağacı fışkırdı, dersin
    Kanı özsu oldu, dallara yürüdü

    Öldü dersin,
    Ölümü uzun bir gülümseyişe dönüştü.
    Ahmet Erhan
    Sayfa 76 - Bilgi Yayınevi
  • Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi.
    Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık:
    “Üçü yirmi geçiyor” diyivermişim.
    Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı:
    “Peki ama nasıl bildin?”
    “Bilmem” dedim. “Dilimin ucuna geliverdi işte.”
    Rahmetli halam:
    “Tesadüf a canım” dedi. “Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.”
    Öbürküler de:
    “Evet” dediler. “Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.”
    İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım.
    Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım:
    “Bire beş var. Bire beş var” diye sayıklıyordum.
    Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat “dan” diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defaki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok… Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi… Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna… Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. “Lamı cimi yok, tozutuyorum” dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.
    İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu.
    Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.
    Hiç unutmam, rapor: “Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahade edildi” diye başlıyordu.
    Bana kalırsa, ben bunu soyaçekme ile izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.
    Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik tak’ları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik tak’ları noktaladı. İçimdeki pandülün tik tak’ları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok.
    İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zaptedip kendisine sindirmiş. Şimdi ben, o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım.
    Bu durumda bana:
    “Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?” diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü… İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim.
    Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır.
    Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen “sen tozutuyorsun dostum” demiştir.
    Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi?
    Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydoss…
    O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden… Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra… Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse.
    Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki… Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten onbeş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.
    Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. “7.11” dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime “Al kalemi” dedim. “Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür.” Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? “Meret yine on dakika ileri gidiyor.” diye tamire kalkışmaz mı?
    Kaç doktor değiştirdim. “Korkacak bir şey yok” diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. “Geçer mi?” diye sordukça, “bilinmez” diyorlar. “Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba.” Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul… Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı?
    Doktor: “Zamanı unut, alakadar olma” diyor. “Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim.” İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?
    Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı… bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir.
    Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.
    Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı.
    Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş… Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur?
    Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktağı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven’in 8’inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel’e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvemet’ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo’yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?… Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi.
    Nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi’ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan… Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco… Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak… İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.
    Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur.
    Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri’den, Dede Efendi’den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı türkçesi konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte:
    Sanma ki saat çalar
    Bil başına tokmak vurur
    diye bizi azarlamaktadır.
    Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm.
    Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavend, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere…
    Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi.
    Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş.
    Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri… Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler?
    Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi… Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik… tak… tik… tak… İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak… tiktak… Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse…
    Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü:
    “Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?” dedi.
    Hem de nasıl… Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.
    Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır… Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum.
    Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde…
    Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız.
    Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde… Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. “On ikiye bir var” diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru… Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt… Saat 11.59’ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocağa bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an’ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın “tık” diye atıvermesi ile oluyor…
    An an’ı kovalıyor, an’lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba Perşembeyi, Perşembe Cumayı sürüklüyor. Kasım, Aralık oldu, Aralık Ocak, Ocak Şubat olacak. Şubat da Mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz… Ah şu vapur bir dursa… İyisi, geri geri gitse… Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı Perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa… Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi…
    Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.
    Vapur, Kızkulesi açıklarında… İşte Salacağa yaklaşıyoruz… Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği… Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy iskelesi.
    Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, “a gelmişiz” diye şaşakalmak…
    Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor…
    Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55’ten 12’ye kadar- dikkatle takibediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehire dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada.
    Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktağına vererek. Zamanın, dolayısıyle yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.
    Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktağında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini…
    Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri… hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim.
    Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz.
    Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte… Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan halaç temposunda… Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tiktakları ile dolu.
    “İşte” diyorum… Bir dakika geçti… İki dakika geçti geçti, üç dakika… dört, beş, altı… bir çeyrek…
    Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:
    Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak.
    Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz… Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi:
    Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir:
    Sonra kafama tokmak vurur gibi:
    “Dan, dan, dan, dan, dan, dan.”
    Onun ilk “dan”ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak… Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk… guguk… guguk…
    Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.
    Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha… bir çeyrek:
    Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygusundan kurtulacağım.
    Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim.
    İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.
    Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim.
    İznimin son günü idi. Saat 12’ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12’ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum.
    Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım.
    Doktor, “Ölmedin” diyor. “Ölsen bunları yazabilir misin?” Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim.
    Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.
    27 Ekim 1953
  • - Fon müziği için http://www.youtube.com/watch?v=hbe3CQamF8k ( Massive Attack - Angel ) -

    Aklına bir şey gelir gülmeye başlar…

    ZEKİ – Bakın aklıma ne geldi. Siz milyonlarca sperm arasından birinci geldiniz ya… Bu yüzden şanslı hissediyorsunuz kendinizi. Belki o milyonlarca sperm arasından tek cenabet sizsiniz ve farkında değilsiniz. Örneğin şu ölüler bence şanslı olamaz. Çünkü onların, milyonlarca sperm arasından tek cenabet oldukları kesinleşti. Sen niye ölmedin de o öldü mesela?… Aa bak şu açıdan bakmadık ama biz… Şu an aranızdaki cenabetleri ben seçiyorum, birde o var. O zaman kimse bu lavukları öldürdüğüm için bana kızmasın lütfen!. Şu an sonuçta burada onları ortaya çıkartıp öldürerek. Toplum adına amme hizmeti yapıyor sayılmaz mıyım? Sikikler haklıysam, haklısın işte desenize. Mantığınız kabul ediyor hala ön yargılarınızı yıkmamaya çalışıyorsunuz. Oğlum bu kadar inatçı olmayın. Görüldüğü gibi size zarar! Bu arada fazla küfür ediyorum diye görünüyor ama inanın küfür etmemek için kendi kendime söz verip… İki gün boyunca küfür etmediğim oldu. Lan zor! Vallahi zor! Sağ kalan olursa denesin. Etrafınızdaki herkes sizi sınıyor arkadaş! Küfür etmeyeceğim diyorum… Bu göt Sami birden çıkıveriyor ortaya... Örneğin göt olarak isminin önüne bir tabir ekledim. Mecbur bu adam götse, göt demeyecek miyiz bu herife! Ne güzel siz yine kurallara uymuşsunuz artı on sekiz yazıyor afişte çocuk getirseydiniz edepli durur muydum bilinmez. Gerçi o kadarda vicdansız değilim… İlk onları öldürürdüm!. En azından, en edepli olarak aramızdan onlar ayrılırdı. İşte Nahre Bey sizin durumunuza ondan acıyorum. Şimdi siz yazarsınız. Toplumdan faydalanıyorsunuz. Sigara içen birini yazsanız sahnede toplum yasak koyuyor. Küfür yazsanız ayıplıyorlar. Lan ne acayip varlıklarsınız siz… Hepimiz sıçıyoruz ama hepimiz işiyor olarak gözükmeyi yeğliyoruz. Harbi sözde düşünen varlıklarız abi biz!. Şimdi ben alelade bir insanım… Diyelim Nahre Bey, siz bugün sağ kurtuldunuz ve bunun senaryosunu yazacaksınız. Nasıl yazardınız makat Sami mi derdiniz göt Sami? Eğer insanı anlatacaksan makat demeyeceksin işte abi. Yapmacıklığa ne gerek var. Madem toplum küfürden, sigaradan bu kadar nefret ediyor. O zaman ne diye çoğunluk küfür edip, sigara içiyor? Hadi önlemek diyelim sence değişen ne var? Dur ben sana söyleyeyim Sami artık göt değil göt oğlu göt olur o kadar. Dur konu dağılmasın… İki gün boyunca küfür etmedim sonra küfürün genelde destek için kullanıldığının farkına vardım. Nasıl mı? Şimdi bir “Susar mısınız?” var. Birde “Göt oğlu götlerin sikik versiyonları susun!.” demek var. Hangisi etkili, seçim senin? Bir örnek daha vereyim “Akıllı ol!” dersin bir de “Akıllı ol sikicem şimdi seni” dersin. İşte koyacaksın ki bunları sahneye veya ekrana millet görecek diyecek ki… Bu herif ahanda bu herif. İyisini, kötüsünü bilecek. Görmeden, duymadan neyin iyi, neyin kötü olduğunu nerden bilir insan? Hadi diyelim dışarıda bunları görüyor yahu iyide bu adam dışarıda gördüğünü sanatta görmüyor. Bahsedilen dünya aynı yani ikisi de aynı dünya? Be amına koyım bu sanatta verilen dünya, hangi dünya? Yok oğlum öyle bir dünya! Şimdi artı on sekizin dibiyim ben değil mi? Lan soru gayet açık ve net artı on sekiz yasağı konulur mu? Konulmaz mı? Söylesenize amına koduklarım. Haklısın diyip alkışlasanıza!.

    Hafiften, korkan seyirciler tarafından
    alkış başlatılır.

    ZEKİ – Ne demiştik küfür destekleyici ondan işte ediyor millet. Normal edepli söyleyince anlamadınız. Ben bu Sami’ye senaryoyu götürdüğümde de çok edepliydim ama anlamadı. Sizce Nahre Bey ben yazar olabilir miyim?. Nahre Bey, lütfen bekleme yapmayın ama…
    YAZAR –

    Silahını tetikler ve Sami’yi vurur.

    yazan - e.a
    5. Bölüm
  • Nasıl başladı, ne vakit başladı, bilemiyorum. Ama ilk belirtiler, dokuz yaşımda iken patlak verdi.
    Misafirlerle bahçede oturuyorduk. Yaşlı bir zat saati sordu. Aksi gibi, kimsede saat yoktu. Eniştem içeri, saate bakmaya koştu. Ben o aralık:
    “Üçü yirmi geçiyor” diyivermişim.
    Bu tutturuşa, önce kimse şaşmadı. Boğazda, geçen vapurlara bakıp zamanı bazen dakikası dakikasına kestirmek mümkündür. Görünürde vapur filan olmadığı anlaşılınca gözler faltaşı gibi açıldı:
    “Peki ama nasıl bildin?”
    “Bilmem” dedim. “Dilimin ucuna geliverdi işte.”
    Rahmetli halam:
    “Tesadüf a canım” dedi. “Attı tuttu işte. Olmaz mı böyle şeyler.”
    Öbürküler de:
    “Evet” dediler. “Tesadüf. Ama bu kadar olur yani.”
    İnsanlar, mantıklarının normal akışına uymayan olayları bu üç hece ile ne güzel ortadan kaldırıverirler. Kahinliğimin sırf bu tesadüfe dayandığı oybirliği ile kabul edildi. Hatta ben bile buna inandım. İnanacaktım.
    Aradan iki hafta geçmiş geçmemişti ki, bir gece, ter içinde yatağımda uyandım:
    “Bire beş var. Bire beş var” diye sayıklıyordum.
    Kalktım. Lambayı yaktım. Dededen kalma ihtiyar duvar saati, bire beş kalayı gösteriyordu. Niye uyanmıştım? Bu sayıklama neden? Saatin bire beş kalayı gösterdiğini rüyada mı görmüştüm. Yoksa, uyku ile uyanıklık arasında mı içime doğdu. Biraz sonra saat “dan” diye biri vurunca kafama tokmak yemiş gibi ayıldım. Hayır. Bu defaki tesadüf olamaz. Başım dönüyor, kulaklarım uğulduyordu. İçimi, tarifsiz bir korku kapladı. O güne kadar benden gizli içime işlemiş durmuş bir saatin tik taklarını, ilk defa o anda duyar gibi oluyordum. Bu tik tak, kalbimin atış temposunda olsa şaşmayacağım. Ama değil. Acele işleyen bir cep saatininkine de benzemiyor. Çok ağır, daha tok… Tıpkı, ağırbaşlı bir pandül gibi… Önce, bir kabus geçiriyorum sandım. Kalkıp elimi, yüzümü yıkadım. O tempo, hala kulaklarımda zonklayıp duruyor. Yalının boş odalarından birine kapandım. Boşuna… Gecelikle bahçeye çıktım. Rıhtıma vuran dalgaların temposu da, şaşılacak derecede içimdeki ölçüye uyuyor. “Lamı cimi yok, tozutuyorum” dedim. Ter içinde yığılmışım. Gelip beni ayıltmışlar, yatağıma yatırmışlar. Boş odalarda ne aradığımı, bahçeye neden çıktığımı sordular. Söylemedim. Hastalıktan, doktordan oldum bittim korkarım. Bunu, bir delilik başlangıcı sanmıştım. Söylemezsem, sanki kendi kendine düzelecekti. Sırrımı, evdekilere açmamakla iyi etmemişim. Belki o zaman bir çaresine bakar, önüne geçerlerdi.
    İlk korkularım yatışınca, bu keşfimden övünç bile duymaya başladım. Saate bakmadan saati bilişim, mektep arkadaşlarım arasında duyuluverdi. Saati olanlar saatlerini düzeltiyor, olmayanlar dersin bitmesine kaç dakika kaldığını benden soruyorlardı. Benim, bu marifetimi bilmeyenlerle bahse girip, sırtımdan para kazanan açıkgözler bile oldu.
    Üniversiteye geçince, bu melekem daha da kesinleşti. Şimdi artık yalnız akreple yelkovanın değil, saniye ibresinin bile kaçta bulunduğunu bildiğim oluyordu. Bir keresinde bir atletizm maçında sekiz yüz metre derecesini daha kronometrörler ilan etmeden bilişim, o zamanki gazetelere bile geçti. Hatta bunun üzerine, zamanın en tanınmış ruh doktorlarından biri, beni arayıp buldu. Birtakım sualler sordu. Saat tahminleri yaptırdı. Sonra doktorlar cemiyetinde, hakkımda bir tebliğ yayınladı.
    Hiç unutmam, rapor: “Süjede, aşırı derecede gelişmiş bir samia ve altıncı his derecesinde bir zaman hafızası müşahade edildi” diye başlıyordu.
    Bana kalırsa, ben bunu soyaçekme ile izah taraflısıydım. Şeceremi araştırdım, bulmadım. Ama soyumda muhakkak zamanla, saatle fazlaca uğraşmış bir insan, ne bileyim ben, bir saatçi, bir muvakkit bulunmalı. Yoksa doktorun dediği gibi, bütün suçu odamdaki duvar saatine yüklemek, bana biraz tek taraflı bir izah gibi geliyor.
    Odamdaki saat, atalarımdan kalma bir duvar saatidir. Tam karşımda, dedemin bir hattı ile büyük babamın üniformalı resmi arasında, sanki onlardan bir şeymiş gibi durur. Dünyaya ilk geldiğimde kulağımın ilk aldığı ses, onun tik tak’ları olmuş. Çocukluğumun, sade çocukluğumun mu ya, gençliğimin de gecesini gündüzünü o saatin tik tak’ları noktaladı. İçimdeki pandülün tik tak’ları da tıpı tıpına tam onun pandülünün temposunda. Öyle ağır, öyle tok.
    İmdi doktorun tezi şu: Normal üstü bir duyma hassam olduğu için şuuraltım, bu pandülün temposunu adeta bir plak gibi zaptedip kendisine sindirmiş. Şimdi ben, o yokken bile onu duyar gibi oluyor, bir yankısı gibi onun temposunu idame ettiriyormuşum. Hasılı, onunla denk işleyen canlı bir saat olup çıkmışım.
    Bu durumda bana:
    “Öyleyse neden çeyrekleri, yarım saatleri, saat başlarını çalmıyorum?” diye sormaktan başka bir şey kalmıyor. Kötü, çok kötü… İster misin büsbütün azıtayım da, sade sorulunca değil, sorulmadan da, tıpkı Telefon Merkezindeki konuşan saat gibi, her geçen dakikayı durmadan söyleyeyim.
    Doktora vız geliyor. Bir sinir doktoru için, saatleşen bir insan kendini at sanan, tren sanan, olmuş bir armut sanan kadar olağandır.
    Sapıklık, böyle böyle başlar. Hangi doktor hastasına resmen “sen tozutuyorsun dostum” demiştir.
    Bunu ben kendi irademle alt edemezsem beni doktor mu kurtarır, ilaç mı, telkin mi?
    Hemen, kesin bir prensip kararı verdim: Bundan böyle saat tahminlerine paydoss…
    O güne kadar lüzumsuz saydığım için hiç saat kullanmazken ilk defa kendime bir sat aldım. Hem de aylı günlü, en modernlerinden… Saati soranlara saate bakmadan cevap veriyordum. Üç dört hafta hiç falso vermedim. Fakat sonra… Tevekkeli, huy canın altında dememişler. Mesela büroda çalışırken biri saati sorsa, unutup kafamdan cevap verdiğim oluyordu. Sonra zamanla insanın içine bir de bityeniği giriyor a canım. Tahmin yapmaya yapmaya ya bu melekem büsbütün körleşirse.
    Arada bir, irademin dalgın anlarından faydalanarak, kaçamak tahminler yapmaya başladım. Günde bir kere mesela. Yahut iki… Kontrolü, kendi saatimle yapmayacak kadar onurluyum çok şükür. Dirseğini bük, kolunu aç, saate bak. Nerede kaldı, verdiğim prensip kararı? Halbuki meydan saatlerinin altından geçerken, insanın gözü pekala yanlışlıkla şöyle bir yukarı doğru kayabilir. Çoğu defa, kendimi tongaya bastırmak istediğim oldu. Bile bile, sırf yanılmış olmak için, 8.15 diye atıyordum mesela. Sonra bakıyorum: Tutturmuşum; sekizi gerçekten onbeş geçiyor. Bütün gayretime rağmen, yine doğru saati bilmiştim.
    Yalnız, hiç unutmam, bir sabah Kadıköy Belediyesinin yanındaki saatin altından geçerken yine böyle kaçamak bir tahmin yaptım. “7.11” dedim. Baktım. Yediyi yirmi bir geçiyor, evet, yirmi bir. Gözlerime inanamadım. Bir sevineyim, bir sevineyim. Dünyalar benim oldu sanki. Kendi kendime “Al kalemi” dedim. “Bugünün tarihini defterine kaydet. Bugün senin normal insanlar sırasına girdiğin mutlu ve tarihi bir gündür.” Fakat sevincim içimde kaldı. Tam o sırada işçinin biri saate merdiven dayamaz mı? “Meret yine on dakika ileri gidiyor.” diye tamire kalkışmaz mı?
    Kaç doktor değiştirdim. “Korkacak bir şey yok” diye yemin ediyorlar. İnşallah doğrudur. “Geçer mi?” diye sordukça, “bilinmez” diyorlar. “Hem bunun size ne zararı var kuzum? Faydaları da caba.” Doğru. Faydasını neden inkar etmeli. Mesela ben bugüne kadar tren, vapur kaçırmış insan değilim. Gece saat kaçta yatarsam yatayım, içimde zilli bir saat kurulmuşçasına sabahleyin istediğim saatte uyanabiliyorum. Doğru işleyişimden de, ayrıca küçük bir böbürlenme duyduğumu saklamayacağım. Bugüne bugün, radyo saat ayarı ile geri kaldığım görülmemiştir. Bunlar iyi. Kabul… Ama zihnimi, benliğimi, şuuraltımı hassas bir anten gibi, alabildiğine zaman kavramına böylesine açık ve uyanık tutmak acaba bir gün, radyomun akümülatörünü yormayacak mı?
    Doktor: “Zamanı unut, alakadar olma” diyor. “Saat kaçsa kaç. Sana ne be kardeşim.” İyi ama, bu sade bir saat işi değil ki birader. Bu, her şeyden önce bir tempo meselesi. Haydi hiç saate bakmadık, saatle, ilişiğimizi kestik diyelim, içimdeki bu tempodan nasıl kurtulmalı? Her an bu tempoyu duymamı, her şeyde ona uyan veya uymayan tempolar aramamı kim, nasıl önleyecek?
    Pandül temposuna uyan her şeye hayran, uymayan her şeye düşmanım. Yavaş giden bir takanın pat patı, döşemeyi kemiren bir kurdun tıkırtısı… bir musluktan şıpırdayan damlalar, tren tekerlerinin ray kesiminde çıkardığı gürültü, dörtnala giden bir atın şakırtısı, gece asfaltta uzaklaşan topal bir ihtiyarın adımları. Bütün bunlar yorgunsam beni bir anda dinlendirir, neşesizsem keyiflendirir.
    Tersine, bu tempoya uymayan seslerden de öylesine sinirleniyorum. Mesela vapurlar. Rıhtıma çarpan dalgaların aralığını bozduğu için bütün vapurlara kızıyorum. Vapur geçip de deniz, sahili art arda, hızlı hızlı dövmeye başlayınca, beni bir huzursuzluktur alır. Çalışıyorsam dururum, düşünüyorsam kafam işlemez olur, oturuyorsam kalkarım, uyuyorsam uyanırım. Hasılı rahatım kaçar.
    Hızlı akan bir nehir de, insana saat temposunu şaşırttırıyor. Üç yıl boyu, içinden böyle bir akar su geçen bir şehirde oturmuştum. Bahar gelip de nehir çağıl çağıl kabarmaya başlamaz mı, içimi, geri kalmış bir saat huzursuzluğu kaplardı.
    Bu pandül temposu öylesine sinmiş ki benliğime, sokakta yürürken adımlarımı bile bu tempoya göre atıyorum. Ne daha hızlı, ne daha yavaş… Sokağa başka biriyle çıkmak istemeyişim, bundan. Nişanlımdan, sırf bu tempo uyuşmazlığı yüzünden ayrıldım. Ben bir adım atarken o iki, üç atabilse yine uyuşacaktık. Adımları küsurlu idi. İki buçuk, iki buçuk. Bu durumda bir insanın ruh temposu benimle nasıl uyuşur?
    Batı müziğini neden seviyorum. Her bestenin atında bir metronom tiktağı sezdiğim için. Geçende Balkan radyolarından birinde Beethoven’in 8’inci Senfonisini dinliyordum. Üstadın, metronomu bulan Maelzel’e armağan olarak, ritmik metronom temposunda çalınsın diye bestelediği o ikinci mouvemet’ı, o her dinleyişimde kendimden geçtiğim caanım Allegrotto Scherzendo’yu herifler tutup da Rubato çalmazlar mı?… Yakalayıp radyoyu yere çalasım geldi.
    Nefesimi en tıkayan bir şey de, durmuş saatler. Topkapı Müzesi’ne her gidişimde saatler bölümüne uğramadan edemem. Ama her seferinde de boğulur gibi olup hemen kendimi dışarı atarım. Ne kadar değerli, ne kadar hünerli olursa olsun, durmuş saat, sönmüş fenere benziyor. Ne var ki, durmuş saatlerin bir meziyeti, hiç değilse günde iki defa doğru saati göstermesidir. Ayarsız saat, bunu bile beceremez. Saatin kalitesi, kurgu mekanizmasında, yani zembereğindedir. Zemberek saatin değil, hayatın da özü, temeli. Bir bakıma, hepimiz kurulu birer saat değil miyiz? Yaşama bir kurulma ve çözülme, bir dolma ve boşalmadan başka ne? Yaşlılıkta ölen, kurgusu biten; gençlikte ölen, zembereği bozulan… Eğitim, kültür bile az çok bir kurgu mekanizmasına benzetilemez mi? Kurarlar bizi, kurulduğumuz gibi konuşur, hareket ederiz. Kimi hala alaturka saat ayarı üzerine işler. Kimi Greenwich ayarıdır, kimi San Fransisco… Bazımız ileri gider, kimimiz geri kalırız. Memleket saat, yahut standart ayarından ileri gidecek olursak, kanun denilen muvakkitbaşı tutar bizi geri alır. Daha kafası kızarsa, büsbütün durduruverir. Geri kalacak olursak… İleri alır diyecektim ama, geri kalana pek aldırmaz. Yurdumuz, Yenicami duvarındaki ezani saat ayarı ile işleyen nice alaturka saatlerle dolu.
    Bunları laf olsun diye söylemiyorum. İnsanlar, her bakımdan saate benziyorlar. Hatta güleceksiniz belki; boş zamanlarımda öbür insanları da kendim gibi saate benzetmek en sevdiğim hayal oyunlarımdan biri. Tanıdıklarıma, yakınlarıma bakıp bu, saat olsa nasıl bir saat olurdu diye düşünürüm. Yahut tersine, saatten hareket edip insana geldiğim, belirli saatlerin insan olunca nasıl birer kişilik göstereceklerini düşündüğüm de olur.
    Mesela odamdaki duvar saatini alalım. Ben onun huzurunda mambo çalamam, bir kıza sarılamam. Camekanlarının altından büyük peder bakıyormuş gibi gelir bana. Bu saat, odaya, radyo İtri’den, Dede Efendi’den bir şey çalarken daha bir yaraşır, kendini o zaman daha bir evinde hisseder. Halinde, vuruşunda, işleyişinde bizlere karşı, bir küçümseme sezerim. Kim bilir, derim; zamanında ne ağırbaşlı ne efendice, ne olgun ve dolgun saatler vurmuştur da şimdi bizim bu havai, bu fasafiso, bu çocukça ve budalaca saatlerimizi vurmaktan sıkılıyordur. Bu saat konuşsa, muhakkak ağdalı, terkipli bir divan edebiyatı türkçesi konuşacaktır. Vuruşları bile, aruz üzre şiir okur gibidir. Sanki her saat başı Ziya Paşa ile birlikte:
    Sanma ki saat çalar
    Bil başına tokmak vurur
    diye bizi azarlamaktadır.
    Misafir salonunda fanus içinde duran konsol saati büyükannemin çeyizi imiş. Büyük valde saat olsa herhalde böyle tertipli, kıvrak, pırıl pırıl, hanım hanımcık minyon bir saat olurdu, diye düşünürüm.
    Politikacıları neye benzetiyorum biliyor musunuz? Topkapı Müzesinde gördüğüm, istenince nihavend, istenince acemaşiran makamında çalan çalgılı eski saatlere…
    Tahsildarlar saat olsa, muhakkak sayaç mekanizması gibi işlerlerdi.
    Geçen gün dairede, bizim şefin tepesindeki sessiz işleyen elektrikli duvar saatine dikkat ettim. Eminim ki şef saat olsa, tıpkı böyle işlerdi. Sinsi sinsi. Hiç işlediğini belli etmeden. Bir bakarsın yelkovan hareketsiz duruyor, bir bakarsın bir dakika atıvermiş.
    Müzisyenlere gelince, onların metronom gibi işlediklerine eminin. Hele orkestra şefleri… Bir Toscannini, bir Karayan, bir Furtwangler, şahıslaşmış, mükemmelliğin doruğuna ermiş en hassas birer metronom değil de nedirler?
    Öbür saatlere kıyasla Metronomun bir iyiliği; temposunun istediği gibi hızlandırılıp yavaşlatılabilmesi… Çekersin ağırlığı yukarı, tempo yavaşlar. Tik… tak… tik… tak… İndirirsin aşağı hızlanıverir. Tiktak… tiktak… Böyle bir ağırlık da öbür saatlere takılabilse…
    Bunu, geçen gün bizim doktora açtım. Güldü:
    “Ne o, şimdi de zamanı mı yavaşlatmak istiyorsun?” dedi.
    Hem de nasıl… Eskiden hiç böyle bir zorum yoktu. Bu, bana şu son günlerde arız oldu. Son zamanlarda içimde, kurgusunun bitmekte olduğunu sezen bir saat çaresizliği var. Belki de kuruntu. Belki de kurgum bitmeden zembereğim bozulacak. Zamanı durdurmak, yavaşlatmak, o akibeti kabil olduğu kadar geriye atmak merakı herhalde buradan geliyor.
    Eskiden beri az yaşamaktan, erken ölmekten korkarım. Sade ben mi, herkes korkar. Bu neden ileri geliyor? Ben düşündüm ve buldum: Hayatı kesif yaşamamaktan. Hayatı kesif yaşamaktan neyi anlıyorum? Sevmek, sevilmek, eğlenip yan gelmek, çubuğunu yakıp gününü gün etmek mi? Hayır… Karınca gibi durmadan çalışmak, para biriktirmek, ev kurmak, çoluk çocuk yetiştirmek mi? Bunlar da boş lakırdı. Kesif yaşamaktan sadece zamanın geçişini hissetmeyi anlıyorum.
    Zaman geçiyor. Bizler zamanın içinde yüzdüğümüz halde zamanın geçişini değil de, o geçtikten sonra, sadece geçmiş olduğunu hissedebiliyoruz. O da şakağa düşen aklarda, alnımızdaki kırışıklıklarda, bele yapışan lumbago ağrılarında, nihayet hastalıkta, ölümde…
    Ama zaman daha geçmeden, henüz geçerken, onun geçişini adeta gözle görür gibi şuurlu ve uyanık bir şekilde hissedebildiğimiz gün, öyle geliyor ki bana, bizden habersiz geçmiş zamanın bizde yaratabileceği bütün acı sürprizleri ortadan kaldırmış olacağız.
    Bu keşfimi nerde yaptım biliyor musunuz? Bir yılbaşı gecesi, Kadıköy vapurunun güvertesinde… Paltoma bürünmüş gidip ta buruna oturmuştum. Bir ara uyuklar gibi olup, birden silkindim. “On ikiye bir var” diye söyleniverdim. Çakmağı yakıp saate baktım ki; doğru… Saniye yelkovanı döndü, döndü, altmışın üstüne gelince çıt… Saat 11.59’ken, 12 oluverdi. Gün kadranında Çarşamba, yerini Perşembe ile değiştirdi. 31 Aralık çekilip yerini 1 Ocağa bıraktı. Saat, yılı göstermiyordu ama, 1952 bitip 1953 başlamıştı. Bütün bunlar, bir küçük an’ın marifeti. Hepsi şu ufacık yayın “tık” diye atıvermesi ile oluyor…
    An an’ı kovalıyor, an’lar sonsuzlukta eriyor. Çarşamba Perşembeyi, Perşembe Cumayı sürüklüyor. Kasım, Aralık oldu, Aralık Ocak, Ocak Şubat olacak. Şubat da Mart. Ve biz, karanlığın içinde şu vapur gibi zamanı yara yara ilerliyoruz. Nereye? Bir zamansızlık ülkesine doğru. Karşımda sahil göründü. Esrarlı ve karanlık. Yaklaştıkça yaklaşıyoruz… Ah şu vapur bir dursa… İyisi, geri geri gitse… Akreple yelkovan, yollarını şaşırıp ters işlemeye başlasalar. Gün kadranı Perşembeden çarşambaya dönse, aylar sondan başa doğru sayılsa, halden geçmişe, yeniden eskiye, neticeden sebebe doğru ters bir akış başlasa… Başladı diyelim ne olacak? Vapur geri geri gitse, ulaşacağımız sahil, bu sefer de ilk kalktığımız zamansızlık ülkesi olmayacak mı? İster öne git, ister geri; dünyanın denizleri biter efendi…
    Madem zamanı durdurmanın çaresi yok. Madem zaman akacak. Bari, geçişini iyice hissetsek.
    Vapur, Kızkulesi açıklarında… İşte Salacağa yaklaşıyoruz… Na şurası Selimiye. Şu yeşil ışık Haydarpaşa mendireği… Şu mavi lambalar Kordon Otelinin değil mi? Vapur yana dönüyor. İşte Kadıköy iskelesi.
    Bir böyle, geçişin adım adım bilincine vararak gelmek var. Bir de aşağı kamarada gazete okuyup, “a gelmişiz” diye şaşakalmak…
    Ömrümüz, alt kamarada gazete okuyan yolcununkine ne kadar benziyor…
    Dakikalarının değerini biz ancak yılbaşından yılbaşına anlıyor, onların geçişini o gece -o da 11.55’ten 12’ye kadar- dikkatle takibediyoruz. O da neden? Aklımız sıra, geçen bir yılı kapayıp, gelen bir yılı açtıklarından. Yılbaşı geçince de yine alt kat kamaraya inip gazetemize dalıyoruz. Halbuki hangi günün hangi dakikası, bir eski yılı kapayıp yenisini açmıyor? Neden bu dikkati her günün her saatinde, her dakikasına, her saniyesine çevirmiyoruz? Biz kendisini unutunca, coşkun bir sel gibi geçen zaman dikkatimizi her saniyesine çevirince, düz ovada kıvrıla kıvrıla akan tembel bir nehire dönecektir. Bütün mesele, dikkatimizi saniyelerin geçişi üzerine toplamada.
    Peki, bunu nasıl yapacağız. Onu da buldum: Kendimizi saatlerin tiktağına vererek. Zamanın, dolayısıyle yaşamanın şuuruna varabilmenin en iyi yolu saatler ortasında yaşamaktır.
    Siz de deneyin bakın: Bir odanın kapısını, pencerelerini sımsıkı kapayın. Sırtüstü yatıp gözlerinizi kara bir bezle bağlayın. Kafanızdaki bütün fikirleri kovarak, bütün dikkatiniz saatin tiktağında, zamanın geçişini düşünün. Yaşadığınızı düşünün. Bir vapur olduğunuzu, zamanı yara yara ilerlediğinizi, hayatın saniye saniye yanınızdan kayıp gittiğini…
    Saat koleksiyonu yapmaya merak sarışım da, işte buradan geliyor. Açık arttırmalardan, antikacılardan, her çeşit saat toplamağa başladım. Çift kurgulu cami saatleri, elektrikli saatler, gümüş kapaklı eski Serkizof saatleri… hatta geçen gün eve, işe yaramaz diye Tramvay idaresi deposuna atılmış koca bir meydan saati bile getirdim.
    Sabahleyin otuz beşinin de kurgusunu tazeliyor, akşam eve gelince sırtüstü yatıp, kulağım onlarda, her dakikanın, her saniyenin, her salisenin şuuruna vararak yaşadığımı olanca kesafetiyle hissediyorum. Dört tarafı ayna kaplı bir salon nasıl mekanı sonsuzlaştırır gibi olursa, insanı dört yandan saran saat tiktakları da zamanı adeta dondurup şuurlaştırıyor. Parmaklarımız arasından ince bir su gibi uçup giden zamanı ancak böylece iki elimizle kavrar gibi oluyor, sonunda yine parmaklarımız arasından kaçırsak bile, varlığını dokunmuşçasına kuvvetle duyuyoruz.
    Saatlerin her biri kendi kişiliğine göre işliyor. Kimi acele acele, işgüzar işgüzar. Kimi ağırbaşlı, yavaş. Kimi genç bir kadın gibi sekmekte… Kimi dörtnala almış başını gidiyor. Şurada biri pamuk atan halaç temposunda… Öbürü, üstündeki örste demir döven demircinin çekiç gürültüleri içinde. Hasılı odam, otuz beş saatin çeşitli tiktakları ile dolu.
    “İşte” diyorum… Bir dakika geçti… İki dakika geçti geçti, üç dakika… dört, beş, altı… bir çeyrek…
    Katı kalpli duvar saatim, şimdi hayatımdan eksilen çeyrek saati klasik melodisi ile kutlamaktadır:
    Sonra yine: Tiktak, tiktak, tiktak; tiktak, tiktak, tiktak, tiktak.
    Yirmi dakika geçti, yirmi üç, yirmi beş, otuz… Ve yarım saati kutlayan ikinci melodi:
    Bir otuz dakika daha geçince, duvar saatimin keyfine diyecek yoktur artık. Hayatımın koca bir saatini yemiş bitirmiş olmanın neşesi ile deminden beri kesik kesik çaldığı melodisini şimdi artık bütünlemektedir:
    Sonra kafama tokmak vurur gibi:
    “Dan, dan, dan, dan, dan, dan.”
    Onun ilk “dan”ı duyulur duyulmaz, orkestra şefinden komuta almış gibi, irili ufaklı bütün öbür saatler de hep birden boşanıveriyorlar. Kimi yangıncı kampanası gibi: Lingir, lingir, lingir. Kimi kapı çalınır gibi: Zırrrt. bazısı kibar, edebli, sakin; bazısı acar, şirret, ciyak ciyak… Guguklu saatin küçük kuşu da geri kalır mı: Guguk… guguk… guguk…
    Bu gürültüden sonra yine sükut: Tiktak, Tiktak, tiktak, tiktak.
    Bir dakika daha geçti. Üç dakika daha geçti, beş dakika daha… bir çeyrek:
    Sonunda ya sapıtacağım. Yahut da aradığıma erişeceğim: Zamanın şuuruna varıp, hayata doyacağım. Yaşadığımı, herkesten kuvvetli anlayacağım. Ölüm korkusundan, kurgusu bitmek, zembereği bozulmak kaygusundan kurtulacağım.
    Üçüncü bir ihtimal daha varmış ki onu hiç düşünmemiştim.
    İlkin, ikinci ihtimal en kuvvetlisi görünüyordu. Her akşam iş dönüşü tiktaklar içinde geçirdiğim bir iki saat beni her gün biraz daha zamanın akış şuuruna erdiriyor, aradığım cinsten bir kozmik huzura, bir kozmik doygunluğa doğru götürüyordu.
    Daireden yıllık iznimi alınca, iki saatlik zaman şuuru kürümü günde on iki saate çıkardım. Yirmi gün odama kapandım, bir yere çıkmadım. Kürüme sebatla devam ettim.
    İznimin son günü idi. Saat 12’ye geliyor. Koltukta başım yana dönmüş, uyuyakalmışım. Böyle her uyuklayıp uyanışta aklıma ilk gelen, saat olur. Bu defa inanılmayacak bir şey oldu: Silkinince saat aklıma gelmedi. Olacak iş mi bu? Saatlerce baktım. Hepsi 12’ye 1 var. Ama tiktakları duyulmuyordu. Önce durmuşlar sandım. Hayır, işliyorlardı. Duvar saatinin pandülü bir sağa, bir sola gidiyor. Demir döven demirci, durmadan çekiç sallıyor. Saat on iki oldu. Söz birliği etmişçesine hiç birinin saat başını vurduğu yok. Belki saati de vuruyorlardı da ben duymuyordum. Belki ne kelime, bal gibi vuruyorlardı. Zillere tokmakların vurup durduğunu, küçük kuşun kafesinden fırlayıp fırlayıp haykırdığını gayet iyi görüyordum. Ama sesleri çıkmıyordu. Gözümü kapayıp içimi dinledim. İşin kötüsü, içimdeki pandülün temposu da yok olmuştu. Çıldıracak, tıkanacak gibi oldum.
    Bu durumda normal bir insan ya kulaklarının sağır olduğuna, yahut da sapıttığına hükmederdi. Bense, o an öldüğümü anladım.
    Doktor, “Ölmedin” diyor. “Ölsen bunları yazabilir misin?” Artık doktorlara da inancım kalmadı. Değil mi ki, saatlerin sesini alamıyorum. Değil mi ki, içimdeki pandülü duyamıyorum. Ne derlerse desinler, ben artık durmuş bir saatim.
    Hem kim bilir, belki de en doğru saati asıl şimdi gösteriyorum.