• Yaşamımda öyle bir durum vardı ki, insanlarla yaşadığımız acılarımız farklıydı. Ben var olmanın dayanılmaz acısı içindeydim.
    Onlar ise zaruri değil lüks ihtiyaçlarının acısını çekiyorlardı.
    Ah insanlar! Hala bir zavallı!
    İhtirasları, kendi kendisine yetmezliğiyle.
  • Solon’un bu kadar güzel bir hayat yaratmasına içindeki hangi derin kaynağın, hangi sevginin izin verdiği araştırılırsa, sanırım şöyle denecektir: Solon halkını seviyordu, Solon adaleti de seviyor ve ona, tanrıya inanır gibi inanıyordu. Onun tanrısının, öznitelik olarak sadece gücü değil, adaleti de vardı.
    Solon halkını seviyordu, dedim. Yaptığı reformdan söz ettiği parçayı hatırlayalım. Atina’ya dönen sürgünleri nasıl karşıladığına bakınız:
    “Öyle çok yer dolaşmışlardı ki,
    konuşmuyorlardı artık Attika dilini.”
    Bu dizelerde sevgi gözyaşları vardır. Ve devam eden şiir, en azından örtülü olarak, insanlık dışı köleliğe karşı bir Yunanlının ağzından alınacak itirazlardan birini, belki de en dokunaklısını içerir:
    “Kimileri de ülkede
    haksız bir köleliğe katlanıyorlardı
    ve titriyorlardı efendilerinin gazabı karşısında
    Hepsini, hepsini özgür kıldım ben.”
    Bir insanı bir başka insanın kaprisleri karşısında titretecek kadar alçaltan bir duruma karşı Solon’un içinde, elinde olmadan bir isyan davranışı koparan, onun halkına duyduğu sevgidir. Solon halkını işte böyle seviyordu.
    Ama, adaleti de seviyordu! Adalet onun inandığı tanrının kendi yüzüdür.Solon devletin başına zenginleri geçirdi. Ama onların omuzlarına ne biçim bir sorumluluk yükledi! Solon onlardan adaletli davranış bekler. Tanrılarca ve yasa koyucu tarafından istenen güzel düzeni bozan kötü zenginlere karşı yazdığı bir tür yergide, şairi, sert bir öfke, kutsal bir öfke sarar.
    Şöyle ki (bu şiirsel parçayı özetliyorum), onun halkın yöneticiliğine atadığı kimseler, yani zenginler, haksızlığa kapılır ve güçlerini yalnız çalmak için kullanırlar! Dinin koruyucuları olmaları gereken bu insanlar tapınaklarda bile hırsızlık ederler! Her tür davranışı adaletin yasalarına bağlı olması gereken insanlar, sınırsız kazanç hırsları ile adalete saldırırlar!Adalet önce hakarete sessizce katlanır: Saldırının anısını içinde saklar, cezayı hazırlar... Yergi yeniden alevlenir. Zenginlerin haksızlığının amansız ülseri, bütün siteye yayılır. İç savaş başlar, gençlik mahvolur, binlerce yoksul köleliğe düşüp, ayakları bukağılı yeniden sürgün yolunu tutar. Ensonu, zenginlerin zincirinden boşalttığı kamusal afet kendilerine döner. Solon bu afeti kişileştirir: Bu, adaletsiz zenginlerin yarattığı bir Kötü Cin’dir. İntikamcı adalet işinde, onu hiçbir engel durduramaz. Zenginlerin sığındıkları villaların duvarlarından aşar. Onları nerede bulacağını bilir ve saklandıkları yatak odalarının en gizli köşelerinde bile yakalar onları.
    Şaire göre zenginlerin büyükhaksızlık yaptıkları sitenin felaketi budur. Son dizeler yasa koyucunun yurdunda yerleştirmeye çalıştığı yasanın güzelliğini coşkuyla överler:
    “Sürdürür düzeni ve uyumu
    yasanın güzelliği her yerde.”
    Ve biraz ötede şöyle der:
    “Onun sayesinde insanlar arasında,
    her şey barıştır ve de Sağduyu!”
  • Keating aceleyle çıkıp ofise gitti. Evden bir süre için kurtulabildiğine memnundu. Ofise adımını attığında, neşeli bir genç âşık gibiydi. Güldü, herkesle el sıkıştı, gürültülü kutlamaları kabul etti, imrenme dolu çığlıklara, anlamlı atıflara göğüs gerdi. Sonra hemen Francon'un odasına çıktı.
    İçeriye girip Francon'un yüzündeki gülümsemeyi gördüğünde, bir an suçluluk duygusuna kapıldı. Sanki bu evliliği kutsuyordu Francon. Keating onun iki omzuna şefkatle sarıldı, "Öyle mutluyum ki, Guy, öyle mutluyum ki," diye mırıldandı.
    Francon alçak sesle, "Bunu hep bekliyordum," dedi. "Şimdi artık her şeyin yolunda olduğundan eminim. Şu gördüğün her şeyin senin olması doğru bir şey, Peter. Hepsinin. Bu odanın da, her şeyin de."
    "Neden söz ediyorsun sen?
    "Hadi hadi, her şeyi çabuk anlarsın sen. Artık yorgunum, Peter. Biliyorsun, bir gün gelir; insan yorulur, sonuna vardım, der ... Yo, sen nereden bileceksin? Çok gençsin henüz. Ama ... ben burada ne işe yarıyorum, Peter? İşin garibi, artık yarıyormuşum gibi numara yapmanın gereğine de inanmıyorum. Zaman zaman dürüst olmak isterim ben. İyi bir duygudur. Her neyse, belki bir iki yıl daha oyalanırım, ama ondan sonra emekli olacağım. O zaman hepsi senin olacak. Belki ondan sonra da arasıra buraya gelip biraz vakit geçirmek hoşuma gidebilir. Biliyorsun, çok seviyorum ben bu yeri. Harıl harıl iş yapılıyor, her şey iyi yapılıyor, insanlar bize saygı gösteriyor. İyi bir firmaydı Francon & Heyer, öyle değil mi? Öff, neler diyorum ben? Francon & Keating yani. Ama bundan sonra, yalnızca Keating olacak ..." Birdenbire, "Peter," diye sordu, "Neden mutlu görünmüyorsun sen?"
    "Tabii ki mutluyum. Çok büyük minnet duyuyorum, falan filan ... Ama ne demeye emekliliği düşünmeye kalkıyorsun şu anda?"
    "Onu demek istemedim. Her şey sana ait olacak dediğimde neden mutlu görünmedin? Ona sevinmeni isterim, Peter."
    "Tanrı aşkına, Guy, kötü şeyleri düşünmeye gerek yok, sen daha..."
    "Peter, bu benim için çok önemli. Sana bıraktıklarım için mutlu olman yani. Bundan gurur duyman ve ... duyuyorsun, değil mi, Peter? Mutlusun, değil mi?"
    "Eh, kim olmaz ki!" Francon'a bakmıyordu. Adamın sesindeki yakarı tonuna da dayanamıyordu.
    "Evet, kim olmaz ki! Tabii... Sen de mutlu musun, Peter?"
    "Ne istiyorsun sen?" Keating'in sesi öfke doluydu.
    "Benden gurur duymanı istiyorum, Peter," dedi Francon çaresiz bir sesle. "Bir şeyler başardığımı bilmek istiyorum. Bunların bir anlamı olduğunu görmek istiyorum. Son değerlendirmeler yapılırken, her şeyin boşuna olmadığından emin olmak istiyorum."
    "Bundan emin değil misin? Emin değilsin, ha?" Keating'in gözleri cinayet işleyecek gibiydi. Francon'u kendisi için ani bir tehlike sayıyormuş gibi.
    "Ne oldu, Peter?" diye sordu Francon yavaşça. Sesi hemen hemen kaygısızdı.
    "Allah belanı versin. Buna hakkın yok ... Emin olmamaya hakkın yok! Senin yaşında, senin adınla, senin saygınlığınla, senin ..."
    "Emin olmak istiyorum, Peter. Çok çalıştım ben."
    "Ama emin değilsin!" Keating öfke ve korku içindeydi. İhtiyarı incitmek geliyordu içinden. Bu yüzden de, en çok incitebilecek şeyi attı ortaya. Ama bunu yaparken, bu sözün Francon'u değil, asıl kendisini, Keating'i incitecek bir söz olduğunu unuttu. Çünkü Francon bilemezdi. Hiçbir zaman bitmemişti. Tahmin bile edemezdi. "Eh, ben birini tanıyorum, ömrünün sonuna geldiğinde emin olabilecek. Hem öyle çok emin olacak ki, bu yüzden gırtlağını kesebilirim onun!"
    "Kim?" diye sordu Francon alçak sesle. Aslında ilgi duymuyordu.
    "Guy! Guy, ne oluyor bize? Neden söz ediyoruz biz?"
    "Bilmiyorum," dedi Francon. Yorgun görünüyordu.
    O akşam Francon, Keating'in evine, akşam yemeğine geldi. Pek pırıl pırıl giyinmişti. Bayan Keating'in elini şövalyeler gibi öperken gözleri ışıldıyordu. Ama Dominique'i kutlarken ciddileşmişti. Ona söyleyecek pek az şey bulabildi. Kızının yüzüne bakarken gözlerinde yalvarır gibi bir anlam vardı. Kızından beklediği keskin alaycılık yerine, o gözlerde bir anlayış gördü. Dominique hiçbir şey söylemedi, ama eğilip babasını alnından öptü, dudakları orada, resmiyetin gerektirdiğinden biraz daha uzun süre kaldı. Francon içine yayılan minnet duygusunu tattı, sonra birden korkuya kapıldı. "Dominique," diye fısıldadı. Diğerleri onu duyamıyordu. "Kimbilir ne kadar mutsuzdun ki..."
  • Uzaktaki boz ormanın taze yeşil, neşeli bir parıltısı var birkaç günden beri; bugün tahta köprünün orada yarı yarıya açmış ilk çuhaçiçeğini gördüm; nemli ve berrak gökyüzünde düş kuruyor yumuşak nisan bulutları ve henüz sürülmemiş geniş tarlalar öyle parlak kahverengi ki, ılık havaya öyle istekli uzanıyorlar ki, döllenmeye, filizlenmeye, suskun güçlerini binlerce yeşil tohumla, boy atan otlarla göstermeye, hissetmeye ve bahşetmeye can atıyorlar sanki. Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, her şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru. Yıllardır bu vakitlerde, sanki özel bir anda yeniden doğuşun mucizesini keşfedecekmişim gibi, sanki bir kere de ben, bir saat boyunca, gücün ve güzelliğin doğuşunu kendi gözlerimle görüp kavrayacakmışım gibi, hayatın topraktan nasıl gülerek fışkırdığına, genç iri gözlerini ışığa nasıl açtığına bizzat tanık olacakmışım gibi sabırsızlık ve özlemle pusuda beklerim. Yıllardır kokularıyla, sesleriyle yanımdan geçip gider mucize, sevilerek, tapınılarak ve de anlaşılmadan; oradaydı işte, ama geldiğini görmedim, tohumun kabuğunu çatlattığını, ilk ince kaynağın ışıkta titreştiğini görmedim. Birdenbire çiçeklenir her yer, parlak yapraklarla ya da köpüksü beyaz püsküllerle ışıldar ağaçlar, kuşlar sevinç içinde güzel kavisler çizer sıcak mavilikte. Ben görmemiş olsam da mucize gerçekleşmiştir, ormanlar kubbelenir, uzak doruklar çağırır, zamanı gelmiştir artık çizme ve çanta, olta ve kürekle donanmanın, gençliğin tüm duyularıyla sevinmenin bu seferinde daha da hızla geçip gider zaman... Eskiden, henüz oğlan çocuğuyken ben, ne kadar da uzundu, sonsuzca uzundu ilkbahar!
    Ve vakit elverirse, keyfim de yerindeyse, nemli çayıra uzanırım ya da ilk bulduğum sağlam ağaca tırmanırım, dallarda sallanır, tomurcukların rayihasını, taze reçinenin kokusunu içime çekerim, tepemdeki dalların ağını, yeşilin ve mavinin birbirine karıştığını görür, uyurgezer gibi sessizce adım atarım çocukluğumun kutsal bahçesine. Oraya bir kez daha girivermek, ilk gençliğin berrak sabah havasını solumak ve bir kez daha, kısa bir an, dünyayı Tanrı'nın elinden çıktığı gibi, gücün ve güzelliğin mucizesinin bizzat bizde gerçekleştiği çocukluğumuzdaki gibi görmek öyle nadir, öyle enfes bir duygudur ki.
    O zamanlar apaçlar neşeyle, inatla yükselirdi havaya, o zamanlar bahçede nergisler ve sümbüller ışıl ışıl bir güzellikle açardı ki henüz pek tanımadığımız insanlar bize nezaketle, şefkatle yaklaşırdı, çünkü pürüzsüz alınlarımızda, bizim hiç bilmediğimiz ve büyümenin telaşıyla istemeden, farkına varmadan yitirdiğimiz tanrısallığın soluğunu hissederlerdi hala. Nasıl da yaramaz, nasıl da ele avuca sığmaz bir oğlandım ben, küçüklüğümden beri ne çok kaygılandı babam benim için, anam ne korktu, ne çok göğüs geçirdi benim yüzümden! Yine de, benim alnımda da vardı Tanrı'nın parıltısı, baktığım her şey güzel ve canlıydı, düşüncelerimde ve düşlerimde, hiç de dindarca olmasalar da, melekler, mucizeler ve masallar kol kola gezerdi.
    s.26-27
  • Havalar soğumaya başlamıştı, günlerden cuma günüydü.
    Cuma günlerini severdim. Allah ' a edilen duaların gökyüzüne perde olmadan ulaşacağının hissi vardı bunu bilmek, o hissin tadını damağında hissetmek güzeldi. Camiye giden insanlar camiye yürüyerek gittiği için eşsiz sevaplar yazıldığını ( bilmeden gitmeleri) camiye varana kadar.
    Cemaat ile kılınan namazlar daha çok sevaptır. Geçiyor hadiste
    Iki kişi ile de kılsan 27 kat daha faziletli ve sevapmış peygamber efendimiz öyle buyuruyor. Ne güzel bir incelik ne güzel dindeyiz.
    Annem derdi ki : erkekler camiden çıkınca namaz kılayım çünkü vefat eden bir çocuğun oyununu bölmek istemezdi. Oyun oynarlarnış o vakitte annem iyi ki varsın sen olmasaydın ben bunları kimden öğrenecektim.
    Bu dünyadaki en güzel sığınağım evimdi çünkü sana yol gösteren onlardı. Onları razı etmek Allahı razı etmekti.
    Allah ile olan kul hiç darlık görmezmiş ki evde kuran okunan ev çiçek gibidir açtıkça açarmış. Ama bunu bilmeyen bir toplum olarak yetişmek ne kadar üzücü, bunlar hep şeytandır diyoruz da dinlemeyelim şu pis şeytanı zaten kendini Allaha teslim edeb kul ile uğraşıyormuş.
    Direnmek budur işte bizim hayatımızın gayesi sadece Allah ın rızasını kazanmak olmalıydı. Halbuki insanlar bunun farkında değillerdi.
    Birbirlerinin ayıplarını ve sırlarını açığa çıkarmak için uğraşırlardı. Lakin Allah bunu yaşattığını yaşamadan öldürmezmiş.
    Sizce ne kadar doğru size inanan bir insanın açığını gizlemek örtmek yerine neden açığa vurmak için direnirler mevlana ne diyor ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol demiş.
  • Hepimiz hayatı, olayları, nesneleri oldukları gibi, nesnel olarak algıladığımızı düşünürüz. Oysa durum hiç de düşündüğümüz gibi değildir. Aslında biz dünyayı olduğu gibi değil, olduğumuz gibi ya da nasıl görmeye koşullanmışsak öylece görürüz.
    Olayları, kişileri ve dünyayı nasıl algılayacağımız ise kendi tecrübelerimize, o anki durumumuza, ihtiyaçlarımıza, düşünce yapımıza v.b. bağlıdır. Örneğin başkaları bizimle aynı fikirde olmadığı zaman hemen onlarda bir problem olduğunu düşünmeye eğilimliyizdir. Ta ki, onların bakış açılarını yakalayana kadar, onların içinde bulunduğu durumu anlayana kadar:
    “Bir pazar sabahı metroyla Kızılay’a indiğinizi düşünün. Ortam çok sakin, insanlar gazetelerini, kitaplarını okuyor; kimileri kendi arasında sohbet ediyor; kimisi gözlerini kapatmış, belki uyuyor.
    Derken, yanında beş ve yedi yaşındaki iki çocuğu ile bir baba biniyor. Çocuklar o kadar yaramaz ve gürültücü ki, ortamın bütün havası değişiyor. Dinginlik ve huzurun yerini, sinir ve gerginlik alıyor. Baba son derece umursamaz bir havada, sanki başka bir dünyada. Onun bu umursamazlığı iyiden iyiye sinirleri geriyor.
    Sonunda, ‘Beyefendi, çocuklarınız insanları rahatsız ediyor, onlarla ilgilenemez misiniz?’ diyen kişiye doğru yavaşça dönen adam, durumu henüz fark ediyormuş gibi, ‘Evet, haklısınız bir şeyler yapsam iyi olacak. Hastaneden geliyoruz. Anneleri birkaç saat önce öldü. Ne düşüneceğimi bilmiyorum; çocuklar da bu duruma nasıl katlanacaklarını bilmiyorlar.’ dedi.” (*)
    (Aynı olaya bakışımızın, olayla ilgili algımızın sadece birkaç dakika içerisinde tamamen zıt yönlerde değişebildiğine güzel bir örnek. Olayı S. Covey ‘Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı’nda (Varlık Yayınları – 1996) anlatıyor.
    Evet arkadaşlar, böyle bir durumda hala o çocuklara, çocuklarına sesini çıkarmayan o adama kızabilir misiniz? Öfkenizi bastırmak için zorlanmaya devam mı edersiniz? Yoksa öfkenin yerini acı, acıma, merhamet gibi duygular mı alır?
    ‘Olaylarla ilgili algılarımız hiç de nesnel değildir.’ demiştik. Bu olayda olduğu gibi bazen o anlık bir eksik bilgi yüzünden olayları yanlış algılarız. Ama bazen algımızda, düşüncelerimizde bizi yanıltan şey daha köklüdür; daha derin bir hatadır. Covey’in T. Kuhn’dan ödünç alarak kullandığı bir kavram var: Paradigma. Yani yaşamı, olayları, insanları, kısaca dünyayı nasıl algılayacağımızı belirleyen bir çeşit dünya görüşü. Hatta bir çeşit yaşam haritası.
    Hepimiz haritaların dağlar, akarsular, göller, şehirler ve ovalarla aynı şey olmadığını biliyoruz. Bunun gibi, paradigmalarımız da yaşamın kendisi değildir. Ama paradigmalarımız yaşama şu ya da bu ölçüde uygundur veya aykırıdır.
    Elimize aldığımız farklı bir bölgenin haritasıyla, kendi coğrafyamızda yolumuzu nasıl bulamazsak; yanlış, hatalarla dolu bir paradigmayla da yaşamda etkili ve mutlu bir insan olamayız. Dolayısıyla paradigmalarımızın ne ölçüde doğru olduğu, ne ölçüde doğru ilkelere dayandığı hayati derece de önemlidir.
    ‘Hocam yeter bu kadar felsefe!’ diyenlere inat devam edeceğiz, ama önce yine Covey’den bir alıntı:
    Eğitim filosuna ait bir savaş gemisi bir kaç gündür kötü hava koşullarında manevra yapıyordu. Yer yer sis vardı ve görüş alanı dardı. Komutan da köprüdeydi ve bütün manevraları bizzat kendisi izliyordu.
    Karanlık bastırdıktan kısa süre sonra iskele tarafındaki nöbetçi haber verdi: ‘Işık, sancak tarafında.’
    Komutan sordu: ‘Dümdüz mü ilerliyor, yoksa kıça doğru mu?’
    Nöbetçi: ‘Dümdüz ilerliyor, Komutanım.’ diye cevap verdi.
    Bu, o gemiyle tehlikeli bir çarpışma rotasında olunduğu anlamına geliyordu. Komutan telsizciye emir verdi: ‘Gemiye mesaj gönder: Çarpışma rotasındayız, rotanızı 20 derece değiştirmeniz önerilir.’
    Karşıdan şu cevap geldi: ‘Rotanızı 20 derece değiştirmeniz önerilir.’
    Komutan kızmıştı, ikinci mesaj:’Ben komutanım, rotanızı 20 derece değiştirin.’
    Karşıdaki:’Ben deniz onbaşıyım, rotanızı 20 derece değiştirseniz iyi olur.’
    Komutan bu defa iyice öfkelendi: ‘Ben bir savaş gemisiyim, rotanızı 20 derece değiştirin!’
    Karşıdaki ışıklarla işaret verdi: ‘Ben bir deniz feneriyim, rotanızı değiştirin.’
    Savaş gemisi rotasını değiştirdi!
    Evet arkadaşlar, bizler de sisler içerisinde ilerleyen (kendi yaşamlarımızın) birer kaptan(ı) değil miyiz? Algılarımızı, düşünce ve dolayısıyla eylemlerimizi belirleyen haritalarımız, paradigmalarımız var. Bu haritaların ne derece doğru olduğu, yaşamı ve olayları bize ne kadar doğru, olduğu gibi gösterdiği de, dayandığı ilkelere bağlı. İlkeler ise deniz fenerleri gibi bizim yolumuzu aydınlatıyor, yaşamda sert kayalara çarpmamızı, derin uçurumlara uçmamızı engelliyor.
    İlkeler diyoruz, paradigmaları, haritaları oluşturan bizi yanılmaktan kurtaran … Nedir bu ilkeler?
    Aslında öyle gizemli, mucizevi veya bilinmedik şeyler değil. Hep karşımıza çıkan, bugüne kadar defalarca büyüklerinizin öğüt diye söylediği şeyler.
    Örneğin, ‘Ne ekersen, onu biçersin.’
    Örneğin, ‘Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.’
    Örneğin, ‘En hayırlınız, insanlara en çok faydalı olanınızdır.’
    Örneğin, ….
    Ee hocam bunlar atasözleri ve özlü sözler… dediniz mi? Ama başka ne bekliyordunuz ki! İşte bunlar ve benzerleri insanoğlunun yüzlerce, binlerce yıldır daima dönüp yeniden keşfettiği hakikatler değil midir?
    Ve hakikat olan emek, yaptığın işte samimi olma, dürüstlük, katkı, barış, kardeşlik, paylaşım gibi değerler değil midir?
    Bizi (her ne yapıyor olursak olalım, mesleğimiz, statümüz her ne olursa olsun), yaşamda başarıya ve huzura ulaştıracak olan da, bu ilke ve değerler değil midir?

    Alıntı
  • Allahü teâlâ, sevgili Peygamberine (sallâllâhü aleyhi ve sellem) verdiği iyilikleri, ihsanları sayarak, O’nun mübârek kalbini okşarken, kendisine güzel huylar verdiğini de saymakta, “Sen güzel huylu olarak yaratıldın” buyurmaktadır. İkrime (radıyallahu anh) buyuruyor ki, Abdullah İbni Abbâs’dan işittim: Bu âyet-i kerîmedeki (Huluk-ı azim) yani güzel huylar, Kur’ân-ı kerîmin bildirdiği ahlâktır. Âyet-i kerîmede “Sen huluk-ı azim üzeresin” buyuruldu. Huluk-ı azim demek, Allahü teâlâ ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile de güzel huylu olmak demektir. Çok kimselerin İslâm dinine girmesine, Resûlullahın (sallâllâhü aleyhi ve sellem) güzel ahlâkı sebep oldu. Sözleri gayet tatlı olup gönülleri alır, rûhları cezb ederdi. Aklı o kadar çokdu ki, Arabistan yarımadasında, sert, inadçı insanlar arasında gelip, çok güzel idare ederek ve cefâlarına sabrederek, onları yumuşaklığa ve itâ’ate getirdi. Çoğu dinlerini bırakıp müslüman oldu ve dîn-i İslâm yolunda babalarına ve oğullarına karşı harb etdi. Onun uğrunda mallarını, yurtlarını fedâ edip, kanlarını akıtdı. Hâlbuki, böyle şeylere alışık değildiler. Güzel huyu, yumuşaklığı, afvı, sabrı, ihsanı, ikramı, o kadar çokdu ki, herkesi hayran bırakırdı. Görenler ve işitenler seve seve müslüman olurdu. Hiçbir hareketinde, hiçbir işinde, hiçbir sözünde, hiçbir zeman, hiçbir çirkinlik, hiçbir kusur görülmemişdir. Kendisi için kimseye gücenmediği hâlde, din düşmanlarına, dîne dil ve el uzatanlara karşı sert ve şiddetli idi.

     

    Muhammed aleyhisselâmın bin mu’cizesi göründü, dost düşman herkes de bunu söyledi. Bu kadar mucizelerinin en kıymetlisi, edebli olması ve güzel huyları idi. Ebû Said-i Hudrî hazretleri buyurdu ki: Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem), hayvana ot verirdi. Deveyi bağlardı. Evini süpürürdü. Koyunun sütünü sâğardı. Ayakkabısının söküğünü dikerdi. Çamaşırını yamardı. Hizmetçisi ile birlikte yerdi. Hizmetçisi el değirmeni çekerken yorulunca ona yardım ederdi. Pazardan öte beri alıp, torba içinde eve getirirdi. Fakirle, zenginle, büyükle, küçükle karşılaşınca, önce selâm verirdi. Bunlarla müsâfeha etmek için, mübârek elini önce uzatırdı. Köleyi, efendiyi, beyi, siyahı ve beyazı bir tutardı. Her kim olursa olsun, çağrılan yere giderdi, önüne konulan şeyi, az olsa da, hafif, aşağı görmezdi. Akşamdan sabaha ve sabandan akşama yemek bırakmazdı. Güzel huylu idi. İyilik etmesini sever idi. Herkesle iyi geçinirdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Söylerken gülmezdi. Üzüntülü görünürdü. Fakat, çatık kaşlı değildi. Aşağı gönüllü idi. Fakat, alçak tabiatlı değildi. Heybetli idi. Yani saygı ve korku hasıl ederdi. Fakat, kaba değildi. Nazik idi. Cömert idi. Fakat, israf etmez, faydasız yere birşey vermezdi. Herkese acır idi. Mübârek başı hep önüne eğik idi. Kimseden birşey beklemezdi. Se’âdet, huzur isteyen, O’nun gibi olmalıdır. Enes bin Mâlik (radıyallahu anh) buyuruyor ki, (Resûlullaha (sallâllâhü aleyhi ve sellem) on sene hizmetçilik ettim. Bana bir kerre üf demedi. Şunu niçin böyle yaptın, bunu niçin yapmadın buyurmadı). Yine (Mesâbîh) de, Enes bin Mâlik diyor ki, (Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) insanların en güzel huylusu idi. Beni bir gün, bir yere gönderdi. Vallahi gitmem dedim. Fakat, gidecektim. Emrini yapmak için dışarı çıktım. Çocuklar sokakta oynuyordu. Onların yanından geçerken arkama baktım. Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) arkamdan geliyordu. Mübârek yüzü gülüyordu. “Yâ Enes! Dediğim yere gittin mi?” buyurdu. Evet gidiyorum Yâ Resûlallah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) dedim). Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) diyor ki, (Bir gazâda, kâfirlerin yok olması için duâ buyurmasını söyledik. (Ben, la’net etmek için, insanların âzâp çekmesi için gönderilmedim. Ben, herkese iyilik etmek için, insanların huzura kavuşması için gönderildim” buyurdu.) Allahü teâlâ, Enbiyâ sûresinin yüzyedinci âyetinde (Seni, âlemlere rahmet, iyilik için gönderdik) buyuruyor. Ebû Said-i Hudrî (radıyallahu anh) buyurdu ki: (Resûlullah’ın (sallâllâhü aleyhi ve sellem) hayâsı, bakire İslâm kızlarının hayâlarından daha çoktu). Enes bin Mâlik (radıyallahu anh) diyor ki, (Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) bir kimse ile müsâfeha edince, o kimse elini çekmedikçe, mübârek elini ondan ayırmazdı. O kimse, yüzünü çevirmedikçe, mübârek yüzünü ondan çevirmezdi. Bir kimsenin yanında otururken iki diz üzerinde oturur, ona saygı olmak için mübârek bacağını dikip oturmazdı). Câbir bin Sümre (radıyallahu anh) diyor ki, (Resûlullah (sallâllâhü aleyhi ve sellem) az konuşurdu. Lüzumlu olduğu zaman veya birşey sorulunca söylerdi). Bundan anlaşılıyor ki, her müslümanın (Mâlâya’nî), faydasız şey söylememesi, susması lâzımdır. Mübârek sözlerinde tertîl ve tersîl vardı. Yani, gayet açık ve metodlu konuşur ve kolay anlaşılırdı. Enes bin Mâlik (radıyallahu anh) buyuruyor ki, (Resûl “aleyhisselâm” hastayı ziyârete gider, cenaze arkasında yürür, çağrılan yere giderdi. Eşeğe de binerdi. Resûl aleyhisselâmı Hayber gazasında gördüm. Yuları bir ip olan eşek üzerinde idi. Resûl “aleyhisselâm” sabah namazından çıkınca, Medine çocukları ve işçileri su dolu kablarını önüne getirirler. Mübârek parmağını içine sokmasını dilerlerdi. Kış ve soğuk su olsa da, her birine mübârek parmağını sokar, gönüllerini yapardı). Yine Enes (radıyallahu anh) diyor ki, (Bir küçük kız, Resûl aleyhisselâmın elini tutup bir iş için götürseydi, birlikte gider, müşkülünü hallederdi).

     

    Câbir (radıyallahu anh) diyor ki, (Resûl aleyhisselâmdan birşey istenip de yok dediği işitilmedi). Enes bin Mâlik buyuruyor ki, (Resûl “aleyhisselâm” ile birlikde gidiyordum. Üzerinde bürd-i Necrânî vardı. Yani Yemen kumaşından bir palto vardı. Arkadan bir köylü gelip, yakasından öyle çekti ki, paltonun yakası mübârek boynunu çizdi, yeri kaldı. Resûl “aleyhisselâm”, onun bu hâline güldü. Ona birşey verilmesi için emir buyurdu). Resûl aleyhisselâmın komşusu bir ihtiyar kadın vardı. Kızını Resûl aleyhisselâma gönderdi. Namaz kılmak için örtünecek bir elbisem yok. Bana, namazda örtünecek bir elbise gönder diye yalvardı. Resûl aleyhisselâmın o anda başka elbisesi yokdu. Mübârek arkasındaki antâriyi çıkarıp, o kadına gönderdi. Namaz vakti gelince, elbisesiz mescide gidemedi. Eshâb-ı kirâm, bu hâli işitince, Resûl “aleyhisselâm” o kadar cömertlik yapıyor ki, gömleksiz kalıp, mescide cemaate gelemiyor. Biz de her şeyimizi fakirlere dağıtalım dediler. Allahü teâlâ, hemen İsrâ sûresinin yirmidokuzuncu âyetini gönderdi. Önce habibine, hasislik etme, birşey vermemezlik yapma buyurup, sonra da, sıkıntıya düşecek ve namazı kaçırarak, üzülecek kadar da dağıtma! Sadakada ortalama davran buyurdu. O gün, namazdan sonra, Hz. Ali (radıyallahu anh), Resûlullahın yanına gelip, (Yâ Resûlallah (sallâllâhü aleyhi ve sellem)! Bugün, çoluk çocuğuma nafaka yapmak için sekiz dirhem gümüş ödünç almıştım. Bunun yarısını size vereyim. Kendinize entari alınız) dedi. Resûl “aleyhisselâm” çarşıya çıkıp, iki dirhem ile bir entari satın aldı. Geri kalan iki dirhem ile yiyecek almağa giderken gördü ki, bir a’mâ oturmuş Allah rızâsı için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için, bana kim bir gömlek verir diyordu. Almış olduğu entariyi bu a’mâya verdi. A’mâ, entariyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resûl aleyhisselâmın mübârek elinden geldiğini anladı. Çünkü, Resûl aleyhisselâmın bir kere giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile, parçaları da misk gibi güzel kokardı. A’mâ duâ ederek, (Yâ Rabbi! Bu gömlek hürmetine, benim gözlerimi aç) dedi. İki gözü hemen açıldı. Resûl aleyhisselâmın ayaklarına kapandı. Resûl aleyhisselâm oradan ayrıldı. Bir dirhem ile bir entari satın aldı. Bir dirhem ile yiyecek satın almaya giderken, bir hizmetçi kızın ağladığını gördü. (Kızım, niçin böyle ağlıyorsun) buyurdu. Bir yahudinin hizmetcisiyim. Bana bir dirhem verdi. Yarım dirhem ile bir şişe ve yarım dirhem ile de yağ satın al dedi. Bunları alıp gidiyordum. Elimden düştü. Hem şişe, hem de yağ gitti. Şimdi ne yapacağımı şaşırdım dedi. Resûl “aleyhisselâm”, son dirhemini kıza verdi. “Bununla şişe ve yağ al, evine götür” buyurdu. Kızcağız, eve geç kaldığım için yahudinin beni döğeceğinden korkuyorum dedi. Resûl “aleyhisselâm”, “Korkma! Seninle birlikte gelir, sana birşey yapmamasını söylerim” buyurdu. Eve gelip, kapıyı çaldılar. Yahudi kapıyı açıp, Resûlullahı (sallâllâhü aleyhi ve sellem) görünce şaşırıp kaldı. Yahudiye, olan biteni anlatıp, kıza birşey yapmaması için şefaat buyurdu. Yahudi, Resûlullahın ayaklarına kapanıp, (Binlerce insanın baş tacı olan, binlerce arslanın, emrini yapmak için beklediği ey koca Peygamber! Bir hizmetçi kız için, benim gibi bir miskinin kapısını şereflendirdin. Yâ Resûlallah! Bu kızı senin şerefine âzâd ettim. Bana imânı, İslâmı öğret. Huzurunda müslüman olayım) dedi. Resûl “aleyhisselâm”, ona müslümanlığı öğretti. Müslüman oldu. Evine girdi. Çoluğuna çocuğuna anlattı. Hepsi müslüman oldu. Bunlar, hep Resûlullahın (sallâllâhü aleyhi ve sellem) güzel huylarının bereketi ile oldu. Resûl aleyhisselâmın güzel huyları pek çoktur. Her müslümanın bunları öğrenmesi ve bunlar gibi ahlâklanması lâzımdır. Böylece, dünyâda ve ahirette felaketlerden, sıkınalardan kurtulmak ve o iki cihan efendisinin şefaatine kavuşmak nasib olur. Resûlullah efendimiz (sallâllâhü aleyhi ve sellem) şu duâyı çok okurdu: (Allahümme innî es’elüke sıhhate vel-âfiyete vel-emânete ve hüsnel-hulkı verrıdâe bilkaderi birahmetike yâ erhamerrâhimîn). Bunun manâsı (Yâ Rabbî! Senden, sıhhat, afiyet ve emânete hıyanet etmemek ve güzel ahlâk ve kaderden râzı olmak istiyorum. Ey merhamet sahiplerinin en merhametlisi! Merhametin hakkı için, bunları bana ver!) demektir. Biz zavallılar da, ulu ve şanlı Peygamberimiz gibi duâ etmeliyiz!