Kübra A., Cemile'yi inceledi.
21 May 02:28 · Kitabı okudu · 1 günde · 6/10 puan

Bir adet Oynak Cemile
Bir adet Acıma Yakarım Daryan
Bir adet Tüm Hikaye Boyunca İlahi Bakış Açısıyla Bunların Yanında Takılan 14'lük Geleceğin Ressamı

Şimdi buraya oynak yerine başka bir kelime yazardım da nasıl olsa emojilerle ciddiyeti delinen sitemize o tür kelimeleri de ''rahat rahat'' yazdığımız günler gelir, o zaman yazarız, rahatlık önemli. Biz ki kelimelerle gülemediğimiz ve öfkelenemediğimiz, daha doğrusu, kendimizi ifade etmeye üşendiğimiz için ilk çağlara dönüp mağara yaşantısı zamanındaki yazılara öykünüp, emojileri bulmuş bir çağın kutlu insanlarıyız! Artık çivilere de gerek yok üstelik! Tık, bitti. Hatta artık dokunurken tık da demiyor telefonlar, öyle bir muhteşem çağ. Konu dağılmadan Jemiile'ye dönelim.

Bu kitap Cengiz Aytmatov ile tanışma kitabım oldu, uzun zamandır merak ediyordum. Bu aralar pek vaktim olmasa da inceliğine dayanarak etkinlik sayesinde okumaya niyet ettiğim ve iyi ki okuduğum bir kitap oldu. Aytmatov'un dilini çok sevdim. Su gibi, tertemiz aktı gitti kitap. Burada çevirmen Refik Özdek'i de anmak gerek, onun için de Değerli Ayşe Y. ablama teşekkür ederim. Onun siteye yazdığı yorumlarla, Refik Özdek'i tercih ettim, çok da güzel oldu. Üslup, istediği duyguyu verme benim için tam tadındaydı. Kendime kitap almama sözü verdiğim için bu senelik Aytmatov maceramız burada noktalanıyor. Seneye Ötüken Neşriyat sitesinde %40 indirim yapana kadar bekleyeceğim. O vakit beni annem bile durduramaz, o ki kitaplarımdan bıkan kadın, ama bundan da gurur duyan klasik huysuz ve tatlı kadın ve terlikli kadın.

Bundan sonrası sürpriz bozan içeriyor. (Tatar Ramazan'ı anasım geldi.)

Şimdi Jemiiile'ye gelelim. Hikaye savaşta olan Özbekistan mı Kırgızistan mı anlamadığım bir yerde, köydeki erkeklerin cepheye gittiği, kadınların erkek işlerini yapmak zorunda kaldığı bir zamanda geçiyor. Cemile, köyün genç, güzel mi güzel, işveli cilveli, oynak gelinlerinden biridir. Ama oynaklık olsun diye değil, sadece rahat biri. Sadık, cepheden gönderdiği mektuplarda, karısına ancak bir selam yazabilen, ama köyün adetlerinden ötürü daha fazlasını yazamayan, Cemile'nin kocasıdır. Şimdi burada adetleri sorgulayacağım: Kitabın ilerleyen kısımlarında birkaç asker köyün oralardan geçiyordu ve köyün kızları ile sanki avratlarıymış gibi şakalı şukalı hareketlerde konuşmalarda bulundular. Bunu köyün yaşlıları neşeyle izledi. Bu ayıp ve saçma değil de, bir kocanın karısına mektup yazması ya da yazdığı mektuba bundan sonrasını karım okusun diyerek birkaç hasret cümlesi iliştirmesi mi ayıp? O askerlerle Cemile, bir güzel fingirdedi. Öpücük verdi falan, ''Sen hayırdır kız?'' Ben böyle saçmalık görmedim, bu nasıl iştir. Bırak böyle cilveli boğuşmalar, dereye atmalar, öpücük!!!! vermeler falan, elin adamı gelecek, köy yerinde bir kıza şöyle bir bakacak, onun gözünü oyarlar gözünü, oymalı da zaten. Bu kısmın gerçekliğini bir sorguladım. Yani o devirde ya da herhangi bir devirde böyle bir serbestlik mümkün mü? Bunu merak ettim.

Cemile... İlk sayfalardan itibaren, farklı kişiliği ile dikkat çeken, herkese karşı çok rahat bir kızdı. O kadar sağa sola kahkalar atarsan, eninde sonunda herkesin gönlü düşer. Bu bir gerçek. Bir de ne bileyim, en sonlara doğru ''Samanlıktan kaldıramadım samanı da Zühtü'' yani, samanı güzel kaldırdılar.

Peki o 14'lük? Ona ne demeli? 14'lük dediğime bakmayın, çocuğun sadece 15 yaşından küçük olduğu belirtilmiş o kadar. Ben böyle yazmak istedim. 14'lük deyince tabanca gibi oluyor. :) En sonunda kurşunu adres sormadan Sadık yedi.

Hasılı kelam, tabancalar patlarken, Jemile kız koşarken, türküler eşliğinde gönülde saman havalandı. Olmaması gereken şeyler oldu. Onaylamadık ama yapacak bir şey yok. Davulcular zihnimi delerken, incelemenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Bu ay artık bir şey yazmam diyordum ama tutamadım kendimi, hayırlı sahurlar. :)

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu (USAK)'ın çalışmalarının sağlam kaynaklara dayandığını ve güzel analizler yaptığını daha önceki incelemelerimde de aktarmıştım. Bu çalışma, içlerinde en başarılı gördüğümdür. Yazarı olan Haluk Alkan da takip ettiğim bir stratejisttir. Bu kitapta Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Türkmenistan'ın son 40-50 yıllık siyasi tarihi incelenmiş. Her biri uzun süre Sovyet egemenliğinde kalmış ve 1991'deki çöküşten sonra da siyasi yapıları fazla değişmeden devam etmiştir. Bugün de aynı düzen devam etmektedir. İç politikalarında son derece baskıcı olan bu liderler, zaman zaman milliyetçiliği, avrasyacılığı ve başka ideolojileri birbirine karşı kullanarak gücü ellerinde tutmuş ve bu ülkelerin ilerlemesine dolaylı yoldan engel olmuşlardır. Özellikle Özbekistan ve Türkmenistan'ın baş muhalefeti denebilecek her aydın ülkeden kovulmuştur ve bugün Türkiye, İsviçre, Amerika gibi ülkelerde yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Aynı zamanda Rus etkisini üzerinden atamamış olan bu devletler, bu etkiyi de liderlerinin kişisel çıkarları sebebiyle aşamamaktadır. Bunları ve bahsedilen dört Türk devletinin iç ve dış politikasına dair her konuyu, çok detaylı ve net şekilde kitapta bulabilirsiniz. Şiddetle tavsiyemdir.

*İstanbul ve Mimar Sinan Üniversiteleri Tarih kürsülerinden tanıdığım Ahmet Taşağıl, konusunda uzmanlığını ilerletmiş ve araştırmalarına da rehavete kapılmadan devam etmiş az sayıdaki akademisyenden biridir. Eski Çince uzmanıdır.

* Daha önce 3 veya 4 kitabı okudum. Özellikle Göktürkler(3 Cilt) kitabı konusunun temel kaynaklarındandır.

* Bu kitap, bir seyahatname diliyle yazılmış olup Ahmet Taşağıl'ın Servet Somuncuoğlu ile birlikte yaptığı gezilerden(ki bu keşif gezilerinin dönüşünde çok önemli bulgular-fotoğraflar edinilmiş ve yayınlanarak ilgi çekmişti) başlayarak tüm Türkistan'ı kapsar.

* Yazardan beklentim özellikle Kazak, Kırgız, Moğol ve Uygur bölgeleri konusunda uzun uzun bilgi ve tecrübelerini vermesiydi ki yeteri kadar verdiğini düşünüyorum. Bunun yanında Özbekistan, Türkmenistan ve hatta Afganistan bölgeleri hakkında da güzel bilgiler vermiş.

* Rahatlıkla okunabilecek bir dile sahip olması ve anlatılan bölgelerde yazarın (ve merhum Servet Somuncuoğlu'nun) çektiği fotoğraflarını da yayınlamış olması kitaba ayrıca renk katmış.

Bir not daha ekliyorum: Ahmet Hoca'nın adını Youtube'da arayarak onun Kazakistan televizyonları dahil bir çok programda konuşmalarını da bulabilirsiniz.

Neslihan, bir alıntı ekledi.
10 May 08:47

"Timur, bütün Türkistan cumhuriyetlerinde (Tacikistan dahil), bilhassa taht şehri Semerkant'ın bulunduğu Özbekistan 'da millî kahramandır. Diyebilirim ki, bizde Atatürk ne ise, o kardeş ülkelerde de Timur aynı şey..."

Türk Tarihinden Portreler, Yılmaz Öztuna (Sayfa 56 - Ötüken Neşriyat)Türk Tarihinden Portreler, Yılmaz Öztuna (Sayfa 56 - Ötüken Neşriyat)
ENES GENÇ, bir alıntı ekledi.
09 May 10:16

Kağıdın Tarihi
Söz yazıya dökülüp cisimleştiğinde, insanlar, fikirleri kaydetmek için ağır kil tabletler yerine hafif taşınabilir nesneler aradılar. Asırlar boyunca eski Mısırlılar, üzerine yazı yazılacak malzeme yapmak için papirüs bitkisinin lifli katmanlarını bir araya getirip sıkıştırıyorlardı ama bunu yapmak pahalıydı. Daha uzun yazıları daha uzun mesafelere daha sık iletmeye artan taleple daha ucuz bir alternatife ihtiyaç duyuldu. "Kağıdın icadı insanların bilgi ve düşünce alışverişine katkıda bulunan küçük ve taşınabilir bir şeye sözlerini kaydedip düşünceleri saklamalarını sağladı. Öğretme, öğrenme ve iletişim
biçimimizi kökten değiştirdi." Nikolaos Psychogios 2006'da Çin'in kuzeydoğusunda
bulunan Gansu eyaletindeki Fangmatan'da Çince karakterler taşıyan kağıt örnekleri bulundu. Askeriye tarafından kullanılmışlardı ve milattan sonra birinci yüzyıla aittiler. İkinci yüzyılda saray görevlisi Cai Lun bitki liflerini, kenevir atığı, balık ağı ve eski bez parçalarıyla birleştirerek kağıt yapımının daha yeni bir yöntemini buldu. Bezin karışıma katılması biraz garip görünebilir, ama bu fikri, keçeleşmiş lifler bir hasıra serilmeden önce bezlerin yıkanıp dövülmesini seyreden bir kişinin bulduğu düşünülmektedir. Çinliler yeni icatları konusunda ketumdular. Rivayete göre Çin ordusu MS 751'de, günümüz Kırgızistan'ında Talas Savaşı'nda yenilgiye uğradıktan sonra iki esir, kağıdın nasıl yapıldığını söyleyene kadar işkence gördü ve sonra günümüz Özbekistan'ındaki Semerkant'ta bir kağıt fabrikası inşa edildi. Yüzyıllar boyunca kağıt yapımı teknolojisi İpek Yolu olarak bilinen ticaret yolları ağı boyunca yavaş yavaş gelişti. Bağdat'ta incelikli kağıt yapımı işleminin seri üretimi gerçekleştirildi ve kağıt hamurunu elle dövmek için havan tokmağı ve havanı kullanan geleneksel Çin yönteminin yerini otomatik demir çekiç aldı. Kağıt yapımı teknolojisi Avrupa'ya ancak aradan yüzyıllar geçtikten sonra gelebildi. Onuncu yüzyılda İspanya ve Sicilya'da söz konusu teknoloji kullanılmaya başladı, ama bu teknolojinin Kuzey Avrupa'ya ulaşmasıiçin on beşinci yüzyılı beklemek gerekti. İngiltere'de bilinen ilk kağıt fabrikası 1490'da Stevenage yakınlarında inşa edildi. Bununla birlikte kağıt pahalı bir şey olmayı sürdürdü, ancak on dokuzuncu yüzyıldaki iki fikir sayesinde kağıdın maliyeti düşürüldü. Bezlerden Servete
Kağıt sayfaları yerine rulolar üreten seri kağıt yapımı makinesi fikrinin patenti ilk kez 1799'da Fransız Nicholas Robert tarafından alındı. Robert'in patronu Léger Didot'nun icadı kendinin yaptığını ve yapımını finanse etmek için de kırtasiyeci Henry Fourdrinier ile sözleşme imzaladıklarını iddia etmesinin ardından tartışmalar çıktı. Fourdrinier ile erkek kardeşi bu makineden iki adet yaptılar. "Fourdrinier makineleri" denilen bu makinelerden birini, karşılığında on yıl boyunca her yıl 700 pound alma şartıyla Rus Çarı II. Nicholas'a sattılar. Fakat Çar anlaşmaya sadık kalmadı ve parayı ancak yıllar
sonra tamamen ödedi ki o zaman da Fourdrinier kardeşler patenti koruma mücadelesi yüzünden iflas etmişlerdi. Kağıt yapımında kilit niteliğinde diğer bir buluş da eski bezler yerine kağıt hamuru kullanmaktı. Matthias Koops, bu fikri 1800'lerin başında buldu, ama makinesini yapmak için kraliyet ailesinden mali destek almasına rağmen iflas etti. Bu buluşun potansiyelini fark eden iki mucit Kanadalı Charles Fenerty ve Alman Friedrich Gottlob Keller, 1830'lar ve 1840'larda kağıt hamuruyla ayrı ayrı deneyler yaptılar ve 1844'te buluşlarını ilan ettiler. Fenerty kağıdının bir örneğini Halifax'ın önde gelen gazetesine gösterirken, Keller Alman devletinin kazancını beslemeye çalıştı.
Ne var ki ikisi de icatlarından fazla para kazanamadılar. Fenerty makinesinin patentini hiçbir zaman alamazken, Keller kendi makinesini Heinrich Voelter'e 80 pound gibi çok az bir paraya sattı. On dokuzuncu yüzyılın sonuna gelindiğinde bezin yerini tamamen ağaç aldı ve pek çok fabrika kağıt yapımından servet kazandı. Bezden servete kağıdın
tarihi asırları ve kıtaları kapsar ve kağıt insanlık tarihinde dönüm noktası oluşturan bir icat haline gelir. "Kağıt olmasaydı, bilgi ve bilim layıkıyla aktarılamazdı," diyen Psychogios'a göre toplum düzeni de kağıt üzerindeki yasalar sayesinde korunuyor.

Dünyayı Değiştiren 100 Fikir, Jheni Osman (Kolektif)Dünyayı Değiştiren 100 Fikir, Jheni Osman (Kolektif)
Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
21 Nis 14:57 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Kırgızlar
Kırgızlar, Sovyetler Birliğinin 1992’de dağılması ile kurulan, Kırgızistan Cumhuriyetinde yaşarlar. Kırgızelinin nüfusu 1999 sayımına göre, 4.753.003 kişidir. Bunun 3.000.000'unu Kırgızlar oluşturur.. Ayrıca Özbekistan, Tacikistan ve Kazakistan'da Kırgız vardır. 150.000 aşkın Kırgız Çin Halk Cumhuriyetinin Sing-Kiang Uygur Özerk bölgesinde ve Moğol Halk Cumhuriyetinin batı bölgelerinde Afganistan'ın kuzey doğusunda ve Pakistan'da yaşar. Böylece üç buçuk milyon dolayında Kırgız vardır. Günümüzde Kırgızların toplu biçimde yaşadıkları Kırgızistan toprakları 198.500 km'dir. Ülke, Tanrı Dağı ve Ala Dağ bölgesini içine alır. Topraklar dar vadilerle bölünmüş dağlık bir alandır. Güneybatıda Çin Halk Cumhuriyeti, güneyde Tacikistan Cumhuriyeti, Kuzeyde Kazak Cumhuriyeti ile komşudur. Başkenti Bişkek'tir

Türklerin Dili, Fuat BozkurtTürklerin Dili, Fuat Bozkurt
Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
21 Nis 11:07 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Karakalpaklar
Karakalpakça, Özerk Karakalpak Cumhuriyetin % 31'ini oluşturan Karakalpakların dilidir. Özerk Karakalpak Cumhuriyeti önceleri Kazakistan'a bağlı iken günümüzde Özbekistan'a bağlıdır. Özerk alanın toprakları 206.000 km'dir. Karakalpak özerk bölge nüfusu 1999 sayımına göre 1.418.100 kişidir. Karakalpaklar sayısı ise 550-600 bin kişi arasındadır. Başkentleri Tört-Köl (Nukus)'tur. Ayrıca Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Astrahan'da Karakalpaklar yaşarlar. Birkaç bin Karakalpak da Afganistan'a yerleşmiştir. Böylece yeryüzünde toplam 650.000'e yakın Karakalpak vardır.
Karakalpakların ve Karakalpakçanın tarihsel gelişimi konusunda pek az bilgi var. Bir söylentiye göre Volga (idil) ırmağı kıyısından gelip bu topraklara yerleşmişler. Büyük olasılıkla Peçeneklerin soyundan gelirler. Peçenekler 10-12. yüzyıllarda Avrupayı titreten ünlü Türk halklarıdır. Kıpçak- Peçenek güçleri bir güç oluşturup 1078'de Edirneyi ele geçirirler. 1103'de Ruslara karşı savaşırlar. Daha sonra Karakalpaklar Altınordu Hanlığı içinde yer alırlar. Ardından Büyük Nogay Ordusuna girerler. 15-16. yüzyıllarda Kazak ve Nogaylar gibi Karakalpaklar da birlikten ayrılırlar. 16. yüzyılda Seyhun Irmağı havzasına yerleşirler. Bir aralık Kalmukların akınına uğrarlar. Ancak her dönemde kendi varlıklarını korurlar. Nedir, tarihsel yaşam gelişimleri daha çok Hive Hanlığının yazgısına bağlı kalır.


Karakalpak adı ilk kez 16-17. yüzyıllarda geçer. 18. yüzyılda Avrupalı kaynaklar Karakalpakların Sırderya'nın aşağı yatağında yaşadıklarını bildirirler. Akaba'da balıkçılık yaparlar. Daha sonraları buradan sürülürler. Bu kez Can-ı Derya (Yeni Irmak), Kuvan Derya çevresinde ortaya çıkarlar. 1920 de Hive Hanı Rusları bu topraklardan sürer. Bağımsız Hive Cumhuriyeti kurulur. Karakalpaklar bir yandan Hive Hanlığının vergileri, öte yandan Türkmen saldırıları yüzünden yerleşik yaşamı bırakırlar. Sınır kesimlerinde yerleşik yaşam olanaksızdır. Daha sonra özgür bir ilerleme ortamı bulurlar. Zor ödenir vergilerden ve sınır baskınlarından kurtulurlar. Yeniden Akaba'ya dönerler. Tarım ve ekincilikle uğraşmaya başlarlar. Meyve, sebze yetiştirirler. Özellikle darı üretirler. (Bu arada tarıglag 'tarla' kökünden gelen "tarı/darı" ve benzeri sözlerin öz Türkçe olduklarını belirtelim. Tarımla ilgili bu gibi sözlerin varlığının eski Türklerin yaşamında çok eski dönemlerden beri bulunduğunu vurgulayalım. Ve de bu verilere dayanarak Türklerin çok eski dönemlerde yerleşik yaşam sürdüklerini, dış etkenlerle göçebe yaşama geçtikleri olasılığına değinelim.) Günümüzde de Karakalpakların tarıma dayanan yaşamları sürer. Amuderya'dan küçük kanallarla su alınır. "Çığır" adlı dönme dolaplarla bu sular yükseklere ulaştırılır. "Künde" adı verilen ve günümüze dek kullanılan ağaç sabanlarla toprak işlenir. Hayvancılık ve balıkçılık tarım yanında önemli geçim kaynağıdır. (Kökende Türklerde balıkçılık bulunmaz. Nitekim Anadolu'da da Türkler balıkçılığı daha önce oralarda oturan halklardan öğrenirler.) El işlemeciliği önemli değildir. Pamuk işleme tezgahları giderek artmaktadır. Bunlar gelişen endüstrinin sesidir. Türkistan'ın büyük bir bölümü pamukla uğraşır. Yiyeceğin büyük bir bölümü dışarıdan gelir. Devrimden önce buralarda yerleşim merkezi olarak kent bulunmaz. Karakalpak tipi çadır (görünümü Kazak-Kırgız çadırlarından ayrılır) ve kerpiç damlarda yaşanır. Şimdilerde yeni yeni kentlerin oluştuğu izlenir.

Türklerin Dili, Fuat BozkurtTürklerin Dili, Fuat Bozkurt
Sadık Cemre Kocak, bir alıntı ekledi.
21 Nis 11:02 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Kazaklar
Büyük Türk uluslarından biri olan Kazaklar, Türk toplulukları içinde "Kıpçak" koluna girerler. Bu kola giren uluslar çok geniş alana yayılmışlardır. Kıpçakça doğuda Altaylardan batıda Karadeniz'in kuzey kıyılarına değin uzanan geniş bir alanda konuşulur. Böyle geniş bir alana yayılmış olmasına karşın Kıpçak öbeği kendi içinde yakın bir birlik gösterir.
Kıpçak kolundan olan Kazakça 50. kuzey enlem çizgisine değin uzanır. Orada Batı Sibirya Türk dillerine komşu olur. Güneyde ise Özbekçe ve Yeni Uygurca ile çevrilidir.
Kazakçanın Kıpçakça içinde özgün bir yeri vardır. Kıpçakçanın en geniş alanda konuşulan koludur. Dinyeper'den başlayarak Volga'nın doğu kesimlerine değin geniş bozkırlar için 11. yüzyıldan 15. yüzyıla değin Arap ve Acem kaynakları Deşt-i Kıpçak adını kullanırlar. Türkçeye "Kıpçak Bozkırı" diye çevirebileceğimiz bu alan Kazak Türklerinin bilinen en eski yurtlarıdır.
Günümüzde Kazakların toplu olarak yaşadıkları Bağımsız devletler topluluğuna bağlı Kazak Cumhuriyeti Aral Gölünden Hazar Denizi'ne değin uzanan bu Kıpçak Bozkırları üzerinde kurulmuştur. Başkenti Alma-Ata olup şimdilerde yüzü aşkın orta ve büyük yerleşim merkezine sahiptir. Zengin yeraltı kaynakları vardır. Bu kaynakların işletilmeye başlanması ile kurulan sanayileşme sonucu yakın geçmişte Kazak toplum yapısında önemli değişmeler olur.
Kazakların büyük çoğunluğu yakın zamana değin tarihsel Türk göçebe yaşamını aralarında sürdürürler. Son yıllarda hayvancılığa dayanan eski Kazak yaşam biçimi yalnız çobanlar arasında sürer. Göçebelik ortadan kalkmaktadır.
2001 verilerine göre, dünyada on beş milyonu aşkın kişi Kazakça konuşur. Kazakistan Cumhuriyetinin nüfusu 2001 sayımına göre 16.731.303 dır. Bunun yedi milyonunu Kazaklar oluşturur. Ayrıca Rus Federasyonu ile Özbekistan'da bir milyonu aşkın, ve Türkmenistan, Kırgızistan. Tacikistan'da iki yüz bin dolayında Kazaklar vardır. Bunlar dışında Çin Halk Cumhuriyetinde bir milyonu aşkın Kazak yaşar. Bunların çoğu Sinkiang eyaletinin Özerk Kazak bölgesi ile Muri ve Barkol çevresinde toplanmıştır. Ayrıca az sayıda Kazak Afganistan, İran ve Türkiye'de bulunur.

Türklerin Dili, Fuat BozkurtTürklerin Dili, Fuat Bozkurt
Fatih Beyazkaya, Atatürk ve Türk Dünyası'ı inceledi.
10 Nis 18:49 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Türk kavimleri başta Coğrafi keşiflerle değişen ticaret yollarına, sonra da Sanayi inkılabı ile gelişen teknolojiye yenildi ve esaret altına girdi. Türk, Türk'ün bile boyundurluğu altında kalmaktansa ölmeyi yeğlemiş bir millettir. Özellikle Orta Asya'da Ruslara karşı mücadele eden Türk topluluklarının ( Türkistan, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan ) dillere destandır. Kimi zaman topyekün yok olma noktasına dahi gelmişlerdir. İşte Atatürk'ü eşsiz yapan en temel özelliklerden biri de Anadolu Türk'ün bir siyasi çatı altında toplayıp, yedi düvele karşı savaşması ve bunu kazanmasıdır. Eğer ki Ulu önder Mustafa Kemal Paşa olmasaydı harbiden halimiz harap olurdu. Türk devletlerinin zamanla erimesini ele alan ve Osmanlı'nın son zamanlarında yeteri kadar destek sağlayamadığı Türk topluluklarının Rus, Çin ve İranlılar tarafından esaret altına alındığını anlatıyor. Ayrıca bağımsızlık için verdikleri Siyasi, Silahlı ve kültürel var olmayı da işliyor. Zeki Velidi Togan'ların Sovyetler birliği zamanında Türk topluluklarını bir devlet çatısı altında birleştirmek için peşi sıra düzenlemiş oldukları kongreler önemli işlerin yapılmasını sağlıyor. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki süreçte Türk topluluklarının durumlarını anlatan güzel bir eser

"ALLAH'IM HALKIMA DİN VER"
"Siz Allah'ın dinine yardım edin ki,
Allah da size yardım etsin."
(Muhammed Sûresi, 33)
İslâm'ın nûruyle aydınlanmış bir
sîmâ, Allah'ın dinine yardım ettikçe
gençleşen bir yürek: Kazakistanlı
Orazgül hanım !.. Yaşı altmış yedi,
ama görenleri şaşırtacak derecede
genç ve dinç!.. İslâm dininin
Kazakistan'da yayılması için büyük
bir gayret sarfetmiş ve hâlâ bütün
himmetini buna sarfediyor. Onu
tanıdıkça, bir insanın bu kadar kısa
sürede tek başına neler
yapabileceğinin şâhidi olduk. Her
şeyin bir kişiyle nasıl başladığını,
Allah Teâlâ'nın gayret ve samimiyete
ne sûretle bereket verdiğini
gözyaşlarımızla yüreklerimizde
hissettik. Buyrun siz de tanışın
Orazgül Hanım 'ın İslâm
heyecânıyla…
Kendinizi tanıtır mısınız?
İsmim Orazgül, yaşım 67. Çimkent'te
oturuyorum. Bizim memleketimiz
Kazakistan yetmiş yıl komünist
rejimi altında kaldı. Kazakistanlı
müslümanlar kendi kimliklerini
kaybettiler. Hemen hepsi ateist ve
komünist oldu. Ben de komünist idi.
Resmî olarak da hükümet ve
devlette de vazifelerim vardı.
Taşkent'te Orta Asya Politika
Üniversitesi'nde, ardından Gıda
Mühendisliği Fakülteleri'nde
okudum. Komünist Parti'ye girdim.
Dedem mollaydı, ben komünist!.. Bir
çark içine girmiştim ve artık
dışarıdan başka birisinden hiç
etkilenmiyordum. Günümü gün
ediyor, hayatın her türlü zevkini
çıkarmaya çalışıyordum. Domuz etini
ve sucuğu yer, içkiyi rahat ve bolca
içerdik. Eşim seyyid soyundan
geliyordu, ama o benden de beterdi.
Yıllarımız, hayatımızın çoğu böyle
geçti.
İslâm'la nasıl tekrar tanıştınız?
1989 yılında eşimle birlikte
Özbekistan'a yaptığımız bir seyahat
esnasında elimize Özbekçe “Binbir
Hadis” kitabı geçti. O zamana kadar
hiçbir dînî kitab görmemiştik.
Kazakistan'da böyle dinden,
Peygamber Efendimiz'den bahseden
bir eserle hiç karşılaşmamıştık.
Merak ettik. Hemen okumaya
başladık. Ben kitabı elimden
bırakınca eşim alıyor, o bırakınca ben
alıyordum. Âdeta okuma yarışına
girmiştik. Sabaha kadar durmadan
okuduk. Çok etkilenmiştik. Kitap
bitince birbirimize döndük ve:
“-Hayat bu kitaptaymış ve bizim hiç
haberimiz yokmuş!” dedik ve bu
kitabı Kazakça'ya tercüme etmeye
karar verdik. Eşim ilk önce iki yüz kırk
hadis çevirdi. Ben de izne çıktığımda
kalan hadîs-i şerîfleri çevirdim. Âdeta
Peygamber Efendimizin hadîs-i
şerîfleriyle hidâyet bulmuştuk. O
zamana kadar İslâm hakkında hiçbir
bilgisi olmayan herkes bu kitaptan
çok etkilendi. Hadîs-i şerîflerin
hepsine insanların ne kadar ihtiyacı
olduğunu o zaman fark ettik.
İnsanların, dine olan açlığını gördük.
Keşke buralarda da insanların
gönüllerinin doyacağı mescidler
olsaydı, diye düşündük. Çünkü
bulunduğumuz şehir altı yüz bin
kişilikti ve bir tane mescid vardı. Çok
eski bir yapıydı. Buraya devam
edenlerin çoğu ihtiyarlardı.
Mescidde görevli bir molla (hoca) da
yoktu. Cenâze merâsimi yapacak,
insanlara namaz kıldıracak, Kur'ân ve
hadîs-i şerîf öğretecek bir
hocaefendi yoktu. Mescide cenaze
gelir, oradan kabristanlığa götürülür
ve eve dönüldüğünde içki masasında
ölünün ardından ağıt okunurdu. Bir
gün yolda giderken merkezî bir
yerde boş ve büyük bir arsa gördüm.
Burası mescid olsa ne güzel olurdu
diye içimden geçirdim. Belediyeden
arsayı bu maksadla istedik, bize
cevap vermediler.
1991 yılıydı. Kazakistan
bağımsızlığını kazandı. Valilik,
belediye ve mühendisler, şehirleri
elden geçirmeye ve yeniden inşa
etmeye başladılar. Bu sırada görevli
bir şehir mühendisi beni çağırdı ve
şehrin ortasında mescid yapılmak
üzere boş bir arazi tahsis ettiklerini
haber verdi. Bu sefer de bizim
paramız yoktu. Kazandığımız bütün
maaşları mescide ayırdık. Ne
kazansak, mescidin inşası için
harcıyorduk. Başka işlerimiz de
olduğu için mescidin inşaatında
bizzat bulunamıyorduk. Para da
yeterli değildi. İhtiyarlar yeni bir
mescid yapılıyor diye çok
seviniyorlardı, ama onların da
paraları yoktu. Güç belâ
biriktirdiğimiz yedi bin dolarla bir
mimar-mühendis tuttuk. İnşaatı ona
havâle ettik ve parayı da kendisine
teslim ettik. Fakat o da parayla
birlikte kayboldu. Mescid yine yarım
kalmıştı. Ortada kala kalmıştık. Şimdi
ne yapacaktık?!..
Halkımıza önce dini öğretecek bir
müessese açalım, orada dinî
değerleri öğretelim. Ardından
mescid işine tekrar teşebbüs ederiz
diye düşündük. Bu niyetle Kur'ân-ı
Kerim'in dili olan Arapça öğreten bir
kurs açmaya karar verdik. Kurs bir
yıllık olacaktı. Allah'a şükür talep
çoktu. 115 kişi başvurmuştu. Onlara
ders vermek üzere 30 yıl imamlık
yapmış birisini bulduk. Dersler bir
sene sürdüğü hâlde, o hoca kimseye
bir şey öğretmemiş. Irkçılık
sebebiyle hiçbir kazak öğrencinin
bunları öğrenmesini istememiş. Siz
bunları öğrenemezsiniz, diye de alay
etmiş. Bir başkasını bulduk. O da bir
buçuk ay sonra eğer maaşımı üç kat
arttırmazsanız bu işi bırakırım diye
bir mektup yazdı. Maaşını
yükseltmeye karar verdik, ama yine
bırakıp gitti. Oturduk ağlamaya
başladık:
“-Ya Rabbi!.. Bizim eksikliğimiz
yüzünden dinine zevâl verme!
Mescidimiz yarım kaldı. Arapça
kursumuza hoca bulamıyoruz.
Talebemiz var, hocamız yok! Allah'ım
bizi affet, yardımını esirgeme!...”
O zamanlar ne kadar üzüldüğümüzü,
ne kadar ağladığımızı bir Allah bilir.
Ertesi gün eşim, işine gitmişti.
Dönerken iki ihtiyarla geldi. Adamlar
yetmiş yaşına yaklaşmışlardı.
Özbekistan'da dînî eğitim almışlardı.
Hâfızdılar. Ama amel ve ibâdetleri
azdı. Yalnız para için çalışıyorlardı. O
yıl 113 talebe mezun oldu.
Talebelerimizden altı tanesi çok
iyiydi. Bunlar arasından da üçünü
seçtik ve özel eğitim imkânları
sağladık. Daha sonra iki senelik bir
medrese açtık.
Bu medreseyi de Kazak-Arap Dili
Enstitüsü'ne döndürdük. Sonra
eksiğimizin dinî ilimler sahasında
olduğunu düşünerek, Suudî
Arabistan'a mektup yazdık ve
kendilerinden bu enstitüde ders
vermek üzere hoca istedik. Bu
dâveti, Kuveyt ve Mısır'a da yaptık.
Gelmeye başlayan hoca ve
eğitimcilerle eksiklerimizi
tamamlıyor, dinimizi öğrenmeye
başlıyorduk.
1994-5 yıllarında İlâhiyat fakültemizi
açtık. 1996 yılında İslâm'la ilgili “Dini
Tanımanın Temelleri” adında ilk telif
kitabımı yazdım. O kitap, yayınlanır
yayınlanmaz uzun bir müddet satış
listelerinin üst sıralarında yer aldı.
İnsanlar İslâm'a hasretti. O zamana
kadar yazdığım kitaplar hep ateizmle
ilgiliydi.
1993 yılında eşim hacca gitmişti, 1995
yılında ben de gittim.
Hedeflerimizden birisi de
Arabistan'daki üniversitelerle
görüşüp fakültemize hoca
getirebilmekti. Özbeklerle beraber
hacca gitmiştik. Yolda câhil birisi,
“Kazaklar da müslüman mı ki?!”
deyince çok üzüldüm. Ona cevâben:
“-Elhamdülillâh, müslüman tabiî!..”
dedim. Ama yüreğim de içten içe
sızladı ve:
“-Yüce Allah'ım, halkıma din ver!”
diye duâ ettim. Hac ibâdetimizi
edâdan sonra ülkemize geri döndük.
Tekrar Taşkent'e gittik. Özbek
medreselerinde ders veren bir kazak
hoca bulduk. Evinde misafir olduk. O
akşam kendisine:
“-Sen kazaksın. Halkına din
öğretmelisin. Sorumlusun. Seni daha
önce de dâvet etmiştik. Gelmedin.
Eğer yine gelmeyecek olursan
ayaklarının altından öpeceğim. Ne
olur bizi yüzüstü bırakma!..” dedim
ve dinim için kalktım, eğildim ve
ayaklarını öpmeye teşebbüs ettim.
Dizlerinin dibinde:
“-Benim halkımın dine ihtiyacı var!”
diye yalvardım. Nihâyet ikna edip
beraberimizde Kazakistan'a
götürdük. İki ay evimizde kaldı. İki ay
sonra âilesini de getirdi. Bu arada
mescid inşaatımız olduğu gibi
duruyordu. Bir şey yapamıyorduk ve
bu durum bizi çok üzüyordu. Nice
geceler düşünce ve üzüntüden
uykusuz geçti. Yakınlarımızdan bir
genç vardı. Zeki ve terbiyeliydi. Bir
gün onunla konuştum ve:
“-Hadi seni Mısır'daki Ezher
üniversitesine gönderelim. Orada
dinimizi öğrensen de geri
döndüğünde bize anlatsan! Çok
büyük bir hizmet etmiş olursun!”
dedim. O da beni kırmayarak gitti. On
sene eğitimden sonra bu yıl
Kazakistan'a döndü.
O ân gözlerimle gördüm ki, Allah'tan
samimiyetle ne istesek duâlarımızı
kabul etmiş ve icâbet buyurmuş!...
Üniversitede dersler düzenli olarak
devam etmeye başlamıştı. Halktan
da talep gittikçe artıyordu.
Amerika'ya 11 Eylül saldırıları olunca,
Arapların ülkemizde çalışması
yasaklandı. Neredeyse bütün
hizmetlerimiz durma noktasına
gelmişti. Allah'a yalvardım, yakardım,
yardım taplep ettim. O sırada
nereden geldilerse Türkiyeli
kardeşlerimiz karşımıza çıkıverdi.
Onları bize Allah gönderdi. Onlar bize
imkân da temin ettiler ve okullarımız
ücretsiz oldu. Biz de fakültemizin
ismini değiştirdik, “Oturar” koyduk.
Türkiye'ye ne zaman geldiniz?
İlk defa 1993 yılında Türkiye'ye
gelmiştim. Başımda şapkam vardı,
saçlarım açıktı. Namazı da
bilmediğimden öylece kılardım. Bir
hanım geldi, başıma örtü verdi.
Şapkamı çıkarıp örtüyü başıma örttü:
“-Çok yakıştı, namazlarını hep böyle
kıl!” dedi. Bizi gezdirdiler. Türkler,
çok dindar ve iyiliksever insanlar.
Oradaki namazımdan çok huzur
buldum. Gördüğüm her mescidde
namaz kılmak istiyordum. Hele
Sultanahmed câmiinde namaz
kılarken meleklerin tepemde
gezdiklerini hissediyordum.
Benzer duyguları Medine'de
Peygamber Efendimiz'in mescidinde
de hissetmiştim. Orada Cuma namazı
kılarken sanki câmi göklere doğru
çekilmiş gibi hissetmiştim.
Peygamber Efendimiz'in bastığı
yerler bembeyazdı. Sonra
memleketime baktım, simsiyah!..
Selam verdiğimde yanımda namaz
kılan kadına bir şey hissedip
hissetmediğini sordum. Sanki
mescid yükseldi gibi oldu, dedim. O
da tebessüm etti. Anladım ki, o
mübârek topraklar Hazret-i
Peygamber -sallallâhu aleyhi ve
sellem- ve ashâbının bastığı
mübârek topraklar!.. Ve hâlâ o
toprakların bereket ve rûhâniyeti
devam ediyor.
Hizmetlerinizi yaparken ne gibi
zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
Kazakistan'da müslümanların
karşılaştığı bir çok zorluklar var. Dini
bilmeyen insanlar, okullarımızı
kapanmasına çalışıyorlar. İnsanların
mescidlere gitmesinden rahatsız
oluyorlar. Okulumuza dokunamazlar.
Gerekirse mahkemeye giderim, bu
işi sonuna kadar tâkip ederim.
Canımı alırlar, okuluma
dokunamazlar. Ben bu yola baş
koydum.
Mâşaallah, bu yaşta bile hâlâ içinizde
heyecan ve aşk taşıyorsunuz. Bu
heyecanı nasıl canlı
tutabiliyorsunuz?
Ben de bu işin peşini bırakırsam
mücâdeleyi göze alacak kimse yok.
Resmî müesseseleri çok iyi
tanıdığımdan beni başlarından
savamıyorlar. Allah bize güç verdiği,
ömür verdiği nisbette canla başla
çalışmak mecbûriyetindeyiz.
Bize son söz olarak neleri söylemek
istersiniz?
Bizim kalbimizde Türkler'in
bambaşka bir yeri vardır. Dinimizi,
medeniyetimizi, ahlâkımızı sizden
öğreniyoruz. Size teşekkür ederiz,
duâlarınızı bekleriz.
Biz de size teşekkür ederiz. Allah yâr
ve yardımcınız olsun. Yüce Rabbimiz
size hayırlı uzun ömürler ihsan
buyursun. Bize bir kişinin isterse tek
başına neleri yapabileceğinin canlı
şâhidi oldunuz. Allah sizin din
yolundaki hizmet şuur ve
gayretinizden bizlere de hisseler
versin. Âmin.
Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 14. sayı