• 488 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Hər dəfə bu tip kitablar görəndə deyirdim "axı nə məqsədlə yazılır, niyə alınır, niyə oxunur ?" və s. Məgər bütün bu suallar yersiz imiş, hər cür, hər növ kitabın öz yeri varmış. Bayrama qədər o qədər dolu idi ki, başım, 4n1k serisini bir az rahatlamaq üçün almışdım yanıma. Daha doğrusu özümü aldadırdım bu minvalla ki, həm kitabsız qalmayım, həm də dincəlim, başıma məlumat yığmayım. Və xoşbəxtlikdən elə də oldu. Çox sevindim bayram tətilini bu seri ilə keçirməyimə.
    Kitab olduqca maraqlı və gülməli idi. Bəzi yerlərində gülümsəmək bir yana, özümü saxlaya bilməyib hətta qəhqəhə çəkirdim. Bir-iki yerində nə qədər gənclik kitabı olduğunu bilsəm də, durub "hanı e bunların ana-atası?" deyə sual verdim. Kitabda azacıq da olsa, gopalogiya var idi. Amma adamı bezdirmirdi. Kitabda bütün xatakterlər bəyəniləcək səviyyədə yazılıb, fəqət Ali.. Çox başqa bir obraz oldu mənim üçün. Yəni, #teamali dostlar.
  • Uzun süre hasta olmaktan sakınılmalı: yoksa seyirciler bildik merhamet gösterme ödevi yüzünden, bu durumu uzun süre sürdürmekte zorlandıkları için sabırsızlaşır -ve sonra vardıkları sonuçla doğrudan doğruya karakterinizi suçlamaya başlarlar:
    "H a k e d i y o r s u n u z siz hasta olmayı ve bizim merhamet göstererek kendimizi daha fazla yormamıza gerek yok."
    Friedrich Nietzsche
    Sayfa 153 - Uzun Süre Hasta Olmamalı
  • Unutmа yаgmurun yаğdığı kаdаr ıslаksın
    Günеşin sеni ısıttığı kаdаr sıcаk. Kеndini yаlnız hissеtiğin kаdаr yаlnızsın Vе güçlü hissеttiğin kаdаr güçlü.
    Kеndini güzеl hissеttiğin kаdаr güzеlsin..
    İştе budur hаyаt! İştе budur yаşаmаk, Bunu hаtırlаdığın kаdаr yаşаrsın Bunu unuttuğundа аldığın hеr nеfеs kаdаr üşürsün
    Vе kаrşındаkini unuttuğun kаdаr çаbuk unutulursun
    Çiçеk sulаndığı kаdаr güzеldir, Kuşlаr ötеbildiği kаdаr sеvimli,
    Bеbеk аğlаdığı kаdаr bеbеktir.
    Vе hеrşеyi öğrеndiğin kаdаr bilirsin, bunu dа öğrеn,
    Sеvdiğin kаdаr sеvilirsin…

    Can Yücel
  • |•”Hata yapma ya da başkalarını mutsuz etme kastı olmadan da hata yapılabilir ve üzüntü verilebilir. Düşüncesizlik, başka insanların duygularına karşı dikkatsizlik, kararsızlık da aynı işi görür.”

    -J a n e A u s t e n✨
  • Cenâb-ı Allah'ın, "İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem'i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık" (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir.

    Kur'ân-ı Kerîm âyetlerindeki uyum ve incelikler başlı başına birer mucizedir. İfadelerindeki cezalet, letafet ve olağan dışılık, asırlardır yazılmakta olan i'caz ve belağat kitaplarında ortaya konulmuştur. Biz de bu yazımızda, Kur'an'ul-Mucizü'l-Beyan'ın i'caz ve belağatına örnek teşkil edecek birçok âyetinin yanı sıra onun sadece bir harfi üzerinden emsalsizliği ve mucizeliğine işaret etmeye çalışacağız.

    Anne çocuk münasebeti hiçbir ilişkiye benzememektedir. O çok ayrıcalıklı ve farklı bir münasebet biçimidir. Bu durum hem anneler için hem de çocukları için böyledir. Hz. Meryem ile Hz. İsa (a.s.) arasındaki anne-oğul münasebeti ise mucizevî ve İlâhîdir. Kur'ân-ı Kerîm açısından konunun kendisi ve ele alınış şekli benzersizdir. Yüce Kitabımız bu benzersizliği bazen Hz. Meryem üzerinden bazen de Hz. İsa (a.s.) üzerinden bazen de her ikisi üzerinden gerçekleştirir.

    Kur'ân-ı Kerîm; Hz. Meryem'in nazenin bir çiçek gibi yetiştirilmesi sadedinde (وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً) "Onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi"1 telmihini kullanır. Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan'ın bu ifadesindeki i'caz, aynı şekilde ( فَنَفَخْنَا فِيهَا (فِيهِ) مِنْ رُوحِنَا ) "Biz ona Ruhumuzdan üfledik" 2 ifadesi ile örtüşmektedir. Biz bu yazıda, kadınlık âleminin iftiharı Hz. Meryem Validemiz'in Hz. İsa'ya hamile kalışını sadece bu iki Kur'ânî ifade üzerinden ele almaya çalışacağız.

    Hz. Meryem validemiz, Kur'ân-ı Kerîm'de (مَرْيَمُ بِنْتُ عِمْرَانَ) ifadesi ile bir kere, (مَرْيَمُ) ifadesi olarak on defa, (عِيسَي بْنُ مَرْيَمَ) şeklinde ise yirmi üç kere olmak üzere toplamda otuz dört kez geçmektedir. Ancak Hz. Meryem'in ele alındığı iki sûre dikkat çekmektedir. Bunlar Meryem ile Âl-i İmran sûreleridir. Büyük nebi Hz. Mesih için Kur'ân-ı Kerîm'de müstakil bir sure bulunmazken annesi Hz. Meryem'in adının müstakil bir sûreye isim olması dikkat çekicidir.

    Yine bir başka dikkat çekici husus da Hz. Meryem'in babası olan İmran ve onun ailesiyle ilgilidir.3 Hz. Meryem hakkındaki âyetlerin, babası tarafından değil de annesi tarafından dile getirilmesi de kayda değer bir husustur. İfade edildiğine göre Hz. Meryem henüz annesinin karnında iken babası İmran vefat etmiştir. Dolayısıyla onunla ilgilenmek hâliyle annesi Hanne'ye kalmıştı.4 Sûrenin ilgili bilgilerinin verildiği bölümde, Hz. Meryem'in Allah'a adanması, duasının kabul edilmesi, adını Meryem olarak koyması, Şeytan'dan Allah'a sığınması gibi anlatımlar baba İmran'ın ağzından değil de hep annenin (Hanne) ağzından sunulmaktadır.

    Şimdi bu iki sureye biraz daha ayrıntılı bakalım:

    Meryem Sûresi, Mekke döneminde (muhtemelen) risâletin beşinci veya altıncı yılında Habeşistan hicretinin öncesinde nazil olmuştur. Sûre iki bölümden oluşmaktadır. İlk altmış beş âyet Hz. Meryem ve çevresiyle alâkalı iken 66-98 âyetler arasındaki ikinci bölümde ise, öğüt ve uyarılara yer verilmektedir. Nüzul zamanı dikkate alındığında Meryem Sûresi'nin bir Hristiyan ülkesi olan Habeşistan'a hicret edecek Müslümanları bilgilendirme ve hazırlama niteliği taşıdığı anlaşılmaktadır. Sûrenin üslûbu (özellikle ilk kırk âyetinde) İslâm'ın görüşünü ortaya koymaktadır. Nitekim Habeşistan'a hicret eden Müslümanların öncüsü Cafer b. Ebu Talip, Habeş Kralı Ashame en-Necâşî'nin huzurunda Meryem Sûresi'nin Hz. Yahya ve İsa'dan bahseden ilk kısımlarını okumuş, bu âyetlerin mânevî tesirinde kalan kral gözyaşlarına mâni olamamıştır.5

    Âl-i İmran Sûresi'nde geçen İmran için, kaynaklar iki ayrı İmran'dan bahsetmektedir. Bunlardan ilki Hz. Musa ve Hz. Harun'un babası, ikincisi Hz. Meryem'in babasıdır.6 Âl-i İmran Sûresi 33. âyette adı geçen İmran'ın bu ikisinden hangisi olduğu hususu ihtilâflı olsa da, daha sonraki âyetlerin özellikle Hz. Meryem'in iffeti ve Hz. İsa'nın peygamberliği ile ilgili oluşu, söz konusu İmran'ın Hz. Meryem'in babası İmran olmasını gerektirmektedir.

    Bu bilgilerden sonra, Kur'ân-ı Kerîm'in Hz. Meryem hakkında kullandığı iki mucizevî ifade biçimi üzerinde durabiliriz. Bu âyetler yukarıda da belirtildiği gibi, Âl-i İmran Sûresi 37. âyeti ile Enbiya Sûresi 91 ve Tahrim Sûresi 12. âyetleridir.Âl-i İmran Sûresi'nde geçen "وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً" âyeti Hâk Tealâ tarafından bir kız çocuğu için söylenebilecek en etkileyici ve kalbe tesir eden bir ifade olması yönüyle muhteşemdir. Çünkü İmran'ın karısı karnındaki bebeği Allah'a adarken onun erkek olacağını umuyordu. Bu beklentiyle böyle bir adakta bulunmuştu. Ancak hamlini vaz' ettiğinde gelenin kız olduğunu gördü. Artık yapacak bir şey yoktu. Kızını Allah'a adayacaktı. Onu özenle yetiştirdi. Zaten çocuk yetiştirilmesinde kız çocukları ayrı bir ihtimam istemektedir. Kur'ân bunu ifade için seçilebilecek en muhteşem ifadeyi seçmiştir. وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً "Onu bir bitki/çiçek gibi yetiştirdi."7

    Her ne kadar Kur'ân-ı Kerîm, "Allah sizi de yerden ot (bitirir) gibi bitirmiştir."8 gibi âyetlerde bütün insanların bir bitki gibi yerden bitirildiğini beyan etmişse de, burada özel olarak Hz. Meryem için "güzel bir bitki gibi" yetiştirilmekten söz edilmektedir. Diğer âyetten farklı olarak toprakla herhangi bir bağdan söz edilmemektedir. Bu durum bize Hz. Meryem'in, diğer insanlardan ve diğer bütün kadınlardan farklı bir konuma sahip olduğunu göstermektedir. Öte yandan وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَناً âyetini yorumlayan müfessirler bu konuda farklı şeyler söylemişlerdir: Rabbi onu tam olgun bir kadın olması için güzel bir bitki gibi büyütüp yetiştirdi9 diyenlerin yanı sıra, Hz. Meryem'e uygulanan özel ve güzel bir terbiyeden mecazdır10 diyenler de olmuştur.

    Yine bazı müfessirler âyeti tefsir ederken din ve dünya ayrımını belirterek, diğer çocukların bir yılda büyüdüğü kadar Hz. Meryem'in bir günde büyütülmesi ile onun iffet, namus ve Allah'a itaat mânâsında yaşadığı olgunluğa dikkat çekmişlerdir. Burada hemen ifade etmek gerekir ki, bu yaklaşım tarzı akla uzak bir izah şeklidir. Öte yandan Hz. Meryem'in fizikî güzelliğine işaret ettiğini11 söyleyenler olduğu gibi, Hz. Meryem'in büyütülmesinden maksadın hayırda, rızıkta, muvaffakiyette hem ruh hem de cesedi kapsayacak şekilde terbiye edilmesi ve yetiştirilmesi olduğunu beyan edenler de olmuştur.12 Hz. Meryem'e hasredilen bu i'cazlı ifadeden sonra şimdi de yine Hz. Meryem hakkında kullanılan, ilk plânda tenakuz varmış gibi görünen ve fakat büyük bir mucizeye işaret eden Enbiya ve Tahrim sûrelerindeki ifadeler üzerinde duralım.

    Zamir Farklılığındaki Mucizevîlik

    Enbiya Sûresi'nin 91. âyetinin ilk bölümü ile Tahrim Sûresi'nin 12. âyeti birbirine benzemektedir. Enbiya Sûresi'nde şöyle buyrulmaktadır: وَ الَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَافِيهَا مِنْ رُوحِنَا "Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de an). Biz ona ruhumuzdan üfledik." Burada Hz. Meryem'in adı açıkça zikredilmemiştir. Ancak Tahrim Sûresi'nde şöyle bir tablo görmekteyiz: وَ مَرْيَمَ بِنْتَ عِمْرَانَ اَلَّتِي أَحْصَنَتْ فَرْجَهَا فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا وَ صَدَقَتْ بِكَلِمَاتِ رَبِّهَا وَ كُتُبِهِ. "İffetini korumuş olan İmran kızı Meryem'i de (Allah örnek gösterdi). Biz ona ruhumuzdan üfledik ve Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdik etti. O gönülden itaat edenlerdendi."

    Her iki âyette de ortak bir ifade geçmektedir. Birinde فَنَفَخْنَا فِيهَا مِنْ رُوحِنَا ifadesi13 kullanılırken, diğer âyette zamirin değişmesiyle14 فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَاşeklinde geçmektedir. Tahrim Sûresi'nde hem Hz. Meryem'in adı, hem de İmran'ın kızı olduğu açıkça belirtilmiş, kalan bölümde ise "namusunu koruması ve kendisine Allah'ın katından ruh üflenmiş olması" zikredilmiştir. Bu ifadeler Enbiya Sûresi ile tamamen uygunluk arz etmiştir. İşte bu uygunluk sebebiyle söz konusu bu iki âyette de kastedilen kadının Hz. Meryem oluşunda herhangi bir şüphe kalmamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de namusu ve iffeti ile yüceltilen Hz. Meryem Validemiz'in bu durumu, yine kendi adının verildiği sûrede Cebrail'in ona bir çocuk vermek üzere gelen bir insan olarak görünmesi üzerine Hz. Meryem'in verdiği edep dolu cevap kayda değerdir.

    Bu iki âyette işaret edilen husus; Cenab-ı Hakk'ın, keyfiyetini bilemediğimiz bir şekilde ruhundan Hz. Meryem'e üflemesi ve onun da Hz. İsa'ya hamile kalmasıdır. Açıkça görüleceği gibi Enbiya Sûresi'nde geçen bütün zamirler (هَا şeklinde) müennestir. Dolayısıyla Hz. Meryem'e işaret ettiği açıktır. Ancak ikinci âyette aynı açıklık söz konusu değildir. Tahrim Sûresi'nde geçen aynı ifadede zamir değişmektedir. Buradaki zamir müzekkerlik (ه şeklinde) zamiridir.

    Tahrim Sûresi'nin 12. âyetinde Hz. Meryem'e ruhun üflenmesinden söz eden: فَنَفَخْنَا فِيهِ مِنْ رُوحِنَا "Biz, ona ruhumuzdan üfledik." şeklindeki cümle için, kıraat farklılığından kaynaklanmakta diyenler olmuştur.15 Yani buna göre buradaki ifade aslında فِيهَا mânâsındadır, denilmiştir. Buradaki zamirin Hz. İsa'ya16 veya Hz. Cebrail'e17raci olduğunu söyleyenler de vardır. Söz konusu bu âyetin tefsiriyle alâkalı bazı müfessirler hiçbir şey söylemezken18 bazıları da sadece zamirin müennesliğine vurgu yapmakla yetinmişlerdir.19

    Netice olarak Tahrim Sûresi'ndeki zamirin (فِيهِ) irca edileceği yer konusunda ittifak yoktur. Öte yandan bazıları da bu üflemenin yapıldığı yerin "elbisenin yakası" diye yorumlamak suretiyle zamiri (جَيْبٌ) ifadesine irca etmişlerdir.20 Bu yoruma ilâve olarak (جَيْبٌ) ifadesinin takdirinde (فَرْجٌ) kelimesinin bulunduğunu ifade eden pek çok müfessir vardır.21 Buna göre âyetteki فَرْجٌ kelimesiyle gerçek mânâsı kastedilmiştir. Zîrâ Hz. Meryem Validemiz'e zina iftirasında bulunulmuştur. Bu sebeple müzekkerlik zamiri فِي عِيسَي "İsa'da" mânâsını havi olurken, müenneslik şeklindeki okuyuşta da mânâ: فِي نَفْسِ عِيسَي yani"İsa'nın nefsinde" şeklinde değerlendirilmiştir. Çünkü nefs kelimesi müennestir.22

    Bu iki âyet üzerine işarî, tasavvufî, fıkhî ve daha pek çok tefsir ve müfessir yorum yapmış ve çeşitli mânâlar çıkarmıştır. Ancak bunların arasında meseleye bakış açısındaki farklılığıyla en enfes yorum allame Hamdi Yazır'a aittir. Onun bu meselede söyledikleri çok önemli Kur'ânî bir mucizeye de işaret etmektedir: "Demek ki bir erkeğin sulbünde (belinde) meni hücresi, bir kadının rahminde yumurtalık hücresi nasıl yaratılıyorsa, bakire Meryem'in rahminde ikisi de öyle bir Rabbâni emirle yaratılıvermişti. Buna göre Meryem o nefha anında hem dişi hem erkek özelliğini toplayan fevkalade bir seçimle, ( وَطَهَّرَكِ وَاصْطَفَيكِ عَلَي نِسَاءِ الْعَالَمِينَ- "Seni tertemiz yarattı ve seni bütün dünya kadınlarına tercih etti." 23) buyrulduğu gibi âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek, dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendine görünen ruhun (Cebrail'in) nefhasından gebe kalmıştı. Bu âyette Meryem'in hem kadın hem erkek vasfıyla tasvir edilmesi bize bu mânâyı anlatan bir delil gibi görünmüştür." 24

    Her iki sure-i celiledeki zamir farklılığının izahının anlaşılması noktasında Elmalılı'nın yaptığı bu enfes açıklama çok önemli bir mucizeye işaret etmektedir. Ayrıca وَ أَنْبَتَهَا نَبَاتاً حَسَنًا âyetini anlama konusunda önemli bir bilgi desteği de sağlamaktadır. Bu mucize de şudur:

    Bilindiği gibi Arapçada kural olarak, kadınla ilgili bir zamir kullanıldığında o zamirin müennes (dişi) olması zorunludur. Çünkü dil açısından müenneslik (dişilik) ve müzekkerlik (erillik) bir esastır. Arap grameri bu mantık üzerine kurulmuştur. Nitekim Enbiya Sûresi'nde Hz. Meryem'den söz eden âyette bütün zamirler "müennes" olarak kullanılmıştır. Meselâ (اَلَّتِي (أَحْصَنَتْ), (فَرْجَهَا ve (فِيهَا) kelimelerinde bunu açıkça görmek mümkündür.

    Ancak Tahrim Sûresi'nde ise istisnai bir durum vardır. Bütün kelimeler ve zamirler müennes olmasına rağmen istisnai bir ifade bulunmaktadır. Meselâ (مَرْيَمَ) (بِنْتَ), (اَلَّتِي), (أَحْصَنَتْ), (فَرْجَهَا), (صَدَقَتْ), (رَبِّهَا)kelimeleri arasında bulunan (فِيهِ) ifadesi dikkat çekicidir. Yani aynı konuyla ilgili olarak Tahrim Sûresi'ndeki zamir bu defa erkek olarak kullanılmıştır.

    Hamdi Yazır merhum, zamirin ait olduğu kelimeyi tayinde sıkıntıyı çözmüş görünmektedir. Ona göre Hz. Meryem'in üreme sisteminde İlâhî bir mucize eseri olarak hem erkek üreme hücresi hem de kadının rahminde yumurtalık hücresi bulunduğu ifade edilmiş olmaktadır. Yani gerek (فِيهَا) ifadesi gerekse (فِيهِ) ifadesinin her ikisi de Hz. Meryem Validemiz'e racidir. Dolayısıyla bakire Hz. Meryem Validemiz'in rahminde her ikisinin de bulunması büyük bir yaradılış mucizesidir. Ona göre Hz. Meryem o üfürülme ânında hem dişi hem de erkek özelliğini toplayan fevkalâde bir seçimle âlemin kadınlarında görülmemiş bir üstünlükle seçilerek dıştan bir aşılamaya muhtaç olmaksızın kendisine görünen ruhun (Cebrail'in) nefhasından gebe kalmıştı.25 Öte yandan önceki yorumlardan çok farklı bir açıklama getiren Yazır, "ferç" kelimesinin, hem erkek hem de kadınlar için kullanılabildiğine dikkat çekerek esasında bu kelimenin kullanımının mecazî olduğunu belirtmiştir. Ayrıca Cebrail'in aşağıdan değil, yukarıdan yani gömleğin yakasından nefhasından gebeliğin kabarmasından kinaye şeklinde yorumlaması da orijinal bir tespittir.26

    Hz. Meryem'in Hz. İsa'nın doğumuyla ilgili "ilmü'n-nebatât"ın verileri, hiç şüphesiz konuyu daha anlaşılır kılacaktır. Yani bitkilerin döllenmesi ve bu konudaki gelişmeler meselemizi ışık tutacak mahiyettedir. Teferruatına burada girecek değiliz. Ancak (اَلرِّيحُ - Rüzgâr) ve (اَلرُّوحُ -Ruh) kelimelerinin etimolojik özellikleri arasındaki yakın münasebet ve irtibat konu üzerinde ayrıca düşünmeyi gerektirecek hususiyetler taşımaktadır. Biz şu kadarla iktifa ifade etmeliyiz ki, müfessirlerin zamir farklılığını açıklama konusundaki söylemler arasında en makul ve akla yatkın olan izah Elmalılı merhumun yaptığı açıklamadır. Ayrıca bilindiği gibi Kur'ân-ı Kerîm rüzgârların aşılayıcılığından bahsetmektedir.27 Dolayısıyla rüzgârlar, bitkilerdeki tohumları birbiriyle buluşturur, böylece tohumlanma gerçekleşmiş olur. Rüzgârların, farklı köklerden beslenen ya da farklı gövdelerdeki tohumların birleştirilmesi neticesinde meydana gelen tesir ne ise, Hz. Meryem Validemiz'in hamile kalışında Hz. Cebrail'in nefhası da böyle bir şey olmalıdır. Netice olarak, Hz. İsa'nın dünyaya gelişi hâdisesinin asıl mucize yönü muhtemelen Hz. Meryem'in bir bitki gibi kendi kendini dölleyen bir sistemle yaratılmış olmasıdır. Bu sebeple olsa gerek ki, Kur'ân-ı Kerîm'de, Âl-i İmran Sûresi'nde "dünya kadınlarının tümünden üstün"28 bir özelliğe sahip olarak yaratılması eşsiz ve benzersiz bir mucizeye işaret etmektedir.

    Dipnotlar

    1. Al-i İmran, 3/37

    2. Enbiya, 21/91; Tahrim, 66/12

    3. Al-i İmran, 3/35; Tahrim, 66/12

    4. Fahreddin er-Razi, et-Tefsirü'l-Kebir, DaruİhyauTürasi'l-Arabiy, Beyrut, Ths. VIII, 24-25

    5. Celaleddin es-Suyuti, Dürrü'l-Mensur fi't-Tefsir bi'l-Me'sur, Kahire, 2003, X, 5.

    6. Ayrıntılı bilgi için bkz. Aydın, Mehmet, "Taberi Tefsirinde ki Hristiyanlığa Bir Bakış", Müslümanlar ve Diğer Din mensupları Müslümanları Diğer Din mensuplarıyla İlişkilerinde Temel Yaklaşımlar, Ankara, 2004, s. 197

    7. Al-i İmran, 3/37

    8. Nuh, 71/17

    9. Taberi, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Camiü'l-Beyan An Te'viliÂyi'l-Kur'an, Kahire, 2001, V, 344.

    10. Zemahşeri, Ebu'l Kasım Carullah b. Ömer, Hakaiku't-Tenzil veUyunü'l-Ekavil fi Vücuhi't-Tenzil, Beyrut, Thsz. age., I, 427.

    11. Razi, Mefatih, VIII, 29.

    12. Reşid Rıza, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Hakim, Kahire, 1947, III, 292.

    13. Enbiya, 21/91

    14. Tahrim, 66/12

    15. Zemahşeri,Keşşaf, IV, 132.

    16. Ebu Ali b. Hasan et-Tabresi, Mecmau'l-Beyan fi Tefsiri'l-Kur'an, Beyrut, 1994, X, 58.

    17. Taberi, el-Cami, XXIII, 116.

    18. Muhammed Hüseyin et-Tabatabai, el-Mîzan fi Tefsir-i'l-Kur'an, Tahran, 1952, XIX, 300; Muhammed Cemalüddinel-Kasımi, Mehasinü't-Te'vil, Kahire, ts., XVI, 5869.

    19. Ebu's-Suud el-İmadi, İrşadu'l-Akli's-Selim İlaMezaye'l-Kur'ani'l-Kerim, Thsz.990, VIII, 270.

    20. Ebu Abdullah Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmi liAhkâmi'l-Kur'an, Beyrut, 1985, XVIII, 203.

    21. Zemahşeri, age., IV, 132; Ebu'l-Fidaİsmailİbn-i Kesir, Tefsiru'l-Kur ani'l-Azim, Kahire, 2000, XIV, 67; Muhammed ibn Alib. Muhammed eş-Şevkani, Fethu'l-Kadir el-Cami' Beyne Fenni'r-Rivayeve'd-DirayeMinİlmi 't-Tefsir,Beyrut, 2007, 1509;

    22. Razi, Mefatih, XXX, 50.

    23. Al-i İmrân, 3/42

    24. Bkz. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili, İstanbul, 1979, c. VII, s. 5133-5135

    25. Yazır, Hak Dini, VII, 5134

    26. Yazır, Hak Dini, VII, 5134

    27. Hıcr, 15/22

    28. Al-i İmran, 3/42
  • Insanligi hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini saglamak üzere Allah Teâlâ tarafindan gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildigine göre 2I Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de dogdu. Islâm tarihi kaynaklari, Hz. Peygamber'in nesebi ta Hz. Adem'e kadar siralanan Secere tablolari ile belirlemislerdir.

    Bu kaynaklarda Hz. Peygamber'in yirminci göbekten atasi olan Adnan'a kadar ittifak edilmis, ancak Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazi farkliliklar ortaya çikmistir. Ama O'nun Hz. Ibrahim'in oglu Hz. Ismail soyundan oldugunda süphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar Rasûlullah'in seceresi söylece siralanir: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâsim b. Abdümenâf b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. En-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. Ilyas b. Mudar b. Nizâr b. Me'add b. Adnan.

    Hz. Peygamber'in dogumundan iki ay kadar önce babasi Abdullah, ticarî bir seferden dönüsünde Yesrib (Medine)'de vefat etmisti. Annesi Amine, Kureys Kabilesinin kollarindan Benû Zühre'nin reisi Vehb b. Abdümenaf'in kiz idi. O siralarda Mekke esrafi, çocuklarini çölde bir süt anneye vererek emzirme âdetine sahip olduklari için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafindan ancak bir kaç kez emzirilmis, süt anneye verilinceye kadar da amcasi Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmisti.

    Daha sonra Mekke'ye komsu çöllerde yasayan Hevâzin kabilesinin kollarindan Benû Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber'e süt emzirmistir. Mekke esrafi tarafindan Mekke'nin agir ve sicak havasi çocuklarin gelisimine ve sagliklarina zararli görülüyor; ayrica hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke'de arap dili, yabanci tesirler altinda kalabildiginden, fesahat ve belâgata önem veren Mekkeliler çocuklarinin dili ögrendikleri ilk yillarinin Arapçanin saf ve bozulmamis sekliyle ve olanca fesahat ve belâgatiyla ari duru konusuldugu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardi. Bu bakimdan Araplar arasinda fasih Arapçalari ile ün yapmis Benû Sa'd kabilesi arasinda yaklasik ilk iki buçuk yilini geçiren Hz. Peygamber, ileride üstlenecegi ilâhî risâlet görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazirlanmis oluyordu. Hz. Peygamber'in kirk yasindan itibâren yürüttügü Islâm'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslinda mesakkatli, yorucu, bir takim sikintilari olan mukaddes bir vazifedir.

    Iste bu yorucu ve mesakkatli görevi lâyikiyla yerine getirebilmek için saglam ve sihhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocuklugunun ilk yillarinda Mekke'nin bogucu sicak ve sitmali havasindan uzaklasmis, suyu ve havasi güzel bâdiyede saglikli bir sekilde gelisme imkânini bulmus oluyordu. Diger taraftan güzel konusmanin kitleler üzerindeki etkisi malumdur. Ileride muhtelif insan kitlelerine muhâtap olacak bir peygamberin süphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olmasi ve dili, davasinin ugrunda en iyi sekilde kullanmasi gerekiyordu. Iste bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocuklugundan itibâren davet faâliyeti için hazirlaniyordu. Yalniz kendisi henüz o siralarda ileride peygamber olacagi konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadigindan, bu hazirlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayip, Cenâb-i Hakk'in yönlendirmesi, kontrol ve murâkabe altinda tutmasi seklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime'nin yaninda iken vukû bulan "Gögsünün yarilmasi" (Serhu's-Sadr veya Sakku's-Sadr) olayini da yine davete hazirlik olarak degerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber'in gögsü, görevli iki melek tarafindan yarilmis, kalbi çikarilarak Seytanin ve nefsin tasallut ve saptirmasindan arindirilmis ve Zemzem'le yikanarak tekrar yerine konulmustur. Böylece Hz. Peygamber, rûhen davete hazirlanmis oluyordu.

    Serhu's-sadr olayindan sonra süt anne halime tarafindan Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim edilen Hz. Muhammed, alti yasina kadar annesi Amine'nin yaninda kaldi. Bu siralarda Amine, Hz. Peygamber'i de yanina alarak Medine'deki akrabalarini ziyarete gitmisti. Bu vesile ile, alti yil kadar önce Medine'de ölen esinin kabrini de ziyaret etmis olacakti. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklasmadan Ebvâ denilen köyde Âmine aniden rahatsizlandi ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artik hem yetim,

    hem de öksüz kalan çocugu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadi Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yasli dede, kalben büyük bir muhabbet besledigi bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yil bagrina basti. Abdülmuttalib'in temsil ettigi Hâsimogullarinin Mekke'deki itibâri ile Abdülmuttalib'in sahsî özellik, kabiliyet ve ahlâki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çikarmis olmasi, onun Mekke'de kendisine son derece saygi duyulan, sözüne itibâr ve itâat edilen bir reis hâline gelmesini saglamisti. Abdülmuttalib, Kâbe duvarina bitisik olarak sirf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini tasiyan Dâru'n-Nedve'de Mekke halkinin çesitli problemlerini dinler ve çözüm yollari arardi. Dedesi Abdülmuttalib'in yanindan hiç ayrilmayan küçük Muhammed, Dâru'n-Nedve'de yapilan idareye ve çesitli problemlere ait müzâkerelerde de dedesinin yaninda bulunuyor ve daha o yaslarindan itibaren zulmün hâkim oldugu Mekke toplumunda ortaya çikan problemleri, insanlarin dinî, idârî, iktisadî, ilmî, ictimâî yönlerden nasil bir batakligin içinde bulunduklarini yakindan görüp idrâk ediyordu.

    Hz. Peygamber sekiz yasina geldigi zaman Abdülmuttalib seksen iki yasina erismisti ve yasli bünye, ugradigi hastaliklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrildi. Abdülmuttalib vefatindan önce sevgili torununu ogullari arasinda, Hz. Muhammed'in babasi Abdullah'la ana-baba bir kardes olan Ebû Talib'e teslim etmisti. Artik Hz. Muhammed sekiz yasindan yirmibes yasina kadar amcasi Ebu Talib'in yaninda kalmistir.

    Gelecekte peygamber olacagi hakkinda ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadigindan, tâbiîdir ki Hz. Peygamber'in bu devrelerdeki hayati hakkinda fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber'i degil, ayni zamanda diger Mekkelileri de ilgilendiren bazi olaylarda Hz. Peygamber'in aldigi yer ve oynadigi rol, kaynaklarimizda tespit edilmistir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasinda süphesiz önemli olanlarindan birisi, Hz. Peygamber'in Râhib Bahîrâ ile karsilasmasi meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaslarinda iken amcasi Ebû Tâlib ile birlikte Sam'a dogru yol alan ticarî bir kervana katilmis ve kafile Sam yakinlarinda Busrâ adli bir mevkide mola verdigi zaman buradaki manastirda bulunan Bahirâ adli râhib, Islâm kaynaklarina göre Hz. Peygamber'deki özelliklere bakarak O'nun ileride çikmasi beklenilen son peygamber olabilecegi kanâatine varmisti.

    Müstesrikler bu olayi kendi yanli bakis açilari ile ele alarak Islâm'in dogusunda Hristiyan rûhiyâtinin etkileri oldugunu, Râhib Bahîrâ'nin dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed'in bu dinî suuru gelistirerek ileride Islâm'i ortaya attigini iddia ederlerse de, Islâmiyet'in temelini olusturan tevhid akidesi ile Hristiyanligin temeli olan teslis * inancinin aslâ bagdasamaz bir karakterde olusu, Islâm'in Hristiyanlik'da mevcut teslis düsüncesini sirk olarak kabul etmesi, bu iddiânin ne derece asilsiz ve gülünç oldugunun en açik delillerindendir (genis bilgi için bkz. Bahîrâ maddesi).

    Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardindan daha sonraki yillarda diger amcalari ile birlikte Mekke. disina yapilan bazi ticari seferlere katilmis, muhtelif bölgelerde yasayan insanlarin farklilik arzeden dinleri, örf ve âdetleri, hal ve vaziyetleri hakkinda bilgi sahibi olmustur. Peygamber Efendimizin daha sonralari Islâm'i teblig ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduguna göre cereyan eden bu olaylari da O'nun peygamberlige ilmen hazirlanmasi olarak degerlendirmek gerekir.

    Cenâb-i Hakk'in kontrol ve murâkabesi, müstakbel peygamberi rûhen de davete hazirliyor ve cahiliye döneminin her türlü sirk ve sapikligindan, kötülük ve ahlâksizligindan uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir âyini ve bayrami olan Büvâne'ye çocukluk yillarinda amca ve halalarinin zorlamalari ile götürülen Hz. Muhammed, âdet üzere diger akrabalarinin yaptigi sekilde burada hazir bulundurulan bir puta tapmak içiri siraya girdiginde, henüz kendisine sira gelmeden ilâhi bir ikaz ile puta tapmaktan alikonulmus ve olayin hasyeti içerisinde Hz. Peygamber kisa bir bayginlik geçirmisti. Bu olaydan sonra artik akrabalari O'na putlara tapmak için her hangi bir israrda bulunmadilar. Tabîidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yillarindan itibâren hayati boyunca aslâ hiç bir puta tapmadigi gibi, onlar adina kurban kesmemis, putlar adina kesilen hayvanlarin etini yememis, onlar adina yemin etmemis, hatta onlarin adini dahi agzina almaktan hoslanmadigini belirtmisti.

    Geçim sikintisi çeken amcasi Ebû Tâlib'e yardimci olmak için gençlik yillarinda Mekkelilere ücretle çobanlik yapan Hz. Muhammed, çobanligi sirasinda Mekke'nin dagdagali, debdebeli, sirkin hâkim oldugu havasindan uzaklasarak tabiatla karsi karsiya gelmis, bu anlarda muhakeme ve idrâk gücü geliserek herseyin yaraticisi olan Cenab-i Allah'in varligi ve birligini, O'na esler kosmanin sapiklik oldugunu iyice kavramis, karsilastigi bir takim sikinti ve mesakkatler O'nu rûhen olgunlastirmisti.

    Çobanlik yaptigi günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadasina emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece eglencelerini seyretmek için kirdan sehire inen Hz. Peygamber, eglence yerine gelip oturur oturmaz Cenâb-i Hakk'in kendisine verdigi bir uyku ile, içkilerin içildigi, oyunlarin oynandigi, ahlâksizliklarin yapildigi bu isret âlemini seyretmekten dahi alikonulmustu. Bir baska sefer yine böyle bir eglenceyi seyretme arzusu ayni sekilde engellenmis; artik bir daha da Hz. Peygamber böyle bir seye tesebbüs etmemis, istek de duymamisti.

    Hz. Peygamber yirmi yaslarinda iken Mekkeliler ile Hevâzin kabilesi arasinda Ficâr Harbi vukû buldu. Aslinda savasabilecek bir yasta ve güçte olmasina ragmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savas alaninin gerisine düsen oklari toplayip amcalarina vermekle yetinmisti. Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasina ragmen bu olayin O'nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler olusturdugu bir gerçektir. Peygamberliginden sonra dahi hatirladigi zaman bir üye olarak katilmaktan seref ve iftihar duydugunu açikça belirttigi Hilfü'l-Fudûl ise hemen bu savastan sonra gerçeklesmisti. Bu vesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanimis, câhiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasil ezdigini, güç ve kuvvet karsisinda zâlimlerin nasil eriyip titredigini örnekleriyle görmüstü.

    Yirmibes yasinda bizzat kendisinin idare ettigi bir ticaret kervani Hz. Muhammed'i Hz. Hatice ile karsilastirdi ve aralarinda gerçeklesen evlilik, Hz. Muhammed'in amcasi Ebû Tâlib'in yanindan ayrilip yeni bir aile yuvasi kurmasini sagladi. Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayisiyla Hz. Hatice'den alti çocugu olmustu. Bunlardan dördü kiz olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fâtima adlarini almislardi. Bunlarin dördü de babalarinin peygamberligine erismisler ve O'na iman ederek hicret etmislerdir.

    Ogullari ise Kasim ve Abdullah adini tasiyordu. Hz. Peygamber'in ilk oglunun adi Kasim oldugu için kendisine Ebû'l-Kâsim künyesi verilmisti. Bazi kaynaklar bunlardan baska Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tâhir adinda iki oglu daha oldugunu zikrederken, diger bazi kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'in lâkabi oldugunu belirtmislerdir. Hicretten sonra dogan oglu Ibrahim ise Misirli câriye Mâriye'dendir. Hz. Peygamber'in bütün erkek çocuklari henüz küçük yaslarda vefat etmislerdi.

    Hz. Hatice ile evliliginden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla saglamaya çalismis, bazan ortaklik yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmisti Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlügü, dogru sözlülügü, ahde vefasi, âdil ve âlicenâb davranislari, herkes hakkinda iyimser davranip elinden gelen iyilik ve yardimi yapmasi, yoksulun, muhtacin elinden tutmasi, yakinlarina ve akrabalarina karsi gösterdigi ilgi, ahlâkî olgunluk ve rûhî üstünlükleri ile derhal temâyüz etmis, çevrede herkesin güvenip itibar ettigi, sayip sevdigi bir kisi hâline gelmisti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kisi" lâkabini vermislerdi.

    Hz. Peygamber'in otuz bes yasinda iken meydana gelen Kâbe tâmiri olayi ve bu olay sirasinda el-Haceru'l-Esved'in* yerine konmasi meselesinde Mekke sülâleleri arasinda çikan ve kanli bir çatismaya dönüsme temâyülü gösteren anlasmazligi herkesi memnun edecek bir tarzda ve âdil bir sekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da artirmisti.

    Allah'in mukaddes evi Kâbe'nin tâmiri dolayisiyla herkeste oldugu gibi Hz. Muhammed'de de dinî duygu ve heyecanlar süphesiz harekete geçmistir. Bu sebeple O'nda bu yillardan itibâren Rabbi ile basbasa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde islenen haksizliklar, zulümler, ahlâksizliklar, din adina icrâ edilen sapiklik ve akilsizliklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed'in böylesi câhilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalniz, sessiz, sakin bir magarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlasilir. Artik otuz bes yasindan itibâren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayi boyunca Mekke'den uzaklasiyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtigi Hira dagindaki bir magarada günlerini geçirerek Cenâb-i Hakk'in varligini, birligini, kudret ve azametini, O'nun gücü karsisinda mahlûkatin aczini ve zayifligini düsünüyor; Rab Teâlâ'nin insanlara sonsuz nimetlerini, buna karsi insanoglunun nankörlügünü, onlarin dinî, siyasî, ictimâi, ahlâkî vs. yönlerden içerisine düstükleri kötü durumlari hatirliyordu. Iste bu uzlet,günleri Hz. Peygamber'i rûhi, ahlâkî bir olgunluga götürdügü gibi tefekkür ve istidlâl melekelerini gelistirerek aklî ve ilmî bir yücelige de eristirdi.

    Kaynak: Islam tarihi
  • İnsan fıtraten gayet zayıftır. Halbuki herşey ona ilişir, onu müteessir ve müteellim eder. Hem gayet âcizdir. Halbuki belâları ve düşmanları pek çoktur. Hem gayet fakirdir. Halbuki ihtiyâcâtı pek ziyadedir. Hem tembel ve iktidarsızdır. Halbuki hayatın tekâlifi gayet ağırdır. Hem insaniyet onu kâinatla alâkadar etmiştir. Halbuki sevdiği, ünsiyet ettiği şeylerin zevâl ve firakı, mütemadiyen onu incitiyor. Hem akıl ona yüksek maksatlar ve bâki meyveler gösteriyor. Halbuki eli kısa, ömrü kısa, iktidarı kısa, sabrı kısadır.
    İşte, bu vaziyette bir ruh, fecir zamanında bir Kadîr-i Zülcelâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin dergâhına niyazla, namazla müracaat edip arzıhal etmek, tevfik ve medet istemek ne kadar elzem; ve peşindeki gündüz âleminde başına gelecek, beline yüklenecek işleri, vazifeleri tahammül için ne kadar lüzumlu bir nokta-i istinat olduğu bedâheten anlaşılır.
    Ve zuhr zamanında—ki o zaman gündüzün kemâli ve zevâle meyli ve yevmî işlerin âvân-ı tekemmülü ve meşâğilin tazyikinden muvakkat bir istirahat zamanı ve fâni dünyanın bekàsız ve ağır işlerin verdiği gaflet ve sersemlikten ruhun teneffüse ihtiyaç vakti ve in'âmât-ı İlâhiyenin tezahür ettiği bir andır—ruh-u beşer o tazyikten kurtulup, o gafletten sıyrılıp, o mânâsız ve bekàsız şeylerden çıkıp, Kayyûm-u Bâkî olan Mün'im-i Hakikînin dergâhına gidip el bağlayarak, yekûn nimetlerine şükür ve hamd edip ve istiâne etmek ve celâl ve azametine karşı rükû ile aczini izhar etmek ve kemâl-i bîzevâline ve cemâl-i bîmisâline karşı secde edip hayret ve muhabbet ve mahviyetini ilân etmek demek olan zuhr namazını kılmak ne kadar güzel, ne kadar hoş, ne kadar lâzım ve münasip olduğunu anlamayan insan, insan değil...
    Asr vaktinde ki, o vakit hem güz mevsim-i hazinanesini ve ihtiyarlık halet-i mahzunânesini ve âhir zaman mevsim-i elîmânesini andırır ve hatırlattırır. Hem yevmî işlerin neticelenmesi zamanı, hem o günde mazhar olduğu sıhhat ve selâmet ve hayırlı hizmet gibi niam-ı İlâhiyenin bir yekûn-u azîm teşkil ettiği zamanı, hem o koca güneşin ufûle meyletmesi işaretiyle insan bir misafir memur ve herşey geçici, bîkarar olduğunu ilân etmek zamanıdır. Şimdi, ebediyeti isteyen ve ebed için halk olunan ve ihsana karşı perestiş eden ve firaktan müteellim olan ruh-u insan, kalkıp, abdest alıp, şu asr vaktinde ikindi namazını kılmak için Kadîm-i Bâkî ve Kayyûm-u Sermedînin dergâh-ı Samedâniyesine arz-ı münacat ederek, zevâlsiz ve nihayetsiz rahmetinin iltifatına iltica edip, hesapsız nimetlerine karşı şükür ve hamd ederek, izzet-i Rububiyetine karşı zelilâne rükûa gidip, sermediyet-i Ulûhiyetine karşı mahviyetkârâne secde ederek, hakikî bir teselli-i kalp, bir rahat-ı ruh bulup huzur-u kibriyâsında kemerbeste-i ubûdiyet olmak demek olan asr namazını kılmak ne kadar ulvî bir vazife, ne kadar münasip bir hizmet, ne kadar yerinde bir borc-u fıtrat eda etmek, belki gayet hoş bir saadet elde etmek olduğunu, insan olan anlar.
    Mağrib vaktinde ki, o zaman hem kışın başlamasında yaz ve güz âleminin nazenin ve güzel mahlûkatının vedâ-yı hazinânesi içinde gurub etmesinin zamanını andırır. Hem insanın vefatıyla bütün sevdiklerinden bir firâk-ı elîmâne içinde ayrılıp kabre girmek zamanını hatırlatır. Hem dünyanın zelzele-i sekerat içinde vefatıyla, bütün sekenesi başka âlemlere göçmesi ve bu dar-ı imtihan lâmbasının söndürülmesi zamanını andırır, hatırlatır ve zevâlde gurub eden mahbuplara perestiş edenleri şiddetle ikaz eder bir vakittir.
    İşte, akşam namazı için, böyle bir vakitte, fıtraten bir cemâl-i bâkîye âyine-i müştak olan ruh-u beşer, şu azîm işleri yapan ve bu cesîm âlemleri çeviren, tebdil eden Kadîm-i Lemyezel ve Bâkî-i Lâyezâlin Arş-ı Azametine yüzünü çevirip, bu fânilerin üstünde Allahu ekber deyip, onlardan ellerini çekip, hizmet-i Mevlâ için el bağlayıp, Dâim-i Bâkînin huzurunda kıyam edip Elhamdü lillâh demekle kusursuz kemâline, misilsiz cemâline, nihayetsiz rahmetine karşı hamd ü senâ edip; اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ [ 1 ] demekle muinsiz Rububiyetine, şeriksiz Ulûhiyetine, vezirsiz Saltanatına karşı arz-ı ubûdiyet ve istiâne etmek;
    · hem nihâyetsiz kibriyâsına, hadsiz kudretine ve aczsiz izzetine karşı rükûa gidip bütün kâinatla beraber zaaf ve aczini, fakr ve zilletini izhar etmekle سُبْحَانَ رَبِّىَ الْعَظِيمُ [ 2 ] deyip, Rabb-i Azîmini tesbih edip;
    · hem zevâlsiz cemâl-i Zâtına, tağayyürsüz sıfât-ı kudsiyesine, tebeddülsüz kemâl-i sermediyetine karşı secde edip, hayret ve mahviyet içinde terk-i mâsivâ ile muhabbet ve ubûdiyetini ilân edip, hem bütün fânilere bedel bir Cemîl-i Bâkî, bir Rahîm-i Sermedî bulup سُبْحَانَ رَبِّىَ اْلاَعْلٰى [ 3 ] demekle zevâlden münezzeh, kusurdan müberrâ Rabb-i Âlâsını takdis etmek; sonra teşehhüd edip, oturup, bütün mahlûkatın tahiyyât-ı mübarekelerini ve salâvât-ı tayyibelerini kendi hesabına o Cemîl-i Lemyezel ve Celîl-i Lâyezâle hediye edip ve Resul-i Ekremine selâm etmekle biatını tecdid ve evamirine itaatini izhar edip ve imanını tecdid ile tenvir etmek için şu kasr-ı kâinatın intizam-ı hakîmânesini müşahedeedip Sâni-i Zülcelâlin vahdâniyetine şehadet etmek;
    · hem saltanat-ı Rububiyetin dellâlı ve mübelliğ-i marziyâtı ve kitab-ı kâinatın tercüman-ı âyâtı olan Muhammed-i Arabî aleyhissalâtü vesselâmın risaletine şehadet etmek demek olan mağrib namazını kılmak ne kadar latîf, nazif bir vazife, ne kadar aziz, leziz bir hizmet, ne kadar hoş ve güzel bir ubûdiyet, ne kadar ciddî bir hakikat ve bu fâni misafirhanede bâkiyâne bir sohbet ve dâimâne bir saadet olduğunu anlamayan adam, nasıl adam olabilir?
    İşâ vaktinde ki, o vakit gündüzün ufukta kalan bakıye-i âsârı dahi kaybolup gece âlemi kâinatı kaplar. Mukallibü'l-Leyli ve'n-Nehâr [ 1 ] olan Kadîr-i Zülcelâlin o beyaz sahifeyi bu siyah sahifeye çevirmesindeki tasarrufât-ı Rabbâniyesiyle, yazın müzeyyen yeşil sahifesini kışın bârid beyaz sahifesine çevirmesindeki Musahhıru'ş-Şemsi ve'l-Kamer [ 2 ] olan Hakîm-i Zülkemâlin icraat-ı İlâhiyesini hatırlatır.
    Hem mürur-u zamanla ehl-i kuburun bakiye-i âsârı dahi şu dünyadan kesilmesiyle bütün bütün başka âleme geçmesindeki Hâlık-ı Mevt ve Hayatın [ 1 ] şuûnât-ı İlâhiyesini andırır.
    Hem dar ve fâni ve hakir dünyanın tamamen harap olup, azîm sekerâtıyla vefat edip, geniş ve bâki ve azametli âlem-i âhiretin inkişafında Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın tasarrufât-ı celâliyesini ve tecelliyât-ı cemâliyesini andırır, hatırlattırır bir zamandır.
    Hem şu kâinatın Mâlik ve Mutasarrıf-ı Hakikîsi, Mâbud ve Mahbûb-u Hakikîsi o Zât olabilir ki, gece-gündüzü, kış ve yazı, dünya ve âhireti, bir kitabın sahifeleri gibi suhuletle çevirir, yazar, bozar, değiştirir, bütün bunlara hükmeder bir Kadîr-i Mutlak olduğunu ispat eden bir vaziyettir.
    İşte, nihayetsiz âciz, zayıf, hem nihayetsiz fakir, muhtaç, hem nihayetsiz bir istikbal zulümâtına dalmakta, hem nihayetsiz hâdisât içinde çalkanmakta olan ruh-u beşer, yatsı namazını kılmak için şu mânâdaki işâda,
    · İbrahimvâri لاَ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ [ 2 ] deyip, Mâbûd-u Lemyezel, Mahbûb-u Lâyezâlin dergâhına namazla iltica edip ve şu fâni âlemde ve fâni ömürde ve karanlık dünyada ve karanlık istikbalde bir Bâkî-i Sermedî ile münâcât edip, bir parçacık bir sohbet-i bâkiye, birkaç dakikacık bir ömr-ü bâki içinde dünyasına nur serpecek, istikbalini ışıklandıracak, mevcudâtın ve ahbabının firak ve zevâlinden neş'et eden yaralarına merhem sürecek olan Rahmân-ı Rahîmin iltifat-ı rahmetini ve nur-u hidayetini görüp istemek; hem muvakkaten onu unutan ve gizlenen dünyayı o dahi unutup, dertlerini kalbin ağlamasıyla dergâh-ı rahmette döküp;
    · hem ne olur ne olmaz, ölüme benzeyen uykuya girmeden evvel son vazife-i ubûdiyetini yapıp, yevmiye defter-i amelini hüsn-ü hâtime ile bağlamak için salâta kıyam etmek,
    · yani bütün fâni sevdiklerine bedel bir Mâbud ve Mahbûb-u Bâkînin ve bütün dilencilik ettiği âcizlere bedel bir Kadîr-i Kerîmin ve bütün titrediği muzırların şerrinden kurtulmak için bir Hafîz-i Rahîmin huzuruna çıkmak;
    · hem Fâtiha ile başlamak, yani birşeye yaramayan ve yerinde olmayan, nâkıs, fakir mahlûkları medih ve minnettarlığa bedel, bir Kâmil-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlak ve Rahîm ve Kerîm olan Rabbü'l-Âlemîni medh ü senâ etmek, hem اِيَّاكَ نَعْبُدُ [ 1 ] hitabına terakki etmek, yani küçüklüğü, hiçliği, kimsesizliği ile beraber, Ezel ve Ebed Sultanı olan مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ [ 2 ] 'e intisabıyla şu kâinatta nazdar bir misafir ve ehemmiyetli bir vazifedar makamına girip,
    ‎اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَ اِيَّاكَ نَسْتَعِي [ 3 ] demekle bütün mahlûkat namına, kâinatın cemaat-i kübrâsı ve cemiyet-i uzmâsındaki ibâdât ve istiânâtı Ona takdim etmek;
    · hem اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ [ 4 ] demekle, istikbal karanlığı içinde saadet-i ebediyeye giden hem şimdi yatmış nebatat, hayvanat gibi gizlenmiş güneşler, huşyar yıldızlar, birer nefer misillü emrine musahhar ve bu misafirhane-i âlemde birer lâmbası ve hizmetkârı olan Zât-ı Zülcelâlin kibriyâsını düşünüp, Allahu ekber deyip rukûa varmak;
    · hem bütün mahlûkatın secde-i kübrâsını düşünüp, yani şu gecede yatmış mahlûkat gibi her senede, her asırdaki envâ-ı mevcudat, hattâ arz, hattâ dünya birer muntazam ordu, belki birer muti' nefer gibi vazife-i ubûdiyet-i dünyeviyesinden emr-i كُنْ فَيَكُونُ [ 1 ] ile terhis edildiği zaman, yani âlem-i gayba gönderildiği vakit, nihayet intizam ile zevâlde gurub seccadesinde Allahu ekber deyip secde ettikleri, hem emr-i كُنْ فَيَكُونُ 'dan gelen bir sayha-i ihyâ ve ikaz ile yine baharda kısmen aynen, kısmen mislen haşrolup, kıyam edip, kemerbeste-i hizmet-i Mevlâ oldukları gibi, şu insancık, onlara iktidaen, o Rahmân-ı Zülkemâlin, o Rahîm-i Zülcemâlin bârgâh-ı huzurunda hayret-âlûd bir muhabbet, bekà-âlûd bir mahviyet, izzet-âlûd bir tezellül içinde Allahu ekber deyip sücuda gitmek, yani bir nevi miraca çıkmak demek olan işâ namazını kılmak ne kadar hoş, ne kadar güzel, ne kadar şirin, ne kadar yüksek, ne kadar aziz ve leziz, ne kadar mâkul ve münasip bir vazife, bir hizmet, bir ubûdiyet, bir ciddî hakikat olduğunu elbette anladın.
    Demek şu beş vakit, herbiri birer inkılâb-ı azîmin işârâtı ve icraat-ı cesîme-i Rabbâniyenin emârâtı ve in'âmât-ı külliye-i İlâhiyenin alâmâtı olduklarından, borç ve zimmet olan farz namazın o zamanlara tahsisi nihayet hikmettir. nuranî yolu olan sırat-ı müstakime hidayeti istemek; ‎سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَۤا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ * [ 1 ]
    ‎اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ اَرْسَلْتَهُ مُعَلِّمًا لِعِبَادِكَ لِيُعَلِّمَهُمْ كَيْفِيَّةَ مَعْرِفَتِكَ وَالْعُبُودِيَّةِ لَكَ وَمُعَرِّفًا لِكُنُوزِ اَسْمَۤائِكَ وَتَرْجُمَانًا ِلاٰيَاتِ كِتَابِ كَۤائِنَاتِكَ وَمِرْاٰةً بِعُبُودِيَّتِهِ لِجَمَالِ رُبُوبِيَّتِكَ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ وَارْحَمْنَا وَارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ
    ‎اٰمِينَ بِرَحْمَتِكَ يَۤا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ * [ 2 ]