• Kıyamet kopacak diye 2012'de Şirince'ye dadanan hıristiyan akımını duymuşsunuzdur. Kıyamet kopmadı ama Şirince esnafı hayatının karını yaptı(hıristiyanlığa göre kıyametten etkilenmeyecek 7 yerden biri Şirince)
    Benzer bir olay orta cağ döneminde de oldu. Papa kıyamet yılını hatta saatini açıkladı. Bütün zenginlerden mallarını fakirlere bağışlamasını, böylece öteki alemde rahat edeceklerini söyledi, haliyle bütün zengin kesim elde ne varsa fakirlere dağıtıp kıyamet saatini beklemeye başladı.
    Kıyamet saati geldi geçti, hiçbir şey olmadı. Tek fark; saatler önce fakir olanlar artık zengin olmuş, zenginler de beş parasız kalmıştı.
  • *Duyarsız mı doğulur yoksa sonradan mı olunur?*

    Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Mikrobiyoloji Dok. torası almış, başarılı bir bilim insanı olan ve şu anda NASA’da çalışan *Dr. Neva Çiftçioğlu* Banes’in başından geçen bir olayı, kendi kaleminden aktarıyorum;
    “İş ve eş geregi ABD Houston Teksas’ta yaşıyorum. Geçen hafta başımdan geçen ilginç ve gerçekten çok etkilendiğim olay, evime yakın bir postanede gerçekleşti.
    Yeni yıl hediyesi olarak internet aracılığıyla satın aldığım kol saati paketten camı çatlamış çıkınca, vakit kaybetmeden derhal iade formunu doldurup soluğu postanede aldım. Postaneye girdiğimde 20–25 kişi kuyrukta hizmet bekliyordu.

    Burada Noel de yaklaştığı için marketten bir ekmek bile alınsa mecburen onlarca insan arkasında sıraya dizilip _normalden çok daha uzun süre beklemek zorunda kalınıyor._

    _Hizmet eden sayısı sadece 2 kişi olunca,_ hele bir de hizmet edenler işinden, canından bezmiş bir suratla ve isteksizliğin yansıdığı süratle iş görünce _bekleme süresi sabırları zorlayacak düzeye tırmanıyor._

    Girdiğim kuyrukta arkama döndüğümde bir 30–35 kişinin daha geldiğini gördüm. “Neyse, en azından ortalardayım” diye sevinme payı çıkardım.

    _Tam 40 dakika sonra sıra bana geldi._ Paketi görevliye uzattım, “Adresler üzerinde yazılı” dedim. “Paketi neden bantla kapatmadınız?” diye sordu.

    Girişteki“Paket içeriğini görmek isteyebiliriz. Lütfen paketlerinizi açık bulundurunuz”uyarısını gösterdim.

    Sesini yükselterek sinirle “Kapıda ne yazdığını iyi biliyorum. Derhal paketinizi bantlayın” dedi.

    *Sıradaki herkes artık bizi dinliyordu.*

    Yanı başındaki bantı göstererek, “Rica etsem verebilir misiniz?” dedim.

    Yanıt yine aynı yüksek sesle geldi: “Hayır, o bant bana ait, müşteri kendi bantını kullanacak!” “Yanımda bant yok, sizin bant için para ödesem...” dediğim an görevli hanım sesini daha da yükseltti. 3 adım ötede, bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeki, sadece paketleme servisleri için yapılmış 20 dolarlık bantı işaret ederek satın almamı istedi. “15 santimetrelik kutu için bana o bantı aldırmanız size mantıklı geliyor mu?” diye sordum. “Bantı al ve derhal sıranın sonuna geç!” diye bağırırken sinirden kıpkırmızı kesilmişti.

    Aynı hışımla kuyruktaki bir sonraki kişiyi (“Sıradaki” anlamına gelen) “Next!” diye çağırdı.

    *İşte o an dondum kaldım*... Çünkü sırada hiç kimse ilerlemedi.

    _Sıranın başındaki beyefendi,_ “Şu kutuyu derhal bantlayın ve hanımefendinin *işini bitirin önce*” dedi.

    Görevli öfkeyle bağırıyordu: “Anyone else... Next!” 30 kişi yerinden kıpırdamıyordu.

    İkinci görevliye de gitmiyorlardı. *Hizmet durmuştu.*

    Sıradan _bir yaşlı bayan_, “76 yaşındayım ve dizlerim ağrıyor, ama o bayanın paketini bantlayıp *görevinizi yerine getirmediğiniz sürece buradan bir adım atmıyorum*” dedi.

    Görevli elimden paketi sinirle çekip kutuyu benim söylediğim postane bantıyla yapıştırdıktan sonra ödememi alana kadar karmakarışık duygularla kalakalmıştım. _Neredeyse ağlamak üzereydim._ Sıraya dönüp “Thank you all” (Hepinize teşekkürler) diyebildim sadece...
    Gülümseyerek el salladılar.

    Dışarı çıkıp arabama oturunca kontağı çalıştırmadan bir süre park yerinde düşündüm.
    Herkesin işi gücü var.
    Nasıl oldu da tek bir kişi “Acelem var” diyerek sıranın önüne atlamadı?
    Nasıl oldu da onca kişi bir kişiye yapılan haksızlık için tepki gösterdi?

    O sırada benden hemen sonraki yaşlı beyefendi işini tamamlamış, dışarı çıkmıştı. Arabama yaklaştı, pencereyi açtım. Gülümseyerek kafamdan geçen soruları yanıtladı:
    “Size yapılan bu yanlış için üzgünüm. Doğada hayvanlar, ağaçlar ve hatta mikroplar birbirleriyle bağ içerisinde hareket ederken biz insanlar birbirimizden çok koptuk. Yanlış, anında tespit edilerek sineye çekilmeden, derhal toplu olarak tepki gösterilmez ise ‘normalleştirilir’. O hizmet eden bayan bir dahaki sefere yanlış yaparken iki kez düşünecek. Biz görevimizi yaptık...”

    *Kendimize veya bir başkasına yapılan haksız bir davranış karşısında korktuğumuz veya başka nedenlerle tepkimiziiiui göstermediğimiz sürece* yaşamımızda bizi _*çok daha kötü günlerin beklediğine kesinlikle inanabiliriz.*_

    Hayırlı haftalar...
  • Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Mikrobiyoloji Doktorası almış, başarılı bir bilim insanı olan ve şu anda NASA’da çalışan *Dr. Neva Çiftçioğlu* Banes’in başından geçen bir olayı, kendi kaleminden aktarıyorum;
    “İş ve eş geregi ABD Houston Teksas’ta yaşıyorum. Geçen hafta başımdan geçen ilginç ve gerçekten çok etkilendiğim olay, evime yakın bir postanede gerçekleşti.
    Yeni yıl hediyesi olarak internet aracılığıyla satın aldığım kol saati paketten camı çatlamış çıkınca, vakit kaybetmeden derhal iade formunu doldurup soluğu postanede aldım. Postaneye girdiğimde 20–25 kişi kuyrukta hizmet bekliyordu.

    Burada Noel de yaklaştığı için marketten bir ekmek bile alınsa mecburen onlarca insan arkasında sıraya dizilip _normalden çok daha uzun süre beklemek zorunda kalınıyor._

    _Hizmet eden sayısı sadece 2 kişi olunca,_ hele bir de hizmet edenler işinden, canından bezmiş bir suratla ve isteksizliğin yansıdığı süratle iş görünce _bekleme süresi sabırları zorlayacak düzeye tırmanıyor._

    Girdiğim kuyrukta arkama döndüğümde bir 30–35 kişinin daha geldiğini gördüm. “Neyse, en azından ortalardayım” diye sevinme payı çıkardım.

    _Tam 40 dakika sonra sıra bana geldi._ Paketi görevliye uzattım, “Adresler üzerinde yazılı” dedim. “Paketi neden bantla kapatmadınız?” diye sordu.

    Girişteki“Paket içeriğini görmek isteyebiliriz. Lütfen paketlerinizi açık bulundurunuz”uyarısını gösterdim.

    Sesini yükselterek sinirle “Kapıda ne yazdığını iyi biliyorum. Derhal paketinizi bantlayın” dedi.

    *Sıradaki herkes artık bizi dinliyordu.*

    Yanı başındaki bantı göstererek, “Rica etsem verebilir misiniz?” dedim.

    Yanıt yine aynı yüksek sesle geldi: “Hayır, o bant bana ait, müşteri kendi bantını kullanacak!” “Yanımda bant yok, sizin bant için para ödesem...” dediğim an görevli hanım sesini daha da yükseltti. 3 adım ötede, bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeki, sadece paketleme servisleri için yapılmış 20 dolarlık bantı işaret ederek satın almamı istedi. “15 santimetrelik kutu için bana o bantı aldırmanız size mantıklı geliyor mu?” diye sordum. “Bantı al ve derhal sıranın sonuna geç!” diye bağırırken sinirden kıpkırmızı kesilmişti.

    Aynı hışımla kuyruktaki bir sonraki kişiyi (“Sıradaki” anlamına gelen) “Next!” diye çağırdı.

    *İşte o an dondum kaldım*... Çünkü sırada hiç kimse ilerlemedi.

    _Sıranın başındaki beyefendi,_ “Şu kutuyu derhal bantlayın ve hanımefendinin *işini bitirin önce*” dedi.

    Görevli öfkeyle bağırıyordu: “Anyone else... Next!” 30 kişi yerinden kıpırdamıyordu.

    İkinci görevliye de gitmiyorlardı. *Hizmet durmuştu.*

    Sıradan _bir yaşlı bayan_, “76 yaşındayım ve dizlerim ağrıyor, ama o bayanın paketini bantlayıp *görevinizi yerine getirmediğiniz sürece buradan bir adım atmıyorum*” dedi.

    Görevli elimden paketi sinirle çekip kutuyu benim söylediğim postane bantıyla yapıştırdıktan sonra ödememi alana kadar karmakarışık duygularla kalakalmıştım. _Neredeyse ağlamak üzereydim._ Sıraya dönüp “Thank you all” (Hepinize teşekkürler) diyebildim sadece...
    Gülümseyerek el salladılar.

    Dışarı çıkıp arabama oturunca kontağı çalıştırmadan bir süre park yerinde düşündüm.
    Herkesin işi gücü var.
    Nasıl oldu da tek bir kişi “Acelem var” diyerek sıranın önüne atlamadı?
    Nasıl oldu da onca kişi bir kişiye yapılan haksızlık için tepki gösterdi?

    O sırada benden hemen sonraki yaşlı beyefendi işini tamamlamış, dışarı çıkmıştı. Arabama yaklaştı, pencereyi açtım. Gülümseyerek kafamdan geçen soruları yanıtladı:
    “Size yapılan bu yanlış için üzgünüm. Doğada hayvanlar, ağaçlar ve hatta mikroplar birbirleriyle bağ içerisinde hareket ederken biz insanlar birbirimizden çok koptuk. Yanlış, anında tespit edilerek sineye çekilmeden, derhal toplu olarak tepki gösterilmez ise ‘normalleştirilir’. O hizmet eden bayan bir dahaki sefere yanlış yaparken iki kez düşünecek. Biz görevimizi yaptık...”

    *Kendimize veya bir başkasına yapılan haksız bir davranış karşısında korktuğumuz veya başka nedenlerle tepkimizi göstermediğimiz sürece* yaşamımızda bizi _*çok daha kötü günlerin beklediğine kesinlikle inanabiliriz.*_
    -Alıntı
  • Nerede o günler. Nostalji kıvamında şu şarkıyı dinleyerek okumaya başlayabilirsiniz. Ya da siz bilirsiniz.

    https://youtu.be/TAUMwEet0ro

    Ömrümün altın çağı çocukluk yıllarımın olduğu zamanlardı. Çok güzel bir çocukluk geçirdiğim söylenebilir.

    Sabahları uyandığımda o bilindik ve bizleri uyandırma servisi gibi ayağa diken "var gevreeieğk" nidaları ile ayağa kalkar, sabah kahvaltılarımızın vazgeçilmezlerinden olurdu o meşhur peynir gevrek ikilisi. Bir de komşumuzun kendi imalatları olan boyozları vardı ki yanında yeni haşlanmış yumurta ile çılgın partner olurlar, bizlerin erken kalkmasında ki sarsıcı etkisini sönümlemesinde mutlak etkileri olurdu :)

    Nereden bahsettiğimi anladınız değil mi? Hani Herodot’un “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular” demekten kendini alamadığı bir şehir olan İzmir.

    Zaten bir cümlede gevrek ve boyoz birlikte geçiyorsa bilin ki orada İzmir'den bahsediliyordur.

    Küçüktüm, epey küçüktüm. Bi bisikletim olsun istiyordum. Bu isteğimin babam da farkındaydı ama benim farkında olmadığım başka bir konunun da babam farkındaydı. Öyle herşey he deyince alınamıyormuş. Ne bilim işte! Çocuktum. O zamanlar baba demek bi nevi benim gözümde süper kahraman demekti. Çocuklar ister, babalar alırlar sanıyordum. Sonradan öğreniyorsun ki çocuk kalmak güzel bir şeymiş aslında. Büyünce dertler de büyüyor, sorunlar da, hayat da...

    Çocukluğumun sokakları benim için çok şeyler ifade ediyor, şimdiki çocukların tahmin bile edemeyeceği çeşitlilikte oyunlar oynanırdı sokaklarımızda.

    Motorlu taşıtların henüz sokaklarımızı yarış pisti gibi kullanmadığı yıllardı. Sokaklar bizimdi. Onlar sanki bizim arka bahçemizdi. Şimdiki gibi ayrı gayrımız yoktu. Kızlı-erkekli beraber ip atlar, toplu saklambaç oynar, önümüze gelene bin tekme atar, bezirgâna sürekli kapı açtırırdık. Hey gidi günler!

    Akşam olduğunu, annelerimizin o meşhur “hadi yemek hazır, eve gel artık!” sesini işittiğimizde anlardık.

    O zamanlarda komşulara olan güvende hiçbir kuşku yoktu. Bir komşunun evinde saatlerce kendi evimizdeymişçesine oturur, orada her istediğimiz önümüze gelirdi. Biz sormadan ve istemeden.

    Para hiçbir zaman bizim aradığımız bir meta olmamıştı. Küçük birkaç demir arabayla yılanlı yolda oyun oynamak, ya da hepimizin özel sahip olduğu bir taşla sekiz kareden oluşan sek sek oyununu oynamak hepimizi mutlu etmeye yeterde artardı bile.


    Benim için mutluluk; sokakta oyun oynarken kazandığım meşeleri evde oturup sürekli saymak sonra tekrar saymaktı.

    Benim için mutluluk; ip atlarken arkadaşımın gözbebeğinde beliren sevinç ışıltısını yakalayabilmekti.

    Benim için mutluluk; sokağa çıktığım zaman arkadaşlarımı hep bir arada görebilmekti.

    O zamanlar oyunlar toplu oynanırdı. Şimdiki gibi çocuklar bencil değildi. Her şeyi paylaşırdık. Topumuzu, oyuncaklarımızı, bisikletimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi.


    Yine bir gün sokakta oynarken, babam sokağımızın ilerisinde görünmüş ve adeta yürüyen bir melek hüviyetine bürünmüştü benim gözümde. O bana yaklaştıkça bir rüya gerçek oluyordu benim için. Babam elinde bir bisikletle bana doğru yaklaşıyordu. Dünyalar benim olmuştu. Artık bende özgürdüm. Kelebek gibi uçmama engel hiç bir şey kalmamıştı artık. Ben bisikleti çok sevdim. Bisiklet demek özgürlük demekti, bisiklet demek bir yere bağlı kalmamak demekti. Ve artık bende büyüdükçe yeni yeni yerler keşfetmeye büyük bir merak salmaya başlamıştım.

    Hızımı alamıyorum, kaptırıyorum kendimi Çankaya'ya, oradan Kordon'a, deniz kenarından Saat Kulesine, saat kulesinden içeri bir giriyorsun, iğne atsan yere düşmeyecek bi yoğunluk ve keşmekeş, yani Kemeraltı,
    Kemeraltı deyince durup bir dinleneceksin. Bu kadar çok dükkanın olduğu bu kadar yoğun başka yer var mıdır diye düşünürsün, bir de ister kadın ol ister erkek öyle satıcıları vardır ki sen yanından geçerken gel abla, gel abi diye seni ağına çeker, erkek başına etek aldığına mı, kadın halinde erkek kot pantolonunun elindeki poşetin içinde olduğuna mı sevinirsin ya da üzülürsün bilemem :) ama çok canlı ve günün her saati neşeli bir yerdir kemeraltı.
    Neyse kemeraltında, Bolulu Hasan Usta'nın oradan içeri kıvrılıyorum. Aman Allah'ım burası da ne böyle? Bu ne güzellik! Büyüleniyorum. Sanat hayatımın! başlangıç merhalelerinden birisi olduğuna hiç kuşku duymayacağım derinlik ve güzellikte ki Kızlar Ağası Hanı ile tanışıyorum. Kızlar Ağası Hanı, adı üzerinde bir han ama estetik olarak fevkalade hoş gözükmesinin yanı sıra içeride satılan değerli eşyalar, takılar, gümüşler, biblolar, müzik aletleri, el yapımı objeler, halılar, esvaplar ve daha neler nelerin bir arada bulunduğu bir han.

    https://i.hizliresim.com/6amXRv.png

    https://i.hizliresim.com/grXWj5.jpg

    https://i.hizliresim.com/Nnk1Ya.jpg

    https://i.hizliresim.com/LlQnoZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/ZXYE5a.jpg

    https://i.hizliresim.com/7aANB5.jpg


    Bu hanlar Osmanlı Zamanında hem ticarethane, hem kervansarayların konaklama noktası, hem de bir tür borsa görevlerini üstlenirmiş.

    Bu yönüyle bakıldığında hanlar, geçmişte, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaret hayatının nasıl olduğu, halkın nelerle uğraştığı, ne sattığı konusunda ciddi ipuçları vermektedir. Bu hanların bazı bölümleri, "değerli eşya, kumaş, baharat ve mücevherlerin alınıp satıldığı kapalı çarşılar" anlamına gelen 'bedesten' olarak da günümüzde hâlâ anılmaktadır.

    Kızlarağası Han'ının hemen bitişiğinde, kemeraltı çarşısının ortasında 16. yüzyıldan kalma çok büyük olmasada estetik ve şirin İzmir'in meşhur Hisar Camisi yer almaktadır. Bu caminin hemen bitişiğinde yoldan geçen her bir vatandaşı potansiyel müşteri olarak gören, birbirlerine kaptırmamak için kıyasıya rekabet içerisinde olan lokantalar yer almaktadır. Buradaki lokantaların dizaynı tarihi doku ile uyumludur. Ayrıca tamda Hisar camisinin karşısına gelen yerdeki dükkanlarda değişik baharat ve nebatatın yanı sıra, yine meşhur çekme Türk kahvesi de satılmaktadır. O kahvenin çekilirken ki inanılmaz kokusunu aldığınız zaman eliniz boş geçmeniz de pek mümkün olmuyor.

    Ama beni handa tüm bu saydıklarımdan daha çok cezbeden şey hiç de sandığınız gibi pahalı birşey değil, zaten para ile hiç aram iyi olmamıştır. Parayı tutulacak değil de elimden kovulacak bir meta olarak hep görmüşümdür. Beni bu handa en çok etkileyen ve her gittiğimde aynı lezzeti aldığımı farkettiğim, hanın iç avlusunun mistik derinliği içerisinde içtiğim Türk kahvesi olmuştur. Orada küçücük taburelerde oturularak içilen o kahvenin tadını başka hiç bir yerde alamadım. Ayrıca İzmir'in meşhuur gevreği ile birlikte burada içilen çayların da çok daha tatlı olduğunu da belirtmeliyim.

    Kızlarağası hanından bisikletimle yola devam ediyorum. Konak iskelesine kendimi atıyorum. Sınırlı bütçemle tadına hiç bir zaman doyamadığım midyeleri hüplettikten sonra, Karşıyaka vapuruna biniyorum.

    Vapur deyince aklıma güzellik geldi. İzmir'in kızları güzeldir derler. Bu güzellik biraz da özgür olmakla alakalı bence. İzmir'in kızları genel olarak özgür ruhludurlar, rahattırlar, baskı altında olmaktan hiç hoşlanmazlar. Bu yüzden de güzellikleri daha ön plana çıkar. Ama ben size İzmir'in kızlarından daha güzel bişey söyleyeyim mi?

    Gün batımını Konak'tan Karşıyaka'ya geçen bir vapurda izlemek. Öyle büyük keyif verici bir his ki anlatılmaz. Vapur giderken arka iskelesine geçeceksin, o eşsiz meltem rüzgarının yüzünde oynamasını hissedeceksin, bir taraftan da batan güneşi izleyeceksin, böyle bi güzellik yok yaa. Çok geç oldu. Annem merak etmiştir beni. Artık eve dönsem iyi olur. İnsan genç olunca herşeyi yapmak istiyor. Serde yorulmakta yok. E delikanlıyız sonuçta. Ben değişik duygular yumağı halinde ve kendimden geçmiş bir şekilde eve kendimi zor atıyorum.

    Akşam yemeğimizi yedikten sonra, ağırbaşlı, sakin olan babamın saat başı haberlerini izlerken yanına geçiyorum ve bir sırnaşık kedi sızması şeklinde babama yaklaşıyorum ve şu unutulmaz cümleyi kuruyorum.

    Baba, ben.. büyüyünce.. seyyah.. olacağım..
  • Geçenlerde bi arkadaştaydım biraz oturduk sohbet muhabbet falan neyse işte zamanda amma geç olmuş deyip kalkayım dedim.Dolmuşa binecem durağa doğru yürüyorum. Taktım kulaklığı son ses duman dinliyorum o aralarda pek iyi deildim ruh sağlığı açısından. Sevdiğim çocuktan 7 ay boyunca haber alamamıştım. Milyonlarca kez aradığım telefonu her seferinde kapalıydı, bissürü sesli mesaj birçok sms bırakmıştım. oturdukları evden taşınmışlardı, ne bir arkadaşının ne de bi başka birinin haberi olmadan sanki sessizce terk etmişti hem beni hem bu şehri ve geride kalan herşeyi. Amcasına, halalarına ulaşmaya çalıştım ama hiç bi iz bulamadım.Arkadaştık aslında ama çok ilerlemişiz farketmeden kocaman dağları aşmışız aramızdaki samimiyetle bi bakmışız aşık olmuşuz sonra biz de anlamadık zaten nasıl sevgili olduğumuzu. Çok çok iyi bi ikiliydik. Ondan haber alamadığım 7 ay öncesinden 6 ay boyunca sevgili, ortalama 5 ay boyunca da yakın bi arkadaşımdı. Anlam veremedim her seferinde beni nasıl böyle hiçbişey demeden usulca bırakıp gittiğini. Oysaki son sözü de kendini güzel bak seni seviyorum meleğim’di. İşte bu yüzden yaralarım ağırdı son zamanlar. Beni terk ettiğini düşünmüştüm. Yakar bi sigara açar bi içinde binlerce kalp kırığı olan dertli bi şarkı dolanıp dururdum. Kendimi avutmaktı benimkisi dışarı çıkıp kendi halinde takılıp arkadaşlarla eğlenmek falan. Sıradandı aslında ama zamanla alışıp unutuyodum yokluğunu derken bugünü yaşadım işte. Durağa doğru ilerlerken hepsi canlanmıştı aslında aklımda hafif bi acımıştı içim ama sonra geçer hadi yürü dedim. Durağa gelince bi kaç adım ilerde yerde oturmuş önünde mendil serili bi teyze gördüm ilk gördüğümde sıradan dilenci işte dedim ama sonradan bana gülümsediğini farkettim. Aldırmadım ama detaylı baktığını ve bana gel diyip parmağıyla işaret ettiğini gördüm. Gittim yanına beni mi çağırdın teyze dedim. Parmağıyla karşı yolun biraz ilerisindeki mezarlığı gösterdi. Sonra üzülme Allah bilir kimi ne zaman yanına alacağını ölüm elbet kimseye yakışmaz amma Allahın takdiridir o isterse yakıştırır dedi. Sölediklerinde gram bişey anlamamıştım deli midir nedir dedim içimden sonra kafa salladım evet teyzecim dedim o ara dolmuş gelmişti bindim.Eve gelince annem bi kutu uzattı sanaymış bu dedi ppt’den gelmiş. Kiminden geldiği belli değildi ama baya da heycan yapmıştım ilk defa kargo aracığıla bana özel bi kutu gönderilmişti. Hızlı hızlı açtım ama karşılaştığım manzarayla donup kaldım. İçinden sezerle(sevdiğim çocuk) benim fotoğraflarımız, onun saati, atkısı, bide kurumuş bikaç kırmızı gül vardı. Yıkıldım o an hıçkıra hıçkıra ağladım. Yüreğim nasıl acı çekiyodu mahvolmuştum. Atkıyı alıp kokusunu içime çeke çeke dökmüştüm içimi ağlayarak.Kutunun dibindeki küçük not kağıdını son anda farkettim. Küçük bi kağıt dörde katlanmış masumca duruyodu. gözyaşlarımdan bulanık görüyodum ama sonra hemen toparlanıp kağıdı alıp açtım. Bi telefon numarası ve bi adres yazıyodu, bulunduğum şehir mersindi ama adresteki yer ankarada bi yerdendi. Umurumda olmadan direkt telefonu alıp aradım. Telefonu açan ses ise sezerin ablasıydı. Kısık, hüzün dolu, umutsuz bi sesin ardından paketimi aldın mı diye seslendi bana daha alo demeden. Evet diyip ağlamaya başladım. Sonra neler oluyor bütün bunlar ne, nerdesiniz, sezer nerde diyip bağırmaya başlayınca ablası sakin ol daha fazla dayanamadığım için bunu hemen söyliyip kapatacağım dedi. Ne neler oluyor dedim.Ardından bana şunları söyledi ‘ 4 ay önce sezeri kaybettik başımız sağolsun, kanserdi ama sana bundan hiç bahsetmek istemedi üzülürsün ağlarsın diye. Yeniceğini sandı tek başına yaparım sandı ama olmadı. Kutudaki atkıyı son buluşmanızda takmıştı kavga edip tartışmıssınız ilk defa yanında çok sinirlenmiş ama ağlayamadığından eve sinirle üstünü çıkartırken o atkıya dökmüştü içini bağıra bağıra. Günleri ayları saydı seninle geçen bütün zamanında hiç çıkarmadı kolundaki o saati. Birlikte geçen anılarınıza gözünü bile kırpmadan saatlerce baktı. Fotoğrafınla uyurdu seni çok severdi.Gülleri de sana almıştı ama veremedi. Hastalığı artınca tedavi yüzünden acil olarak ankaraya taşınmak zorunda kaldık. Doktorlar artık herşeyin bittiğini onunla vedalaşmamızı sölediler. Sezerse sana bu kutuyu mersinde ayakta ve dirençliyken hazırlamıştı. Bendense sadece ulaştırmamı istedi ne zaman diye sorduğumda da sarılıp ağlamıştık. Bir süre sonra çok daha kötü oldu herşey ve o gitti. Seni çok seviyodu herşeyden çok. Yazan adres şuan da bulunduğum yer, imkanın olur da gelmek ister ve onunla vedalaşmak istersen seni her zaman beklerim. Kardeşimin hayatında olduğun ve onu mutlu ettiğin her dakikaya teşekkür ederim, kendine iyi bak ve kendini sakın üzme unutma o bunları sen üzülmeyesin diye yaptı şimdi ağlamanı istemezdi emin ol. Hoşçakal. dedikten sonra ses gitti. Ellerim ve ayaklarım uyuşmuştu olduğum yerde bayılmışım.2 hafta hastanede yattım. Üzüntüden mahvolmuş, ağlamaktan göz pınarlarım kurumuştu. Çok, çok acı çektim. Herşeyi bıraktım. 2 ay psikolojik tedavi gördüm. Okul,ders,hayatımdaki geriye kalan herşey hepsi biribirine girmişti ve yeniden başlamak zorunda kalmıştım. Olayın üstünden geçen bi süre duraktaki teyze geldi aklıma. Bütün bu olanların ardından onu aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Sahi teyze hissetmiş miydi içimdeki acıyı? Biliyor muydu olanları? Kimin habercisiydi, yoksa bi melek miydi? Günlerce o teyzeyi de aradım ama onu da bulamadım. Şimdi ise bi daha aşık olmaktan korkmuş kalbi buruk, acı dolu, içinde fırtınalar kopan biriyim. Herkesten uzak,güçlü gibi görünen ama kendi içinde yaşadıklarıyla tamamen yıkılmış biri.
  • 1962 yılında ABD'nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.
    Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT'li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.
    Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.
    Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.
    Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960'lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

    Tüm şifrelere giden dosya
    Bilgisayar bilimci Fernando Corbató'nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.
    Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT'de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

    Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:
    "Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum."
    Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı 'Gizli kullanıcı şifreleri' isimli dosyayı buldu. Dosya isminde 'gizli' kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.
    Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.
    "Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum" diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.
    Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.
    Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

    'Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum'

    1960'lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.
    Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970'li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.
    1980'lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.
    Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.
    Scherr'e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:
    "Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor."
    MIT'yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM'in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.
    Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?
    'Kırılamaz şifre'nin formülü ne olabilir?
    Sherr'in yanıtı şaşırtıcı:
    "Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.
    "Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor."
    Kaynak: BBC News Türkçe