• ( #36195032 Bu etkinlik kapsamında yazılmıştır, büyük harflerle yazılan kelimelerin nedeni budur.)
    7 Temmuz Cumartesi:
    SİNCAP kostümü giymiş, reklam broşürü dağıtan maskota çarpmaktan son anda kurtularak, şehir meydanının en güzel köşesinde yer alan otelden hemen sonra sola saptı. Bir şeyin etrafında toplanmış kalabalığı (orada ne olduğunu göremiyordu) çabuk atlatmak için adımlarını hızlandırdı. Tatildeydi ancak kalabalıkları nerede görürse görsün kaçmak isterdi. Kalabalığı daha yarılamamıştı ki kulağına FISILTI halinde çalınan sesle irkildi, birkaç adım attıktan sonra sesi artık net bir şekilde duyuyordu: PİYANO sesi. Göğsünde bir titreme hissetti, gözünün önünde bir kararma oluştu. Ani bir hareketle yola baktı, daha sonra kaldırımdaki insanlara çevirdi gözünü, etrafında bir çocuk olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. İnsanların suretlerinin gitgide silikleştiğini FARK etti, derin nefes alışverişini hissetti. Yoksa bu PİYANO sesinin götürdüğü hatırası şimdi TEKERRÜR eder miydi? Dudaklarından ıslık benzeri bir ses çıktı: "Edemez, etmemeli, yok.. Yok." Vücudunun kontrolünü kaybetmeye başladı, elleri arkaya doğru çırpınır tarzda bir hareket yaptı, yere yığıldı. Son gördüğü şey, otelin duvarındaki SPOT lambanın gözlerine düşürdüğü IŞIKtı.
    5 Ay Önce:
    Şiddetli KAR yağışının olduğu bir akşam, işten çıkmadan önce tuvalete gitti, elini yüzünü yıkadı, biraz ayıldıktan sonra AYNAya baktı. Dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi, AYNAdaki kişiye göz kırparak "Mükemmel!" dedi. Evliliklerinin 2. yıldönümüne az kalmıştı, eşine hazırlamak istediği sürprizi ise şimdi bulmuştu. Uzun zaman önce, tanıştıklarının ilk yılında eşi ona her zaman kayak yapmak istediğini ancak bir türlü gidemediğini söylemişti. Zamanları olunca hemen o sene gideceklerini planlamışlar ama bu plan tuvalette yüzünü yıkmasıyla ayıldığı ana kadar her ikisi tarafından da unutulmuştu. İşyerinden çıktı, yüzüne vuran kar taneleri ona gülümsüyordu, çünkü planı artık hazırdı. Maddi DURUMunu düşündü, iki günlük bir kayak tatili için hiçbir sıkıntı gözükmüyordu. Kulaklığını takıp, mesai çıkışı yığınının içine karıştı. Müzik listesine baktı. Onu en iyi dinlendiren şey: PİYANO. Listeden Alice Sara Ott'un Nightfall albümünden Gonossiennes-1. Lent parçasını açtı, yüzündeki tebessümü koruyarak yürümeye devam etti. Karşıdan karşıya geçmesi için 9 saniyesi kalmıştı, yayalar için yeşil IŞIĞIN yanmasına kalan süre: 9 saniye. Ancak kalabalıktan bazıları sabırsızdı, araba trafiğinde arada sırada oluşan boşlukları fırsat bilip karşıya hızla geçmeye başlayanlar vardı. Elindeki telefonuna dalmış bir kadın bazı kişilerin geçtiğini göz ucuyla görünce, yeşil IŞIK yandığını sanıp yürümeye başladı. Arkasından da annesinin izini kaybetmek istemeyen küçük bir çocuk, yürümeye başladı. Birkaç saniye. Her şey birkaç saniyede oldu. Yayalar için yeşilin yanmasına az bir süre kala, kendisine yanan yeşil IŞIĞI kaçırıp kırmızıda durmak istemeyen bir sürücü, arabasının süratini arttırdı. Annesinin peşinden giden çocuğu FARK ettiğinde ise geç kalmıştı. Bir fren çığlığı, KAR yağışının etkisiyle ıslak zeminde durmakta zorlanan bir araba, tok bir çarpma sesi.
    Çarpmanın etkisiyle uzağa savrulan çocuğa doğru kalabalıkla beraber koştuğunda kulağında PİYANO sesini duymaya devam ediyordu. Gözü ise yerde cansız bir şekilde yatan çocuktaydı. Beyaz KAR taneleri asfaltta eriyip gideceğine, kana karışıyor, kanın daha hızlı yayılmasını sağlıyordu. Nasıl olabilir diye düşündü, yani bu küçücük, saf, tertemiz beden yok olup gitmiş miydi? Kural basit değil miydi, doğardığınız, büyürdünüz, iyi şeylerin yanında kötü şeyler de yapar, sonra yaşlanır, ölürdünüz. Bu çocuk daha kötü nedir, iyi nedir bilmezdi. Çocuğa yaklaştı ama dokunmadı, gözleri önünde ölümün bir çocuğu bulması, ona tüm evrendeki en haksız şey olarak geldi, yaşamın anlamı diye bir şey kalmamıştı onun için. Kulaklığı çıkardı, ölümün sessizliğini içinde duyarak eve geldi. O gece böyle bir olaya şahit olduğunu eşine söyleyemedi. Bir hafta hiçbir şeye gülümseyemedi. Ertesi hafta kayağa gittiklerinde ise artık çocuğu unutmuştu.
    8 Temmuz Pazar:
    Doktor, sinirlerinin çok yıpranmış olduğunu, tatillerini daha iyi geçirmeleri gerektiğini söylediği sırada eşi ona korkar gözlerle bakıyordu. Akşam taburcu oldu. Otele döndüklerinde eşi ona, "Hayatım, yarın şu... İSMİNİ unuttuğum meşhur kasabaya gidelim mi? Gürültüden uzak hem," demişti. Kendisini hem aşırı yorgun hem de yerinde duramayacak kadar bir şeylere sinirli hissediyordu. Eşinin yüzüne baktı, bu akşam bu yüz ona hiçbir şey ifade etmiyordu. "HAYIR, yarın eve dönelim," dedi. Eşi, merhametli bir tavırla "Emin misin?" dedi. Tepki vermedi, mimiğini bile oynatmadı. Eşi sözlerine devam etti: "Hayatım. Şu an kendine CEZA vermekten başka bir şey yapmıyorsun. Nasıl bir DERDİN var, onu da bilmiyorum. Şimdi iyi bir uyku çek, sabah kararını verirsin, tamam mı?" Eşinin kendisini yanağından öptüğünü hissetti, ona sarılıp hüngür hüngür ağlama isteğiyle doldu içi. Ancak bir FISILTI ile "Tamam," demekle yetindi.
    1 Ay Sonra:
    "Konversiyon bozukluğu." Artık kronik hale gelen bayılmaları için psikiyatrist bunu söylemişti. İlaç tedavisinin şart olduğunu da sözlerine eklemişti ama o bunu reddetti.
    Bir çocuğun ölümünü gördüğünü, bunun her an kafasının içinde dolaştığını, tatilden döndükten hemen sonra; sürekli asık olan suratını gördükçe acı çeken, sorularına cevap vermedikçe de sinirlenen eşine ağlayarak anlatmıştı. İşyerinde, evde, sokakta, hemen hemen her yerde bayılmaya başlayınca da bir psikiyatriste gitmişlerdi. İlaçları reddetmesine eşi şiddetle karşı çıktı: "Bu da ne demek oluyor! Niye, niye istemiyorsun?" Kafasını kaldırdı, eşinin sinirli, aynı zamanda meraklı yüzüne odaklandı, bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi. Kafasını tekrar yere eğdi. Eşi gözleri dolu bir şekilde kısık bir sesle tekrar sordu: "Niye?" Derin bir nefes alıp, kafasını kaldırmadan konuştu: "Çünkü... Çünkü o ilaçlar beni duygusuzlaştırmaktan, hissizleştirmekten, ilaç firmalarının da KÂRına KÂR katmaktan başka hiçbir işe yaramayacak!" Eşi dizlerinin üstüne çöktü, aşağıdan onun yüzüne baktı. "Bu böyle MÜTEMADİYEN sürecek mi? Benim.. Benim de mi hiç kıymetim yok? Beni geçtim annenin, babanın, arkadaşlarının? Beni bu acılara SÜRGÜN ettiğinin FARKında mısın?" Haklıydı, Eşi ona göre kesinlikle haklıydı ama bir çocuğun ölümünü aklı artık alamıyordu. Kendisinin de gözleri doldu, ha ağladı, ha ağlayacaktı. Dolu gözlerle ona bakarak, titrek bir sesle sordu: "Sevdiğim.. Hiç... Hiç, bir çocuk cesedi gördün mü?" Eşi kafasını onun dizine dayadı, hıçkırarak ağlamaya başladı: "HAYIR... Görmedim."
    Ertesi Yıl, 21 Şubat Perşembe:
    Ölüm raporunu yazmaya gelen doktor, ölüm saati olarak 02.45 yazdı. Yine aynı raporda ölüm nedeni olarak, bir buçuk ay önce teşhisi konulan, bir çeşit yumuşak doku tümörü olan hastalığın adı geçiyordu: "Sinoviyal sarkoma bağlı solunum yetmezliği." Eşine göreyse o, gecenin bu saatinde 'sinoviyal sarkom' yüzünden ölmemişti, bir çocuğun ölümünü gördüğü an, artık ölü bir insandı.
  • ERKEKLER NEDEN ERKEN ÖLÜR..?

    Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı.

    Annem, 'Geç oldu,' dedi, 'zaten yorgunum, ben yatıyorum.'

    Annem kalktı, mutfağa gitti.

    Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı kaldırdı.

    Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu.

    Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi.

    Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu.

    Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı.

    Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu.

    Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu.

    Banyodaki çöp sepetini boşalttı.

    Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı.

    Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti.Çiçekleri suladı.

    Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu.

    Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı, eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu.

    Kek tarifleri defterini çıkardı,arkadaşına söz verdiği tarifi bir kağıda yazdı, çantasına koydu.

    Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu.

    Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı,dişlerini fırçaladı.

    Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü.

    Tırnaklarına baktı, törpüledi.

    İçeriden 'sen yatmaya gitmemiş mıydın' diye seslenen babama 'şimdi gidiyorum' deyip köpeğin su kabını doldurdu.

    Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı.

    Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş diyerek, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı, gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı.

    Bana geldi, 'haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın,' dedi.

    Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı.

    6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi.

    Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi.

    İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir 'ben yatıyorum' dedi ve gitti yattı.

    Sizce bu işte bir gariplik yok mu?
  • Bir otobüs yolculuğundaydı ve bir şeylerin yeniden başlangıcına doğruydu. Yıllar sonra dönmek istediği memleketine ulaşmak için bindiği otobüs bir dinlenme tesisinde mola vermişti. “Sevgili yolcularımız, otobüsümüz otuz dakika ihtiyaç molası vermiştir. Otobüsten inerken lütfen değerli eşyalarınızı yanınıza almayı unutmayınız,” anonsu yapılmıştı. İçeri girmek istemedi. Dışarıdaki masalardan birine oturdu. Çantasını açtı. Sigara paketini ve çakmağını çıkardı. Sigarasını yaktı. Bir süre oturduğu yerden dışarıda yan yana dizilmiş otobüslerin ön camının yıkanışını seyretti.

    Oturduğu yerin hemen yanındaki masada, bir ağabey ve iki kız kardeş vardı. Onların anlattıklarına kulak misafiri oldu. Bir süre onları dinledi. En küçük kardeş, “Ağabey sen bizi küçükken daha çok severdin. Şimdi eskisi kadar çok sevmiyorsun sanki,” dedi. Diğer kardeş de hep bu cümlenin kurulmasını beklermiş gibi doğruladı. Ağabey ise, çayından bir yudum aldı. “Küçükken beni de birileri çok severdi, sevgide önemli olan ona fark ettirmeden sevebilmektir, ” dedi.

    Öyle miydi, sahiden de diye düşündü Ayten. Sevgiyi hakkıyla yaşamış mıydı ya da hep yanlış duraklarda mı beklemişti bunca yıl. Onu da gerçekten fark ettirmeden seven birileri bulunmuş muydu. Belki de vardı öyle biri ancak o hiç farkında olmamıştı. Artık kötü günleri geride bırakmaya karar vermişti.

    Otobüs molası tamamlanmıştı. Sigarayı küllüğe bastırıp otobüse binmişti. Bayram zamanı olduğu için otobüs kalabalıktı. Otobüse bindiğinde hemen önünde hafif kavruk, elinde keman kutusu tutan bir çocuk vardı. Üzerinde ipince bir kazak vardı. Yanında oturan delikanlı ise çantasını açtı. Çantasında bulunan ceketi çıkarıp çocuğa uzattı. Çocuk ceketi giydi, teşekkür etti. Başkalarının bu üstündekilerden dolayı ondan utandıklarını söyledi. Bir keman hikayesi anlattı. Yanında taşıdığı keman kutusunun babasından miras kaldığından falan bahsetti. Hatta bu kutusunun içinde babasının kulağı varmış. Onu hep dinliyor olacakmış. O da derdini, öfkesini, sevincini, mutluluğunu, üzüntüsünü hep onunla ifade edermiş. Yanındaki delikanlı ise yeni mezun olmuş ama yetenekli olduğu her halinden belliydi. İçinde yanında oturan çocuğun da hikayesinin bulunduğu çok iyi bir kitap yazacağından emindi Ayten.

    Otobüs varacağı yere gelmişti. Yıllar sonra dönmüştü buraya. Tuhaf duygular yaşıyordu. Sevinçleri yarımdı. Hiçbir şey bıraktığı gibi değil, her şey sadece biraz daha eskimiş ve eksilmişti. Baktığı binalar, dükkanlar, sokaklar sanki tanıdık geliyordu ama orada bulunanlar çok farklıydı.

    Gecenin buğusu sinmiş kenar mahallerin birinde bir çift topuk sesi bölmüştü. Kaldırımlardan taşan. Sokağın gürültüsüne bir an olsun son veren bir topuk sesi. O topuk sesi her kaldırım taşına vurduğunda zihninin eski ama güzel anılarını çağrıştırıyordu. Yıllar sonra bir gece yarısı karıştığı karanlığın içinden yine bir gece yarısı geri dönmüştü.

    Evini bulmuştu. Çantasından anahtarlarını çıkardı. Kapıyı açarken yuvanın kilidi biraz zorlanmıştı. Sanki kilit, yuvasını unutmuşluğun karşısında çaresizliğini dile getirir gibiydi. Eve girdi. Evin içinde beyaz bir örtüyle üstü örtülmüş birkaç koltuk ve durmuş bir duvar saati vardı. Yirmi eylülden koparılmış bir takvim yaprağı da yerdeydi. Çok yorulmuştu ancak pek uykusu da yoktu. Biraz yıpranmış olan tahta pencereyi kaldırdı. Sokağın telaşından pay alabilmek için güneşin doğuşunu beklemeye koyuldu…

    Gün aymış. Sokaklar cıvıl cıvıldı. Sokağa karıştı. Rengi atmış evlerin yarı açık camından perdeler uçuşuyordu. Kaldırımlar, hanlar, önlerinde yevmiye bekleyen yorgun hamallar vardı. Bir şeylerin doymuşluğuyla dolu bir emekli kahvesinin önünden geçti. Herkes içeride harala gürele bir şeyler konuşup, tartışıyorlardı yüksek sesle. Dışarıda ise içerdekilerle yaşı denk olan ama aralarına karışmaktan kaçınan küçük bir iskemlede ayağının altında kedi dolaşan kasketini masaya bırakmış, çay içen bir adam oturuyordu. Şimdi katlı otopark olmuş eski Cemil Büfe’nin olduğu köşede durdu.
    Temizlik malzemesi alacağı bir yer aradı. Her yer kapanmış. Hiçbir şey eski yerinde değildi. Portakal ağaçları yerini sevimsiz sokak direklerine bırakmıştı. Çeşit çeşit ürünlerin satıldığı yeni yerler açılmıştı. "Biz her şeye ne de çok geç kalmışız," dedi.

    Sokağın karşısından takım elbiseli, bıyıklı bir delikanlı geçiyordu. “Ayten abla?” diye şaşkın bir şekilde seslendi. Ayten o tarafa doğru baktı. Bir yerlerden tanıdık geliyordu siması ama nereden olduğunu çıkaramıyordu. “Ayten abla, Cengiz ben hatırlamadın mı?” diye sordu. Hatırlamıştı Ayten. Cengiz küçücüktü gittiğinde. Hatta Cengiz’in küçüklüğünde Cengiz'e çok bakmışlığı da vardı. Sıkı sıkı sarıldı Cengiz’e. “Vay be Cengom, sen ne ara bu kadar büyüdün be! Şuncacıktın sen. N’apıyorsun bakalım anlat. Nedir bu üstündeki takım elbise, kravat falan. Büyük adam mı oldun sen?” dedi Ayten. “Hiç abla. Yine biz sizi ararız denilen bir iş görüşmesinden dönüyorum,”dedi Cengiz. “Nasıl ya hiç dönmüyorlar mı?” diye sordu Ayten. “Nerede. Hep aynı bahaneleri söyler dururlar. Hiç aramazlar. Tam diplomamı yırtmak üzereydim ki sana rastladım,” dedi. “Gel abla sana bir çay ısmarlayayım. Hem konuşacağımız çok konu birikmiştir,” dedi.

    İkisi beraber yürümeye başladılar. Çınar ağacının altında bulunan çay bahçesine gittiler. Ayten buraya girer girmez tarifsiz bir duygu yaşadı. Burası eskiden Vedat’la sürekli buluştuğu yerdi. Bir masaya oturdular. Cengiz garsondan iki çay istedi. "İncesaz"ın "Kalbimdeki Deniz" albümü çalıyordu. Her şey olduğu gibiydi burada. Sanki burası zamanın bir yerinden kopmuş da bunca yıl kendini ilk günkü haliyle korumuştu. Çınar ağacının etrafında dolaştı. İsimlerinin baş harfini kazıdıkları yeri buldu. Gülümsedi. Dokundu. Kapattı gözlerini. Gitmeden önceki son buluştukları gün tekrar canlandı gözünde...
    “Vedat, sana bir şey söylemek istiyorum ama nasıl söyleyeceğimi hiç bilmiyorum. Biliyorum zor bir durum ama söylemem gerekiyor. Ağabeyimin, Almanya’da oturan bir arkadaşı varmış. Bizimkiler beni ona vereceklermiş. Geçen gün annemle, babam kendi aralarında konuşurlarken duydum,” dedi Ayten. “Peki sen ne düşünüyorsun Ayten?” diye sordu Vedat. “Mecburum,” dedi Ayten. “Biliyorsun babamın durumları çok kötü. İşleri çok bozuk. Her gün bir toptancı gelip, kapıda babamı tehdit ediyor borçları ödeyemediği için. Babama, bize bir şey yapacaklarından korkuyorum Vedat,” dedi. Vedat bir şey diyemedi. Gitme, kal deseydi belki gitme kal! Ayten kesinlikle kalırdı ama Vedat bir şey diyemedi. Engel olamadı. Ayten kalktı gitti...

    Cengiz’in sesiyle o düş orada bitti. “Abla çayın soğumasın,” dedi Cengiz. Ayten masaya oturdu. Laf lafı açtı. Eskilerden konuşuldu. Kaleci Dostoyevski İhsan’dan bahsetti Cengiz. “Çok iyi bir edebiyat öğretmeni oldu şimdilerde. Ara ara konuşuyoruz. Mahalledeki çocukların birçoğu zaten taşındı gitti abla. Biliyorsun malum Vedat abi gittikten sonra bizim takım da artık eskisi gibi olamadı. Zaten herkes de ailesiyle birer birer taşındı gitti,” dedi. “Sahi ya abla sen neler yaptın?”

    Ayten çantasından sigarasını çıkardı. Sigarasını yaktı. “Biliyorsun bizimkilerle Almanya’ya gittik. Malum babamın çok borcu vardı. Ben de gider gitmez ağabeyimin arkadaşıyla evlendim ama uzun sürmedi. Her gün kavga dövüş. Ayrıldık. Ama rahat durmadı. Bırakmadı peşimi. Her gün huzursuzluk verdi. Sonunda dayanamadım kaçtım geldim,” dedi. “Ah be ablam. Neler yaşamışsın öyle,” dedi Cengiz. “Siz gittikten sonra çok şey anlatıldı durdu burada. Biliyorum eski konuları açıp da yaranı tekrardan kanatmak istemem ama merak ettiğim bir şey var. Vedat ağabeyle hiç görüştünüz mü?” diye sordu Cengiz. “Görüştük birkaç kez. Almanya’ya geldi. Ama eskisi gibi olamadık Cengiz. Ben bitenlerden yorgundum. O başlayıp da tamamlayamadıklarından. Olmadı asla. Olmazdı da. Sonra da zaten teyzesinin yanına taşındı. Teyzesi de sonra onu komşusunun kızıyla orada evlendirmiş. Şimdi iki tane çocuğu var ve çok mutlu artık,” dedi.

    Kalkalım artık abla dedi Cengiz. Cengiz ayrılmadan önce sıkı sıkı sarıldı Ayten'e. "Artık buradasın sürekli görüşelim. Hem sana burada bir şey de yapamazlar. Ben varım artık," dedi. Ayten gülümsedi. "Vay benim küçük adamıma bak. Büyümüş de artık ablasını korur olmuş," dedi.

    Cengiz, Ayten'i eve kadar geçirdi. Ayrıldıktan sonra kendi evine doğru yürüdü. "Biz sizi sonra ararız" denilen bir iş başvurusundan eli yine boş dönmüştü. Üzerinde bir takım elbise. Kravatını gevşetti. Ceketini sandalyenin üstüne astı. Mutfağa geçti. Kendine şekersiz bir türk kahvesi yaptı. Bıyığı da vardı artık. O gün hiçbir şey anlamadığı kitaba tekrardan gözü ilişti. Aldı eline ve bir kez daha okudu. Sonra fark etti ki hiçbir şey değişmemiş hayatından. Hiçbir şey eksilmemiş, bir şey katmamış, değişmesi için de hiçbir şey yapmamış. Hep bir muharebenin içinde debelenip durmuş. Bekliyormuş hep. Neyi beklediğini bile bilmeden bunca yıl beklemiş. Kitabın kapağını kapatıp, rafa tekrardan koydu. Gitti yüklükte duran lekeli kaleci eldivenlerini aldı, eline geçirdi. Bu sefer artık tam oturmuştu...
  • Sean Penn’in Charles Bukowski ile yaptığı söyleşi

    Time dergisi Charles Bukowski’yi “Amerikan tarzı ayak takımının bir numarası” ilan etti. Oysa yazar, Avrupa’da kitlelerin hayranlıklarını kazandı. Bugün dünyada çeviri edebiyatta en çok okunan yaşayan Amerikan yazarı Bukowski. Sadece Almanya’da kitapları 2.2 milyondan fazla sattı.

    Not: Aşağıdaki söyleşi 1987 yılında gerçekleştirilmiştir.

    66 yaşında olan Bukowski 32 şiir kitabı, 5 öykü derlemesi ve 4 roman yazdı. En iyi bilinen kitapları Ham on Rye, Women, Hot Water Music, South of No North, Post Office, The Tales of Ordinary Madness, War All the Time ve Love Is a Dog From Hell. Son şiir kitabı, You Get So Alone at Times That It Just Makes Sense başlığını taşıyor.

    Senaryosunu yazdığı – yazdığı ilk senaryo – Barfly filmi bu sonbaharda bütün ülkede gösterime girecek. Başrollerinde Mickey Rourke ve Faye Dunaway’in oynadığı, yönetmenliğini Barbet Schroeder ve yapımcılığını Francis Ford Coppola’nın üstlendiği film Bukowski’nin yazar olarak ilk yıllarını anlatan otobiyografik bir öykü anlatıyor. Bukowski’ye göre Barfly’ın iki ana karakteri, Henry ve Wanda, “Amerikan toplumunun büyük bir bölümünü pençesine alan mumyalanmış biçiminden kaçmak için çabalamaktadır”. “Onları yönlendiren her ne pahasına olursa olsun var olmaya devam etmek, kendi hayatlarını ya da bir başkasının hayatını devam ettirmek için duydukları o dehşet verici istektir. Henry ve Wanda, her şeye boyun eğmiş yaşayan ölüler olmayı reddederler. Bu film onların gözüpek deliliklerini anlatıyor.”

    Aktör Sean Penn’den Bukowski’yi ziyaret etmesini ve bu muhteşem adamın kendi gözüpek deliliğine yoğunlaşmasını istedik.

    Charles Bukowski, 1920’de Almanya’nın Andernach kentinde doğdu. Üç yaşında A.B.D’ye getirilmiş ve Los Angeles’da büyümüş. Hâlen karısı Linda ile birlikte San Pedro, California’da ikamet ediyor. Adı çıkmış bir ayyaş, kavgacı ve zampara olan Bukowski için Genet de Sartre da “Amerika’daki en iyi şair” demiştir ama arkadaşları ona Hank derler.

    Barlar hakkında

    Artık bara çok fazla takılmıyorum. Bar olayını düzenimden çıkardım. Şimdi bir bara girdiğimde neredeyse kusacak gibi oluyorum. O kadar çok bar gördüm ki… Gerçekten çok fazla. Bar olayı gençken iyidir, bilirsin. Barda adamın biriyle kozlarını paylaşmayı seversin. Bilirsin işte o siktiğimin maço rolünü oynarsın, yavruları kaldırmaya çalışırsın. Benim yaşımda ise benim bunlara ihtiyacım yok. Bugünlerde bara sadece işemek için giriyorum. Barlarda geçen onca sene. Çok kötü bir hâl aldı artık benim için. Öyle ki artık bara girince, barın kapısından geçince kusmaya başlıyorum.

    Alkol hakkında

    Alkol, dünyaya gelmiş en muhteşem şeylerden muhtemel biri. Benim yanım sıra… Evet. Dünya yüzüne gelmiş en muhteşem şeylerden ikisi işte budur. Dolayısıyla biz de iyi anlaşıyoruz. İçki, nihayetinde birçok insan için yıkıcıdır. Ben işin bu yönünden ayrıyım. Bütün yaratıcı işlerimi içkiliyken yaparım. Kadınlarlayken bile… Sevişme işinde her zaman tutuk olmuşumdur, o yüzden içki cinsel anlamda daha rahat davranmamı sağlamıştır. İpleri koyvermek aslında. Çünkü aslında utangaç, içe dönük biriyim ve içki zamanı ve mekânı arşınlayan, bütün o cüretkâr işleri yapan o kahraman olmamı sağlıyor. O yüzden seviyorum içkiyi. Öyle işte.

    Sigara hakkında

    Sigara içmeyi seviyorum. Sigara ve içki birbirini dengeliyor. İçmekten başımı kaldırıp kendime gelirdim. Hani çok sigara içersin, her iki elin de sarıdır, ya işte sanki eldiven takmışsın gibi olur. Neredeyse kahverengi. Sonra “Hasiktir… Acaba ciğerlerim nasıl görünüyor? Tanrım!” dersin.

    Kavga hakkında

    Kendini en iyi hissettiğin kavgalar, karşındaki adamı yenmen beklenmediği hâlde karşındaki adamı yendiğin kavgalardır. Bir keresinde herifin biriyle kavgaya tutuştuk, ağzımı yüzümü dağıtıyordu. Dedim ki “Tamam. Salla gitsin.” Birdenbire adam mesele olmaktan çıktı. Çaba sarf etmeden adamı alt ediverdim. Yerde öylece yatıyordu. Burnu kanıyordu, gerisi sağlamdı. “Tanrım, yavaş hareket ediyorsun dostum. Kolay lokma olacağını sanmıştım. Sonra lanet olası kavga başladı, ellerini göremez oldum, kahretsin çok hızlıydın. Ne oldu öyle?” dedi. “Bilmiyorum dostum. Öyle oldu işte”. Bunu hatırlarsın. Anın anısına hatırlarsın.

    Kedim Beeker, kavgacıdır. Bazen tırmık yiyor biraz, ama her zaman galip gelir. Ona her şeyi öğrettim, yani işte solla saldır, sağla gardını al.

    Kediler hakkında

    Etrafta birkaç kedi olması iyidir. Kendini kötü hissediyorsan, kedilere bakman yeter, kendini daha iyi hissetmeye başlarsın, çünkü kediler her şeyin olması gerektiği gibi olduğunu bilirler. Bunda heyecanlanacak bir şey yok. Bilirler işte. Hayat kurtarırlar. Ne kadar çok kedin varsa, o kadar uzun yaşarsın. Yüz kediniz varsa, on kediniz olduğu duruma göre on kat daha uzun yaşarsınız. Bir gün bunu keşfedecekler ve insanların binlerce kedisi olacak ve sonsuza dek yaşayacaklar. Gerçekten saçma.

    Kadınlar ve seks hakkında

    Kadınlara, dırdır makinesi diyorum. Mesele bir adamsa asla hiçbir şeyini beğenmezler. Adamı da bu isterinin içinde çektin mi, artık ondan umudunu kes gitsin. Böyle bir durumunda ben bu işin içinden çıkmalı, arabaya atlayıp alıp başımı gitmeliyim. Neresi olursa. Bir yerlerde bir fincan kahve içmeliyim. Nerede olursa. Bir başka kadın dışında her şey kabulüm. Sanırım tek mesele farklı yaratılmış olmaları, değil mi? (Burada anlatırken coşuyor.) İsteri başladı mı, kadını kaybedersin. Gitmek istersiniz ama kadın bunu anlamaz: (En tiz kadın çığlığı tonuyla) “NEREYE GİDİYORSUN?”. “Bu cehenemden yakamı kurtarıyorum bebeğim!”. Kadınlardan nefret eden bir adam olduğumu sanıyorlar, ama değilim. Birçoğu söylentiden başka bir şey değil. İnsanların tek duydukları şu: “Bukowski, şovenist domuzun teki”. Ama kaynağın doğruluğunu kontrol etmiyorlar. Elbette kadınları üzdüm, ama erkekleri de üzdüm. Kendimi de üzdüm. Bir şeyin kötü olduğunu düşünüyorsam, kötü olduğunu söylerim – erkek, kadın, çocuk, köpek. Kadınlar öyle alıngan ki, bu tür şeylerin bir tek kendi başlarına geldiğini sanıyorlar. Bu onların sorunu.

    İlk hakkında

    Bir kadınla ilk kez yatmak en tuhaf şeydi. Bilmiyordum. Vajinayı nasıl yalayacağımı ve seksle ilgili diğer her şeyi o bana öğretti. Benim hiçbir şeyden haberim yoktu. Bana dedi ki “Hank, muhteşem bir yazarsın, ama kadınlar hakkında en ufak bir fikrin yok!”. “Ne demek istiyorsun? Birçok kadın becerdim”. “Hayır, bilmiyorsun. İzin ver de sana bir şeyler öğreteyim”. “Tamam” dedim. “İyi bir öğrencisin. Hemen kapıyorsun” dedi. Hepsi bu. (Biraz utandı. Verdiği ayrıntılardan dolayı değil de, daha ziyade o hatıranın getirdiği duygusallıktan dolayı.) Ama vajina yalamak meselesi seni biraz boyun eğer bir hale sokabiliyor. Kadınları memnun etmek istiyorum, ama… Bu meseleye gereğinden fazla değer biçiliyor, dostum. Seks, sadece yapmıyorsan muhteşem bir şeydir.

    AIDS’TEN (ve evliliğinden) önce seks hakkında

    Nevresimin içine pat diye girip pat diye içinden çıkıyordum. Bilmiyorum, bir tür trans haliydi, lanet olasıca bir trans. Yani sadece becerip geçiyordum, becerip geçiyordum (gülüşmeler)… Yaptım bunu! (gülüşmeler)

    Ve kadınlar, bilirsin işte birkaç kelam edersin ve sonra bileğinden tutup “Hadi yavrum” dersin. Kadını yatak odasına kadar götürür ve sonra becerirsin. Kendilerini olayın akışına bırakırlar. Bir kere bu ritmi tutturdun mu, arkası gelir. Dışarda birçok yalnız kadın var. Güzeller, ama kimseye bağlanmıyorlar. Orada öylece tek başlarına oturuyorlar, işe gidiyorlar ve eve dönüyorlar. Bu kadınlar için kendilerini becerecek adamlar olması büyük bir olay. Adam oturur, içki içer ve konuşursa, sen de bilirsin ki bu işin eğlendirme kısmıdır. Her şey güzeldi. Ben şanslıydım. Modern kadınlar… Cebindeki deliği dikmezler, unut sen o işi.

    Yazmak hakkında

    Küçük bir kıza tecavüz eden bir tecavüzcünün gözünden bir öykü yazdım. Bu yüzden insanlar beni suçladı. Sorgulandım. “Küçük kızlara tecavüz etmek mi istiyorsun?” dediler. “Elbette hayır. Sadece hayatın bir resmini çekiyorum” dedim. Yaptığım ettiğim birçok şeyde başım belaya girdi. Öte yandan bela bazı kitapları sattırır. Ama en nihayetinde yazarken bunu kendim için yapıyorum. (Sigarasından derin bir nefes çekiyor.) İşte bunun gibi. “Nefes” benim için, kül kültablası için… Kitap yayımlamak böyle bir şey.

    Gündüz asla yazmam. Alışveriş merkezinde giysilerin olmadan koşmak gibi bir şey. Herkes seni görebilir. Gece… İşte gece asıl maharetini, büyünü gösterdiğin zaman.

    Şiir hakkında

    Hatırlarım, lisedeyken okulun bahçesinde ne zaman “şair” ya da “şiir” kelimeleri geçse, bütün genç erkekler gülüp dalga geçerdi. Nedenini anlayabiliyorum, çünkü sahte bir ürün. Yüzyıllardır sahte, züppe ve ensest bir ürün. Fazla hassas. Fazla değerli. Bir avuç çer çöp. Yüzyıllardır şiir neredeyse tamamen çöpten ibaret. Hilekâr ve sahte.

    Pek az sayıda iyi şairler de var elbette, sakın yanlış anlama. Çinli şari Li Po var mesela. Birçok şairin yazdıkları 12-14 sayfalık bok gibi şiilerinden çok daha fazla duygu, gerçeklik ve tutku bu adamın 4-5 basit dizesinde yer alabiliyor. O da şarap içermiş. Şiirlerini yakar, nehirden aşağıya doğru sandalla süzülür ve şarap içermiş. İmparatorlar ona bayılıyormuş, çünkü ne dediğini anlayabiliyorlarmış. Ama tabii sadece kötü şiilerini yakarmış. (gülüşmeler)

    Yapmaya çalıştığım şey – müsade edersen söyleyeyim – fabrika işçilerinin hayata bakış açılarını şiire yansıtmaktı. İşten eve geldiğinde bağıran karısını mesela. Sıradan adamın var oluşunun temel gerçekliklerini… Yüzyıllardır süregelen şiir geleneğinde nadiren dile getirilen bir şey. Şunu söylediğimi yazabilirsin, yüzyıllardır devam eden şiir boktan bir şey. Yazık!

    Celine hakkında

    Celine’i ilk okuduğumda, elime büyük bir kutu Ritz kraker alıp yatağa gittim. Ritz krakerleri yiyip kahkahalar atarak ve tekrar Ritz yiyerek Celine’i okumaya başladım. Romanın tamamını bir solukta okudum. Ve Ritz kutusu boştu, dostum. Sonra kalktım ve su içtim. Beni görmeliydin. Hareket edemedim. İyi bir yazarın sana yapacağı tam da budur. İyi yazar seni neredeyse öldürür… Kötü bir yazar da.

    Shakespeare hakkında

    Okunamaz ve abartılmış bir yazar. Ama insanlar bunu duymak istemiyor. Mabetlere saldıramazsın. Shakespeare yüzyıllar içinde hafzalamıza kazınmış bir yazar. “Felanca kötü bir aktör!” diyebilirsin ama Shakespeare boktan diyemezsin. Bir şey uzun süredir ortalıktaysa, burnu büyükler o şeye yapışmaya başlıyorlar, çöpçübalığı gibi. Züppeler bir şeyin güvende olduğunu fark ettikleri anda ona yapışıyorlar. Onlara gerçeği söylediğinde, öfkeden deliye dönüyorlar. Bununla başa çıkamıyorlar. Kendi düşünce süreçlerine saldıran bir hareket oluyor. İğreniyorum onlardan.

    Severek okudukları hakkında

    The National Enquirer’da şöyle bir şey okudum: “Kocanız eşcinsel mi?”. Linda bana “Sesin ibne gibi çıkıyor!” demişti. Kendi kendime “Evet, bu konuyu hep merak etmişimdir” dedim. (gülüşmeler) Makalede şöyle diyor, “Kaşlarını alıyor mu?”. “Hassiktir! Kaşlarımı her zaman alırım. Artık ne olduğumu biliyorum. Kaşlarımı alıyorum. Ben bir ibneyim!” diye düşündüm. The National Enquirer’ın benim ne olduğumu bana anlatması hoş doğrusu.

    Mizah ve ölüm hakkında

    Çok az mizah var. Son iyi mizah ustası James Thurber adında biriydi. Mizahı öyle iyiydi ki, görmezden gelmek zorunda kalıyorlardı. Bu adam yüzyılın psikoloğu/psikiyatristi diyeceğiniz türden biriydi. Erkek/kadın özelliğine sahipti, bilirsin, olayları gören insanlardandı. Her derde devaydı. Esprileri öyle gerçekti ki, güçlü bir patlamayla kahkahanı koyvermek zorunda kalırdın. Thurber dışında, aklıma kimse gelmiyor. Biraz ilgilendim ama onun yaptığı gibi değil. Elde ettiğim şeye ben mizah demem. Ben ona “komik taraf” derim. İşlerin komik tarafına neredeyse kafayı takmış durumdayım. Ne olursa olsun. Gülünç işte. Neredeyse her şey gülünç. Yani, her gün sıçıyoruz. Bu gülünç. Sence de öyle değil mi? İşemek, ağzımıza yemek koymak zorundayız. Kulağımızdan, saçımızdan yağ çıkıyor. Kendimizi kaşımalıyız. Gerçekten çirkin ve aptalca bir hareket. Memelerin bir işlevi yok

    Yani hepimiz ucubeyiz. Eğer bunu görmeyi başarabilirsek, kendimizi sevebiliriz. İçimizi kaplamış bağırsaklarımızla, birbirimizin gözünün içine bakıp “seni seviyorum” derken yavaş yavaş bağırsakların içinde hareket eden bokla ne kadar tuhaf olduğumuzu fark edelim. İçimiz karbonlaşıyor ve boka dönüşüyor. Birbirimizin yanında asla osurmuyoruz. Her şeyin komik bir tarafı var…

    Sonra ölüyoruz. Ama ölüm bizi hak etmedi. Ölüm hiçbir referans göstermedi, bütün referansları biz gösterdik. Peki doğumla biz yaşamı kazanmış mı olduk? Pek sayılmaz, ama içine dalmış bulunduk. Buna içerliyorum. Ölüme içerliyorum. Hayata içerliyorum. İkisinin arasına dalıvermiş olmaya içerliyorum. Kaç kere intihar etmeyi denediğimi biliyor musun? (“Denedin mi?” diye soruyor Linda) Bana biraz zaman tanı, daha 66 yaşındayım. Hala üzerinde çalışıyorum.

    İntihar eğilimin varsa, hiçbir şey canını sıkmıyor. At yarışında kaybetmek dışında. Nedense bu insanın canını sıkıyor. Neden acaba? Çünkü at yarışında kalbini değil, aklını kullanıyorsun.

    Hiç ata binmedim.

    Atlara o kadar da ilgi duymuyorum, doğru ya da yanlış olma sürecinde, seçici biçimde olmak dışında.

    At yarışları hakkında

    Bir süre altılı oynayarak hayatımı kazanmayı denedim. Acı verici. Ama keyifli. Her şey yolunda gidiyor, kira falan, her şey. Ama fazla ihtiyatlı davranmaya başlıyorsun. Aynı şey değil.

    Bir defasında dönemecin aşağısında oturuyordum. Yarışta 12 at vardı, hepsi bir arada koşuyordu. Büyük bir saldırı yapılıyormuş gibi görünüyordu. Tek gördüğüm o kocaman atların kıçlarının bir aşağı bir yukarı gidip gelmesiydi. Vahşi görünüyorlardı. Atların kıçlarına baktım ve “Delilik bu, bu tamamen delilik!” diye düşündüm. Sonra 400-500 dolar kazandığın günler oluyor, bir seferde 8-9 yarış kazanıyorsun. Kendini tanrı gibi hissediyorsun, her şeyi bildiğini düşünüyorsun. Hepsi bir araya geliyor.

    (Sonra bana dönüp)

    CB: Her günün güzel geçmiyor, değil mi?
    SP: Hayır.
    CB: Bazıları güzel ama?
    SP: Evet.
    CB: Birçoğu güzel mi?
    SP: Evet.
    (Bir süre sustuktan sonra, bir şaşkınlık kahkahası patlatıyor)
    CB: “Bir iki tanesi” diyeceksin sandım. Ne büyük hayal kırıklığı!

    İnsanlar hakkında

    İnsanlara fazla bakmıyorum. Rahatsız edici. Birine çok fazla bakarsan ona benzemeye başlarsın, derler. Zavallı Linda.

    Genellikle insansız yapabiliyorum. Bende bir boşluğu doldurmuyorlar, aksine bir boşluğa neden oluyorlar. Kimseye saygı duymuyorum. Benim de böyle bir sorunum var. Yalan söylüyorum, ama inan bana, doğru.

    At yarışının koşulduğu yerde duran valeyle sorunum yok. Bazen koşu alanından çıkarken mesela “Hey, nasılsın adamım?” diyor. “Lanet olsun, ümüğünü sıkmak üzereyim. Beyaz bayrak kaldır. Sinirim tepemde” diyorum. “Hadi ama! Yapma dostum! Bak ne diyeceğim. Bu gece dışarı çıkalım, kafaları çekelim. Birilerini benzetelim ve kuku yalayalım” diyor. “Frank, ben bunu bir düşüneyim” diyorum. “Sen de bilirsin ki işler ne kadar berbatlaşırsa, ben o kadar bilgeleşirim” diyor. “Gerçekten çok bilge bir adam olmalısın, Frank” diyorum. “Senle gençken tanışmamamız iyi olmuş” diyor. “Evet, ne diyeceğini biliyorum Frank. Her ikimiz de San Quentin’i boylardık” diyorum. “Doğru!” diyor.

    At yarışında tanınmak hakkında

    Geçen gün öylece oturuyorum, bana baktıklarını hissettim. Arkasından ne geleceğini tahmin ettim, o yüzden gitmek üzere ayağa kalktım. Sonra adamın biri “Afedersiniz” dedi. “Evet, ne vardı!” diye cevap verdim. “Siz Bukowski misiniz?” diye sordu. “Hayır!” dedim. “Sanırım birileri sürekli size bunu soruyor, değil mi?” dedi. “Öyle!” dedim ve yürüyüp gittim. Bunu daha önce konuştuk seninle. Mahremiyet gibisi yoktur. Yani, insanları severim. Kitapları sevmiş olmaları falan hoş şeyler. Ama ben o kitap değilim ki! Anlıyorsun, değil mi? Ben o kitabı yazan adamım, ama karşıma çıkıp bana güller atmalarını falan istemiyorum. Beni bıraksınlar ki nefes alayım. Benimle takılmak istiyorlar. Fahişeler ve çılgın bir müzik bulacağımı ve birilerini benzeteceğimi sanıyorlar. Öyküleri okuyorlar! Allahın belası, böyle şeyler 20-30 sene önce oluyordu yavrum.

    Şöhret hakkında

    Hayatını mahveden bir şey. Orospu, kaltak, bütün zamanların en büyük zararlısı. Ben işin en tatlı tarafını yaşadım, çünkü Avrupa’da ünlüyüm ama burada tanınmıyorum. En talihli heriflerden biriyim. Şanslı bir itim. Şöhret cidden korkunç. Ortak payda düzeyinde bir belirleyici. Daha düşük bir seviyede çalışan zihinler paydasında. Beş para etmez. Seçilmiş okur her zaman çok daha iyidir.

    Yalnızlık hakkında

    Ben hiç yalnızlık çekmedim. Bir gün bir odada kaldım. İntihar edecekmiş gibi oldum. Depresifleştim. Berbat hissettim kendimi, her şeyin ötesinde berbat. Ama asla biri ya da birkaç kişi o odaya girecek ve beni rahatsız eden şeyi iyileştirecekmiş gibi hissetmedim. Diğer bir ifadeyle yalnızlık benim rahatsız olduğum bir şey değil, çünkü yalnızlık için o güçlü isteği hep duydum. Bir partide ya da tezarühat yapan insanlarla dolu bir stadyumda yalnız hissedebilirim kendimi. Ibsen’den bir alıntı yapayım: “En güçlü adamlar, en yalnız olanlardır”. Hiçbir zaman şöyle düşünmedim: “Şimdi güzel bir sarışın gelecek buraya, sikişecez, taşaklarımı yalayacak ve kendimi iyi hissedeceğim”. Hayır, bunun bir faydası olmaz. O bildik güruhu bilirsin işte: “Hey, bu gece Cuma gecesi, ne yapacaksın? Orda öylece oturacak mısın?”. Evet, öyle. Çünkü dışarıda bir şey yok. Aptallık bu. Aptal insanlar, aptal insanlara karışıyor. Kendilerini aptallaştırmalarına izin veriyorlar. Gecelere akma ihtiyacını hiç hissetmedim. Barlarda saklandım, çünkü fabrikalarda saklanmak istemedim. Hepsi bu. Milyonlardan özür dilerim ama ben asla yalnızlık çekmedim. Kendimi seviyorum. Kendim, kendi kendimi eğlendirmenin en iyi yoluyum. Hadi biraz daha şarap içelim!

    Boş zaman hakkında

    Bu çok önemli – kendine boş zaman yaratmak. İşin özü tempoda. Tamamen durmadan ve uzun dönemler boyunca hiçbir şey yapmaksızın her şeyi gevşeteceksin. İster aktör olun, ister ev kadını ya da başka bir şey, inişler ve çıkışların arasında büyük duraklamalar olmalı ve bu sırada siz hiçbir şey yapmamalısınız. Yatağa uzanıp öylece tavana bakarsınız. Bu çok, ama çok önemli. Peki modern toplumda bunu yapan kaç kişi var? Pek az. Tamamen aklını kaçırmış, öfkeli, sinirli ve nefret dolu olmalarının sebebi bu. Eskiden, evlenmeden önce ya da çok kadın tanırken, bütün gölgelikleri indirir, dört-beş gün yataktan çıkmazdım. Tuvalet için kalkardım bir tek. Bir kutu bezelye yer, yatağa döner ve 3-4 gün orada kalırdım. Sonra giyinir ve dışarıda yürürdüm. Güneş pırıl pırıl olurdu, sesler müthişti. Şarj edilmiş pil gibi güçlü hissederdim kendimi. İlk darbeyi ne zaman alırdım biliyor musun? Kaldırımda gördüğüm ilk insan yüzüyle, enerjimin yarısını oracıkta kaybediverirdim. Bu canavarı andıran, ifadesiz, aptal, hissiz, kapitalizmle dolu surat, “inek”. Sonra “Ahh! Gitti yarısı!” diyordum. Ama yine de buna değerdi, en azından yarısı bana kalırdı. O yüzden, evet, boş zaman. Ama kesinlikle derin düşüncelere dalmayı kast etmiyorum. Aksine hiçbir şey düşünmemeyi kast ediyorum. İlerleme düşünceleri olmadan, kendini geliştirmeye çalışmak için kendi hakkında düşünmeden. Tam bir tembel gibi. Çok güzel.

    Güzellik hakkında

    Güzellik diye bir şey yoktur, özellikle insan yüzünde, fizyonomi dediğimiz şeyde. Hepsi özelliklerin matematiksel ve hayali dizilişinden ibaret. Mesela burun uzun mu? Yüz istenilir bir hâlde mi? Kulak memeleri fazla büyük mü? Saçlar uzun mu? Bir çeşit genelleme serabı. İnsanlar bazı yüzlerin güzel olduğunu düşünüyor, ama aslında en nihayetinde güzel değiller. Bu bir matematiksel sıfır denklemi. “Gerçek güzellik”, elbette, karakterden gelir. Kaşların biçiminden değil. Bu yüzden bana anlatılan birçok kadın güzel. Kahretsin, bir kasenin içine bakmak gibi.

    Çirkinlik hakkında

    Çirkinlik diye bir şey yok. Biçimsel bozukluk diye bir şey var ama görünüşte “çirkinlik” yok. Diyeceğimi dedim.

    Br zamanlar:

    Kıştı. New York’ta yazar olmaya çalışırken açlıktan ölmek üzereydim. Üç ya da dört gündür yemek yememiştim. O yüzden sonunda dedim ki “Büyük bir paket patlamış mısır yiyeceğim”. Tanrım, o kadar uzun süredir ağzıma yemek sürmemiştim ki, tadı çok güzeldi. Her bir mısır tanesi, biftek gibiydi! Çiğneyip zavallı mideme gönderiyordum. Midem “TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM TEŞEKKÜR EDERİM” diyordu. Cennetteydim sanki ve öylece yürüyordum. İki adam yanımda belirdi ve biri diğerine dedi ki “Aman Tanrım!”. Diğeri sordu, “Ne oldu?”. “Patlamış mısır yiyen adamı gördün mü? Tanrım, iğrençti!”. Bunu duyunca patlamış mısırın geri kalanından zevk almadım. “ ‘İğreçti’ ne demek? Ben burda cennetteyim” diye düşündüm. Sanırım biraz pistim. Ebesi sikilmiş bir adamı her zaman tanırlar.

    Basın hakkında

    Bana saldırılmasından hoşlanıyorum biraz galiba. “Bukowski mide bulandırıcı!” Bu beni gülümsetiyor, biliyor musun? Hoşuma gidiyor. “Berbat bir yazar!” Biraz daha gülümsüyorum. Bundan besleniyorum bir nevi. Adamın biri çıkıp “Biliyor musun, seni şöyle bir üniversitede ders olarak okuyorlar” dediğinde, ağzım bir karış açık kalıyor. Bilemiyorum… Çok fazla kabul görmek, korkutucu. Bir şeyleri yanlış yapmışsın hissine kapılıyorsun.

    Hakkında söylenen kötü şeylerden keyif alıyorum. [Kitap] satışlarını arttırıyor ve kendimi iblis gibi hissediyorum. İyi hissetmekten hoşlanmıyorum, çünkü iyiyim. Ama iblis? Evet. Bu bana bir açı daha kazandırıyor. (Sol elinin serçe parmağını kaldırıyor.) Bu parmağı daha önce hiç gördün mü? (Parmak, ters L şeklinde kitlenmiş gibi görünüyor.) Kırdım bu parmağımı, bir gece sarhoşken. Nasıl yaptım bilmiyorum, ama… Sanırım olması gerektiği konumda değildi. Ama “a” harfine basma görevini gayet iyi yapıyor (daktilosunda) ve… Canı cehenneme… Beni ben yapan ayrıntılardan biri. Görüyorsun ya, artık bir karakterim ve boyutum var. (Gülüyor.)

    Cesaret hakkında

    Cesur olduğu söylenen birçok kişi, hayalgücünden yoksun. Sanki işler ters giderse neler olabileceğini kavrayamıyormuş gibiler. Gerçek cesur, hayalgücünün üstesinden gelir ve yapması gerekeni yapar.

    Korku hakkında

    Hakkında en ufak bir fikrim yok. (Gülüyor)

    Şiddet hakkında

    Bence şiddet genellikle yanlış yorumlanıyor. Bazı tür şiddete ihtiyaç var. Hepimizin içinde boşalmak isteyen bir enerji var. Bence bu enerji kısıtlanırsa, deliririz. Hepimizin istediği nihai sükunet, aslında arzulanır bir alan değil. Yapımızda bir biçimde yok. Bu yüzden boks maçlarını izlemeyi seviyorum ve gençken arka sokaklarda kozumu paylaşmayı severdim. “Onurlu enerji patlaması”, zaman zaman şiddet olarak adlandırılıyor. “İlginç delilik” ve “iğrenç delilik” ayrımı var. Şiddetin iyi ve kötü biçimleri var. Bu yüzden aslında müphem bir kavram. Yeter ki başkalarına fazla zarar vermesin, bunun dışında sorun yok.

    Fiziksel acı hakkında

    Çocukken, vücudumdan sıvı alırlardı. Vücudumda büyük çıbanlar vardı. Fiziksel acıya karşı duyarsızlaştım. Bir gün General Hospital’dayken, çıbanların içini boşaltıyorlardı. Adamın biri geldi, “İğnenin altına bu kadar sakin bir biçimde yatan birini daha görmedim” dedi. Cesaret değildi, bir süreçti, uyum sağlamaktı. Yeterince fiziksel acıya maruz kalırsan, gevşiyorsun.

    Zihinsel acıya alışılamaz. Benden uzak olsun.

    Psikiyatri hakkında

    Psikiyatri hastalarının eline ne geçiyor? Fatura.

    Bence psikiyatrist ile hasta arasındaki sorun, psikiyatristin kitaba uygun hareket ederken hastanın hayatın ona getirdikleri yüzünden orada olmasıdır. Kitap bazı içgörüler sunsa da kitabın sayfaları değişmezken, her hasta biraz farklıdır. Kitabın sayfalarında daha fazla sayıda bireysel sorun vardır. Anlıyor musun? “Saati şu kadar dolar, zil çaldığında seans biter” dediğim için delirtebileceğim birçok deli insan var. Sadece bunu söylemek bile neredeyse deli birini deliliğe sürükleyebilir. Tam kendini açmaya ve iyi hissetmeye başladığı anda, psikiyatrist “Hemşire, bir sonraki hastayı alın” diyor, ödeyecekleri paranın hesabını kaçırıyorlar, ki bu da normal değil. Ayrıca kokuşmuş derecede dünyevi bir uygulama. Adam kıçını sikmek için orada. Seni tedavi etmek için değil. Senin paranı istiyor. Zil çalınca, sıradaki “çatlağı” getir. İşte zil çaldığı anda hassas “çatlak”, becerildiğinin farkına varacak. Deliliği tedavi etmenin zaman sınırlaması yok, faturası da. Gördüğüm birçok psikiyatristin kendisi de zaten biraz sınıra yakın duruyor. Ama çok rahatlar. Bence hepsi fazla rahat. Sanırım bir hasta biraz delilik görmek ister, fazla değil tabii. Ahhhhhh! (sıkıldı.) PSİKİYATRİSTLAR BEŞ PARA ETMEZ! Diğer soru?

    İnanç hakkında

    İnanç sahibi olanlar için, inanç mesele değil. Muslukçuma duyduğum inanç, sonsuz bir varlığa duyduğum inançtan fazla. Muslukçular iyi iş çıkarıyor. Zamazingonun akmasını sağlıyorlar.

    Kinizm hakkında

    Her zaman kinik olmakla suçlandım. Bence kinizm ekşi üzümdür. Bence kinizm zayıflıktır. “Her şey yanlış! HER ŞEY YANLIŞ!” diyor kinizm. Biliyor musun? “Bu doğru değil! Şu doğru değil!”. Kinizm, kişiyi o anda olmakta olan şeye uyum sağlama becerisinden alıkoyan zayıflıktır. Evet, kinizm kesinlikle zayıflıktır, tıpkı optimizm gibi. “Güneş parıldıyor, kuşlar cıvıldıyor, öyleyse gülümse”. Bu da saçmanın daniskası. Gerçek, bu ikisinin araında bir yerde. Neyse, o. Bununla başa çıkmaya hazır değil misin? Ne yazık!

    Geleneksel ahlak hakkında

    Cehennem olmayabilir, ama insanları yargılayanlar bir cehennem yaratabilir. Bence insanlara gereğinden fazla şey öğretiliyor. İnsanlar gereğinden fazla şey biliyor her şey hakkında. Başına gelen şeyden hareketle nasıl tepki vermen gerektiğini öğrenmelisin. Bu noktada tuhaf bir kavram kullanacağım: “İyi”. Bu kavramın nereden çıktığını bilmiyorum. Ama en nihayetinde her birimizin içinde “iyilik” kavramıyla doğduğunu hisediyorum. Tanrıya inanmıyorum, ama “iyilik”e inanıyorum, tıpkı bedenimizin içinden geçip giden bir tüp gibi. Bu beslenebilir. Bir otobanda trafiğe takılıp kalmışken yabancının tekinin şerit değiştirmeniz için size yol vermesi her zaman bir mucizedir. Size umut verir.

    Röportaj vermek hakkında

    Neredeyse köşeye sıkıştırılmak gibi. Utanç verici. Bu yüzden, her zaman bütün gerçekleri anlatmıyorum. Biraz oyalanmayı, şakalaşmayı seviyorum. Böylece sırf bir parça eğlence ve saçmalığın hatrına biraz yanlış bilgi veriyorum. O yüzden eğer beni tanımak istiyorsan sakın röportaj okuma. Bunu da görmezden gel.
    Çevirmen: Neslihan Demirkol,
    Kaynak: http://www.gulusmeler.com (9 haziran 2012)
  • Hermann Broch'un Vergilius'un Ölümü’nün çevirisi hiç kuşkusuz 2012 yılının en önemli edebiyat olaylarından birisidir. Ahmet Cemal'in çevirmenlik macerasının başlarında karşılaştığı ve çok etkilenerek hayatının en önemli etkinliği haline getirip kırk yıl üzerinde çalıştığı bir roman bu. Vergilius'un Ölümü, bırakın sıradan okuru, zor metinleri seven okuyucu için bile güç bir metin. Ayrıca çeviri ne kadar iyi olursa olsun, şiirsel ve müziksel özellikleri yüksek olan Almanca bir metnin bu özelliklerinin Türkçede yeniden yaratılmasının olanaksız olduğunu, her şiir çevirisinde olduğu gibi, bu metnin de eksilerek Türkçeleşmesinin kaçınılmaz olacağını unutmamak gerek. Umarız bir yerlerde bir çevirmen tıpkı Ahmet Cemal gibi Uyurgezerler üzerinde çalışıyordur. Böylece Vergilius'un ürküteceği okurlar ondan çok uzaklaşmadan Broch evrenine daha yumuşak bir geçiş yapabilirler.

    Broch 1886'da Viyana'da, zengin bir Yahudi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gençliğinde bir yandan edebiyat ile ilgilenirken öte yandan da ailesinin tekstil fabrikasında çalıştı. 1909 yılında, sonradan Vergilius'da da etkilerine rastlayacağımız bir kararla Katolikliği seçti. Broch, Batı Avrupa romanının özellikle James Joyce'dan etkilenen modernist kalkışmasının tam göbeğinde yer alıyor. Canetti, Rilke, Musil gibi kendi döneminin önemli isimleri ile bire bir tanışıklığı olan Broch, Musil gibi maddi açıdan şanssız bir insan değildi üstelik; tekstil fabrikasını sattıktan sonra rahatlıkla tüm zamanını edebiyata vakfederek kırk yaşında ilk romanı Uyurgezerler'i yayımladı. 1938'de Nazilerin Avusturya’yı ilhak etmesi ile toplama kampına kapatıldı. Vergilius'u yazmaya da bu kampta başladı. Aralarında James Joyce'un da bulunduğu edebiyatçı dostlarının düzenlediği bir kampanya ile serbest bırakılıp önce İngiltere'ye, sonra da romanını bitireceği ABD'ye gitti.


    Bilinç akışı tekniğiyle yazılan Vergilius'un konusu, Roma İmparatorluğu'nun en büyük şairi Publius Vergilius Maro'nun yaşamının son 18 saati. Vergilius Maro’nun Aeneis isimli eseri, Roma İmparatorluğu'nun hikayesini anlatan bir tür ‘ulusal epik’ olarak nitelendirilir. Virgilius Maro, eserinde, Homeros'un İlyada ve Odysseia'inden ilham alarak Yunanlıların işgali sonrasında Truva’yı terk eden Ankhises'le Afrodit'in oğulları Aeneas'ın yaşamını ve İtalya kıyılarına ulaşarak Roma'yı kuruşunun hikayesini anlatır. Edebi form olarak ise yine Homeros'un ‘Dacytlic hexameter’ ya da ‘Heroic hexameter’ olarak bilinen ritmik şemasını uygular. Batı edebiyatında önemli bir etkisi olan Vergilius, İlahi Komedya'da, Dante'nin cehennemdeki rehberi olarak da karşımıza çıkar. Zira Vergilius'un bir özelliği de Eski Roma'da cehennemden söz eden ilk şair olmasıdır. Bilindiği gibi Dante Cennet'e gittiğinde rehber değişir; Vergilius'un yerini Beatrice alır.


    Sanat neyi değiştirebilir?

    Broch'un Vergilius'u, Batı Avrupa romanının en cüretkar denemelerinden birisidir. Bu denemenin ne kadar başarıya ulaştığı ise tartışma konusudur. Bu türden tartışmalı metinlerin hepsinde olduğu gibi eleştirmenler ve okuyucular karşıt kamplara bölünürler: Bir yanda fanatik hayranlar, eseri bir başyapıt olarak niteleyenler öte yanda negatif eleştiriler. Dört elementin isimlerinin bölüm başlığı olarak seçildiği dört bölümden oluşan roman, büyük epiği Aeneis'i gözden geçirmek için Atina'ya seyahat eden Vergilius'un dönüş yolunda hastalanması ve Brindisi limanına gemi ile dönüşü sırasında başlar. Roma her zamanki gibi hareketli, canlı, cıvıl cıvıldır ama bir moral çöküntü içerisindedir. Şairin, edebiyatçının o bitmek bilmez sorgulaması, hesaplaşması başlar: Ne işe yaradı eserim? Ahmet Cemal'in kitaba yazdığı önsözde vurguladığı gibi; “Roma'da iktidar sahipleri ve halkın bir kesimi tarafından daha kendisi hayatta iken onca yüceltilmiş şiirleriyle, gerçekte acılarla, kargaşayla ve adaletsizliklerle dolu bir dünyada aslında neyi değiştirebilmiş olduğunu sorgular. İç monoloğun akışı boyunca bu sorgulama, şiir sanatından yola çıkarak sanatın geneline yayılır ve ‘Sanat neyi değiştirebilir?’ sorusunda odaklaşır.”

    Vergilius, dostlarının pek yücelttiği Aeneis'i reddetmekte ve yakılmasını, ortadan kaldırılmasını istemektedir. Dostları, en başta da Augustus onu bu kararından vazgeçirmeye çalışırlar. Augustus'a göre artık Aeneis, Vergilius'tan çıkmış ve Roma'nın olmuştur. Yine Cemal'in belirttiği gibi bu bölümde ‘sanat ve iktidar’ sorunu gündeme gelir.

    Broch'un, Vergilius'u ve Roma'yı eksene koyarak gerçekleştirmeye çalıştığı tartışma, döneminde yaşanan büyük toplumsal olayların, Nazizm’in yükselmesinin, ikinci savaş sırasında ve öncesinde yaşanan büyük çöküntü ile gün yüzüne çıkan; kriz içerisindeki bir toplumda genelde kültürün özelde edebiyatın yerinin ne olduğu konusudur. Dolayısıyla dostlarıyla olan diyalogları dışında baştan sonra bir içsel monolog olan bu romana koyu bir karanlık hakimdir. Ayrıca Hristiyan teolojisi konusunda birikim sahibi okurun, özellikle son bölümü, Broch'un Katolikliğe dönmüş olduğunu akılda tutarak okumasında fayda olacaktır. Vergilius'un Eclogues yani Seçmeler isimli eserinin dördüncü bölümü Mesiyanik kehanetleri ile bir tartışma konusu olagelmiştir. Bu da kimi yorumcular tarafından Broch'un Katolikliğe dönüşü ile ilintilendirilir.

    Kitabın basılır basılmaz ikinci baskısını yapmış olmasını görmek oldukça sevindirici. Ahmet Cemal'in tutkusunu ve çeviri macerasını bizlerle paylaşmasının okurun merakını tetiklediği anlaşılıyor. Ancak okuru uyarmamız gerekiyor, zor bir metin bu; çok mesai, dikkat, konsantrasyon isteyen bir okuma süreci var önünüzde, herkese göre olmadığı aşikar. Uzun, bir noktasına geldikten sonra nasıl başladığını unutacağınız yoğun ve karışık paragraflar; mitolojiye, tarihe yapılan göndermeler, belki de metni okurken başka okumalar yapmanızı da gerekli kılacaktır. Başta da vurguladığımız gibi kaçınılmaz bir şiirsellik ve müzikalite kaybı olsa da Avrupa romanının bu en önemli metinlerinden birisinin artık Türkçede olması paha biçilmez bir kazanç. Kırk yıllık emeği için Ahmet Cemal'e şükranlarımızı sunuyoruz.

    sabitfikir
    (03/12/2012)
    http://www.sabitfikir.com/...ahmet-cemalin-zaferi
  • Uykun varmı?
    -Yok ta cağırdım gelir birazdan...
    🤗🤗🤗🤗
  • Merakla beklenen , “Güneşe ateş açacaklar mı?”, “Kebabın dibine vuracaklar mı?” , “Buluşmaları keyifli geçecek mi?” “ İstanbuldan gelecek olanlar sözlerini tutacaklar mı ?” sorularınızın cevabı tek bir iletide karşınızda.
    Eylül ayının ortalarında sabah saatlerinde Elifoğlan Adana’da güneşi selamladı. Yaşar Kemal tişörtüyle geldi memlekete. Şaşırdık mı ? Hayır :)
    Önce gidip sıkmalarımızı yedik bir de güzel sohbet döndürdük ki , sanki kırk yıllık hasretlik…

    http://hizliresim.com/Y678P2

    Ne çok konuşulacak konu varmış, bir baktık ki buluşma saati yaklaşıyor. Seyhan da olan Yaşar Kemal Kültür Merkezine gidip öyle geçelim dedik mekana. Umduğumuzu bulamadık ama fotoğraf karesi bıraktık .

    http://hizliresim.com/ODp824
    http://hizliresim.com/NDR8Va
    Bir de beni tek çek : )
    http://hizliresim.com/pnpMYo

    Buluşmaya katılacağını söyleyen arkadaşlardan yarısı katılmadı ancak çok verimli bir buluşma gerçekleştirdik. Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca bize farklı simgelerin kapılarını açmakla birlikte , farklı düşünceleri, farklı efsaneleri, yapılması gerekenleri , içinde bulunduğumuz durumun ap açıklığını gözler önüne serdi.
    Ardından Elif güzel bir çalışma yaptırdı. Bir ezgiyi dinleyerek gözlerimizi kapattık. Müziğin ve kitabın bize hissettirdiklerini masalardaki duygu kartlarıyla anlattık. Etkinliğin bu kısmı , çok güzeldi.

    http://hizliresim.com/yqrJPN

    Ayrıca Yaşar Kemal Kampı üyelerinin bizim için hediye olarak gönderdiği Yaşar Kemal rozetlerine bayıldık. Kitap Meftunu grubunun üyesi Bera da bize kitap hediyesinde bulundu. Çok çok teşekkür ediyoruz.

    http://hizliresim.com/Bz5WEQ
    http://hizliresim.com/lZ6pYX

    İlk okuma toplantısında kurdele yerine (yine Elifoğlan’ın akıl ettiği ) ip kestik. Keserken herkes o gün yanında neler götürdüğünü , neler hissettiğini anlattı. Çok çok anlamlı bir bölümdü. Bize sürpriz yapıp gelen Osman’ın –Aksi taktirde Elifin dilinden asla düşemezdi, düşürtmezdik : ) - etkinliğe güzel bir enerjisi oldu.

    http://hizliresim.com/k6y7j9 E hadi hayırlı uğurlu olsun! : )
    http://hizliresim.com/Z3PjDg

    E tabii Adana’ya gelip de kebap yememek olur mu? Turistlerimiz şarbon tehlikesine karşı kafa atarak kebaplarını , ciğerlerini götürdüler. Ohhh Afiyet olsun !

    http://hizliresim.com/nl39g5
    http://hizliresim.com/Azd8gr
    Ciğer ile imtihan…
    http://hizliresim.com/moWgzY

    Mideler bayram ederken Kazım’ın meşhur muzlu sütünü de patlattık.

    http://hizliresim.com/zM7O4g

    Bazen de bir bardağı üç kişinin bölüştüğü duygusal anlar yaşadık…
    http://hizliresim.com/1Elad1

    Tabii bazen saçmaladık, ama tatlı saçmaladık sanki : )

    http://hizliresim.com/MD38lM
    http://hizliresim.com/vPvAQA

    Böylece mükemmel bir gün geçirdik. Çok yorulduk, çok konuştuk, hiç susmadık diyebilirim. Çok yürüdük, çok güldük, tartıştık, birbirimizi saygıyla dinledik , her şeyiyle çok dolu bir gündü. Edebiyatın insanları birleştirme gücüne bir kere daha tanık olduk. Kitap çekilişi yaptık. Ve bu günü gelenekselleştirdik. Her sene Eylül ayında Yaşar Kemal kitabı okumaya karar verdik. Biz kitabı ve birbirimizi çok sevdik. Çok güzel bir atmosfer yakaladık. Bu etkinliğin bu kadar mükemmel olmasında çok büyük katkısı olan Roquentin ‘e (artık çok sevdiğim bir arkadaşım ) ve geleceğine hiç inanmadığımız , bizi şaşırtan , utandıran, ayrıca 1k da paylaştığı iletiyle birçok okuma grubuna ilham veren Osman Y.’ a çoook teşekkürler.

    Bir sonraki buluşmamız 20 EKİM , etkinlik kitabımız ise Orhan Kemal-Bereketli Topraklar Üzerinde Bir sonraki buluşmada görüşmek üzere , yeni kanlarr istiyoruz. Haydiin Adanalılar bekliyoruz !

    Dip not: Buluşmamızda herhangi bir gök cismine ateş açılmamıştır.