• 255 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba:) Günümüz ahlaki ortaminda sürünen , can cekişen, cinsellik merkezlilige, paraya, san sohrete köle olmuş, hayattaki tek gercek görülebilir belki ama
    Hakettigi ve eskiden de bulundugu yere mutlak gelecektir. bunu doga, yani tabiat ana bizzat gorunmez elleri, karsi konulmaz kudreti ile yapacaktir. kimsenin savunmasina, bu degeri tekrar yukseltmesine gerek kalmadan. yani gururu ile, hep oldugu yeri ile yine hepimizin herşeyi olacaktir.Kaf dağı'nın ardında yaşayan anka kuşu'nun yuvasındaki felsefe taşı'na insanların verdigi isim benim için Aşk ...ama benim hala umudum var doğru yaşanması ve anlaşılması için tıpki diger duygular gibi..Bu yorumları diğer aşk kitaplarda yazacağım ınşallah neyse:)

    Aşkı hangimiz tanımlayamaya kalkabilirdik? Birkaç kelam etmeye kalksak hakkında, kazara
    dilimiz dönse ne diyebilirdik ki? Zaman oldu şarkılardan dinledik. Şiirlerden okuduk, Mona dedik, Leyla dedik, belki az ucundan yaşadık da. Ama hiçbirimiz ağzını açıp aşkı tanımlara sığdırma cesaretini gösteremedi. “Aşk” diye başlayan cümleler hep derin ah’lar, dile gelemeyen pişmanlıklarla sükûn buldu. Aşk neydi? Dibine kadar yaşadığımızı (sandığımız), hissettiğimiz ulaşılması zor, tarifi imkânsız, efsanevî duygular bütünü mü? Yoksa aklımızın bize oynadığı tatlı bir oyun mu?

    Nerede aradım, nerede buldum?

    İşte biz bu çelişkilerde dolanaduralım, her tuttuğumuz eli aşktan bir hisse sanalım; yaşamış, kalemini ağaçtan değil adeta taştan yontmuş üstad Rasim Özdenören Hoca, aşkı diyalektiğiyle birlikte sunuvermiş bize.
    Sunuvermiş de haberimiz yokmuş. Bihaber dolandığım, baharın şükür dolu yellerinde kendimce aşkı aradığım bir Süleymaniye akşamında, bir ağabeyim önerdi bana Aşkın Diyalektiği’ni. (Aşkı mı yoksa?) Uzun zaman aradığım, uğruna İz Yayınları’nın eşiğini aşındırdığım kitaba, adını hatırlamadığım sapa bir sahafın ahşap raflarında beni beklerken kavuştum.

    Tarif de vermiyor ama…

    ‘Aşkın tanımı yok’ dedik, evet. Ama bin bir türlü tarifle karşılaştık senelerce. Şuna benzer, buna benzer, budur, bu değildir… Kitap yine tanımlamıyordu aşkı. Tarif de vermiyordu hani. Lakin okuduğum her satır aşkla ilgili düşüncelerimi yeniliyor, kalbimde aşka çok daha masum bir yer ayırmama sebep oluyordu.  Ben bendim. Ama okudukça “o” olmak, onda kaybolmak istiyordum. “O” kimdi, bunu bile bilmeden. Kitap ilerledikçe o’nun kim olduğu gün ışığına çıkmaya başlamıştı.

    Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek…


    O, kaderimdi. Bana yazılandı. Hüzünlü bir ikindi vakti ansızın gelecek, pas tutmuş kozmopolit yalnızlığımı bir çırpıda silecekti. Ve onu tanıyor olacaktım. İlk defa görüyor olsam da tanıyacaktım. Yazılmış kader silsilemin bir parçasıydı ve ben bu parçaya eninde sonunda kavuşacaktım.

    Mecnun’dan Don Juan’a

    Rasim hoca kitabında, Leyla ve Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kültürümüzde yer etmiş efsanevî öyküleri işlerken, aynı zamanda Dostoyevski’nin Nastasya Filippovna'sından, Pedro Almodovar’ın Patty Diphusa'sına, Samson ve Delile'den, Yunan mitolojisine ve Don Juan’a kadar portreleri de okura sunuyor. Bu karakterler etrafında tahlillerin de yapıldığı kitapta, efsane olmuş bu aşkları sadece okuma cesaretini gösterenleri şaşırtacak derecede çarpıcı, keskin teşhisler de konuluyor. Farklı kültür ve mitlerden portrelerin bir arada işlenmesi aşkın nasıl da tek olduğunu gözler önüne seriyor.


    Sanki ciğerimden bir parçadır

    Beni benden bir süre uzaklaştıran, daha önce bir yerlerde görmediğim, okumadığım ve sanırım Rasim Özdenören’in de ilk olarak ele aldığı mesele, kitaptaki bir makalede Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya aşk penceresinden bakılması. Özdenören’in aktardığı rivayete göre, Hz. Âdem yaratılışı icabı kendi cinsinden bir arkadaş bulup onunla yakınlık kurmak ister. Böyle düşünürken de uyuyup kalır. Uyandığında başucunda Hz. Havva’yı görür. Bir anlatıma göre onu hemen tanır ve gülümseyerek, “Sen Havva’sın” der.  Burada aşkın kaderle iç içeliğini görebiliyoruz. Bir anlatıma göre de Hz.Havva’yı görünce, “Sen kimsin? Niçin geldin?” diye sorar. Hz. Havva da ona, “Ben sana zevce olarak yaratıldım. Hak Teala beni sana arkadaş olmak için ve eş olayım diye gönderdi” cevabını verir. Hz. Âdem Hak Teala’ya, “Bu ne cinstir ki onu sevdim, ona bağlandım. Ya Rabbim kalbim ona meyletti, sanki ciğerimden bir parçadır” der. İşte Rasim Özdenören, Hz. Âdem ve Hz. Havva örneğinde kadın-erkek bütünlüğünü göstermeye çalışırken belki de ilk aşk örneğini de nakletmeye çalışıyor. Zaten söz konusu bölümün devamında Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yeryüzüne ayrı noktalardan indirildikleri ve senelerce aşk acısıyla birbirlerini arayıp durdukları söylenmiş. Başka söze ne hacet.

    Soru işaretlerini gideriyor

    Evet, kitap aşkı tanımlamıyor. Ama aklımızda yer etmiş “aşkın tanımı” çıkmazından bizi uzaklaştırıyor. Çünkü Aşkın Diyalektiği’ni okuduğunuz zaman tanıma ihtiyaç duymaksızın aşkı anlıyor, yaşamadığınız halde hissediyor, aşka her yönüyle bütüncül bir açıdan bakabiliyorsunuz. Böylece aşk denen duygunun tanımlara sığmayacağını yeniden görüyorsunuz. Ayrıca dünyevî aşkla ilahî aşk arasındaki ilişkiyi sıkı şekilde işleyen Özdenören, bu konuyla ilgili soru işaretlerinizi de siliveriyor.

    Bu kitabı biz hak edebiliyor muyuz?

    Televizyon dizilerinden izlediğimiz, sahil şehirlerinde yaşayabilme hayaliyle var ettiğimiz, Mevlana ile Şems’i, çoluğunu çocuğunu bırakabilecek yapıda bir anne ve buna göz yumabilecek oryantalist bir yolgezerle birlikte işleyebilme cesaretini(!) gösterebilen kitaplarda okuduğumuz ‘aşk’ı görünce, adı bile konamamış çağımızda, Aşkın Diyalektiği gibi harika bir kitap okunmayı fazlasıyla hak ediyor. Ediyor da bakalım o kitabı biz hak edebilecek miyiz?

    İşte bunun herkese nasip olmadığını biliyorum!

    rasim özdenören Hoca geleneksel estetiğimizde ifadesini bulan mazmunlara göndermede bulunarak bir aşk metafiziğine yöneliyor bu yazılarında. aşk metafiziği kavramı bu yazıların felsefî analizlerden ibaret olduğu düşüncesine sevk etmesin okuyucuyu. eğer edebiyat ve sanat, insanın en sahici seslerini en doğrudan ifadesiyle yeniden biçimlendirmek ise, rasim özdenörenin düşünceleri daha çok bu imkana başvurarak anlam evrenini kuruyor. onun aşka dair düşünceleri zihnî bir sisteme değil, hayatın kendisine indirgendiğinde ancak özgün anlamını kazanıyor. aşkı bir mecaz kılan beşerî koşulların bir köprü, bir merdiven olduğunu ihsas ettirirken yazar, aşkın gerçeğini varlığın dikey boyutunda irdeliyor. daha doğrusu aşk bu yazılarda yatay boyutu dikey boyuta bağlamanın bir imkanı olarak çıkıyor karşımıza. aşkın diyalektiği ise sözü edilen bağlantıyı kurmanın, aşk derdine düşmenin, kısacası merdiveni çıkmanın kendine özgü serüveniyle ilgili türlü hallerden ibaret. kalbin çeşitli hallerinden..islamın diyalektik felsefesi diyeyim siz anlayın. aşkın da diyalektiği olur. :)

    KITABI OKUYUN OKUTUN EFENDIM TAVSİYE EDERİM..iyi okumalar:)
  • Siyasi fikirleriyle Fransız Devrimi'ne ön ayak olan filozoflardan biri olan Jean-Jacques Rousseau'dan alıntılar:

    "bir arazinin etrafını tel örgülerle çevirip, 'bu topraklar ve üzerindeki meyveler bana ait' diyen insan, bugünkü modern toplumların kurucusu olmuştur. arazinin etrafındaki telleri söküp atarak 'o adama inanmayın, bu topraklar ve üzerindeki meyveler herkesindir' diyen adam, dünyayı nice savaşlardan, katliamlardan, kan ve göz yaşından kurtaracak olan insandır."

    ''halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. halkın çalışmasını isteyen şu adaletli ve iyiliksever tanrı, onun dinlenmesini de ister. doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini, didinmesini, aynı zamanda da haz duymasını ister. çalışmaya karşı duyulan tiksinti yoksul insanları çalışıp didinmekten daha çok bunaltır.''

    jean-jacques rousseau - toplum sözleşmesi

    "insanın özgürlüğü; her şeyi yapabilmesinde değil, istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda olmamasındadır"

    "yasama, yürütme yargı iç içe geçmişse, özgürlükler garantide değilse, anayasa yok demektir. kuvvet kimdeyse o hakimdir."

    "hayatın çalkantısına ta çocukluğunda atılmış olan ben, bu dünyada yaşamak için yaratılmamış olduğumu ve gönlümün arzuladığı duruma asla gelemeyeceğimi deneyimlerimle erkenden öğrendim" yalnız gezerin hayalleri

    ''uygarlık zembereği boşalmış bir halk yeniden özgür olamaz.
    ey özgür uluslar, şu özdeyişi unutmayın: olmayan özgürlüğü sağlayabilirsiniz ama yitirdiğiniz özgürlüğü asla!'' toplum sözleşmesi

    “suçlunun vicdanı, suçsuzun intikamını mutlaka alır.” itiraflar

    "insanlari kotuluge yonelten sey kotu bir bicimde yonlendirilmis iyi duygulardir. hatiri sayilir bir amac ugruna beliren bu duygular, bu amaca ulasma yolunda harekete gecerken arac olarak kullanilan mesrulastirilmis bir kotulugu gormezden gelebilir. bu da daha baska kotuluklere yol acabilir. insanlarin cocukluktan itibaren iyiye, iyi bir sekilde yonlendirilmeleri gerekir. kotuluk, dogal, insana ozgu bir sey degildir. yapaydir. bu sebeple ortadan kaldirilmasi imkan dahilindedir. iyilik ise insan dogasi ile ahenkli bir butunluk icerisindedir."

    "düşüncemi belirteceğim: fakat bu çok gereksiz ve yersiz bir çaba olacak; çünkü size söyleyeceğim her şey bunları kendilerine söylememize zaten gerek olmayan kişiler tarafından duyulacak yalnızca."

    "siyaset ve ahlaki birbirinden ayiranlar, ikisinden de birsey anlamazlar"

    "kimsenin bir diğerini satın alacak kadar zengin ya da kendini satmak zorunda kalacak kadar yoksul olmadığı,küçük mülk sahiplerinden oluşan bir toplum düzeni olmalıdır."

    "parlak zeka, insanı nimetlerin tümüne kavuşturmaya yetmez"

    bir kez töreler yerleşip kör inançlar kökleşti mi, artık onları düzeltmeye çalışmak hem tehlikeli,hem boşunadır.halk,ortadan kaldırmak için bile olsa,dertlerine kimsenin dokunmasını istemez,tıpkı hekimi görünce titremeye başlayan akılsız ve ödlek hastalar gibi.
    bir ulus barbar kaldığı sürece özgürlük elde edebilir ama,uygarlık yayı gücünü kaybetti mi,özgür olamaz artık.
    artık ona gereken,kurtarıcı değil,bir efendidir.

    `yaptıklarımızı yaşamıyoruz, sadece başkalarını buna ikna ediyoruz.`

    "egitimin bireyin zihninde otorite olusturmaya degil, zihni otoritelerden yalitarak, aklin gelecekteki kullanimini saglayacak sekilde duzenlemesi gerektigini savunur. boylelikle bilgi, bireyin kullanilmasina bir arac olmayacak, bireyin kullanmasi icin bir arac olacaktir."
  • 144 syf.
    "On beşime geldiğimde karşılıksız bir aşka tutuldum ve bunun acısıyla bir ton sirke içerek romantik bir yoldan intihar
    etmeyi düşledim. Aşkımdan intihar etmenin beni mezarımda uçuk ve ilginç, solgun ve şiirsel göstereceğini düşün-
    müştüm; ama on altıma geldiğimde daha görkemli bir ölümde karar kıldım. Ölene kadar dans edecektim.

    Özgürlük ve adalet uğruna adanmış bir hayat , anarşizmin öncülerinden Emma Goldman~
    Etkinlik vasıtasıyla okudum her zaman ki gibi !bilinçli olarak seçilmese de iyikide okudum dediğim kitaplardan ,sayfa sayısı sizi yanıltmasın hem içeriği zengin hemde göz ardı edilen sorunlara dokunmuş yazarımız!
    Anarşizm; özel mülkiyet toplumda baskı kaynağı ve devleti onun bir aracı olarak gören bunların ortadan kalkmasıyla insanın özgürleşeceğini öne sürer.
    Tanımıyla başladım çünkü toplum olarak bu tür kelimere karşı hep önyargıyla yaklaşıyoruz.
    Mesela benim femnizmi bu zamana kadar erkek karşıtı bir hareket olarak sanmam gibi,önce kendimi eleştirmeliyim ki iğneyi kendime çuvaldızı başkasına batirabileyim degilmi ama!

    Çocukken ne kadar güzelse hayat büyüdükten sonra okadar acı oluyor çünkü bizimle beraber günahlar ve yasaklarda çoğalıyor ve biz büyüdükçe kelepçelerimizde bizimle büyüyor.
    Toplumun , ailenizin bakışları değişiyor , hareketlerinizle ve giyim kuşamınızla göze batmaya başlıyorsunuz.Okurken hayal kırıklığı yaşadım :-(yaşadığım hayatla yüzleştim,bazen farkında olmasamda ne çok şeyi göz ardı etmişim öyle, tabi yazara da hayran kaldım kendine sunulan hayattan ziyade kendi yolunu belirlemesi büyük cesaret gerçekten:-|
    Neyse kitap yazarın görüşlerinden oluşuyor ben bazılarını belirticem sadece, size tavsiyem okurken önyargınızı bir köşeye koyup okumanız çünkü görüşleri katı gelebilir bizim yaşadığımız topluma aşırı ters!

    Evliliğe karşı çünkü toplumun evlilige yaklaşımıyla, kendisinin birliktelik anlayışı pek örtüşmüyor ,kadının toplumdaki yerini düşününce hak veriyor insan çünkü kadına sadece bir beden yada çocuk sahibi olmak için bir adım olarak görüldüğü için hak veriliyor ister istemez ,bu şekilde düşünmeyenler üstüne alınmasın ama bu böyle kimsede kusura bakmasın!
    Bebekliginden beri evlilik hayaliyle büyüyen kız çocugu evlenip çocuk sahibi olduğunda beklentileri de karşılanmadığında hayal kırıklığına uğruyor ve boşanma davaları da kacılmaz oluyor tabi, olan kadın ve çocuğa oluyor herzamanki gibi!
    Hep savunmasız ve haksız kadınlardır ne koşulda olursa olsun ,negatif olmak istemem ama sorunları dile getirmemek o sorunun olmadığı anlamına gelmez ne kadar bilinçli olursak okadar güçlü dururuz hayatta!
    Toplumsal sorunlara yaklaşımlarına gelirsek sorunu çözmek yada derinine inmek yerine yasaklar konup maddiyata çevriliyor ve buda şehir eskiyalarına fırsat veriyor, ver parayı çık dışarı aynen durum bu!
    Çünkü kapitalist sistem bunu gerektiriyor bu sistemin ayakta kalması için her türlü parasal durumun ülkede barınması gerekiyor.
    Dönder çarkı kimse duymasın hesabı oh ne güzel ,ben uydurdum şimdi oldu sanki neyse benden bu kadar sağlıcakla kalın:-)etkinliği yapan oblomov klonuna teşekkür ederim

    İyi okumalar:-)
  • 40 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kim yazdı bunları? Portekizli bir rahibe mi yoksa edebiyat düşkünü bir Fransız mı? Gerçekler bu kadar içten, korkusuzca aktarılabilir mi yoksa kurgu bu derece gerçeğe yaklaştırılarak oluşturulabilir mi? Kim bu yazıların arkasındaki kişi?

    Rousseau: "Portekiz Mektupları'nın bir erkek tarafından yazıldığına dünyada her şey uğruna bahse girerim." diyor. Fakat onun yorumunda büyük bir ön yargı gözümüze çarpıyor. Bu ön yargısının temelinde yatan nedeninin kadınların genellikle hiçbir sanatı sevmediğini, hiçbirini bilmediğini ve dehadan yoksun olduklarını söyleyerek açıklıyor. Varsayalım ki Rousseau haklı olsun fakat bu mektupların sanat kaygısı güdülerek yazıldığını kim iddia edebilir? İçtenlikle yazılan cümleler, kimi zaman sanatın önünde durmaz mı? Kurguda planlama esasken içten gelen yakarışların dökülmesinde bu ihtiyaç göz önünde bulundurulmaz. Öyle hissediyorum ki bu mektuplar, 17. yüzyıl kurgusundan çok daha uzakta yer alıyor.

    Evet, bu aşk olamaz, bu aşkın oldukça ötesinde, bu sıtmalı bir hastalık resmen! Bütün hücrelerini kontrolsüz bir şekilde kemiren, önüne geçemediğin, ilacını bulamadığın bir hastalık! Bütün alçaklığa, nefrete ve ilgisizliğe rağmen duyulan büyük bir aşk ve karşılığı görülmediği için kendini uçuruma sürükleme hâli...

    "Aşkımın aşırılığını ancak ondan kurtulmak için elimden geleni yapmaya karar verdikten sonra anlayabildim." (sf.35)

    İmkânsızdır, kurtulamayacaktır bu hastalıktan, ona bağlanmıştır artık, her ne kadar mücadele etse de kendiyle, böyle bir hastalığa yakalandığı anda bunun tedavisi yoktur. Onsuz yaşamanın bile alçaklık olduğunu düşünen bu hasta, iyileşme yolunda umut vaat etse de bir bacağı bataklıkta kalacaktır.

    "Ailem, dostlarım, bu manastır artık dayanılmaz geliyor; görmek zorunda olduğum, sırf zorunluluktan yapmam gereken her şeyden tiksiniyorum." (sf.30)

    İnsanın zorla bir yere tıkılması ve orada zoraki bir yaşam kurmaya çalışması ne kadar acı! 17. yüzyıl'da, Portekiz'de ve diğer birçok bölgede kadına tanınan sadece iki seçenek vardı: Ya eş olarak 'görev'ini sürdürmek ya da manastıra kapanıp her şeyden uzak bir hayat(!) sürdürmek. Günümüzde hissettiklerimiz güncel durumlar değil, birçoğunu geçmişteki insanların hislerinden miras alırız. Tıpkı biz, şehir hayatının boğucu yaşamından sıkıldığımız gibi, o dönemdeki insanların zoraki bir yaşam sürme hâli onlar için çileden çıkma hâli olabilmektedir.

    "Zaten binlerce acı içinde sizi sevmekle tattığım tek mutluluk da olmasaydı, yaşayamazdım." (sf.30)

    Rahibenin Tanrı sevgisinden hiç bahsetmemesi, manastıra zorla tıkılmasının ardından inancında bir zayıflama olduğunu gösterebilir. Çünkü ilahi aşktan ziyade beşeri aşkın üzerinde çok fazla durmaktadır. Ona acı çektiren, ilgisiz davranan Fransız soylusu bu kişi belki de onun hayatının, özgürlük ihlalinin tek kurtuluş noktasıdır. Buna biraz da dayanak olarak: "Sizin uğrunuza ahlak kurallarına karşı ne yaptımsa beni mutlu ediyor, sizi bir kez sevdiğime göre bütün yaşamım boyunca delicesine sevmek, artık benim onurum ve dinim." (sf.24) gösterilebilir.

    "Bütün bu acılara neyin iyi geleceğini çok iyi biliyorum; sizi artık sevmezsem hepsinden kurtulabilirim. Ama ne korkunç bir ilaç bu!" (sf.23)

    Hasta, korkunç derecedeki hastalığının farkında fakat bunun ilacını bulamamaktadır. İlaç diye sunulan çare, onun hastalığını daha da tetiklemekten başka bir işe yaramayacaktır.

    Kısacık bir kitap olmasıyla birlikte her satırı duygu doluydu, her satırı tek tek incelenebilecek cinstendi. Oldukça etkileyici, merak uyandırıcı ve hüzünlü bir aşk hastalığıydı, terk edilmenin yarattığı feryadın duyulmasıydı. Gizemli bir hikâyesi olması da ayrı bir sos olarak eklenmiş gibiydi resmen.

    Keyifli okumalar diliyorum :)
  • 256 syf.
    ·Beğendi·10/10
    ÖTEKİLER /EMRE TİMUR
    KİTAP SAYISI: 248
    Kitap Açıklaması
    Nietzsche şunu der:
    "Kolay mı yaşamak istiyorsun? Sürüde kal ve sürü sevgisi uğruna kendini unut!”
    Kendini hatırlayanlar, kovulur plastik dekor dünyasından. İstenmez koğuşta, uyanmışlar. Sürüyü terk eden “öteki” olur ve kendini inşa etme ödeviyle başbaşa kalır.
    Ve diğer “öteki”lerle…
    Palyaçonun Listesi, Şizofren, Tereddüt gibi vâroluşçu eserlerin yazarı Emre Timur’dan, kendisi olmak için savaş verenlerin romanı...

    (Tanıtım Bülteninden)


    KİTAP YORUMUM: Kişisel gelişim Seminerleri veren ve kitapları yok satan ünlü yazar Adem bey yine inandığı şeyleri anlatmaya başarıyı anlatmaya sahneye gelir. İşte o hayatının dönüm noktası olur ve büyük bir felç geçirerek hayatına artık tekerlekli sandalyede devam eden ve ölümü emekli maaşı ile bekleyen bir kişidir. Bütün maskeli yüzlerin gerçeklerini her şeyini kaybettiğinde anlamaya başlar. Eşi yıllardır kazandığı her şeyi alıp boşanmıştır. Sistem ne varsa yoksa hepsini eşine vermiştir. Aslında mutluluk oyunu oynadığı hayatını sorgulama devresine girer.
    Kendisi gibi dibe batmış hayatları olan Memduh bey ve Matmazel ile intihardan vazgeçerek ötekileri de toplayarak hayatına bambaşka yön vermeye çalışırlar. Artık amacı ne para ne kariyerdir. Sadece amacı artık gerçekten gerçek yaşamın özünü insanlara hiç bir beklentileri olmadan anlatmaktır.
    Herkesin hayatı bir şekilde olumluya gider ama bu sefer gerçeklerin üzerini kapatmadan kabulleniş ile birlikte ölümün gerçekliği soğuk nefesi ile birlikte gözlerini bambaşka dünyaya açarlar.
    Adem bey için ölüm kabulleniş pekte sanıldığı gibi kolay olmayacaktır. Onun artık tek amacı vardır. Ne kadar vakti varsa kızına geç kalmamak ve gerçekten insanlara yararlı olabilmek.
    Matmazeli son sevdim. Hiç ummadığımız yerlerde de bataklıkta çiçekler açabilir. Adem beye koşulsuz sevgisi ile bakımını yapması onun ne kadar insan olduğunu gösteriyor. Hatta üvey annesini bile affetmesi yine affetmenin önemini bize gösteriyor. Adem beyin ısrarla kitap okumaya çalışması ise kitap okumanın önemini çok güzel anlatmış bizlere. Memduh bey ise varoluşun gerçek amacını çözmüş gerçek sevginin özünü kavramıştır ama istediği hedefe ulaşabilecek mi? Orası biraz karanlık.
    Kitaptan öğrendiğim bir çok dersin yanında en önemli ders ise, hayat bizden ibaret değil. Ötekiler diye bizim görmek istemediğimiz yaşamlar var birde. Bunların hepsinin yaşamın dibine çökme biçimi farklı olmasına rağmen bir araya gelebilmeleri, yardımlaşabilmeleri, koşulsuzluğun önemini anlatıyor bize. Koşulsuz sevgi en dipte olsanız da paranız, eviniz olmasa da hayat bir şekilde güzelleşir.
    Einstein, Dostevsky, Socrates, kafka gibi güzel isimlerden örnekler verilmesi hoş olmuş.
    Ben Psikolojik sorunun dibini gösteren, çözüm gösteren romanları sevdiğim için gerçekten çok keyifle okudum. Adem bey evet sonu istediğimiz gibi bitmemiş olabilir. Ama her insanın ölmeden yapabilecek bir şeyleri vardır tezini doğruladı. Gerçekten böyle bir topluluk olsa belki dünya çok güzelleşmeye başlardı.
    Yazarımızın kalemine sağlık.
    DUYGU SONGÜL KAHRAMAN
  • 78 syf.
    Aisklyhos'un bu tragedyasi aslında üçlü bir serinin ilk eseriymiş lakin günümüze bu seriden sadece bu kitap kalmış. Ancak taşıdığı anlam ve arkasında yatan felsefe bakımından tamamlanmış nice eserden çok daha önemlidir diye düşünüyorum Zincire Vurulmuş Prometheus. Peki neden?

    Prometheus ile ilk Hesiodos'un eserlerinde karşılaşıyoruz. Burada Prometheus, Tanrıya ve düzene başkaldırmış bir tanrıdır, ölümsüzlere karşı ölümleri yani insanları tercih etmiş durumdadır. Önemli olan ise Hesiodos'un burada Prometheus'u kötü olarak sunması, Zeus'u ise iyi olarak... Çünkü Hesiodos için en önemli şeyler düzen, ölçülü olmak, adalettir ve tabiki bunlarla iliskilendirdigi Tanrı/Tanrılar. Tragedya yazarı Aisklyhos ise Prometheus karakterini Hesiodos'tan farklı ele alır. Adeta roller değişir karakterler arasında, Zeus zorba ve kötü olmuş; Prometheus ise iyi olmuştur. Prometheus'un bu iki farklı şekilde ele alınmasının altında yatan temel etken, düzen uğruna muktedire mutlak itaat mi etmeli yoksa özgür bir yaşam için düzene ve muktedire karşı isyan mi etmeli ikilemidir.

    Buradan Prometheus'un insanlar için yararlı neler yaptığına kısaca bakalım:
    i) Zeus, insanları komple ortadan kaldırmak istemiş, Prometheus buna mani olmuş.
    ii) Prometheus, insanların içine umutlar vererek onların ölüm kaygısına hapsolmalarini engellemistir.
    iii) Zeus'tan ateşi çalıp insana vermiş. Bu sayede yeryüzünde hayvanvari şekilde takılan insan tüm sanatları öğrenerek bilinclenebilmis ve özgürlüğü yolunda büyük yol katetmistir.
    Zeus iktidarı akıl gücüyle elde etmiştir ve bu gücün sadece kendisinde olmasını ister. Özellikle Prometheus'un son yaptığı iş açıkça kendi iktidarına bir tehdit unsuru barındırmaktadır. Nitekim kehanete göre Zeus'un doğacak bir çocuğu kendisini alt edecektir. Buna mani olmak için Zeus korkunç bir ceza verdiği, tanrıliktan köle durumuna düşürdüğü Prometheus'un ayağına gelecektir. Yani Azra Erhat'in oldukça haklı yorumuyla özgür gözüken Zeus aslında bir köle, köle gözüken Prometheus ise aslında hürdür.

    Zeus nezdinde Aisklyhos; hepimize tanıdık gelecek muktedir şeklini ortaya koyar: Zorba, baskıcı, aklı tekelinde tutup düşünce özgürlüğünü yok etmeye çalışan bir otoriter...
    Prometheus nezdinde ise bilinçli ve özgür olmayı, zorbalığa karşı baskaldirabilen insanı ve düşünce özgürlüğünü ortaya koyar.

    Prometheus bağlı bulunduğu yerden bu düzenin Zeus'un devrilmesiyle yıkılacağını söyleyince karşısındaki kişi oldukça şaşırır. Ve şu kısa diyalog geçer aralarında:

    "- Zeus tahtindan düşebilir mi bir gün? ...
    Kim alabilir onun gücünü elinden?
    - Kendi kendisi ve olmayacak istekleri."

    Oldukça manidar bir diyalog değil mi?


    İyi okumalar
  • 229 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Değil değil..:)

    Belki de şöyle;
    "İnsanın mahiyeti ulviye; fıtratı, camia olduğundan; binler enva-ı hacat ile binbir esma-ı ilahiyyeye her bir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. Muzaaf ihtiyaç iştiyaktır. Muzaaf iştiyak muhabbettir. Muzaaf muhabbet dahi aşktır. "
    Kamus-i Osmanî


    Daha da mı karıştı?
    Çünkü dünyanın en karışık, en içi dolu ya da en yakıcı üç harfinden müteşekkildir kendisi ; AŞK.

    Verme potansiyelinin zirve noktasıdır.
    Sınırsızdır, onun için ne bulduysak doldururuz içine. Gözü kör eden bir melankoliyle cana kasteder.

    Bir ateştir mesela, körüklemekten pek zevk aldığımız.
    Savunmasız bırakmaktır kendimizi, gönüllü köleliktir. İnsan ,ayağına takılacak prangayı kendi elleriyle karşısındakine sunar mı? Aşıksa sunar.

    Gizemlidir, boyutları, evsafı net değildir. Karanlıktır. Kırmızı değil siyahtır aşkın rengi.
    Mücadeledir, direniştir ama tek kişilik.
    Geçici bir deliliktir. Şişirip durduğumuz balonun elbette patlayacağını bildiğimiz gibi, her şeyin farkında olup, olmak istememe halidir.

    Aslında en güzel Fuzulî anlatır aşkı;
    "Aşk derdiyle hoşem, el çek ilacımdan tabib,
    Kılma derman, kim helakim zehr-i dermanındadır."

    İşte tüm bunları Lami'nin dilinden anlattım size. Bir çift mavi gözün, altın sarısı saçların, büyüleyici güzellikte bir silüetin peşinden savrulup giden Lami'nin.

    Osmanlının son dönemlerinin arka planda boy gösterdiği enteresan bir aşk hikayesi.

    Dış güzelliği, içinin bütün çirkinliğini örtmeyi başaran, sarayda büyümüş, zenginlik ve ikbal düşkünü, istediklerine ulaşabilmek için insanları, insanların duygularını bir kalemde harcayabilen melek görünümlü şeytan, Canan 'ın hikâyesi.

    Aslında mevzu tam olarak o değil.
    Şöyle ki;
    "Cihanda aşık-ı mehcur sanma rahat olur,
    Neler çeker bu gönül, söylesem şikayet olur. "
    Şeyhülislam Yahya

    Aşkın insanı düşürebileceği bütün çukurları tek tek işaret etmiş yazar. Bu muazzam körlüğü kıskacına kapılınca güpegündüz güneşi mehtap sanan Lami 'nin yaptıklarını okurken yok artık deyeceksiniz.

    Canan'ın boğazına sarılıp öldürmek istediği an bile aşkından deli divane olan, kini körlüğünün gölgesinde yok olup giden Lami,rüzgarın ondan götürdüklerinin farkında değil. Ona gelen sadece sevdiğinin kokusu.

    Ama beni en çok Bedia hayal kırıklığına uğrattı. Lami, Canan uğruna kendisinden vazgeçtiği için, kocası ona tekrar döndüğünde ağır bir darbeyle yere sermeliydi onu. Manevi anlamda tabi. Ama yapmadı.

    Ana fikir; Dimyat 'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmayınız.

    Değil değil..:)

    Bırakın kalbiniz kan pompalasın, akıl en büyük nimettir.
    Ve tabi ki unutmadan eklemem lazım;
    Vefa, en müstesna duygulardandır.




    Keyifli okumalar..:)
  • Yoldaşlarım, size yalvarıyorum; mecburi vergilendirmeye başvurmayın. Bir insanın parasını istemediği bir şey uğruna, sadece siz onun iyiliğine olacağını düşündüğünüz için almaktan daha beter bir tiranlık yoktur.