• “...Aşk hakkındaki şahsi görüşüm, her aşk ilişkisinin en fazla altı ay süreceği ve en uç noktaya kadar tadı çıkarıldı mı o ilişkinin sona ermeye mahkum olduğudur.”
  • 56 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Son eser olan Wondrak'ı çok beğendim. Yorumlara hiç bakmadım ama tahminimce yarım kaldığını söyleyen bir çok insan olmuştur. Ben verilmek istenen şeylerin en güzel şekilde verildiğini düşünüyorum eserde. Wondrak'ı nasıl okumalıyız üzerine bir şeyler söylemem gerekirse "Ee şimdi ne olacak?" zihniyetinden uzaklaşmamız gerekir bence. Eserde bulunan incelemeler ve eleştiriler şunlar:
    1. Devlet yapısı ve devletin neden var olduğu
    2. Savaşların basit halk hayatını nasıl etkilediği ve halkın savaşlara bakış açısı.
    3. Anne sevgisi üzerinden sevgiye yapılan güzel bir eleştiri olduğunu düşünüyorum. Bu benim şahsi görüşüm: Yaptıklarımızı, sevgimizin büyüklüğüne kanıt olarak gösteririz. Çoğu zaman bir insanı tanımadan önce ki yalnızlığımızın büyüklüğüne kanıt olur oysa yaptıklarımız, sevgiye değil.
    4. İnsanın kendisine benzemeyene karşı olan acımasızlığı.
    .
    Toparlayacak olursam bu ve belki de gözümden kaçan bir çok konuyu hakkıyla incelemiş-eleştirmiş bir eser benim gözümde hiç bir zaman yarım kalmış olamaz.
  • 136 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tarihsel süreç içerisinde hepimizin malumudur ki bilimin karşısında hep karşıt bir güç olmuştur. Bu güçler çeşitli dönemler içerisinde farklı isimler almışlardır. Jules Verne kitaplarına baktığımızda da aslında bilimin savunuculuğunu görüyoruz. Bu iddiayı destekleyebilmek için Jules Verne romanlarının yalnızca bilim konulu kitaplar olduğu sonucunu söylemem yeterli olsa bile üstüne ek katlar çıkmayı da pek ala başarabilirim. Mesela, Jules Verne'in romanlarını yazdığı 19.yüzyılın ikinci yarısına bakalım. Bu dönemde bilimin karşısındaki en güçlü muhalefet, din temelli tutucu görüşlerdir. Bunlar bilimi çarpıtarak, geniş halk kitlelerine bilim düşmanlığını empoze ediyorlardı. 20.yüzyıl başlarına geldiğimizde artık din temelli görüşler, özellikle Batı toplumunda etkisini kaybetmişti. Ancak bu sefer de onun yerini, tarihsel mitolojiyi baz alarak ari ırk gibi saçmalıkları iddia eden ırkçı milliyetçi yaklaşımlar alıyordu. Ki biz bunların tamamına genel isim olarak emperyal canavar adını veriyoruz. Bu ırki milliyetçiler, Darwin Teorisi'ne dayanarak tarihsel üstünlük arayışı içerisindeydiler. Ancak bilimi çarpıtarak kendilerine kalkan yapan bu güçlerin, II.Dünya Savaşı'ndan yenik ayrılmalarıyla onlar da bilim karşısında ağır mağlubiyete uğradılar. 20.yüzyılın ikinci yarısındaki düşman ise Sovyetler Birliği’ni ve Ze Dong'un diktatörlüğünü üstlenmiş olduğu Çin Halk Cumhuriyeti'ni etkisi altına alan sahte din Marksizim'di. II.Dünya Savaşı'nda 50 milyon insan hayatını kaybetmişti. Bu iki devletin ülkesinde katlettikleri insan sayısıysa neredeyse II.Dünya Savaşı'nda ölen insan sayısı kadardır. Sadece katledilen insan sayısına baktığıızda dahi bilimin gölgesinde kalmanın Marksizm'in ışığında kalmaktan hayırlı olduğu ortadadır. 2O.yüzyılın sonlarındaysa Rölativizm yani görecelilik denen bir akım ortaya çıktı. Bu da bilimin sınanamayacağı ve bilimde doğru ile yanlışın ayıklanamayacağı iddiasındaydı. Kendini sürekli olarak eleştiren ve yenileyen bilim, rölativizm denen akımın da üstesinden gelmiştir. Bu noktada Jules Verne romanları da aklın halk arasında yerleşmesi için büyük rol oynamıştır. Şahsi görüşüm şudur ki Jules Verne romanlarını alın, okuyun ve çocuklarınıza okutun. Sonra çocuğunuzla beraber o konu üzerine belgeseller izleyin. Onunla tıpkı bir oyunmuş gibi konu üzerine konuşmalar yapın. Ben evli değilim ancak evlenip de çocuğum olduğu vakit, bu söylediklerimin hepsini harfiyen uygulayacağım. Dünya'nın Merkezine Yolculuk da böyle bir hikaye işte. Profesör Lidenbrock oldukça meraklı ve tuttuuğunu koparan bir bilim insanıdır. Yeğeni alex de onun yanında yaşayan, doğal olarak da bu ortamın havasından etkilenerek Profesör Lidenbrock kadar da ilgili ve bilgilidir. Huysuz Profesörümüz runik alfabe ile yazılmış eski bir kitabı incelerken sayfalar arasından bir parşömen kağıdı düşer. İzlandalı bilim adamı ve aynı zamanda da bir simyacı olan Arne Saknussenum'a ait olan bu kağıtta, İzlanda'da bulunan Sneffels adındaki sönmüş bir yanardağdan başlayarak arzın merkezine doğru bir yolculuktan bahsedilmektedir. -Bugün bu sönmüş volkanik dağın son patlamasının MÖ 200 yılında olduğu tahmin edilmektedir.- Böyle bir yolculuk her insanın dikkatini çekebileceği gibi Lidenbrock gibi sınır tanımaz bir jeolog iseniz içinizde yanan ateşin patlamaya hazır bir volkan lavına dönüşeceğini de bilirsiniz. İyi de bizim amansız jeologu, böylesine çılgına döndüren kağıtta ne yazmaktadır: "Temmuz gelmeden önce, üstüne Sortoris'in gölgesi düşen Sneffels Yokul'un kraterinden aşağıya in. Sen ey cesur yolcu, o zaman dünyanın merkezine inmiş olacaksın. Ben bu yolculuğu yaptım." Eğer 1800'lerin sonlarında bir jeologsanız, böyle bir çağrıya kayıtsız kalmanız düşünülemez değil mi! Şimdi bu noktada biraz da İzlanda ve jeolojisi üzerinde duralım istiyorum. Birazdan da göreceğiz ki İzlanda’nın jeolojik yapısı dünyamız açısından oldukça enteresan bilgiler sunuyor. Volkanik bir ada olmasının yanı sıra en uzun dağ sisteminin de üzerinde bulunuyor. Seksen bin kilometrelik bir okyanus altı dağ sisteminin üzerinde suyun sathına çıkmış bir ada. Burası aynı zamanda Atlantik Okyanusu'nun da doğduğu yerdir. Türkiye'nin yarısından az büyüklüğe sahip bir ada. Üç yüz bin kilometre kare. Kahramanlarımızın volkanik bacasından içeriye girdiği Sneffels aynı zamanda da bir yarım ada. Bu yarım adada oldukça fazla krater bulunmaktadır. Zaten İzlanda dediğimiz yer, yaklaşık olarak elli milyon yıldır faal bir volkanik ada. Adaya gitmeye karar verirseniz eğer gezmeye başlamadan evvel bölgeye dair haritalar edinmeniz sizin için faydalı olacaktır. Saknussem kitapta ne demişti "Scartaris'in gölgesinin düştüğü yer." Ancak İzlanda'da böyle bir yer yoktur. Jules Verne zekası işte burada devreye girmiş ve kratere bakan bir tepeyi baz alarak Scartaris adını vermiş. Böylece arzın merkezine açılan giriş kapısını işaret etmeyi başarmış. İlginç olan şudur ki Jules Verne'in romanlarındaki hemen hemen her şey gerçek oldu. Ay'a gidildi, arzın merkezine dair oldukça kapsamlı bilgiye sahibiz. Ancak şurası var ki, romanda bahsi geçen arzın merkezine yakın bir yerlerde bulunan Lidenbrock Denizi ya da halen varlığını sürdüren tarih öncesi yaratıklar gibi bir ihtimal mümkün değil. Çünkü dünyamızda yaşam büyük ölçüde dört elementten oluşur. Karbon (C), Hidrojen (H), Oksijen (O) ve Azot (N). Diğer adıyla CHON dörtlüsü. Az miktarda Kükürt (S) ve Fosfor (P) da yaşamın bileşenleri arasındadır. Dolayısıyla arzın merkezinde böyle bir yaşamın oluşabilme ihtimali sıfırdır. Şu an için bildiğimiz kadarıyla çekirdek içerisinde yukarıda sayılı elementler bulunmuyor. Zaten dikkatinizi çekti mi bilmiyorum ama Profesör Lidenbrock da arzın merkezine ulaşamamıştır. Peki İzlanda'yı anladık da Dünya ne iş kardeşim! İsterseniz biraz da dünyamıza dair birkaç bilgi verelim. Profesör Lİdenbrock ve heyeti, arzın derinliklerine inmeye başladıkça ciddi anlamda su çıkıntısı çekmeye başlarlar. Çünkü aslında yanlış bir yöne sapmışlardır. Gerisin geriye döndükleri zamanda ise tesadüfen buldukları su damarından çıkan su 100 santigırat derecenin üzerindedir. Dünyamızın yüzey sıcaklığı, suyun her halinin de birarada bulunabilmesini mümkün kılacak kadardır. Kutuplarda ve yüksek dağlar gibi sıcaklığın sıfırın altında olduğu yerlerde su, buz şeklinde bulunur ve devasa buz kütleleri oluşturur. Gerek bu kütlelerin yüzeyinden süblimleşme yoluyla, gerekse de su kütlelerinin yüzeyinden buharlaşma yoluyla su, gaz halinde atmosfere katılır. Atmosferdeki buhar, bulutları oluşturur. Bulut örtüsü, güneş ışınlarını yansıtmak suretiyle yüzeydeki sıcaklığı kontrol eder. Su, yalnız dünyanın yüzeyinde her üç halde bulunmaz. Dünyanın katı kabuğunun ve onun altında
    yaklaşık 650 km derinliğe kadar dünyanın mantosu denilen kayaç kütlelerinin yapısında da yer alır. Dünyamızda derinlik arttıkça sıcaklık ve basınç da artar. Yani dünyamızın içi yüzeyde çıplak gözle görebildiklerimizin bize anlatabildiğinden çok daha faal. Neredeyse fokur fokur kaynıyor. Suyun varlığı da bu kaynama işini çok daha kolaylaştırıyor. Bizim çılgın jeologun yanına aldığı yardımcı Hans'ın da bulduğu damarın bu kadar sıcak su fışkırtmasının sebebini de bu şekilde açıklayabiliriz. Asıl şaşırtıcı olan Jules Verne'in tüm bunları biliyor olması ve bu bilgilerini de romanında doğru noktalarda kurguluyor olması. Gerçekten şaşırtıcı, gerçekten zeki bir insan. Soh tahlilde, bu roman yorumunu da bir nihayete erdirecek olursak, aklın gelişmesiyle birlikte inanç yerini düşünceye bırakır. Bilgi, her zaman insan hayatının vazgeçilmez yaşam silahı olmuştur. Kilise her ne kadar Galileo'dan yediği tokatın acısını onu mahkum ettirerek intikamını almaya çalışsa da otoritesini kaybetmişti. Aynı kilise yıllar sonra Galileo'dan özür dilemek zorunda kalmıştır. Doğayı anlamalı ve bunu da en hızlı şekilde gerçekleştirmeliyiz. Depremleri Poseidon'a bağlamak yerine fayların kırılması sonucu olduğu bilgisi, bilimin gerçeğin peşinde koşarken kullandığı eleştirel aklın ürünüdür. Bilim her zaman doğru mudur? Bilimin sözleri kesin gerçekler midir? Bugünün varsayımları yarının gerçekleri, bugünün doğruları yarının yanlışları olabilir. Bugünkü doğrular, daha doğrusu bulunana kadar doğrudur. Şimdilik bildiklerimizden ibarettir. Unutmayın ki bilinecek şeyler sonsuz olduğundan bilim de sonsuzdur... Ay'a Yolculuk'da görüşmek üzere...
  • 222 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kitabın döndüğü konu aşktır. Sabahattin Ali'nin kaleminden yazılmış en sevdiğim duygusal kitaplardan biri diyebilirim lakin kitabın sonu bana istediğim tadı vermedi yani aradığım tadı bulamadım. Onun dışında zaten Yusuf'u kendiniz olarak görmeye başlıyorsunuz ve yaşadığı acı, hüsran, hayal kırıklığı, mutluluğu sizde yaşıyorsunuz. Okunabilecek bir hikaye kitabı olduğunu söyler ve sukunete bürünürüm.
  • Her ne kadar "böylesine çok ve derinden seven dünyada bir daha bulunmaz." dedirten bir kitap olsa da araştırmalarım sonucu ulaştığım bilgi kitabı yarım bırakmama vesile oldu. Kafka, henüz kendisine mektuplarının yayımlanması yönünde bir istek gelmeden vefat etmişti. Yakın arkadaşı onun yazdığı tüm eserleri ölümü üzerine duyduğu acı ile yayımlatmıştı ki, kitabın sonunda da bu bilgi yer alıyor. Siz ne dersiniz bilemem, ama benim şahsi görüşüm (izni olmadığı için) mektupları mahrem sayarak uzak durmanın en iyisi olduğu.
  • 304 syf.
    ·7/10
    Zamanın değerinden bahseden, zaman kaybı bir kitap.. (Özür dilerim saygısızca olabilir ve bu benim incelemem olduğu için de özgürce yazabileceğimi sanıyorum.)
    Evet.
    Zaten pek bir şey bekleyerek başlamamış olsam da, böyle de düşünmemiştim. Konu güzel olabilir, anlatış biçimi gerçekten kötü. Bu kadar övülmesine anlam veremeyip kendimden şüphe ettim ancak özensiz, öylesine yazılmış bir kitap hissi verdi bana.
    Masal deniyor ama çocuk okusa anlamaz. Okumaya niyet etse kalın gelir. Daha büyük yaş grubu için de anlatım eksik.
    Ne bileyim sevemedim. Tabii tekrar söylüyorum şahsi görüşüm bu benim ve sevenlere saygı duyuyorum.
    Dümdüz akla gelen cümleler direk yazılmış o yüzden akıcı.
    Keyifli okumalar dilerim.
  • 68 syf.
    ·6/10
    Bu eser, Stefan Zweig'ın tecrübeleriyle kurgulanmış olma ihtimali bulunsa bile kesinlikle bir kadının iç dünyasını yansıtabilecek kadar yetenekli bir kalemi olduğuna bir delil. Bahsi geçen kadın ,şahsi görüşüm, çok rastlanılan bir kadın modeli olarak düşünülse de nadir bulunan kaliteli düşünme yeteneğine sahip, değer kavramını özümsemiş bir model. Doğru kurgulanmış, akıcı yazılmış, fakat kitabın içinde benzer durumlardan neredeyse benzer sonuç çıkarıldığını düşünüyorum. Bu benim sıkılmama neden olmadı kitabın boyutu sebebiyle belki de kasti olarak yapılmıştır bu da ayrı bir durum. Başka bir dikkatimi çeken nokta ise bilinmeyen kadının düşüncelerine yaşantılarına söz konusu erkek dışında herhangi bir unsur pek karıştırılmadığından gerçekçilikten bir nebze uzaklaşarak yavan kaldığını söyleyebilirim. Uzun lafın kısası kitap almak isteyenin aldığından tatmin olabileceği bir kitap.