• Kafamdan ancak gölgesi geçen bir düşüncenin iki dakika sonra böyle cezasını çekeceğimi nereden bilebilirdim? Biz fakirler böyleyizdir. Kader sarayında bizim işlere bakan büro hiç şaşmaz, ihmal etmez. Zihnimizden geçen en uzak, en mâsum ihtimallerin, sadece şiddet ile ret için düşündüğümüz şeylerin bile ceremesini öderiz.
  • 96 syf.
    ·1 günde
    Başgil cinayet olarak bakıyor bu meseleye. Bir suikast olarak görüyor. Bu suikasti hiçbir büyük milletin dilinin başına gelmemiş derecede büyük bir katliam olarak anlatıyor. Dertleşiyor bizimle. Ülkesi için duyduğu kaygıyı samimi diliyle okuyucusunun içine işliyor adeta. Okurken duygusallaşıyor insan :D “Partici veya politikacı değilim, bir dil mütehassısı değilim fakat ciğerinden yaralı bir insanın acı duyup feryad etmesi için ciğer mütehassısı doktor mu olması lazımdır” diye başlıyor kitabına.

    Halkın yararına olduğu iddia edilen bir şeyin kanun zoruyla, kolluk kuvvetleri yardımıyla uygulanıyor olması o şeyin gerçekten yarar mı olduğu zarar mı olacağına şüphe ile bakılmasına sebep olur. Bence genel bir kaidedir bu. #81370878 Başgil bu konuda yorum yaparken dahi hür olmadığını söylüyor. Ancak yine de sesini duyurabildiği kadarıyla duyurmuş. Kulaklar sağır olduğu için Başgil’in bağırmasının çaresi olmamış. Bir aydın olarak fikirlerine de zaman zaman başvurulmuş İsmet İnönü ile de bizzat görüşmüş bir defa. Ama bu konuda olumsuz görüşler bildirmiş yazılar yazıp yayımlamış bu sebeple de ne örümcek kafalılığı ne yobazlığı kalmış. Diğer yazarlar yüklendikçe yüklenmiş. “Günlerce yazdılar, efendilerini müdafaa ettiler. Yâni bendelik vazifelerini yerine getirdiler. Ne geriliğim, ne örümcek kafalılığım kaldı. Meğer ben neler imişim de kimse farkında değilmiş. Efendilerine acı tenkitler savurduğum zaman herkes uyanmış ve beni tanımış. Despotik idârelerin şaşmaz kâidesi.”

    Yazar, dilin gelişmesine hiçbir şekilde karşı değil. Yeni kelimelerin dile girmesine hiçbir şekilde karşı değil. Fakat dilin gelişmesi/değişmesi tabii bir süreç içermelidir. Halk zaman içinde bazı kelimeleri alır bazılarını bırakır. Batı’dan kelime alınmasına da karşı değildir Başgil. Zaten alınan kelimeler de kullanıla kullanıla milli dilin içine yerleşecektir buna itirazı yok ancak hükümet sırf Arapça, Farsça diye dilden halkın sıklıkla kullandığı kelimeleri atıp yenilerini uydurarak hadi bunları kullanın diyemez. Hele de yerine öztürkçe diye başka dillerden kelimeler koyacaksa hiçbir manası da olmaz. Alev Alatlı da kitabında bu konulara dikkat çekmişti: #79969985

    Zaten ilim adamı sıkıntısı çekilen bir dönemde fikir işçilerinin cebine bir sözlük verip bundan sonra ders anlatırken kitap yazarken akademik dilinizi bu yeni kelimelere göre güncelleyip kullanacaksınız diyemez, dememeli. Başgil’e göre bu tahribat bizi yüz yıl toparlayamaz. “En az yüz seheden önce, bu memlekette ilmin ve ilmi tefekkürün dirilmesine imkân yoktur. Çünkü, ilmin yarısı fikir, yarısı da lisandır. Fransızların dediği gibi, “Mükemmel bir ilim, mükemmel bir lisandır.”” Yaşadığı yüzyılda iki farklı zümre oluşmuş biri milli dilciler biri de uydurmacılar. Birbirini anlamayan ve birbirine düşmanca bakan iki zümre. Bu faaliyetler sonucu gençlerin üniversite hocalarını, hocaların gençleri, evde ana babaların çocuklarını anlayamaz hale geldiklerini anlatıyor Başgil. Bu yüzden de diyor ki “Bu keşmekeş içinde, bu memlekette ilim adamı yetişmemesine değil, yetişmesine hayret edilir. İlmin ifade vasıtası, lisandır. Türkiye'de, bugün kararını bulmuş bir lisan var mıdır ki, ilim olsun”

    Dile yeni konulan birçok kelimenin de eski kelimelerin zarafetini taşıyamadığı da gün gibi ortadadır.
    Geçtiğimiz yüzyıl yazarlarını okurken dahi “sadeleştirilmiş Türkçe” ile basılmış kitaplara ihtiyaç duymak bu katliamın vehametini göstermede akla ilk gelen örneklerden biri #81331286

    Yine Türkçenin Sırları isimli kitabında Nihad Sami Baranlı bu konuyu işlerken şöyle söylüyor:
    “Peki, Türkiye'de bir dil inkılâbı, daha doğrusu dil vâsıtasıyle bir kalkınma olmasın mıydı?
    Elbette olmalıydı. Fakat bu, sâdece ilim dilinde, çağdaş kültürümüzün su gibi, ekmek gibi muhtâc olduğu bir sâhada olmalıydı. Biz, Türkçemizi, çağdaş medeniyetlerin her hareketini ifâdeye muktedir, zengin ve milli bir dil hâline getirecektik.
    Hedef buydu. Çağdaş medeniyetlerle atbaşı yürüyücek bir kültür lisânı. Çünkü, dil inkılâbına kadar, Türkçe'de Arapça terimler sistemi hâkimdi.
    Türk çocukları, zâviyetân-ı mütebâdiletân-ı dâhiletân diyerek, Arap, Fars kelime ve kaaideleriyle zincirlenmiş terkiplerle hendese okuyorlardı.
    Köprücük kemiği yerine azm-ı terkova diyorlardı.
    Kalça kemiği yerine azm-ı harkafa diyorlardı.
    İşte bunlar değişecekti.
    Fakat yerlerine daha çirkinlerini koymak için değil, halk Türkçesinde zâten yaşamakta olan bilek kemiği gibi, göğüs kemiği gibi, halk dehâsının eseri olan sözleri ve benzerlerini koymak için...
    Bunu da ancak salâhiyetli ve itibarlı bir ilim heyeti;
    Türkiyeli ve Avrupalı, gerçek ilim adamlarından kurulu, hakiki bir Akademi yapabilirdi,
    Evet, bu bir terim meselesiydi.
    Kelimelere gelince... Bu, başka, hem de bambaşka bir problemdir: Kelimeler üzerinde hiç kimsenin oynamaya hakkı yoktur. Çünkü:
    Kelimeler, milletindir.”

    Başgil'in kitabı dışında da okuduğum kadarıyla dilin sadeleştirilmesi belki de kısmen gerekli ve yapılması faydalıydı ancak sonuç olarak maksadını çok aşan, bazı dillere nefret duyup kelimelerini atarken bazılarına seve seve kapıyı açan , ilginç kelime uydurmalarına kalkışılan koca bir yanlış haline gelmiş gibi görünüyor. Alatlı'nın da dediği gibi "Bir baktık, dile Arapça, Farsça yerine, önce Fransızca, sonra da İngilizce girdi. Aynı şey. Eskiden halk, üç kelimesinden ikisi Farsça ya da Arapça olan aydınları anlamıyordu; şimdi de üç kelimesinden ikisi Fransızca ya da İngilizce olan ‘aydınları’ anlamıyor." İyi okumalar.
  • Schopenhauer tutarlı bir şekilde açık, o kadar kıvrımlı, sunumu ve dili o kadar etkileyici, o kadar zarif, o kadar şaşmaz derecede uygun, o kadar tutkulu derecede zekice, o kadar fevkalade ve tasasızca ciddi ki..
  • İbn Sina, bir insanın sevdalı olup olmadığını anlamak için daha önce Galen'in önerdiği şaşmaz bir yöntemi salık veriyordu: Hastanın bileğini tutun ve karşı cinsten birçok ad sayın; sonunda hangi adın nabzı hızlandırdığını bulursunuz. (...) Ne yazık ki İbn Sina ilaç olarak iki sevgiliyi evlilik bağıyla birleştirmeyi öneriyordu; o zaman hastalık geçiyordu.
  • Yorum onların elinde sonuç vermiyor, çünkü içeriği yanlış oluyordu. Ve tabii ki, diye düşündü Marshal, kendisinin diğerleri arasında sivrilmesini sağlayan sadece içerik de değildi; yorumu hastaya aktarma tarzıydı, şaşmaz biçimde doğru dili kullanarak ve her hasta için kusursuz mecazı bulup çıkararak yorumunu
    ifade etme yeteneğiydi. Bir de, hayatın her alanında her hastaya ulaşabilme konusunda sergilediği deha vardı tabii işin içinde: En
    sofistike akademisyenine de, Nobel ödüllü fizikçisine de, daha alt seviyelerden insanlara da -kumarbazından tenis delisine kadar - ulaşabiliyordu o
  • 320 syf.
    ·Puan vermedi
    Yazarın okuduğum ilk kitabıydı. Kitaptaki bazı örnekler ve manipülasyon teknikleri bakış açımı değiştirdi. Bununla da kalmadı beni biraz paranoyak etti :D Şuan dünyaya biraz daha farklı bakıyorum diyebilirim. Tabi buna sadece yazar sebep olmadı. Ona kalmış olsa algı yönetimi için verdiği örnekler yüzünden şuan çok daha farklı bakıyor olurdum :D Bunu olumlu anlamda söylemiyorum :D Neyse birkaç örnek vererek bazı manipülasyon tekniklerine değinip incelemeyi noktalayacağım.

    Manipülasyon nedir? Yönlendirmek, etkilemek, harekete geçirme diyebiliriz. Basit bir örnek vereyim. Bir müteahhitsiniz diyelim. Büyük abileriniz sayesinde gelecekteki bazı yapılacak planları biliyorsunuz. Şehirde güzel bir muhit var ve ileride müthiş değerlenecek. Sizde oradan bir arsa almak istiyorsunuz ama bunu ucuza kapatmak istiyorsunuz. Orada bulunan bölge halkını uyandırmadan bu durumu çözmek için kahvelerde, sokaklarda bir yalan söyletmeye başlıyorsunuz. Adamlarınız oralara gidip buranın deprem bölgesi olduğunu söylemeye başlıyor. Büyük abileriniz gerçekten de bölgedeki bazı yerlerin deprem bölgesi olduğunu size göstermiştir. Bunu kullanıp harekete geçiyorsunuz. Bölge halkı da çok sık duyulan bu yalana inanmaya başlıyor. Yalanın daha inandırıcı olması için oraya deprem uzmanı gönderir ve inceleme yaptırıyorsunuz. Yalancı uzman da halkın kafasını karıştırdı mı bu iş tamamdır. Uzman daha önce deprem bölgesi olmayan bu yerin zaman içerisinde böyle olduğunu halka anlatıyor. Amacınıza ulaşıyorsunuz. Bölge halkı kara kara düşünürken oraya gideriyorsunuz ve arsaları ucuza kapatıyorsunuz. Bölgedeki bazı yerleri değil her yeri deprem bölgesi olarak gösterdiğiniz için risksiz yerlerden arsa alsanız bile halk bu duruma uyanmıyor. Tabi senaryoya göre bölge halkı da sizin kadar çakaldır. Deprem bölgesindeki arsayı karşısındakine satmak istiyor. Bu senaryo gerçek olsa büyük ihtimal bizim ülkede olur zaten :D Çünkü bizim halk sözde iyidir. Deprem olur, ev kiraları artar. Havaalanında bomba patlar, taksici para ile hastaneye götüreyim der. Böyle bir ülkeyiz biz ne yazık ki. Deprem uzmanları gelip beni linç etmeyiniz. :D Tamamen uyduruyorum şuan. Fay hareketlerinden vs anlamam. Devam ediyorum.

    Şimdi bu müteahhit hangi yöntemleri kullanarak halkı kandırmıştır?

    1)Amacının asla bilinmemesini sağlamıştır. İnsanlar sadece depreme odaklanmıştır.

    2)Gerçeğe yaslanmıştır.

    Bölgedeki bazı yerlerin gerçekten de deprem bölgesi olduğunu gösterip gerçekle yalanı karıştırmıştır.

    3)Uzman kullanmıştır.

    Eminim internette dolaşan şu meşhur hangi mesleklere daha çok güveniyorsunuz anketini görmüşsünüzdür. Siyasiler ve din görevlileri en altta bilim adamları, uzmanlar, öğretmenler en üsttedir. Eğer müteahhit oraya deprem uzmanı yerine bir din adamı gönderseydi işler böyle olur muydu? Din adamı elinde Kur’anla gidip zina ediyorsunuz burada deprem olur, bakın Kur’an’da örnekleri var deseydi halk buna ne kadar inanırdı? Müslümanlar bana kızmasın. Acı ama gerçek bir tablo bu. Din adamlarının güvenirliliği sarsılmış durumda. Bunu da bir tür algı operasyonu yüzünden yapıyorlar diyebiliriz ama yukarıda da dediğim gibi gerçeğe yaslanmış bir operasyonla yapılıyor. Onların da hiç masum olmayan tarafları var. Ama bu demek değildir ki bilim adamları her zaman güvenilirdir. Onlar için de bir örneğim var.

    4)Doğru zamanda doğru yerde olmak. Planını ince ince işleyen müteahhidimiz deprem söylentilerinin artık tamamen gerçek olduğunun düşünüldüğü ve bu gerçeğin kabullenildiği bir zamanda ortaya çıkmıştır. Bu olay hiç şaşmaz. Önce ortamı ayarlarsın sonra ortaya çıkarsın. En gerekli olduğu zamanda birden ortaya çıkarsın. Tarihte bir sürü örneği vardır. Örneğin 1.dünya savaşı için tüm şartlar sağlanmıştı ve bir tek başlaması için bir sebep aranıyordu. Ne oldu? Avusturya imparatorluk prensinin suikastını gerçekleştiren “Kara El” örgütü tam zamanında ortaya çıktı ve savaşı başlattı. Tarih kitapları da bunu sadece savaş bahanesi olarak yazar.

    Geliyorum ikinci örneğe. Bilim insanları gerçekten güvenilir mi? 40 yıl boyunca dünyayı kandıran Piltdown Adamı vakasını duydunuz mu?
    Kitaptaki örneği olduğu gibi kısaltarak, atlayarak yazıyorum.
    “Amatör bir arkeolog olan Charles Dawson’un Doğu Sussex’e bağlı Piltdown bölgesinde bulduğu insan kafatası ve maymun çenesine ait olan kemik parçalarının, Geological Society Of London’da yapılan sükseli bir toplantıyla, aynı canlıya ait olduğu duyurulmuştu. Gerçekte duyurulan, tarihin en büyük keşfi değil, bilim tarihinin en büyük sahtekârlıklarından biriydi. 1918 Aralığında Arthur Smith Woodward ve Charles Dawson Eoanthropous ( Şafak İnsanı ) olarak adlandırdıkları erken Pleistosen dönemine ait bir kafatası ve çene kemiği fosili bulduklarını açıkladılar. Kafatası parçaları bariz bir şekilde insana aitti; ama beraberinde bulunan çene maymun çenesine benziyordu. Bulunan kafatası ve kemik parçalarına bakarak Piltdown İnsanı olarak adlandırılan yaratığı, Darwin’in modern insan ile maymun benzeri ataları arasındaki kayıp halkayı tamamlamaya aday olacak kadar eski olduğu düşünüldü. Woodward’un bulunan parçalar ışığında kafatasının bir modelini yapması böylesi bir olasılığı daha da güçlendirdi. Kafatası açık bir şekilde insana ait özellikler gösteriyordu; ancak beyni bilinen bütün maymunların beyinlerinden daha büyük olmakla birlikte, insanlarınkinden daha küçüktü. Çene ise bariz şekilde maymunsuydu. Çenenin bulunan parçasındaki iki azı dişi aşınarak dümdüz hale gelmişti. Bu tür aşınmış azı dişleri yalnızca insanlarda olur, çünkü maymunların köpek dişi, azıların aşınmasına neden olan çenenin yanlamasına hareketini engeller. Woodward yaptığı modelde böyle bir çene kemiğinin büyük bir köpek dişine sahip olacağını düşünmüştü. Woodward köpek dişini dışarıya doğru çıkıntılı yaptı. Böyle çene yanlamasına hareket edebilecek ve bu şekilde azılardaki benzeri görülmemiş yıpranmayı açıklayabilecekti.”
    Bu sahtekârlık 40 yıl boyunca anlaşılmadı. Sizce niye bu kadar uzun sürdü? Bilim insanları bunu niye göremedi? Çünkü o zaman böyle bir yalana ihtiyaç vardı. Evrim teorisini desteklemesi için bir kanıt gerekiyordu. Bu fırsat önlerine altın tepside sunuldu. Onlarda atladı. Bilim camiasının hepsi bunu destekledi diyemeyiz ama büyük çoğunluk bunu destekledi ya da ses çıkarmadı. Başka türlü 40 yıl boyunca anlaşılamamasının açıklaması olamaz. Yukarıdaki arsa örneğindeki gibi gerçeğe yaslamak, uzmanları kullanmak, doğru zamanda ortaya çıkması bu manipülasyonun 40 yıl boyunca anlaşılamamasını sağlamıştı.

    İncelemenin sonuna geldik. Açıkçası yazarın objektif bir kitap yazdığını düşünmüyorum. Birçok olayı kendi dini bakış açısından yola çıkarak anlatmaya çalışmış. Algı yönetimi örnekleri verirken kadına şiddetin ülkemizde medya tarafından abartıldığını sık sık vurguluyor. Erkeklerin aslında o kadarda suçlu olmadığını anlatmaya çalışıyor. Tabi bu dediklerim örneklerden bazılarıdır. Yazar algı yönetimi derken kendi algı oyunlarını bize kabul ettirmeye çalışıyor diyebilirim. Tarafsız gözle bakarsam bu kitaptan yine de bir şeyler öğrenilebilir diyebilirim. Tabi okurken cımbızla çekip öğrenmeye çalışmanız gerekiyor. Kavramları öğrenin. Sonra da yazarın örneklerinden çok kendi örneklerinizle düşünmeye çalışın. Yoksa manipüle olabilirsiniz :D Eğer bilgi edinmek, dünyayı anlamlandırmak adına size medyadan servis edilenlerle, çevrenizden duyduklarınızla yetinen biriyseniz kitabı okumayın. Size katacağı bir şey yoktur. Eğer kitleler tarafından sürüklenmekten bıkmış, ters tarafa gitmeyi istiyorsanız, kuşkucu biriyseniz ve bazı tekniklerle algı yönetiminin, yönlendirilmenin önüne geçmek istiyorsanız kitabı okumanızı tavsiye ederim. İyi okumalar dilerim.
  • Doğu ülkelerinde olduğu gibi Kuveyt'te de işler ,büyük aileler arasında şaşmaz biçimde bölüştürülmüştü.