İnsan ailesine veya ona hakikaten birçok iyilik yapmış olan topluma bir şeyler borçlu oluyor, ya da bir duyguya anılara. Fakat sonra ruhun yalnız kalma arzusuyla dolduğu bir an geliyor. Sessizlik ve vakar içinde o son ana, son insani vazifeye, ölüme hazırlanmaktan başka bir şey istemediğin bir an. Fakat hile yapmamaya dikkat etmen gerek. Çünkü o zaman pazarlık hakkın yok. Bencillikten ötürü pazarlık ettiğin, yalnızlığı rahatlık için, kırgınlık ya da kibirli bir heves yüzünden aradığın müddetçe dünyaya ve senin için dünya anlamına gelen herkese borçlu kalırsın. Arzuların olduğu sürece yükümlülüklerin de vardır. Fakat bir gün gelir, ruh yalnız kalma ihtiyacıyla dolup taşar. Tek istediğin, gereksiz, sahte, ikinci planda kalan her şeyi onun İçinden atmaktır.
Önünde öyle çok zaman vardı ki! Tek bir yıl bile ona bitmez tükenmezmiş gibi görünüyordu oysa güzel yıllar daha henüz başlamaktaydı; yıllar sonu gözükmeyen sınırsız bir diziye, insanın uğruna biraz sıkılmayı göze alabileceği halen hiç el değmemiş ve görkemli bir hâzineye benziyordu. Ona “Dikkat et Giovanni Drogo!” diyecek hiç kimse yoktu. Gençliğinin solmaya başlamış olmasına rağmen, inatçı bir yanılsama sonucu, yaşam bitmek bilmezmiş gibi görünüyordu gözüne. Ama Drogo, zamanın ne olduğundan habersizdi. Önünde tanrılar gibi, yüzlerce gençlik yılı olsa dahi, ona düşen pay hep küçücük olacaktı. Oysa, onun önünde, tersine, basit ve sıradan bir yaşam, cimrice verilmiş bir armağan gibi, yılları parmakla sayılabilecek ve insan tanıyana kadar eriyip gidecek küçücük insani bir gençlik vardı.
Hiç kimsenin varlıkbilimsel bir kanıt uğruna öldüğünü görmedim. Önemli bir bilimsel gerçeğe varmış olan Galilei, bu gerçek yaşamını tehlikeye sokar sokmaz, büyük bir rahatlıkla dönüverdi ondan. Bir bakıma iyi de etti. Uğrunda yakılıp ölmeye değmezdi bu gerçek. Dünya mı Güneş’in çevresinde döner, Güneş mi Dünya’nın çevresinde, hiç mi hiç önemi yok bunun. Kısacası, değersiz bir sorun. Buna karşılık, yaşamın yaşanmaya değmediği düşüncesine vardıkları için ölen nice insanlar görüyorum. Çelişkim bir biçimde, kendileri için bir yaşama nedeni olan (yaşama nedeni denilen şey, aynı zamanda çok güzel bir ölme nedenidir de) düşünceler ya da düşler uğrunda ölüne giden başka insanlar görüyorum.
“Öyleyse öleceğim demek ki.” Bu düşüncede hiçbir tereddütlü taraf yoktu. Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değilim; çünkü her iki durumda da gayet doğal olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası, bundan daha açık bir şey yoktu. Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesinin içimde yarattığı o korkunç hamleydi. Ne var ki bu hamleyi yatıştırmak için de, nihayet o gün gelip çattığında, düşüncelerimin neler olacağını hayal etmekten başka bir şey gelmiyordu elimden. İnsan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu. Öyleyse (işin güç tarafı bu "öyleyse”nin içindeki düşünceleri göz ardı etmemek) öyleyse temyiz dilekçemin reddedileceğini kabul etmem gerekiyordu.