• 520 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Benim için çok özel iki şairden biridir Edip Cansever. İkinci yeninin en özgün, en üretken ve belki de en hüzünlü şairi! Bazı şiir kitaplarını başucu kitabı yapabilirsiniz, aklınıza geldikçe açar, rastgele bir şiir okursunuz fakat "Sonrası Kalır" o kitaplardan değil, Cansever de öylesine bir şiiri açılıp okunup anlaşılabilecek bir şair değil. Ne zaman elime alsam Sonrası Kalır'ı, başladıysam eğer Ben Ruhi Bey Nasılım'a mesela, o kitap bitmeden bırakamam çünkü bir bütündür kendi içinde. Hikayesi başlar Ruhi Bey'in ilk dizeden ve o büyülü akış son dizeye kadar usul usul ilerler. Çok bölünecek, ufak alıntılar yapılacak, tüketim toplumunun kolay okuma isteğini karşılayacak dizeler değildir pek dizeleri. İnsanlığın kadim trajedisini, yalnızlığını anlatır iz bırakan karakterleriyle: Ruhi Bey'le, Cemal'le, Cemile'yle, Ester'le, Bayan Sara'yla... Hatta hiç var olmayan Manastırlı Hilmi Bey ile!
    Sonrası Kalır 2, 1976'da yayınlanan "Ben Ruhi Bey Nasılım" kitabıyla başlıyor. Edip Cansever'in artık tamamen kendi dilini,tarzını bulduğu ustalık dönemlerindeyiz. Bu kitabı 1977'de basılan "Sevda ile Sevgi" izliyor. Bu ikinci kitap Cansever'in bütün bir hikaye anlatmadığı kitaplarından. Birbirinden bağımsız şiirlerden oluşuyor. Benim için Cansever'i çok özel kılan "Bezik Oynayan Kadınlar" ve "Oteller Kenti" kitapları da Sonrası Kalır 2'de yerini alıyor. Hem bir tiyatro oyunu izliyor gibi karakterlerin yaşamlarını,hayallerini,yalnızlıklarını seyrediyorsunuz hem de kelimelerden yükselen notaları duyuyorsunuz adeta.Kelimelerin yaşadığına, nefes aldıklarına,bir ağırlıkları olduğuna inanıyorsunuz.
    Ayrıca "Öncesi de Kalır" ismiyle Cansever'in kitaplarına girmeyen şiirlerine de yer vermişler son kısımda. Kaleminin yolculuğunu takip edebilmek adına çok hoş bir bölüm olmuş. Bu bölümde çoğu şiirinin altında Ömer Edip Cansever ismi yer alıyor. Bu ayrıntı da nedense benim çok hoşuma gidiyor.
    Son olarak Edip Cansever'den konuşup 15 Mart doğumlu "Güz Bayan" ı anmadan bitirmek olmaz. "Sarışın,Tomris'ti adı" yazıyor Cansever 1982'de Tomris Uyar'ın doğum günü için yazdığı şiirde.Ve her doğum gününde bir şiir armağan ediyor Tomris Uyar'a bilindiği üzere. Bu şiirleri de Sonrası Kalır 2'de bulabilirsiniz. Bir insana verilebilecek bundan daha güzel bir armağan var mıdır acaba? "Bembeyaz kentin içinde bilmem ki nasıl anladım çok belli ayak izlerin" dizelerinin olduğu yine Tomris'e yazılmış bir şiirle de bitiyor kitap.
    Kitabı bitirdiğinizde gulümseyeceksiniz bir süre eminim. Ne demişti Cansever "Bütün iyi kitapların sonunda meltemi senden esen yeni bir başlangıç vardır."
  • Hiç unutmam; Samih Rif’at bey merhum Mehmet Akif'in sevemediği bir, adamı koluna takarak — güya Akif’le barıştırmak için— onun bulunduğu bir yere getirmişti. Üstat o zati karşıdan görür görmez yayından boşanmış ok gibi dışarı fırladı. Bir daha dönmedi. Ben bu yaptığının iyi olmadığını söylediğim zaman şöyle cevap vermişti:

    — Evet, ayıp ettim. Samih buna meydan vermeyecekti. Benim o adamla zorum yok. Fakat mukaddesatıma sövdü o. Basri, Basri, o, benim evladımı öldürseydi belki affederdim. Hanümanımı söndürseydi yine affedebilirdim. Daha ileri gideyim. Alameleinnas benim yüzüme tükürseydi yere geçebilirdim, madem ki bana gelmiştir ve onu aziz bir dostum getirmiştir. Fakat o, benim mukaddesatıma sövdü, mukaddesatıma sövdü!

    Şair Tevfik Fikret’le aralarının açılması da o yüzden olmuştur. Fikret resmi memuriyetinden gayz-u nefretle çekildikten sonra Robert Kolejine muallim olmuştu. Bu mektep Protestanlarındı.

    O vakit vatan içinde körpe- dimağları zehirlediği söylenen bu mektebi Akif sevmezdi. İş bununla kalmadı, Fikret şahıslara karşı olan kinini daha ziyade teşmile çalıştı. Çünkü muhalif olmuştu. En çok sevdiği
    arkadaşları bile ona;

    Kopsun seni Fikret diye alkışlayan eller! diyorlardı.

    En koyu bir taassup ocağında çalışan Fikret’in gizli ve mülhidane görülen bir şiiri ellerde dolaşmaya başladı. Vaktiyle:

    Müminlere imdada yetiş merhametinle,
    Mülhitlere lakin daha çok merhamet eyle;
    Gümrahlarındır ki karanlıklara dalmış,
    Bir rehber olur necmi emel yok da bunalmış.

    Ve :

    Mülhit de senin, kalbi muvehhid de senindir,
    İlhad ile tevhid nedir? Menşei hep bir!

    Ve :

    Sensin yaratan, başka değil, zulmeti, nuru,
    Sensin veren ilham ile takvayı, fücuru!

    diyen Mehmet Akif dayanamadı, Safahatın ikinci cildini teşkil eden

    ≪Süleymaniye Kürsüsünde≫ namındaki eserindeki vaiz ağzından şu sözleri söyleyiverdi:

    Üdebanız hele gayetle bayağı mahlukat.
    Halkı irşat edecek öyle mi bunlar? Heyhat!
    Kimi garbın yalınız fuhşane hasbi simsar,
    Kimi İran malı der, köhne alır, hurda satar!
    Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarap,
    Biradan, fahişeden başka nedir şi’ri şebap?
    Serseri: hiç birinin mesleği yok, meşrebi yok,
    Feylesof hepsi, fakat pek çoğunun mektebi yok!
    Şimdi Allaha söver... Sonra biraz bol para ver:
    Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!



    Bu parça Tevfik Fikret’i kızdırdı, O :

    Ben ki birkaç pulu tercihinden
    Protestanlara zangoçluk eden
    Şairim...

    diye başlayan ve :

    Sen ne dersin buna ey molla sırat?

    ile biten bir şiiri ile Akif’e cevap verdi. Akif durur mu ya? Ah, keşkedursaydı, keşke söylemeseydi! O Berlin Hatıralarında şöyle dedi:



    Muhitin üstüne meyhaneler kusan bu gedik.
    Kapanmak üzere iken başka rahneler çıktı.
    Ayakta kalması lazım ne varsa hep yıktı.
    ≪Değil mi bir tükürük aşina çarpacak te’dib.
    Ne hükmü var≫ diye üç beş haya züğürdü edip,
    Çıkardı ortaya, gezdirdi, saksılar dolusu,
    Hevay-i fuhşu kudurtan zehirli zambaklar.



    Cevap bu kadarla kaldı mı? Ne gezer! Bunu yüz mısra’ daha takip eder ki ≪Safahat≫ta yoktur. Akif koydurmamıştır.

    Tevfik Fikret ölmüştü. Akif bu yazdığına son nefesine kadar müteessir ve nadim oldu.

    Akif’in Tevfik Fikret’e verdiği çok ağır cevab ≪Sebîlürreşâd ≫da intişar edince kıyametler koptu. Zaten Fikret yazdığı ≪Tarihi Kadim≫i ile aleyhtarları tarafından da artık sevilmeye başlanmıştı!

    Başta yüz ellilikler içinde iken af olunan bir zat olmak üzere Akif’e karşı müthiş hücum ve şutum kasırgaları çıkarıldı, yazdılar, yazdılar.

    O zat bir konferans vermiş, Fikret’i müdafaa Akif’i tel’in etmişti!

    Sesler ≪Kahrolsun Akif≫ diye bağrışıyordu! ≪Süleyman Nazif≫ araya girdi yazı yazdı, faide vermedi! Akif bir şiir neşretti. Onunla sinirlere biraz
    gevşeklik geldi ise de, yine hücumlar — zaif te olsa— devam ediyordu.

    Nihayet (Ahmed Naim) merhumun (Tevfik Fikret’e dair) unvanıyla neşrettiği mufassal bir makale kavgayı yatıştırdı.

    Akif ’in o zaman, yani o kavga munasebetiyle neşrettiği şiir kısmenSafahat’mda münderiçtir. Yazılmayan parçası da şu idi:

    ≪Ne yapsam, neyle kurtarsam şu yatmış inleyen halkı≫
    Deyip, ezber de olsun, gezdiğin vaki midir Şarkı?

    Benim beynim sağır, yahut gözüm körmüş. Peki, Lakin,
    Senin görgün yolundaymış da keskinmiş de idrakin.

    Ne gördün, söyle evladım, ne duydun, lütfen izah et?
    Hayır, hacet de yok izaha, pek meydanda mahiyet!

    O mahiyet fakat iğrenç, O mahiyet fakat çirkin!
    ≪Niçin≫ dersen, sıkılmak hissi İnsanisi yok ilkin!

    Evet, beynim sağırdır.. Kainatım çünkü hep feryat.
    İşitmem başka bir ses milletim eylerken istimdat.

    Gözüm görmez, evet, zira muhitim kapkaranlıktır,
    Fakat sinemde imanım müebbet fecri sadıktır.

    Kör olmaz ağlayan gözler, sağırlaşmaz tutuşmuş beyin,
    Yaşarmaz gözle yanmaz beyni hilkat addeder bir şeyin!

    Geçilmez kahkahandan her taraf yangın içindeyken..
    Yanan bir sineden, lakin ne istersin? Nedir öfken?

    Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin!
    Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin!

    Ne ibret, yok mu bir bilsek kızarmak bilmeyen cehren?
    Bırak tahsili, evladım, sen ilkin bir haya öğren!



    Bu son kavgalar bundan yıllarca evveline aittir. O zamanın icabatını, şeraitini düşünmek, o kavgaları tıpkı bir tarih okur gibi okuyup geçmek lazımdır. Akif de, Fikret de bu memleketin büyük şairlerindendi. Aralarında çıkan o kavgalar şairliklerini alakadar etmemek icap eden kanaat çarpışmalarından başka bir şey değildi.



    ≪Tarihi Kadim≫ şairi Tevfik Fikret hakkında, daha doğrusu onun fikirleri, kanaatleri aleyhinde Ord. Prof., rahmetli Mehmet Ali Ayni bey tarafından da müstakil bir kitap neşredilmiştir ≪Süleyman Nazif≫in Akif ’e ait kitabında da bu hususta hayli muhakemeler
    vardır. Fakat, ben söyleyeyim ki: Tevfik Fikret son nefesinde tam bir Müslüman olarak ölmüştür. O, mulhidane bir eser yazdığına ne derece nadim olmuşsa Mehmet Akif de ona çattığına ölünceye kadar öylece müteessir olmuştu. Allah hepsine rahmet etsin!
  • ''Amân lafzı senin ism-i şerîfinle müsâvîdir
    Anunçün âşıkın zikri amândır yâ Resûlallâh''

    * Bu beyit, “ebced”den yararlanılarak söylenmiştir. “Aman” sözü ile “Muhammed” kelimesinin ebcedde sayı değeri aynıdır

    Amân : Medet , Yardım , İmdat anlamlarına gelir...
  • "son pendimiz ahfâda devâm olsun erenler derken, seslendiği erenler meclisi'nin gerçek bir rüknü gibi bir de şu rübâîyi söylemiştir;

    eslâf kapıldıkça güzelden güzele
    fev vermiş o neşveyle gazelden gazele
    sönmez seher-i haşre kadar şi'r-i kadîm
    bir meş'aledir devredilir elden ele"
  • “Harf inkılabı bir okuma yazma
    kolaylığına bağlanamaz. Harf inkılabının
    bizde tesiri ve büyük faydası kültür
    değiştirmesini kolaylaştırmasıdır.
    İster istemez Arap kültüründen koptuk.”
    (İsmet İnönü’nün Hatıraları, Ulus
    Gazetesi, 14-15 Nisan 1969)
    “Yazı ve dil devrimleri Türk
    kafasını Arap(İslam) kafasından
    ayırıyordu.” (F. Rıfkı Atay)

    Dikkat edilmelidir ki, harflerimiz
    ve lisanımıza yapılan bu suikast, yalnızca
    menşei Kurân-ı Hâkim olduğu içindir ve
    bu sâikle sınırları çizilmiştir. “Şiir” kadim
    Türkçe’de “yır” iken, hiçbir müdahale
    görmemiş, “nesil” hiçbir ihtiyaç yokken
    “kuşak”a çevrilmiştir. “Tâdil, Tebdil,
    Tağyir, Tahvil, Kalb, Tebeddül, Teğayür,
    Tahavvül, İstihale, İnkılâp, İhtilal”
    kelimeleri kaldırılıp yerine “yardım”
    kelimesi konarak “ileri” gideceğimiz iddia
    edilmiş, fikir dünyamızın ufuklarına gem
    vurulmuştur. Hal böyleyken Çin’de ve
    Japonya’da harflerin eski olması onları
    geri(!) bırakmamış, iki bin yıl önceki
    harfleri ve dilleri olan İbraniceye avdet
    eden Yahudiler bunu iftihar vesilesi olarak
    görmüştür.
  • Eslâf kapıldıkça güzelden güzele
    Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele
    Sönmez seher-i haşre kadar şi'r-i kadim
    Bir meş'aledir devredilir elden ele

    Yahyâ Kemâl Beyatlı
    5 Ağustos 1942
  • 110 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Neyzen Tevfik Bey'in ilk kitabı olan Hiç, hezliyat ve hicviyenin şâhikasıdır. Nef'iden bu yana, Kadîm Türk Şiiri'nin en nev'i şahsına münhasır şahsiyetini rahmetle anıyorum... Keşke işbu kitap, tıpkıbasımı ile beraber ve dahi içindeki sövgü ve küfür nev'inden sözcükler tayyedilmeden, yani sansüre uğramadan neşredilseydi. Hak edeni hicvetmek, hak edene sövmek de dilin âdâbındandır. Yayınevlerinin bu inceliği bilmeleri gerekir. Küfürler ve sövgüler sansüre uğradığı zaman, kitabı neşretmenin de hiçbir ehemmiyeti kalmıyor.