emre saydam, Tutunamayanlar'ı inceledi.
05 Mar 20:56 · Kitabı okumadı · Puan vermedi

Tutunamayanlar ile ilgili söyleyeceğim o kadar çok şey var ki. Ben Oğuz Atay’ın neden noktalama kullanmadığına, batı edebiyatından kimlerden etkilendiğine romandaki postmodern ögelere filan girmeyeceğim, doğrudan Selim’i anlatmaya çalışacağım. Bol bol spoiler var romanı okumayanlar okumasın. Çok anlattım çünkü öyle gerekti.
---spoiler—
Selim doğrudan doğruya yerli birisidir. Aslında biz de Selim olabiliriz üzerimizdeki etkiyi bilmiyoruz eğer bir toplumda dejenerasyon başlamışsa iki yüzlülük ve riyakarlık başlamışsa o toplumda düz ve temiz kalabilmek mümkün değildir. Tabi bir de güçlü değilseniz. İşte Selim, düz kalmak istiyor, samimi kalmak istiyor ama çevresinde tanıdığı herkesten bir “kazık” yiyor. Ve sürekli arayış içerisinde, doğruyu ve düzgün olanı arıyor.
Üzerinde durmamız gereken mesele aslında şu; toplumda birçok intihar var hatta karısını, çocuklarını öldürenler var. Hiç kimse bunun nedenini araştırmıyor. Tutunamayanlar romanı bu sebepleri araştırıyor aslında. Bir intiharın sebebini… ve sonuç olarak görüyor ki; toplumda bir kargaşa var, kafalar karman çorman. Bu karman çormanlık arasında insanlar her şeyi çok iyi bildiğini söylüyorlar ama aslında kimsenin bir şey bildiği yok!
Tutunamayanlar romanı toplumda ne kadar çelişki varsa hiç taraf tutmaksızın hepsini tek tek eleştiriyor. Mesela; Cumhuriyetin getirmek istediği aydınlanmayı yanlış anlıyoruz. Tutuyoruz Türklüğü yücelteyim derken aslı olmayan iddialara giriyoruz. Halbuki bilseler 18. Yy da bir Fransız diplomatı diyor ki: “Birçok ırk var Türkler geri ırklardandır.” Buna karşı Cumhuriyet bir tavır koyuyor, öz benlik oluşturmaya çalışıyor ama bunu anlamayan aydın tamamen abartıyor; her şey Türkler tarafından bulundu, Türkler en eski medeniyetti, bütün diller Türkçeden doğdu, Mayalar da Türk, Etiler de Türk’tü vs. öz benlik oluşturmak, ayağı yere basmayan bir tarih tezine dönüşüyor. Hatta Atatürk’ü kafatası ölçmeye varacak kadar yanlış yollara sevk edenler oluyor. Zaten Atatürk de bunun farkına varıyor ve vazgeçiyor.
İşte yazar bunları eleştiriyor çünkü bu yapılanlar tutarlı değil. Öz Türkçecilik de tutarlı değil. Oğuz Atay Türkiye’deki sosyal değişimi kademe kademe eleştiriyor. Dili de aynı şekilde. Bunu şiirden anlıyoruz. Selim’in şiiri vezinli kafiyeli başlıyor 1940’lı yıllarda serbest vezne dönüşüyor anlatırken. O kadar güzel bir yerden bakmış ki, müthiş bir zeka ürünü. Önce hece vezni var sonra vezinli kafiyeli serbest şiire doğru gidiyor. Yani Türkiye’deki değişime paralel olarak eleştirileri var yazarın. Üstelik bu eleştirilerinin tümünde de haklı.
Her birini ayrı anlatıyor. Örnek vermek gerekirse: şiir tarzında anlattıklarında farklı çelişkiler var. Diğer tarafta, romanda bir kutsal kitap anlatımı var Tevrat gibi bir tarz. Bir de ilmihal tarafı var. İki ayrı anlatım. Kutsal kitap tarzında yaptığı anlatım 1970li yıllardaki dev sol örgütünün İstanbul Teknik Ünivesitesindeki örgütlenmesini anlatıyor. Ve şiddetle eleştiriyor. Yazar diyor ki: “Tekrar okuyun!” dönüyor dönüyor .“Tekrar okuyun!” çok sık söylüyor bunu. Turgut Özben’in mektubunda da giriş bölümünde de sık sık bunu söylüyor: “Dikkatli okuyun!” Hakikatten dikkatli okumazsak anlamıyoruz.
O kadar ustaca kurmuş ki!
“-Biz yedi kişilik komiteyiz, dev sol üst komitesiyiz. Bizim burada aldığımız karar asla tartışılamaz. “
“- ..Toplumculuk esastır.” Vs.
(-“Önce hiçbir şey yoktu Allah bir kuş gibi uçardı” Tevrattaki bu bölümü ustalıkla değiştirmiş.-)
Halbuki Lenin de Marx’da felsefe olarak “önce birey kendi kültürel kimliğini bulacak ki onun üzerine toplumculuk kurulacak.” Diyorlar ama Türkiye’deki dev sol örgütünün bildirilerinde bireyin düşüncesi yok.
“-Kutlu Orkan emredecek tartışmadan yapılacaktır!”
Sözde sosyalistler ama kimse düşünemiyor. Neden? Peki bilimsel sosyalizm nerde kaldı? Bilimsel sosyalizm ölüyor. Bu ölümden sonra ortaya çıkanlar var. Demek ki tarihi beceremediğimiz gibi sosyalizmi de beceremiyoruz. Buradaki problem ; insan olarak, aydın olarak ciddi sorunlarımız var. Yazar bizimle bunları tartışıyor. Her dönemde bu sorunlar değişik şekilde ortaya çıkıyor.
Osmanlı döneminden kalma üniversite hayatını anlatıyor. Hukuk Fakültesinde Edip Galip Sandalcı’yı anlatıyor. Öğretim üyesi öğrenciyi eziyor. Öğrenci ne kadar ezilirse o kadar iyi. Ezberci bir eğitim tarzı var. Aile ile okul arasında kavga var. Aile içinde kavga var. Öyle ki Selim’in anne babası arasındaki kavga Selim Işık’ın ayakları üstünde durmasını engelliyor. Okullar hep aynı renklerle boyanıyor. Gri de aynı, açık mavi de aynı, kül rengi de aynı. Peki neden? Neden ruhu karartıyorsunuz???
Ancak bunları Oğuz Atay söyledikten sonra okullar renklenmeye başlamış biliyor musunuz? Yoksa gri almış başını gidiyordu. Maalesef…
Selim’in Sabri ile gidince gördüğü çelişkiler anlatılmış. İmanın şartlarından yarısı temizlikken camiiler pislik içinde! Bu bir çelişki. Allah rahman ve rahimken yani esirgeyici ve bağışlayıcıyken ona korkutucu anlatılıyor. Bu bir çelişki ve Selim İslamiyetten soğuyor.
Sonra Burhan abisine yanaşıyor. Devrimi öğreniyor. Devrim çok güzel heyecanlı derken Burhan Abisi diyor ki “Al Selim şu bildiriyi dağıt!” ama kendisi kaçıyor. “evlilik yok, hikayedir önemli olan devrim” diyor. Selim bir bakıyor ki Burhan Abisi evlenmiş. İki yüzlülük! Bunlar bizim içimizde de var.
İstanbul’da Esat tam bir milli tembel. Bütün bahaneyi devrime yüklüyor.” Devrim meseleleri olmasaydı o hukuk fakültesini bitirirdi.” Diyor. Selim oradan da uzaklaşıyor.
Türkiye gibi bir ortamda hayatında hiçbir kıza arkadaşlık teklif etmemiş bir erkek düşünün. Bir kıza ilgi duyduğunu söylüyor ama o sahtekar Zeliha, Metin’i kıskandırmak için o haltı yiyor ve bizimki ona tutuluyor. Sadece bu bile Selim’in ruh dünyasını allak bullak etmeye yeter. Metin de sahtekarın teki güya idealist gibi görünüyor ama aslında içki, kumar, kadın merakı var. Aslında zelihayı sevmemesine rağmen Selim’in duyduğu saf ve temiz aşkı kıskandığı için tekrar Zeliha’ya dönüyor, Zeliha’yı sevdiğinden değil. Selim bunların farkına hep sonradan varıyor ve aldatılmışlık ruhunu sarsıyor.
Toplumdan böyle kademe kademe uzaklaşıyor. İdeal bir adam arıyor kendisine ama yok öyle biri!. Hepimiz öyleyiz. Hepimiz arıyoruz ama yok öyle bir insan. Bir gün bir bakıyorsun ki sevgi, inanç istismar ediliyor. “o yapmaz, etmez” diyorsun ama yapıyor. Önce kendi ayaklarının üstüne bas diyor Oğuz Atay Selim Işık’ın tutunamamasını anlatırken.
Dikkat çekmeye çalıştığı noktalar çok güzel şeyler. Önemli olan düz ve dürüst olmaktır. Bize bunu söylüyor oğuz atay. Toplumda riyakarlık olursa, çoğunluk birbiriyle çelişki içine girerse, düz yaşamak isteyenlerin ayakları yere sağlam basmazsa ruh dünyalarını kaybediyorlar. Biraz da zayıflarsa, anne baba desteğiyle büyümüşlerse gidip intihar ediyorlar ya da ruh sağlıkları elden gidiyor. Belki biz de bu etkideyiz farkında değiliz.
Neden intihar, neden bu canavarlık. Oğuz Atay bu sorunun cevabını arıyor daha önce kimsenin yapmadığı şekilde.
Bir arkadaşım “intihar bir hastalıktır” demişti. Hayır dedim değil. Geçici bir cinnet halidir intihar. Ve o geçici cinnetin sebepleri vardır. İşte bu sebepleri yok etmek gerekir yazar onu söylüyor. Tutunamayanlarda dürüst insanların tutunmaya çalışacakları bir toplum özlemi var. Onun için roman büyük.
Burada dürüst insanı Hz İsa’ya benzetiyor. İsa’ya önce kendi arkadaşları ihanet ettiler. Sonra kendi toplumu ihanet etti. “ biz Romalılara neden vergi veriyoruz biz Yahudiler üstün ırkız” dediler. “hayır eşitsiniz” dedi İsa. Bunun üzerine çarmıha gerdiler. –İslam inancındaki şekli farklı tabii- Burada da Selim İsa gibi ama bir İsa değil çünkü derdini çıkıp da anlatamıyor o kadar güçlü değil son derece zayıf…
Ben üniversite ikinci sınıfta okudum. Öyle bir yere geliyordum ki arkadaşlar beni dinleyin diyerek yüksek sesle okuyordum bazı yerleri. Sonra onlar da başladılar okumaya. roman kendi kendini yüksek sesle okumaya yönlendiriyor o kadar güçlü bir üslubu var ki. Bu Roman tamamen ironi üzerine kurulmuş bunu bilerek okuyun, okutturun.

Freyja, Sevda Sözleri'ni inceledi.
01 Tem 2017 · 7/10 puan

Eveet bir türlü yazmaya fırsat bulamadığım ama en çok da yazmak istediğim kitap eleştirilerinden biriyle karşınıza çıkıyorum. Kah vakit bulamadım kah biraz daha şiirine göz atayım da değerlendirmede aklımdan çıkmış önemli örneği olmasın dedim, bir sefer de tam Cemal Süreya ile ilgili geniş çaplı araştırma yapıcam bi baktım Rick&Morty sekmesi açık.. bizim İrem de durur mu unutmuş Cemal beyi, izlemiş birkaç bölüm.. (Burdan Rick&Morty izlemiş, izleyen, seven, izleyecek herkese selam yolluyorum -Kral Tv ya bura-)

Detaycı ve gerekli gereksiz her açıklamasını kategorize edip parçalayarak açıklamak zorunda hisseden bir insan olduğum için yine kitabı konularını ayırıp ayırıp inceleyeceğiz, Bu sefer tek konumuz var; yazar, kitabın üslubu ve içerik gibi yapmıyorum sınıflandırmayı. Konumuz direkt Cemal Süreya'nın edebi kişiği. Ve ben bunu nesnel öznel olarak ayırıcam.

NESNEL:

Kendisine 2.yeninin en önemli temsilcisi desek öznel bir ifade kullanmış olmayız sanıyorum. İkinci yeninin bireyci,imgeci, lirizme dayanan, kapalı anlatımlı bir şiir olduğunu, şiiri halk kültüründen uzaklaştırdıklarına kısaca değinelim. Hatta Cemal Süreya'nın "Folklor Şiire Düşman" diye bir kitabı da olduğunu vakti gelmişken söyleyelim.
"Benim şiirim erotik bir şiirdir" sözü de yine Cemal Süreya'ya aittir.

ÖZNEL:

Cemal Süreya'nın hissettiği duygular kadar aktardıkları da coşkun. Çok üretken bir şair kendisi. Daha önce kullanılmadık çok özgün ifadeler, hiç duyulmamış yesyeni kelimeler (üvercinka gibi) üretmiş. Etkileyici dizelerin de sahibi.
"Sen yüzüne sürgün olduğum kadın"

"Seni anmak sonu açın yalnızın"

"Gözleri göz değil gözistan"

"Seni bilmek ne uzun kelime ne acayip ilgi"

"Kadın gözlerini koydu ortaya
Bir mavi gökyüzü aldı çevrelerini" buna örnek verilebilir.

Bazen de bazı dizeler anlaşılmaz olabiliyor dizeler arası bağlantıyı kurmak -varsa- neye atıf yaptığını bulmak için araştırmaya girişiyorsunuz. sanat için sanat anlayışını destekleyen bir okuyucu olmama rağmen bu kadar anlam kapaliligi bana fazla geliyor kimi zaman.
Bir de Türkiye'de edebiyat denilince Cemal Süreya'nın kutsallaştırılmış bir yeri var. araçların arkalarında, Facebook kapak fotoğraflarında, whatsapp durumlarında herrrr yerde dizeleri yazıyor. Kimisi
"Annem çok küçükken öldü
Beni öp, sonra doğur beni" dizelerini okudu diye prolaktin salgılayacak.. Fanatiklik şairin geride bıraktığı çok duyulmamış güzel dizelerinin önünü kapatıyor. Fazla abartılmasa daha fazla değer göreceğini düşünüyorum usta şairin.
Paylaştığım bazı alıntıların da linkini buraya bırakıyorum.
#16718897 /> #20128665 /> #20129510 /> #20138187 /> #16718813 /> Şimdilik benden bu kadar.

Sonuç olarak, Cemal Süreya sevmeseniz,onun dizeleri; zevkinize, dünya görüşünüze uymasa bile Türk edebiyatında yeri bu kadar büyük bir şairin şiirlerini okumak zorundasınız arkadaşlar. Okuyun
Keyifli okumalar herkese

Serpil Ağ, Akıl Çağı'ı inceledi.
 24 Haz 2017 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 10/10 puan

Thomas Paine " Doğal ilgi alanım bilimdi. Şiire karşı da eğilimim ve yeteneğim vardı; daha çok hayal dünyasına hitap ettiği için bu eğilimlerimi cesaretlenme yerine baskı altına aldım. " der ve sonrasında " Siyasetle ilgili değildim. Hatta jokey kelimesinin anlamından farklı bir şey çağrıştırmıyordu bana. Bu nedenle yönetim konuları ile ilgilenmeye başladığımda, eğitimimi gördüğüm ahlaki ve felsefi ilkelere uygun bir sistem geliştirdim. " diye noktalar cümlesini.

Siyasete karşı soğuk ama ele aldığı konu itibarıyla, ister istemez siyaset yapmak zorunda kalan bir yazar, Thomas Paine. Akıl Çağı, adlı eserinde Matta, Markos, Luka ve Yuhanna isimli kitapların havariler tarafından yazılmadığına; kim olduğu belirsiz şahıslar tarafından yazılmış ve okunabilirliğini arttırmak maksadıyla, İsa'nın önde gelen dört havarisinin isimlerinin kullanıldığına değinmiştir. Ayrıca satırlar arasında ilerledikçe kitaplar arasındaki tutarsızlıklara, örneklerle açıklık getirmiş.

Bu eylemini gerçekleştirirken de, eserde kullandığı alıntıları hafızasındaki bilgilere dayanarak aktardığını, bu bilgilerin doğruluğu hakkında da hiçbir tartışmaya mahal vermeden, kesin kanaatlerin etkisiyle oluştuğunu özellikle okura belirtmiş.

" Bir insan Tanrı inancından güçlü bir biçimde etkilenmişse, ahlâkî yaşam bu inancın gücüyle düzenlenir; Tanrı'dan ve kendisinden korkar, sonra da hem Tanrı'dan hem de kendinden gizleyemeyeceği şeyleri yapmaz. Gücün tüm fırsatlarını bu inanca sunabilmenin tek koşulu onun yalnız hareket etmesi gereğidir. Bu da deizmdir. " der. Kısaca her satırda bütün variyetiyle deizme inandığını savunmaktadır. Tek bir gerçek dinin olabileceğini, onun da Tanrı Kelamıyla tutarlı olması gerektiğini önemle arz eder.

Dünyada din kisvesi adı altında sahtekârlık yapanların varlığına ve tek amaçlarının da insanı Yaradan bilincinden uzak tutmak olduğuna değinmektedir. Yazar bütün zihin sistemimi derinden sarstı. Her ne kadar deizmin savunucusu olmasam da, yazarın anlattıklarının kalbimin en gizli dehlizlerinde kabul gördüğünü hissettim. Yazarla aramda, " Tek Tanrı'ya inanırım. Bu yaşamdan sonra da mutluluk olmasını umut ederim. " cümleleri ile ortak bir bağ oluştuğu kanaatindeyim. Ama ortak düşüncelerimiz olduğu gibi, farklılıklarımız da olmadı değil hani! Meselâ din adına ilerleme kaydederken yazarın düşüncesinin aksine insanın yalnız değil, doğru bir rehber eşliğinde yol alması düşüncesindeyim. Ki bu rehberin de, tek önderi bütün insanlığın olduğu gibi, sevgili peygamber Hz. Muhammed (s.a.v. ) olması gerektiğini şiddetle savunmaktayım. Ben ki sevgili peygamberimiz H.z. Muhammed (s.a.v.) efendimize koşulsuz teslim olmuş bir kulum.

O ki, Allah'ın ; " Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım. " hitabına ermiş bir insan. Biz zavallı insanoğluna ne oldu da, sağır ve kör olmuşuz. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)efendimize kulaklarımızı tıkamış getirdiği hakikati görmezden gelmekteyiz. Yazar dahi, bir çok peygamber hakkında çok yerinde ve önemli tespitler bulunsa da, bizim peygamberimiz hakkında herhangi bir tutarsızlıkta bulunmamış. Sadece Yunus peygamberin göğe yükselmesini anlattığı metinde, " Hz. Muhammed'de oradan göğe yükseldi. " diyerek dip not geçmiş. Anlayan insanoğluna Kur'ân'ın lisanında " En güzel örnek, Hz. Muhammed (s.a.v.)' dir.

" Kör köre yol gösteremez. " derler. Nitekim de Matthew Hanry de, " Bir kör başka bir köre yol gösterirse, ikisi de çukura yuvarlanırlar. " diye, son derece manidar bir söz söylemiştir. Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) ve onun yolunda olanları kılavuz tanımayanların körden farkı nedir? Peki, insanoğlunu hem maddi, hem de manevi zarara sokan; dünya ve ahiret hayatına zehir katan; huzur ve mutluluk kapılarını kapatanlara ne demeli! Bunun kıstası nedir?

" Kargayı kılavuz kabul edenin burnu, pislikten kurtulmaz. " diye, dilimize mal olmuş bir deyim vardır ki, ben çok severim. Ne yazık ki, hakikatin idrakine erişmemiş şahıslar yüzünden peşlerinden giden insanlar da helâk olmakta! Düşünün ki, daha kendi hakikatine arif olamamış bir şahıs ve onun yolundan gitmek! Ne olur, sizce? Olacak olan yıkım kaçınılmaz olmaz mı?

İşte bu yanılgıyla beş yılımı heba etmiş bir insanım. Geriye dönüp baktığımda elbette ki kazanımlarım oldu ama ya kaybettiklerim. En önemlisi de inancım... Her sağlıklı bir birey gibi, benim de bir idealim vardı. Gençliğime dair kuvvetle ihtimal odur ki, içimde yeşertip büyüttüğüm yegâne dileğimdi, avukat olmak! Ne yazık ki, ben hayal kurup dururken, kader de ağlarını örmeye başlamıştı bir kere. Dolayısıyla geleceğime dair yönelik umudum, geçmişin puslu hatıralarında sönmeye mahkûm olmuştu bile! Maddi imkânsızlıklar devreye girince benim payıma düşen, kabullenmek zorunda kaldığım kaçınılmaz sondu. Geriye kalan ise, hüsran ve yıkım...

Umut değil midir, biz insanoğlunu ayakta tutan, var olmamızı ve geleceğe umutla bakmamızı sağlayan...
Sorarım size, hayatınızı durma noktasına getiren hangi darbe etkilidir? Bedensel faaliyetlerinizi koşulsuz yerine getiren vücut aksamlarınızdan birinin darbe alması mı, yoksa bedensel faaliyetlerinize yön veren ruhunuzun incinmesi mi ? Hangisi ? Elbette ki, ruhun incinmesi olacaktır. Çünkü gözden yaş akmaz, ruh teessür etmedikçe...

İşte benim ruhum da on sekiz yaşımdayken öyle bir darbe aldı ki! Tam hayalime kavuştum derken, kavuşamamanın yarattığı derin hezeyan, nasıl tamir olunur. Denis Diderot'un Rahibe adlı eserinde değindiği gibi, " İnsan ancak ne yapacağını bilmediği zaman Tanrı'yı yardıma çağırır. " Ben de Rabbime sığındım. O anki kırılgan insanlığımın çatırdayıp çöktüğü o bunalımlı günlerimde tek kurtuluşumdu, Rabbime yönelmek. Ama yanlış bir rehber seçmiştim kendime! Hakikat bir tokat gibi çarpacaktı yüzüme yıllar sonra. Evet, bir tek kelimesiyle yoluna duçar olmuştum. Ne dediyse koşulsuz riayet etmiştim. Ne uğrunaydı, çekilen onca cefa.

Yıllar önce sömestr tatilinde, Kur'an-ı Kerim okumayı öğrenebilmek maksadıyla, ailemin baskısıyla on iki yaşımdayken niyetlenmiş olduğum, ama nihayetinde hocanın, " Ben seni oğluma alacağım. " latifesiyle kurstan kaçmamla sonuçlanan eylemimi on sekiz yaşımdayken gerçekleştirmiştim. Üç gün gibi kısa bir sürede Kur'an-ı Kerim okumayı öğrendim. Hem tecvitle ve hem de mahreçle. Muazzam bir ilerleme göstermekteydim. Bir yandan İmam Hatip Lisesi'nin fark derslerini yüksek bir puanla verirken, diğer taraftan hafız olma yolunda adım adım ilerlemekteydim. Parmakla gösterilen bir öğrenci olmuştum. Hem İmam Hatip öğretmenleri ve hem de katıldığım cemiyetlerde ki insanlar tarafından.

Ama ne zaman ki, adım cemiyetlerde duyulmaya başladı, akabinde de yıkımım. Hani bir şarkı dinlersiniz de bazen tüyleriniz diken diken olur ya, işte ben de Kur'an-ı Kerim okurken, insanların üzerinde aynı etkiyi bırakmaktaydım. Sesimin gür ve etkili olmasıydı, beni önemli kılan. Daha ötesi yok! Düşünün ki bir eser vücuda getirmektesiniz. Ve eseriniz çevrenizde ki insanlar tarafından beğenilince gurur duymaz mısınız? Ama olmadı işte! Beni yetiştiren şahsın içine, kıskançlık tohumları atılmıştı bir kere! Farkında değildi ki, bana olan ilgi yaşımdan dolayı değil, sesimin gür ve etkili olmasından kaynaklanmaktaydı. Bunu kıt aklımla ben bile, idrak edebilmişken...
" İnsanların kötüsü de var, iyisi de. " der, Tolstoy Savaş ve Barış adlı eserinde. İster şansızlık, ister kadersizlik deyin! Sebep ne olursa olsun, bir kez daha hayal kırıklığı... Bazı anlar dünyanız alt üst olur da, yaşadığınız acılar cam kırıkları gibi batar ya yüreğinize, benim de dünyam alt üst oldu bir kez daha. Daha ne kadar, hayal kırıklığı yaşayabilir ki, bir insan. Niyazî Mısrî'nin dediği gibi, zavallı insanlığımla ben, " Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş. " de, anlayamamışım.

Sonuç, yarı yolda bırakılmak. İmanım ve imkânlarım elverdiği sürece mücadele ettim, çok direndim ama olmadı, başaramadım. Dolaysıyla aldığım eğitim de yarım kaldı ve kendi isteğimle örtündüğüm eşarbımı da, resmi bir kurumda çalıştığım için, çıkarmak zorunda kaldım. Yıllarca kendimi çok sorguladım. Yarın Allah'ın huzuruna varınca tek soracağım soru, neden? Allah şahidim olsun ki, buraya yazdıklarım hakikatlerdir. Doğru ama eksik...

Hayat bana zor yoldan öğretti, ibadetlerin kul ile Allah arasında gizli olması gerektiğini...
Birde herkese gözü kapalı güvenmenin aptallık olacağını. Thomas Paine kendi inancını savunurken ben de inancımı zedeleyenlere değinmek istedim.
İstedim ki benim düştüğüm hataya, başkaları da düşmesin. İstedim ki, rehber olarak doğru insanları seçsinler.

Değerli okurlar, Rabbim dilemedikçe kul hidayete ermezmiş. Umarım yaşanılan bütün hatalara karşın, hidayete erenlerden oluruz. İnsanın anlatacağı kendi hikâyesi olunca kelimeler yetmezmiş ya, doğruymuş. Sabırla okuduğunuz ve vaktinizi aldığım için, özür dilerim. Benim inancımı zedeleyenleri anlatmama vesile olan eseri okumanızı önemle tavsiye ederim. Sakın ha, yazdıklarım yüzünden şaibeye düşmeyin! Benim Rabbime olan inancım Rabbime şükür ki tam. Ama din adı altında eğitim veren din kurumları hakkındaki düşünceme gelince, ne yazık ki olumsuz. Zaman en iyi ilaçtır, derler. Zaman arkadaşlar yaraları yok etmese de, zaman tüm yaraları sarar...

Şiire ilgili arkadaşlar !!!
^^Ufak bir şiir arşivim var.Söz ve fon olmak üzere ayırdım bugün ama gördüm ki yeteri kadar fon müziği yok arşivimde.Bu aralar yine seslendirmelere başlamak istiyorum.Fon müziği konusunda tavsiyelerinize açığım.

Not : Gönderinin altına yazabilir veyahut mesaj atabilirsiniz.

Böylece ben ve bu konudaki diğer ilgili arkadaşlar için çok hoş bir gönderi olur.
Herkese güzel geceler olsun (:

insan_okur, Sevgi Duvarı'ı inceledi.
24 Mar 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Can Yücel'in bundan önce iki kitabını okumuştum Canfeda ve Rengahenk. Bu iki kitabı da pek beğenememiştim ve en beğenilen eseri Sevgi Duvarı'nı okumak için bir fırsat gözlerken D&R de 9.90'lık fiyatı görünce aldım; okudum.

Sevgili arkadaşlar Can Yücel'in kendine ait bir tarzı var. Çok sert bir dili ve benzetmelerinin kullanımı falan çok başka. Ayrıca yine sanatı sanat için yapanların; argo, absürt ve inanış ile ilgili kendi görüşlerini açıkca belirtmeleri var. Böyle olunca da şahsım adına edebiyat açısından seviyorum, farklı şeyler öğreniyorum ama gerçekten canımı da sıkmıyor değil.Benzetmelerinin şiire uygunluğu ve tarzını biraz size göstermek adına naçizane bir bölümü paylaşayım.

Ben senden öğrendim deniz yazmayı
Elimden düşmüyor mavi kalem
Bir tirandil çıkar gibi sefere
Okula gidiyor öğretmenim
Ben de ardından açılıyorum
Bir poyraz çizip deftere
Bir ada var sırf ebabil
Dönüyor dönüyor başımda
Senle yaşadığım günler
Gümüş bir çevre oldu ömrüm
Değince güneşine

Kitap üç farklı bölümden oluşuyor. Bölümler farklı yıllardaki yazdığı şiirlerden oluşmakta. 1950-1970 / 1958-1962 /1963-1973 şeklindeki yıllar arasında.

Aşk, cinsellik kokan bir eser. Karabasan şiirini hiç beğenmedim... Siyasetin zaten içinden gelme bir isim Can Yücel. kendi fikirlerini ve görüşlerini açıkça beyan etmiş. Sanatı ve dili güzel ama içerdiği kelimeler pek hoş değil. Sanırım Can Yücel'in ilk üç kitabını okuyarak daha da sanmıyorum pek Can Yücel okuyacağımı...

Onur Özkan, bir alıntı ekledi.
24 Kas 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Timurlenk
Onca masanın, sandalyenin hiçbiri boş değil;
bu yüzden kendilerine oturacak yer bulamadan oradan oraya gezen
gariban bir grup var salonda. Çoğu genç, bakımsız, yoksul ama
zeki bakışlı erkekler. Biri de genç bir kadın.

Birbirlerinden hiç ayrılmadan o masadan bu masaya geziyorlar,
oturacak bir tek sandalye bile bulamadan. Bırakın onları bir yere
buyur etmeyi; gören, farkında olan bile yok. içlerinden ince
uzun suratlı, pardösüsünün yakalarını kaldırmış biri, “Azizim”
diyor ötekilere, “galiba beyhude bir gaiyret bizimkisi, iki lokma taam
edelim, iki kadeh rakı yuvarlayalım diye geldik ama vaziyet ümitsiz.”
Arkadaşları başlarını sallayarak ona hak veriyorlar.

Zayıf, hatta sıska adamlar; kiminde eski usul fötr şapka var,
kiminin yanakları çökük ve gölgeli. Biri cebinden çıkardığı patiska
mendile öksürüyor. Garsonlar yanlarından fırıl fırıl geçiyor ama onların
farkında olmuyorlar; hatta, acayip bir şey, onları yarıp geçtikleri halde
dokunduklarını hissetmiyorlar. Veremli olduğu, süzülmüş yüzündeki
ateşli gözlerinden belli olan bir genç, “Burada edebiyata, şiire
değer veren kimse yok galiba” diyor.

“Şu masadan başka” diye karşılık veriyor öteki, üstadın masasını göstererek.
“Oradan deminden beri kulağıma kültürle ilgili konuşmalar geliyor.
Öteki masalar daha çok hacıağa dediğimiz cinsten.”
Üstadın masasına doğru yürürken biri, “Galiba o deyim ortadan kalktı” diyor.
“Artık görgüsüz zenginlere hacıağa denmiyor.”
“Evet” diye cevap veriyor öteki. “Hacıağa, nouveau riche gibi bir
anlatımdı, şimdi böyleleri saygı görüyorlar.”
“Bizde bu Fransızca deyimin daha âlâsı var” diyor veremli olan.
“Neymiş o?” diye soruyor çökük yanaklı.
“Sonradan görme” diye cevap veriyor müteverrim şair.
“Müthiş bir anlatım bu, sonradan görme.”

Başka biri, “Açlıktan, susuzluktan anamız ağladı ama siz hâlâ
kelimeler peşindesiniz” diyerek gülüyor. “îyi ama kelimeler bizim
gerçek hayatımız, onlar olmadan biz yokuz ki” diyorlar.
“O zaman kelime yiyip kelime için bakalım” diye onlara sitem ediyor öteki.

Ama en ağır sözü, o ana kadar sesini çıkarmamış olan balıkçı kasketli,
kazaklı genç söylüyor: “Biz gerçekten yokuz” diyor. “Görmüyor musunuz,
yokuz işte. Kimse bizim farkımızda değil, görmüyorlar, duymuyorlar,
birbirimize göre var olmak hiçbir anlam ifade etmiyor, bu dünyaya göre yokuz.”

Hepsini bir keder basıyor. Üstadın masasının çevresine diziliyorlar.
O sırada üstat, Marlowe’u bilip bilmediklerini soruyor masadakilere.
Herkes susuyor. Oturanların arkasına daire biçiminde dizilmiş olan genç
edebiyatçılar, “Elbette biliyoruz” diyorlar.
“Piyes yazarı Marlowe’dan mı bahsediyorsunuz, yoksa dedektif Marlowe’dan mı?” Ama onları kimse duymuyor. Üstat dişlerini gıcırdatarak gülüyor.
“Basın Shakespeare’den bahsettiği için onun adını duymuşsunuzdur ama
aynı dönemdeki piyes yazarı Marlowe’u duymadınız tabii” diyor.
“Ama o sizi biliyor.”
“Nasıl biliyor?” diye soruyor masadakiler.
Kimsenin görmediği delikanlılar, “Timurlenk piyesini duymadınız mı yahu?”
diyorlar. “Hani Yıldırım Bayezid’in esir düştüğü, Timur’un onu kafese
kapattığı, karısına çıplak dans ettirdiği, sonunda buna tahammül
edemeyen Bayezid’in kafasını demirlere vura vura parçaladığı ünlü piyesi.”

Yine kimse duymuyor onları. Üstat, “Timurlenk piyesini duymadınız
mı yahu?” diyor. “Timur Ankara Savaşı’nı kazanınca padişahınız
Yıldırım Bayezid’i demir kafesle yanında gezdirir, karısını rakkase yapar,
gururlu padişah da kafasını demir kafese vurarak intihar eder.”

Masadakiler onu duyuyor ama birbirlerine şaşkın şaşkın bakıyorlar.
Öyle ya; hiç Osmanlı yenilir mi, hiç koskoca padişah kafese kapatılır mı,
hele karısını rakkase yapmak, olacak iş mi? Şanlı Osmanlı tarihinde böyle
bir şey olabilir mi?

Üstat, “Şimdi” diyor, “anlattıklarımdan kuşkuya düştünüz, yüzünüzden belli;
size anlatılan tarihle bağdaştıramadınız, çünkü derdiniz gerçek değil,
hamaset. Sizler hamasetle beyni çürütülmüş bir avuç ahmaktan başka
bir şey değilsiniz.”

Ayakta duran gençler -en şişmanları hariç- “Evet” diyorlar,
“aynen öyle üstat, helal olsun, biz de bunu söylemeye çalışıyoruz
ama kimse duymuyor. Artık sabrımız taşmak üzere ama.”

Aralarından sarışın, iriyarı, dağınık saçlı bir delikanlı olan
Orhan Selim, “Yetti artık” diyor. “Bu burjuva müsveddelerinin, bu
sömürücülerin masalarını dağıtma vakti çoktan geldi de geçiyor,
haydi arkadaşlar. ”Hep beraber koltukta oturanları yere devirip,
masanın üstündekileri sıyırıp atmak için saldırıyorlar ama hiçbir şeye,
hiç kimseye dokunamıyorlar.

Kirpi’nin yüzünde büyük bir hayal kırıklığı beliriyor,
Üsküplü Agâh perişan, Ahfeşin Keçisi dokunsan ağlayacak durumda,
Raşit Kemali iyiden iyiye öfkeli, Hadi Borazan her zamanki gibi alaycı,
Gani Girgin somurtuk, Halide Salih’in gönlü kırık, Osman Giritli kederini
belli etmemeye çalışıyor, Ali Kaptanoğlu kendini iyice garip hissediyor,
Ateş Böceği bir yanıp bir sönüyor, F.M. ikinci yumruklarını sıkmış,
Battal Bataner olduğu yere büzüşmüş, Adıdeğmez kayıtsız bir tavırla bakıyor,
Bedia Servet umutsuz, Suna Gün’ün kaşları çatık, Ayhan Çağlar sinirli;
hep birlikte kendilerine kötü davranan bu mekânı terk edip, çamyarması
korumaların arasından görünmeden geçiyor, otel lobisinden
çıkarak birer hayal gibi İstanbul gecesine süzülüyorlar.

Konstantiniyye Oteli, Zülfü Livaneli (Sayfa 262 - Edebi ve ebedi gölgelere dair)Konstantiniyye Oteli, Zülfü Livaneli (Sayfa 262 - Edebi ve ebedi gölgelere dair)