• İşte bedenim: ezilmiş ve sakatlanmış. İnsanlar tarafından yeterince hakarete uğradı zaten. Ama şimdi asıl önemlisi, üzerime atılan kaynar suyla tüylerimin yanması ve sol böğrümün açıkta kalmış olması. Kolayca zatürree olabilirim artık ve zatürree oldum mu, sayın yurttaşlar, açlıktan öldüm demektir. Zatürree olunca girişin önündeki merdivenin altında yatmak gerekecek. O zaman kim benim yerime, yani yatıp aylaklık eden bir köpek uğruna yiyecek bulmak için çöp kutuları arasında koşturacak?
    Mihail Bulgakov
    Sayfa 4 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Önce burjuvazinin bayrağıdır sol,sonra dördüncü sınıfın...hürriyettir, terakkidir,müstevattır. Şaga türbedarlık düşer; türbedarlık, yani ezeli değerlerin bekçiligi
  • 520 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    "Sevgi neydi? Sevgi emekti.
    Uçuşan yaprak, boş bir salıncak.
    Senden başka, yok hiç kimse
    Düşerim dara, içim yara.
    Gelirim ardı sıra, dön bak bana."

    Evet böyle diyordu Jehan Barbur o güzel şarkıda.

    Aşk; sevginin ötesinde bir şeydir. Sevgide tek değişken vardır. Aşk ise emek ve fedakarlık gerektirir. Çünkü iki değişken vardır aşkta, iki insan. Biri değişim geçirirken öteki kayıtsız kalamaz buna. Biri emek harcıyorsa öteki fedakarlık yapmalıdır. Vals gibidir; biri sağ ayağını atmışsa öteki sol ayağını atar, biri itiyorken öteki çekiyordur aslında. Ömürlük aşklara baktığınız zaman hep bu valsi görürsünüz.
    Hayat insanı ister istemez değiştirir. Aşk içindeki değişkenlerin biri sabit kalmakta ayak direrse şayet bütün büyü bozulur, müzik susar, dans biter. İlahi aşk başkadır ama, orda tek değişken yani tek insan vardır. Haliyle daha kolaydır, ancak daha yoğundur çoğu zaman.

    Biz kitaba dönelim...

    Martin Eden, kendi sınıfından birinin erişemeyeceği, kendinden yaşça büyük ve edebiyat fakültesinde okuyan zengin bir ailenin kızına vurulur. Dışardan bakılınca imkansıza yakın gözüken birşey gibi durur. Ancak Martin, sevdasının gereğini yerine getirir. Kıza layık olmak, onun sevgisini kazanmak için elinden geleni yapar. Nezaketi, konuşmayı öğrenir, sürekli okur, kendini geliştirir. Martin, Ruth'un seviyesine gelmek için entelektüel birikimini artırır, hatta onu da geride bırakır. İdealleri vardır, yazar olacak ve ekmeğini ordan kazanacaktır. Ruth ise onun ilköğretimi dahi bitirmediği gerçeğini görmekte ve bir an önce düzenli bir maaşı olmasını istemekte, hatta Martin'in ideallerine erişemeyeceğini düşünmektedir. Bu sebeple sürekli onu bir kalıba sokmaya, üzerinde tahakküm kurmaya çalışır.
    Martin bir yandan aşkı için mücadele verirken bir yandan da sosyokültürel olarak atladığı her basamaktaki insanların yozlaşması ve ahlaki çürümesi ile yüzleşmek zorundadır.

    Bir Alman atasözü der ki: "Sadece bir kadınla erkek evlenmez. Tarlayla tarla, bağla bağ, sürüyle sürü de evlenir."

    Kitap 'zengin kız, fakir oğlan' klişesinin çok ötesinde bu atasözünü de sorguluyor.

    Aşk için hayaller, beklentiler, sahip olunan değerler örtüşmeli midir? Toplumsal değerler iki gencin hayatına yön verebilecek kadar 'değer'li midir? Taraflar arasında ideolojilerin ve ideallerin uyumu elzem midir? Üstün gözükenin diğeri üzerinde tahakküm kurmaya hakkı var mıdır?
    Çiftler evlenirken ailelerle de mi evlenmektedir? "Uyumlu çift" nedir? Karşısındakini idealindeki kalıplara oturtmak, onu olmakta olduğu gibi kabullenmemek sevda bağlamı ile örtüşür mü? Bütün bunları sorgulatıyor.

    Sadece sosyokültürel farklılık olarak düşünmeyin kitabı. Zamanla ideolojik farklılıklar da giriyor devreye. Peki biz daha geniş bir perspektifle bakalım olaya: farklı ırklar, farklı din ve mezhepler, farklı kültürler, farklı ideolojiler arasında aşk yaşanabilir mi? Yani iki farklı zeminde duran insanlar birlikte vals yapabilir mi?
    Kitabı bitirince bir de bunları düşünün derim. Keyifli okumalar :)
  • Hayır, olamaz! Yalan hepsi! Bu düğün olmayacak! Hassa subayıysa ne olmuş yani! Soyut bir onur kavramından başka hiçbir yanı olmayan bir sözcük bu... Elle tutulur, gözle görülür yanı ne? Hassa subayı olmakla insanın alnının ortasına üçüncü bir göz mü ekleniyor? Burnu desen, bizimki gibi, altından gümüşten değil; o da kokluyor, yemek yemiyor ve o da aksırıyor, öksürmüyor burnuyla. Bu farklılıkların nerden kaynaklandığını anlamak için vaktiyle az çabalamamıştım. Örneğin ben neden bir kalem memuruyum? Başka deyişle benim kalem memuru olmamı gerektiren nedenler neler? Ne malum bir Kont ya da general olmadığım? Belki de yalnızca görünüş olarak bir kalem memuruyum? Belki de kim olduğumu, neyin nesi olduğumu ben kendim bile bilmiyorum? Tarihte nice örnekleri görmüş olaylar var... Adam, soylu moylu olmak şurada dursun, basit bir tüccar, hatta esnaf, hatta köylüyken, bir de anlaşılıyor ki, ricalden, erkândan biriymiş, hatta resmen hükümdarmış!.. Bir köylü böyle olabiliyorsa, benim gibi soylu biri neden olmasın? Birden general üniforması içinde ortaya çıkıvermişim, örneğin!.. Hem sağ omuzumda apolet var, hem sol omuzumda... ve bir omuzumdan çaprazlama olarak belime kadar inen bir nişan şeridi! Bizim küçük kumru ne der, genel müdürümüz olacak peder beyleri ne hallere girerdi acaba? Ah, ne ikbalperest adamdır o! Mason olduğuna kalıbımı basarım. Kendini bazen şöyle, bazen böyle göstermeye çalışıyor, ama ben onun mason olduğunu hemen anladım: Tokalaşmak için elini uzattığında bütün parmakları yumuk, yalnızca iki parmağı açık oluyor. Şimdi bana, hemen şu dakikada bir valilik yahut levazım generalliği yahut buna benzer bir unvan tevcih edilemez mi? Neden bir kalem memuru olduğumu bilmek isterdim. Evet, neden bir kalem memuruyum ben? Neden özellikle kalem memuru?
  • güzeller güzeli sır mı oldun sen?
    bu aklım o keskin bakışta benim,
    sol yanım dumansız issiz yanarken,
    donuyorum; gövdem kar-kışta benim.

    inan ayaklarım hiç dolaşmazdı,
    gözlerim üst üste hiç kamaşmazdı,
    yarınım belliydi,zerre şaşmazdı,
    halim bir maçhule akışta benim.

    bilmezsin,günlerdir çok uykusuzum,
    yorgunum,eğilmiş sırtım omuzum,
    sana sakladığım o tadım tuzum,
    bulunsun isterdim her aşta benim.

    gülen yüzündeki sırrı bilseydim,
    üst üste,ard arda her an görseydim,
    yanında olsaydım,ben de gülseydim,
    hayalim,rüyamla savaşta benim.

    nasıl utanmıyor yüzünden güller?
    seni görmemiş mi adı 'güzel'ler?
    o çiçek,o pamuk,o nergis eller,
    elimde olsaydı taa başta benim.

    erken mi konuştum? geç kaldım bence,
    yüreğim bu kadar dayandı anca,
    gerçekken mümkün de susmak adamca,
    bir yanım susmadı her düşte benim.

    sussam söylemesem,yalan riyakar,
    gün doğsa gün batsa bu mu yani kar?
    'sevmiyorum' desem olsam günahkar,
    ruhum yanmaz mıydı ateşte benim?

    susmak da marifet değil ki; kolay!
    istersen duymadın ya da yalan say,
    gül yüzün misali,yerin de mi ay?
    mesafeyse, kalbim güneşte benim.

    ne olur yeter ki sen gül bir ömür,
    ben sana gizlice baksam da olur,
    ne olur bir daha çatma ne olur,
    sehpam kuruluyor o kaşta benim.

    ardım sıra iz sürerken bin çeri
    sırtımda bir zavallının hançeri
    başka ben yok; inan benden içeri
    içim neyse dışım o işte benim.
  • Kızıyoruz bazen birilerine. Diyoruz ki canımızı yaktı. Sanki daha önce yanmamış bu can da bir tek o yakmış... İçimizde şiirler yazdığımız insan yaktı diye mi bu öfke, yoksa yaptığımız hataları suç mu bastırıyoruz? Aslında her ikisi de. Neden gül bahçesinde dikene gözü çarpar insanın? İnsan gerçekten elindekilerinin nankörü mü? Değeri, kaybedilince mi anlaşılıyor bazı şeylerin gerçekten? 22 yaşında hataları olmaz mı insanın? Aklımda milyon tane soru var fakat bunları soracak tek bir mecalim yok sevgili. Bir gün gerçekten hayal dünyam gerçek olursa, bir gün dualarım kabul olursa, seninle oturup bir çay içmelik vaktim olursa konuşurduk aslında. Bakamadığım gözlere konuşmak o kadar zor ki bunun acısını bir ben bilirim bir de başımı koyduğum yastığım. Şu elimizde tuttuğumuz koca koca içi boş telefonlar sebep olmuyor mu bütün ayrılıklara, işte bu canımı daha çok acıtıyor. O kadar alışılmış, öyle düşman ve öyle öldüresiye bir zehir ki bu icat. Keşke olmasa dediğim oluyor. Bir kitabın arasında resimlerini saklamak isterdim. Bir sayfa da yan yana olmak isterdim. Öylesine yalnızım işte binlerce insanın içinde yalnızlık bu. Binlerce kez gitsende binlerce kez gelmeni beklerim. Umut yalnızca bir isim değil sevgili, umut bir ağrıdır sol taraftan yıkıyor insanı. Asıl sorun umudunun bittiğini hissetmek aslında. Bu kadar kolay mı gerçekten? Yani mesaj atınca yüzünü güldüren insana olan inancını nasıl kaybedebilir insan?