• O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.
    Demirin tuncuna, insanın piçine kaldık..
    Yaşar Kemal
  • Tarık Akan'ı andığımız şu günde, Tarık Akan'ın kitabını elime almış iken...
    O'nun pek sevdiği 'Yılmaz Ağabeyi' nin bir sözünü bırakıyorum sizlere:
    ***
    'Biz de bilirdik sevgiliye çiçek almasını.
    Lakin aç idik; yedik çiçek parasını.'
  • 520 syf.
    ·6 günde·10/10
    Okuduğum en iyi kitaplardan biriydi.
    Niye öyle düşündüğümü anlatacağım tabii ki, ama kitabın içeriğine de değineceğim, aman ‘tadınız kaçmasın’ baştan söyleyeyim.
    Martin Eden müthiş bir…
    Bir aşk romanı? Hayır değil.
    Bir macera? Yok değil.
    Serüven? Siyasi? Politik? Felsefi? Yok yok hiç biri.
    Aslında hepsi…
    Martin Eden o kadar kapsamlı bir kitap ki hepsini içinde barındırıyor. Salt bir aşk romanı gibi görülmesi bence büyük bir haksızlık olur kitaba.
    Bundan sonrasını Yeşilçam tadında anlatmak istiyorum.
    Kahramanımız işçi sınıfından bir delikanlı, siz deyin Tarık Akan, ben diyeyim Cüneyt Arkın. Yok yok Yılmaz Güney olsun, ben onu daha çok seviyorum.
    Evet dediğim gibi Martin Eden bir işçi. Denizde ağır işlerde çalışan güçlü kuvvetli bir babayiğit… Bir gün hayatını kurtardığı zengin birisi onu akşam yemeğine davet ediyor. Tabii adamlar zengin, bizimkisi gariban bir işçi, gidiyor eve ağzı bir karış, etrafına bakınırken bir kitap dikkatini çekiyor, başlıyor okumaya. Derken içeri bir kız giriyor ama ne kız böyle üff! Sarı saçlar, mavi gözler bakmaya doyamayacağınız bir kadın: Ruth.
    E tahmin edin ne oluyor! Bizim Martin, Ruth’a aşık oluyor tabii ki. Sohbet muhabbet derken Martin etrafını şöyle bir süzüyor: Zenginlik; tablolar, kenarda bir piyano, şatafat, hizmetçiler ortada dönüyor, aileye bakıyor: erkekler takım elbiseli, kadınlar düğüne gider gibi giyinmiş, oturuşları, kalkışları, konuşmaları bir farklı… Bizimki Amerika’nın iç kesimlerinden olduğundan konuşmayı falan da pek beceremiyor, görgü kurallarına hakim değil falan filan… Sahne canlandı değil mi gözünüzde? Hah işte o!
    Martin bir kendine (tabii kendi üzerinden işçi sınıfına) bakıyor, bir aileye (burjuvazi) bakıyor. F.ck Of ya diyor bende onlar gibi olmak istiyorum diyor. Benim neyim eksik onlardan diyor. (öyle demiyor tabii ben uyduruyorum.)
    Gecenin sonunda o karıştırdığı kitabı da alıyor gidiyor evine. Başlıyor okumaya ama ne okuma böyle saatlerce. Kütüphaneye gidip kitaplar alıyor: görgü kuralları, temizlik kuralları vs. Ruth ile konuşup kendini geliştirmek istediğini söylüyor. Ruth da Üniversite’de edebiyat okuyor tabii, bilgili, ‘önce konuşmanı düzeltmen gerek’ deyip eline bir Dil Bilgisi kitabı tutuşturuyor. Martin yine müthiş bir azimle başlıyor okumaya… Dilini düzeltiyor, kişisel bakımını yapıyor, görgü kurallarını öğreniyor. Okudukça yeni şeyler keşfetmekten müthiş bir haz alıyor. Ruth Martin Eden’in okula devam etmesi gerektiğini söylüyor. Bizim Martin, Papaz Hatip Ortaokulu terk tabii. Bir ‘Akşam Okulu’na yazılması gerektiğini söylese de Martin “okulda bir sene de öğretecekleri dersleri ben evde bir ayda öğrenirim ki!” diyerek bu öneriyi reddediyor. Çaat! Eğitim sistemine bir tokat! (Haksız da sayılmaz yani!)
    Lafı fazla uzatmayalım: Martin dediği gibide yapıyor. Müthiş bir azim ile (günde 5 saat uyuyup 19 saat çalışıyor) biyoloji, fizik, kimya, matematik, Tanrı ne verdiyse her şeyi öğreniyor. Tek hayali var: Yazar olup ün kazanacak ve sevdiğine kavuşacak.
    Ruth’un ailesi tam bir gaddar! Hatırlayın Yeşilçam filmlerini işte! Anlatmaya gerek yok. Martin ile görüşmesine izin veriyorlar, çünkü kızları hayatı yaşayarak değil kitaplardan okuyarak öğrenmiş biri. Onun Martin sayesinde kadınlığını hissetmesini sağlayıp sonra da Martin’i sepetleme peşindeler. Ruth ise Martin’e sadece yardım etmek dışında bir şey hissetmiyor.
    Martin okudukça gelişiyor, geliştikçe yazma isteği artıyor. Yazdıklarını dergilere satarak hayatını bu yolla kazanma hayalleri ile daktilo kiralıyor başlıyor yazmaya. İşi gücü yok, cebindeki para gün geçtikçe azalıyor, günlerce aç kalıyor, elbisesi rehin bırakıp borç alıyor ama denizlere açılmayı da ısrarla reddediyor. Çünkü yazdıklarını satarak daha çok para kazanacağına emin. Yazdıklarını dergilere yollamaya başlıyor. Bir iki üç sürekli yolluyor. O yolladıkça editörler reddediyor. Elindeki üç kuruşu da posta pullarına vermek zorunda kalan Martin bir iş bulup çalışmak zorunda kalıyor. Bir otelin çamaşırhanesinde çalıştığı zamanların anlatıldığı yer, patronların işçileri üç kuruşa nasıl sömürdüğünün, emeğin karşılığının alınamadığının gözler önüne serilmesi açısından bence kitabın en güzel yerlerinden biriydi.
    Martin iki ay dayandıktan sonra kiralık odasına geri dönüyor ve başlıyor okuyup yazmaya… Spencer ile tanıştıktan sonra fikirleri de değişmeye başlıyor. Felsefeyle olan ilgisi ufkunu açarken bambaşka bir Martin Eden olup çıkıveriyor. Yazdıkları hala reddediliyor tabii.
    Ruth ile aşkının başladığı bölüm de yine kitabın en güzel yerlerinden biriydi. İki genç insanın yakınlaşması sırasında Ruth, bugüne kadar Martin’i sevdiğinin farkında olmadığını anlıyor. Kendi aralarında nişanlanıp evlenme hayalleri kuruyorlar. Ruth’un ailesi bu duruma şaşırsa da seslerini çıkartmıyorlar: çünkü Ruth’un Martin gibi biriyle olamayacağını göreceğine eminler.
    Bu noktadan sonra olaylar Ruth’un Martin’e yazmayı bırakıp bir iş bulması konusunda baskıları ile devam ediyor. Ruth sürekli “Sigortalı bir işe gir, emekliliğin olsun, sosyal güvencen olsun” derken, Martin “olmaz ben yazar olacağım” diye tutturuyor. Olabiliyor mu? Hayır!
    Martin kendisini geliştirdikçe ilk başlarda çok müthiş bilge, entelektüel gördüğü ‘burjuvaların’ aslında ne kadar sığ, dış dünyaya kapalı, basit insanlar olduğunu görünce sarsılıyor. Ruth ile konuşmaları esnasında müstakbel eşinin fikirlerini onaylamıyor, onu yanlış düşünmekle suçluyor. Ruth da Martin’in iyi bir yazar asla olamayacağını, ,iş bulup çalışmazsa evlenmelerinin mümkün olmadığını söyleyip duruyor. Veee kaçınılmaz son! Ayrılık.. Buraya kadar Yeşilçam tadında ilerledik belki ama okurken müthiş keyif alacağınıza eminim. Benim bu zırvalarıma bakıp da kitabı basit görmeyin, basit olan benim anlatımım!
    Tam her şey bitti derken, Martin’in yaşam ışığı sönmüşken, bir posta geliyor. Bir yayınevi Martin’in bir kitabını basmak istediğini söylüyor. Martin kardeşim de ‘tamam’ diyor ‘basın.’ İlk baskı 1500 adet derken ikinci üçüncü bilmem kaçıncı baskı… Avrupa’dan teklifler amaan Martin’in kitabını bizde basalımlar falan.. O güne kadar yazdığı ne varsa farklı yayınevlerine, dergilere, gazetelere satıyor Martin. Bir zamanlar yazılarını sürekli reddeden editörler yalvar yakar oluyorlar. Jack LONDON’un edebiyat dünyasına, editörlere, dergilere yaptığı muhteşem giydirme…
    İnanamayacağı kadar çok paraya ve üne kavuşan Martin Eden bunlardan en ufak bir keyif almıyor. Sevdiği kadın tarafından bırakılmış, kendini geliştirmiş olmasına rağmen atladığı sınıftaki insanların basitliği karşısında hayal kırıklığına uğramış, hiçbir şekilde okumayan ve yazmayan mutsuz bir adama dönüşmüştü Martin Eden. İşçi sınıfından arkadaşları ile birlikte zaman geçirmeye çalışsa da artık onlardan olmadığını fark edip eski arkadaşları ile de irtibatı kesmek zorunda kalıyor.
    Kazandığı paralar ile çevresindeki herkesi ev ve iş yeri sahibi yaptı ama kendisi yalnız ve mutsuzdu. Burjuvazi tarafından sürekli yemeklere davet edilmesi ise onu iğrendirmekten öteye gitmiyordu. Ben açken, yemeğe ihtiyacım varken yanımda olmayanlar, her şeyi yiyebilecek duruma geldiğimde beni yemeğe davet ediyorlar. Oysa ben hala aynı kişiyim, şuan basılan kitaplarımı eskiden yazmıştım ve siz bunlarla o zamanlar dalga geçiyordunuz, şimdi ise övüyorsunuz diyerek haklı isyanını dile getirmek istiyordu ama sustu. Sadece sustu ve olanları izledi.
    E Ruth da boş durur mu? Bir gece geldi Martin’in kaldığı otele. Martin döner koltukta arkası dönük otururken, yavaş yavaş dönüp “bir zamanlar fakir ama…” yok yok öyle demedi. Ruth’a çok beğendiğim şu #83410799 ve bu #83455896 sözleri söyleyerek artık çok geç olduğunu, ona inanmadığı, şimdi ise kendisinin içinde ona karşı hiçbir his olmadığını belirterek Ruth’u reddetti.
    Artık gitme zamanı gelmişti Martin için. Çok parası, ünü, itibarı vardı. İnsanlar ona hayranlık duyuyordu ama Martin’in yaşamaya tahammülü kalmamıştı…
    Neresinden bakarsanız müthiş bir kitaptı. Farklı bir inceleme olsun istedim onun için bu şekilde yazdım. Buraya kadar okumaya dayanabilen çıkar mı bilmiyorum ama bir iki şey daha söyleyip bitireceğim.
    Bildiğiniz üzere Martin Eden romanı Jack LONDON’un hayatından önemli izler taşıyan bir kitap. Kitapta değinmediğim bir nokta var o da şu: Martin ‘bireyci’ ve sosyalizme karşı. Oysa kitabın yazarı LONDON sosyalist bir insan. Kitapta Martin’in arkadaşı Brissenden ısrarla Martin’in sosyalist olması gerektiğini söylüyor, Martin de reddediyor. Martin; yalnızca sosyalizme karşı değil, o bir anarşist gibi her şeye karşıdır. Burjuva sınıfını yerden yere vurur, orta sınıf burjuvazisini, işçi sınıfını, sosyalizmi eleştirir. Bu aslında önemli bir detay, kitabın sonunu anlamak adına, şöyle ki:
    Jack London, Martin Eden için şöyle demiştir: Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyci idi, bense bir sosyalist. İşte bu yüzden ben yaşamaya devam ediyorum, işte bu nedenle Martin Eden öldü.
    Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz.
    Benden bu kadar…
    Hepinize iyi okumalar…
  • Ben Yılmaz Güney olamam, olmak gibi bir düşüncem de yok.
  • Atı vuracağım sahne çekilirken, hayvancığa uyuşturucu iğne yapıldı. At yere yığıldı. (...) Sıra öldürme planının çekimine gelmişti. Silah elimdeydi ve içinde bir tek kurşun vardı. Başçavuş bir kurşundan fazla vermiyordu. Şerif Gören ‘Kamera!' diyecekti ve ben kısa bir süre sonra atın kafasına bir kurşun sıkacaktım. Karların ortasında ben ve yerde yatan atım trajik bir şekilde yerlerimizi almıştık.
    Kamera uzakta hazırlanırken at gözlerini açıp bana yalvarır gibi baktı. Kafasını kaldırmak istedi. Sanki bana doğru gelmek istiyormuş gibime gelmişti. Bu arada Şerif Gören, ‘Kamera!' diye bağırdı.
    Bekledi. Burada tabancamı çekmeli ve kurşunu atın kafasına sıkmalıydım. Ama yapamıyordum işte.
    ‘Ateş etsene! Ateş et!' diye bağırdı Şerif.
    ‘Yapamayacağım Şerif, stop' diye seslendim. Atın başından ayrıldım.
    ‘Ben bu atı öldüremem. Yakın plan başkasının elini çek. Kusura bakma, yapamayacağım.' Yılmaz Güney'in yeğeni araya girdi. ‘Ben yaparım.'Yeğeninin el planı çekildi. Derken bir silah sesi:
    ‘At öldü, gel Tarık' dediler.
    mermi ver, at ölmedi
    Koşarak gittim. Paltomu giydim, daha sonraki planlara geçmek üzere çalışmaya başladık. Kamera hazırlanıyorken at gene kafasını kaldırıp bana baktı. Ayağa kalkmaya yelteniyordu. Ölmemişti. Başçavuşa gittim.
    ‘Mermi ver, at ölmemiş' dedim.
    Başçavuş kendini tiksinti verici bir şekilde naza çekiyordu. Yalvarta yalvarta bir kurşun daha verdi.
    ‘Başçavuşum, ver birkaç tane daha, bak hayvan can çekişiyor' dememe karşın bir tek kurşundan fazlasına razı edememiştim. Yeğen onu da atın kafasına sıktı. Sonra ben tekrar sahne aldım. Tam çekime geçilecekken, hayvan gene gözünü açtı, bakışlarıyla beni arıyordu. Bayılacak gibi olmuştum, çıldıracaktım. Başçavuşun yanına gittim.
    ‘Mermi ver!' dedim. ‘Yok!'
    O anda yakasına yapıştım.
    ‘Senin de, merminin de...' Küfrettim.
    Yöre halkı adamdan yalvara yakara üç mermi daha almıştı. Yeğen kurşunları boşalttı, at bu kez öldü.
    Anne Kafamda Bit Var Kitabı(Tarık Akan)
  • 119 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Şuan büyük bir şaşkınlık içindeyim. Osman Şahin gibi iyi bir yazarla yolum bugüne kadar nasıl kesişmemiş diye. Geçen gün sahafta kitaplara bakarken kendisinin iki kitabına rast geldim(Kırmızı Yel ve Acenta Mirza). Köy Enstitülü, öğretmen bir yazar olduğunu duymuştum. Seveceğimi düşünerek aldım. Bugün kitabı elime bir aldım, bir daha da bırakamdım. İlk öyküden sonra iyice bir araştırayım dedim. Araştırdıkça dibini bulamıyorum hala. Edebi eserlerini geç, Kibar Feyzo, Adak,Züğürt Ağa, Kurbağalar gibi en sevdiğim yerli filmlerin senaryoları bile kendisine aitmiş. Daha ilk kitabı ile beni benden aldı. Diger eserleri için de oldukça meraklandım.

    Osman Şahin Kimdir?

    1940'ta Mersin'in bir Toros köyü olan Arslanköy'de dogar. Kendi deyimiyle 'kıraç tepedeki domates fidanı' gibi olan yoksul bir çiftçi ailesinin 13 çocuğundan biridir. Çocukluğu Toroslarda yoksulluk icinde geçer. İlköğrenimini köyünde bitirir ve ikinci doğumu olarak gördüğü Diyarbakir Dicle Köy Enstitüsü'ne girer.

    Dicle Köy Enstitüsü'nü bitirdikten sonra Siverek'e bağlı, Fırat Nehri kenarındaki, Bucak aşiretine bağlı Kalemli Köyü'nün öğretmenliğine atanır. Henüz 18 yaşındayken, büyük aşiret kavgalarının, silaha tutkun yöre insanının içinde bulur kendini. Fırat taştığında, nehrin kıyısına kustuğu insan ölülerini görür. Bunlarla ilgili hep notlar alır.

    1958'de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi bölümüne girer.1961-67 yılları arasında Malatya Lisesi'nde beden eğitimi öğretmenliği yapar. Öğrenciliği de dahil hayatının on dört yılının geçtiği Doğu ve Güneydoğu'da özellikle, Malatya, Elazığ, Tunceli, Maraş yöresinde 33 köy hakkında çok geniş folklor araştırmaları yapar, 33 defter not alır.

    1970 TRT ödülleri köy kökenli ve Köy Enstitüsü çıkışlı iki sanatçı çıkarır ortaya. Bunlardan biri Ümit Kaftancıoğlu, diğeriyse Osman Şahin'dir. 1970'te yayımlanan Kırmızı Yel, Şahin'in ilk kitabıdır ve TRT Öykü Ödülü'nü alarak geniş ilgi bulur. Daha sonra Türk sinemasının unutulmaz filmleri olacak Kibar Feyzo, Adak ve Fırat'ın Cinleri bu kitabında yer alır.Şahin'e Türk sinemasinda eserleri en çok filme çekilen yazarlardan biri olma unvanını getirecek yolun başıdır bu aynı zamanda.


    1980'li ve 90'lı yıllar Osman Şahin'in yazarlığının en verimli zamanları olur. 1980'li yıllarda dört kitap yazar. Bunlardan Ağız İçinde Dil ile 1980'de Nevzat Üstün Öykü Ödülü'nü alır. 1990'lar Osman Şahin adının hem Türk sinemasinda hem de edebiyatında adının yurt dışında da sıkça bahsedilmeye başlandığı yıllar olur.

    Son Yörük adlı hikayesi 1992 yılında İsveç'te Stockholm'de düzenlenen Enternasyonel Hümanizma Derneği'nin açtığı yarışmada ikinci olur. Aynı yıl Selam Ateşleri kitabıyla Ömer Seyfettin Öykü Ödülü'nü, 1994'te de Sait Faik Öykü Ödülü'nü alır. 1998'de Mahşer ile Yunus Nadi Ödülü'ne layık görülür. Öyküleri Polonya, Macar, Alman, Fransız, İsveç dillerine çevrilir.

    1990'ların sonuna doğru Şahin'in sinemaya uyarlanan ve çoğunu kendisinin senaryolaştırdığı 22 öyküsü vardır artık.1997'de IX. Ankara Uluslararasi Film Festivali'nde sinemaya yaptığı katkılardan ötürü, Aziz Nesin Emek Ödülü ile, 1999 yılında, 36. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde Yaşam Boyu Altın Portakal Onur Ödülü ile onurlandırılır. 2003 yılında kendi çocukluğunu anlattığı Ölüm Oyunları ile Yunus Nadi Ödülü'nü alarak, bu ödüle iki kez layık görülen tek yazar olarak Türk Edebiyat tarihinde bir ilki gerçekleştirir.

    KIRMIZI YEL:

    Ben edebiyatın her türüne hayranım, edebiyat okudum bu yüzden. Bireysel konuları da severim, toplumsal konuları da. Ama kimi kitapları okurken tam kalbimde değil de göğsümün ortalarında bir yerde bir sızı duyarım. Kırmızı Yel, kitabın ilk öyküsü. İlk sayfalarda bahsettiğim sızı yine geldi.

    Fırat Havzasında geçen bir köy öyküsü. Kıtlık, açlık,sıcak... Doğanın ve cehaletin insanları tekrar tekrar yenişi... Yörenin deyişleriyle aktarılmış, öyküyü sanki Osman Şahin değil de ömründe hiç kitap görmemiş Resul'un kendisi yazmış.

    Okurken bir yandan da diyorum ki bu öykü Yılmaz Güney'in Adak filmine ne kadar benziyor. Resul'un yüzüne hemen Tarık Akan'ın yüzünü oturtuyorum. İzleyenler bilir, bu fimde yüzünün her bir çizgisiyle oynayan bir Tarık Akan vardır. İlk alıntımın altına da bu notu düştüm.

    #82898549

    Öykü bittikten sonra araştırayım iyice , bu öyküler ses getirmiş olmalı,dedim. Sonra gördüm ki Adak filmi bu öyküden uyarlanmış.

    Diğer öyküler de Kırmızı yel kadar çarpıcı çünkü çok gerçek. Hasat verimli oldu diye çocuğunu kurban eden mi, Su cinleri musallat oldu diye karısını Fırat'a atan mı, açlıktan kan içen çocuklar mı?

    İnsanın inanası gelmiyor değil mi? Hele köyde yaşamamış, köyle pek ilginiz yoksa belki çok fantastik geliyor.


    Sorun ne? Yoksulluk. Sebep: Topraklar verimsiz, nüfus bilinçsiz çoğalıyor.

    Çözüm ne olmalı: Toprak nasıl verimli hale getirilir, nüfus nasıl kontrol edilir.



    Onların çözümü: Şeyhe soralım, ağaya soralım.

    Bir insan çıldırsa yine " Şeyhe soralım, ağaya danışalım"

    Ağa desin" sana karı mı yok" hoca desin " Su cini tutmuş Fırat'a atmazsak hepimize musallat olur". Ve bir yılda iki kere doğuran loğusa Yağda Fırat'ın suyuna karışır.

    Kitap nerede, doktor nerede,bilgi nerede, çare nerede? Dibi bulunmaz.


    Edebilik Konusu: Gerçekleri yazma öne geçtiği için, kaygı gidince kendiliğinden bir tarz oluşmuş bana göre. Yalınlığın büyüsü. Gerçeğin kendi zaten puslu çünkü. Ayrıca öykülerde insanı yenen bir doğa da var. Fırat'ın kendisi, verimsiz ,kuru tarlalar vs . iyi bir atmosfer yaratıyor.

    Yazar, bölgede (Fırat Havzası) öğretmenlik yaparken gözlem yapmış, notlar almış. Eserlerindeki yetkinliğin bir sebebi de bu sanırım.

    Öykülere hakim duygu ise çaresizlik. Taşlı bulguru yerken de, ağadan dayak yerken de, hükümeti ararken de hep çaresizlik. Hepsi kötü son ile bitiyor. Fakir Baykurt'un, Yaşar Kemal'in umudu sezdiren gerçekçiliklerini de aramadım değil.

    Bir de tüm öyküleri okurken kulağımda hep şu müzik vardı:
    https://m.youtube.com/watch?v=BgQzbScAHOI