• Zaten çağdaş hayatın üretim-tüketim kültürü içinde insanın aşk'ı -ışk'ı değil- ermek için değil, büyük oranda ya eğlenmek ya da evlenmek içindir.
  • Bir şeye sahip olmayanın kendi de yok: Kimin arabası yoksa, kimin marka ayakkabısı yoksa, ithal parfümü yoksa aslında varmış gibi yapıyor. İthal ekonomisi bir sahtekarlık kültürü: Bu ahmaklık krallığında hepimiz pazarın çalkantılı sularını yarıp geçen tüketim kruvazörüne binmek zorundayız. Yolcuların büyük çoğunluğu deniz kazasına mahkum, ama dış borç yolculuk edebilenlerin masraflarını herkesin hesabından ödüyor. Borçlar azınlık tüketicinin yeni faydasız şeyler istiflemesine izin veriyor ve televizyon herkesin gözü önünde dünyanın kuzeyinin dünyanın güneyi için sürekli tasarlayıp başarıyla piyasaya sürdüğü yapay talepleri gerçek ihtiyaca dönüştürme görevi üstleniyor.
    Eduardo Galeano
    Sayfa 34 - Sel Yayıncılık
  • Yerli üretimin ithalata göre daha pahalı olduğu gerekçesiyle ithalata bağımlı hale gelen Türkiye’de yayıncılık sektörü çok zor günler geçiriyor. Yayınevi, dergi ve gazeteler kâğıt fiyatlarının dövizdeki ani artış nedeniyle kapanma tehlikesi ile karşı karşıyalar. Bu durumun orta vadede kültürel tüketim alışkanlıklarına da etki etmesi son derece olası. 8 Eylül Dünya Okuma Günü vesilesiyle Türkiye’de ve Avrupa’da okuma alışkınlığı ile ilgili yapılan çalışmaları inceledik.

    Yılda Ortalama 7,2 Kitap Okunuyor
    Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2011 yılında hazırlattığı Türkiye Okuma Kültürü Haritası çalışması Türkiye’de okuma alışkanlıkları ile ilgili ilgi çekici bilgiler içeriyor. 6.200 kişi ile yapılan anket çalışması Türkiye’de kişi başına yıllık 7,2 kitap okunduğunu ortaya koyuyor. Genel ortalamanın yanı sıra kendisini düzenli kitap okuyucusu olarak tanımlayanların yıllık ortalama okuduğu kitap sayısı ise 14,5. Çalışmaya göre İller düzeyinde yılda ortalama 12’nin üzerinde bir sayıyla en çok kitap okunan iller Erzincan ve Erzurum olurken, en az kitap okunan iki il ise Şanlıurfa ve Diyarbakır olmuş.

    Günde 7 Dakikamızı Kitap Okumaya Ayırıyoruz

    Dünya genelinde kitap, gazete, dergi gibi yazılı materyallere olan ilgilinin azaldığı savını destekleyen veriler de var. Örneğin Eurostat verileri kitap ve diğer yayınlara yapılan masrafların hanehalkı içerisindeki payının 1995’te %1,8’den 2016 itibariyle %1,1’e gerilediğini gösteriyor. Avrupa genelinde 15 ülkeyi kapsayan anket çalışması kitap okumaya ayrılan sürenin günde ortalama 2 ila 13 dakika arasında değiştiğini gösteriyor. Bu konuda günde ortalama 13 dakika ile Estonya ilk sırada yer alırken, Fransa’da bu süre 2 dakikaya kadar inmiş. Türkiye’de ise kitap okumaya ayrılan süre ortalama 7 dakika.

    Nüfusun %10,1’, Düzenli Kitap Okuma Alışkanlığına Sahip
    Aynı anket çalışması kitap okuma alışkanlığına sahip olan nüfus oranını da inceliyor. Çalışmaya göre kitap okumayı günlük temel aktiviteleri arasında sayanların oranı Norveç’de %18,3, Finlandiya’da %16,8 ve Polonya’da ise %16,4. Fransa bu alanda da Avrupa ülkeleri arasında en düşük ortalamaya sahip (%2,6). Fransa’yı %6,2’lik kitap okuma alışkanlığıyla Romanya takip ederken Türkiye’de düzenli kitap okuyanların oranı %10,1.

    https://www.dogrulukpayi.com/...sco-dunya-okuma-gunu
  • Frankfurt Okulu düşünürlerinden Adorno ve Horkheimer, kitle kültürünün bu giderek güçlenen egemenliğini “kültür endüstrisi” kavramıyla açıklamaya yönelirler. Kitle kültürü ortamı, bu yönüyle günümüzün tüketim toplumu ve buna bağlı olarak beliren tüketim kültürü olgularıyla da tam bir örtüşme göstermektedir.
  • Russell'ın eserini okurken oldukça keyifli saatler geçirdim; öyle ki aynı döneme ait başka hiçbir bilimsel yazar için bunu söyleyemem, tabii ki Thorstein Veblen hariç. -Albert Einsteın-

    Thorstein Bunde Veblen, değeri bilinmeyen en önemli sosyal bilimcilerinden biridir. Ancak iktisat öğretilerinde çoğunlukla ortodoks iktisat eğitimi ağır bastığı için, Veblen gibi sosyal bilimciler görmezden geliniyor. O her şeyden önce, neo-klasik iktisadın otoritesine sert bir tokat atmıştır. Marx kadar tanınmasa da kapitalizmin en ateşli eleştirmenlerinden biridir.

    Şimdi "Aylak Sınıfın Teorisi"ni incelemeye geçebilirim. Öncelikle Türkçe söyleyen kişi, aşırı şekilde okumayı 'zorlaştıcı' bir çeviri yapmış. Günümüzde yalın karşılıkları olmasına rağmen bir çok kelimeyi eski dilde kullanmış.

    Kitap tarihsel bir yaklaşımla başlıyor. Tarih öncesi avcı-toplayıcı toplumların yaşamından, yazarın kendi çağına kadar yorumladığı bir tarih. Toplumlar "Yabanıl" ve "Barbar" olarak ikiye ayrılıyor. İlkel (primitive) toplumlarda herhangi bir sınıf ayrımı olmamakla beraber barışçıl karaktere sahiplerdir. En önemlisi de bireysel mülkiyetin baskın güç olmadığı bir topluluktur. Diğer taraftan Barbar (barbarian) toplumlar, ilkel toplumların neredeyse tam tersi bir yaşam standardına sahiptir. Ekonomik sınıflandırmalarla beraber "yıkıcı (predatory)" bir yaşam tarzı hakimdir. En önemlisi de bu dönemde bireysel mülkiyet baskın hale gelmiştir.

    Peki yabanıl toplum yapısından barbar toplum yapısına geçiş için neler gereklidir?
    1) Yıkıcı bir yaşam tarzı (avcılık, savaş)
    2) Yeterli derecede üretim fazlası (material surplus)
    Bu ikisi toplum yapısının değişiminin nüvelerini taşır.

    "Aylak Sınıf" demekle ne kastediliyor?
    İlkel toplumlarda komünal bir yapılanma olduğu için üretim araçları ortak kullanılıyordu. Bireysel mülkiyet yoktu. Bu yüzden herkes üretime dahil olurdu ve üretilenler paylaşılırdı. Ancak barbar toplum yapısına geçmekle birlikte "aylak sınıf" dediğimiz ya da Marxist söylemde burjuva dediğimiz bir sınıf peyda olmuştur. Bu sınıfın oluşumunun temelinde bireysel mülkiyet yatar.
    Veblen ise şöyle tanımlıyor "aylak sınıf"ı; non-productive consumption of time (Zamanın üretken olmayan tüketimi)

    Veblen bu dönemin sınıflarını ikiye ayırır; Aylak Sınıf ve İşçi Sınıfı
    İşçi sınıfı salt olarak üretken işlerle uğraşır ve somut ürün ortaya koyan işlerle meşgul olur. Yani daha çok endüstriyel meşguliyetlerle ilgilenirler (aslen zorundadırlar). Aylak sınıf ise mülkiyete sahip sınıftır, onlar onurlu addedilen işlerler meşguldürler. Onlara göre endüstriyel meşgaleler onursuz işlerdir. Aylak sınıf için varlıklı olmak yeterli değildir. Bunun teşhiri önemlidir. Peki bunun teşhiri nasıl olur? İşte burada Veblen'in meşhur kavramları "gösterişçi israf (conspicuous waste)" ve "gösterişçi aylaklık (conspicuous leisure)" karşımıza çıkıyor. Bu kavramlar "maddi öykünme (pecuniary emulation)" yoluyla kullanılarak aylak sınıfın zenginliğini kanıtlarlar.

    Aylak bir yaşamın kanıtları nelerdir?
    -Köleler
    -Uşaklar
    -İsraf edilen zaman
    -Değerinin üstünde pahalı giysiler
    -Endüstriyel meşguliyetlerden kaçınmak ...

    Aylak beyefendinin eşi onun zenginliğinin kanıtı olarak önemli bir pozisyondadır. Kadınların çalışmaması gerektiğine dair geleneksel dogmada sanırım bu dönemlerden kalmış olmalıdır. Çünkü kadının görevi, eşinin varlığı ve lüksünün kanıtı olarak görülüyordu. Aylak beyefendinin eşinin çalışmadığına dair her türlü şey bir kanıttır. Kadınların yüksek topuklu ayakkabı giymesi, sağlığa zararlı korseler kullanmaları, aşırı makyaj yapmaları, hem zamanın hem de malların israfı niteliğinde aşırı harcamaları, evin hanımının alemeti farikasıydı diyebiliriz. Neden topuklu ayakkabı ya da korse diye soranınız olabilir. Bunun cevabı, bu ürünleri kullanırken hiçbir şekilde üretken bir iş yapılamayacağına dair kanıt olmasında yatar. Yürümenin bile zor olduğu bir ürünle faydalı bir iş yapmak oldukça zor olsa gerek.

    Gösterişçi tüketim (conspicuois consumption) nedir?
    Kısaca tanımlayacak olursak, parayı israf edebilme yeteneğidir. Bu yetenek ne kadar fazlaysa, soyluluğunuz ve onurunuz o kadar yüksek olur. Örnek verelim; el yapımı bir kaşıkla makine yapımı bir kaşığı karşılaştıralım. Makine yapımı kaşığın standart olduğu ve el yapımı kaşıktan daha kusursuz olduğu ortada olmasına rağmen, el yapımı kaşık onun değerinden kat be kat fazladır. Neden el yapımı kaşık tercih ediliyor? Gösterişçi tüketim bunun neresinde yatıyor? El yapımı kaşık içerisinde cisimleşmiş halde işçinin harcamış olduğu değeri taşıyor. Zaman ve emek harcanması gerekli o halde el yapımı kaşık için. Ancak makine yapımı bir ürün çok daha hızlı bir süreçte tamamlanıyor ve zaman israfı neredeyse yok gibidir. İşte aylak sınıfın el yapımı kaşığa daha fazla ödemesini sağlayan şey, bu israf edilmiş emek ve zamanın teşhirini yapabilme lüksüdür. Bugün modern toplumda gördüğümüz gösterişçi tüketimin işaretlerini burada görebiliriz.

    İlk özel mülkiyet nasıl ortaya çıktı?
    Bunu Veblen'den bir pasajla ortaya koymak istiyorum.
    "Kadın mülkiyet, düşük barbar kültürü aşamasında, görünen o ki, kadın esirlerin zaptıyla başlar. Kadınların zaptının ve kadın esirlere el koymanın kadınların zafer hatırası olarak kullanışlı görünmeleridir. Düşmandan gasp ettikleri kadınlara zafer hatırası olarak el koyma pratiği, erkeğin lider olduğu hane ile sonuçlanan mülkiyet evliliğini ortaya çıkarmıştır. Bunu, kadınların yanı sıra diğer esir ve aşağı derecedeki kişilerin de köle olması, yani köleliğin genişlemesi ve mülkiyet evliliğinin, düşmandan gasp ettikleri kadınların dışındaki kadınları da içerecek biçimde genişlemesi izlemiştir. Dolayısıyla yağmacı yaşam koşullarında, öykünme, bir yandan evlilik biçiminin zora dayalı bir hale gelmesine ve öte yandan ise mülkiyetin alışkanlık haline gelmesine yol açmıştır. Bu iki durumda yağmacı cemaatlerde geçerli olan üstünlük temayülüne hizmet eder. Mülkiyet kavramı, kadının mülk haline getirilmesine istinaden, kadınların endüstri ürünlerini de kapsayacak biçimde genişlemiş ve böylece insanların yanı sıra şeyler de mülk haline getirilmiştir."

    Şimdi gelelim Marx ve Veblen'in farkına. Marx'la ne farkı var diye sorulabilir sonuçta ikisi de toplumdaki sınıfları ortaya çıkarıyor. Ancak şu küçük farkla, Marx'a göre bu sınıflar arasında bir sınıf mücadelesi vardır. İşçi sınıfının devrimiyle kapitalizmin yerini sosyalizm alacak. Veblen buna karşı çıkar çünkü ona göre, işçi sınıfı üst sınıfa öykünüyor ve sınıf atlamak istiyor. Bu hayranlık ve onlar gibi olma isteği Marx'taki mücadeleye karşı öne sürülmüş olmalıdır. Ayrıca Veblen, Marx'ın teolojik fikirleri olduğunu düşünür. Çünkü kapitalizmin yıkılıp yerini sosyalizmin alacağına dair bir öngörü teolojiktir ve evrimsel değildir. Evrimsel süreçte geleceğe dair öngörüde bulunulamaz çünkü bu bir sonun olduğu olgusunu ortaya çıkarır.

    Veblen'in klasik ekonomiye attığı tokat ise şu eleştirelerde kendini ortaya koyar.
    Klasik iktisat;
    -Hedonistiktir
    -Darwin öncesidir (bilimsel değildir)
    -Teolojiktir
    -Çok fazla ceteris paribus (sabit) vardır
    -Homoeconomicus düşüncesi yanlıştır (insanlar her zaman rasyonel karar vermezler).
    -Sosyoloji, tarih, felsefe gibi alanlardan faydalanmıyorlar

    Bana kalırsa Veblen'in geleneksel iktisada eleştirileri tamamen haklıdır. Hatta Keynes'in "Genel Teori" kitabında söz ettiği hayvansal güdüler bile neo-klasikler tarafından göz ardı edilmiştir. İnsan gibi bir canlıyı salt ekonomik insan olarak görmek üretilen teorilerin eksik kalmasına neden olur. Neyse ki günümüzde davranışsal iktisat adında bir alan kendini gösterdi. Bu konularda çalışmalar yapıyorlar. Üniversiteler de verilen iktisat eğitimi tamamen ortodoks geleneğe aittir. Marx ve Veblen gibi iktisatçılar gözardı edilmektedir. Çünkü onları yaptıkları toplumdaki kapitalistlerin çıkarlarını baltalamaktır. Bu da en başta devlet tarafından kabul edilemez bir şeydir.
  • Günümüz dünyasında tüketim kültürü adında bir kavram oluştu ki tam olarak kültür mü yoksa kültürsüzlük mü henüz tam belli değil. Sosyal medyanın ve reklamların da etkisiyle artık insanın ihtiyacı! hiç bitmediği gibi her şeyin pahalandığı şu dönemde alım gücü ya da arz-talep sürekli artıyor. Eğer bir şey ihtiyaç olarak görülüyorsa senelerimizi ipotek altına alıyor yüklü krediler ile illaki o ihtiyacı karşılıyoruz.
    Kafe kültürünün yani hizmet sektörünün giderek yaygınlaştığı zamanımızda israf edilen ve anlamsızca tüketilen en önemli şey "zaman" bana göre. Zira insan ne ile kendine ömür satın alabilir ki?
    Evlerin başköşelerine konmuş TV ler bir yandan düşünme yeteneğimizi elimizden alırken kopyala yapıştır bireylere dönüştürüyor. Bildiğimiz bilmediğimiz her konuyu hunharca eleştirirken kendimize tek laf etmiyoruz.
    Önce zamanı daha sonra ise insanlığımızı umudumuzu, sevgimizi sabrımızı iyi olan güzel olan ne varsa tüketiyoruz.
    En trajik kısmı ise tükenip gidiyoruz ama bu durum kimsenin umurunda değil.
  • ELEKTRONİK CIHAZLARIMIZ NEDEN ÇABUK BOZULUR . DÜNYANIN SÜREKLİ YANAN LAMBASI 117 YILDIR NASIL YANAR. ......OKUMAYA DEVAM EDİN.

    Ütüsünden televizyonuna, buzdolabından tost makinesine neredeyse bütün “dayanıklı” tüketim mallarının, sanki özellikle o günü bekliyormuşçasına, garanti süresi dolduktan birkaç hafta içinde bozulduğunu fark etmişsinizdir. Ya da cep telefonu ve yazıcı gibi elektronik aletlerin giderek daha fazla hassaslaştığını…

    Teknoloji ilerliyor ama her nasılsa ürünlerin ömürleri kısalıyor ve kaliteleri düşüyor. Vaktiyle ömürlük diye alınan şeyler günümüzde birkaç yıl ancak dayanıyor. Yatak odası çekmeceleri elektronik çöplüğe dönmüş durumda. Bunun tesadüf eseri ya da mecburiyetten böyle olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Çünkü bu tezgâhın ardında “planlı eskitme” denen üretim politikası var.Phoebus kartelinin rolü
    Planlı eskitme ilk kez General Motors CEO’su Alfred Sloan Jr. tarafından, 1920’li yıllarda artık doygunluğa ulaşan Amerikan otomobil sektörü için düşünülmeye başlandı.

    Çünkü kâr odaklı bir sistemi sürdürmek için şirketlerin her yıl artan miktarda mal ve hizmet satması gerekir. Fakat bir kere alan bir daha almazsa, sistem zamanla doygunluğa ulaşır ve dönemlik satışlar azalmaya başlar.

    Mesela Edison’un ilk ticari ampulünün ömrü ortalama 1500 saat kadardı. 1920’lere gelindiğinde, ilerleyen teknoloji sayesinde, ampullerin ömrü 2500 saate kadar çıkartılır. Fakat durumu farkeden Osram, General Electric, General Electric Overseas Group, Phillips, Tungsram, AEI ve La Compaigne des Lampes’den oluşan dünyanın en büyük yedi ampul üreticisi 1924 senesinde yaptıkları bir toplantıyla Phoebus kartelini kurup ampullerin ömürlerini, kasıtlı olarak, 2500 saatten 1000 saate düşürme konusunda anlaşır. Buna göre hiçbir şirket 1000 saatten daha uzun ömürlü ampul üretmemeli ve o yönde reklam yapmamalıdır.Hatta, bağlayıcı olması için, bu anlaşmaya uymayanlara ceza kesilir. Bunun üzerine şirket mühendislerinden oluşan bir araştırma timi kısa ömürlü ve dayanıksız ampuller üretmek için testler yapmaya başlar. Zamanla 1000 saat küresel bir standart haline gelir.

    Yıllar içinde daha kaliteli, hatta birinin ömrü 100.000 (yüz bin) saat olan, ampul patentleri alınsa da bunların hiçbiri yedi büyük firmanın tekelini kırıp piyasaya sürül(e)mez.
    Özellikle bozulsun diye üretim yapmak
    İlk kez 1940’lı yıllarda satışa sürülen naylon çorapların tanıtımında arkadaki arabayı öndekine naylon çorapla bağlayıp çekerler. Çorapta tek bir kaçık dahi olmaz. Tabii Amerika’daki bütün kadınlar bu çorabı aldıktan sonra satışlar durma noktasına gelir. Çünkü bir kere alanın bir daha almasına gerek kalmaz.

    DuPont şirketi, çözüm olarak, kimya mühendislerine daha dayanıksız çoraplar üretmesi için talimat verir. Böylece giyerken tırnağınız değse kaçan çoraplar üretilmeye başlanır ki birkaç ayda bir gidip yenisini almak zorunda kalasınız.Yazıcı firmaları esas parayı yazıcıdan değil mürekkepten kazandığından yazıcılar genelde çok pahalı olmaz. Ancak HP, Canon ve Epson gibi yazıcı şirketleri, daha fazla kartuş satmak için, yazıcılarının içine baskıların renginin solmasını programlayan bir çip yerleştirir (bkz. The Lightbulb Conspiracy belgeseli). Aynı çip sayesinde daha önce belirlenen bir baskı adedine ulaşıldığındaysa yazıcı kendini kilitlemektedir. Böylece kartuşta hala yeteri kadar mürekkep olmasına rağmen kartuşu değiştirmeniz, 8-10 kartuştan sonra da komple yazıcıyı değiştirmeniz gerekir. Bu artık planlı eskitme falan da değil, direkt düzenbazlık.

    Metrobüste dikkat etmişsinizdir, insanların elindeki çoğu telefonun ekranı çatlak. Alır almaz kutusunu açarken düşürüp kıranlar bile var. Yani şuradan beş tane mühendis çevirip ilk düştüğünde kırılacak, her güncellemede yeni sorunlar çıkaracak, şarjı hemen bitecek, bataryası değiştirilemeyecek, tamir edilmesi engellenecek bir telefon tasarlatsak ortaya iPhone çıkardı. Özellikle, dayansın diye değil, bozulsun diye tasarlanmış bir ürün resmen.

    Bu gibi düzenbazlıkların incelikleri üniversitelerin MBA programlarında “Strategic Management Techniques” falan gibi janjanlı başlıklarla ders diye anlatılır. Tezgâhı kapitalistler ve yöneticiler kurar; uygulamasını da mühendisler yapar.Tüketim kültürü ve algısal eskitme
    Planlı eskitme işin bir boyutu. Diğer boyutuysa “algısal eskitme.” Kimi zaman kullandığınız ürün materyal olarak eskimemiş ya da bozulmamış olmasına rağmen gidip yenisini alırsınız. Çünkü yeni model daha havalı ve daha gösterişlidir. Bugün birçok insan cep telefonunu, dizüstü bilgisayarını, tabletini sırf yeni çıkan modeli almış olmak için değiştirir.

    Bugün elinde bir telefonla görünen bazı insanlar refleks gösterip “öteki telefonu tamire verdim de” gibilerinden bir açıklama yapma gereği duyuyor. Çünkü herkesin son model telefon kullanarak sosyoekonomik statüsünü sergilediği bir ortamda eski bir telefon kullanmanın mutlaka makul bir mazereti olmalı!

    Moda sektörü zaten tamamen algısal eskitme üzerine kurulu. Her sezon başka renkler, başka tasarımlar “moda” oluyor. Geçen yaz giydiğiniz kıyafetler, eğer çamaşır makinesinden hâlâ sağlam çıkmayı başarabildilerse, demode ilan ediliyor.

    Pek çok bilgisayar oyunu da genelde algısal eskitmeyle yeniden satılır. PES 2016’dan 2018’e oyunun özünü etkileyen pek bir yenilik olmazken genelde en önemli değişiklik takım kadroları olur. Kimse eski kadrolarla oynamak istemediğinden millet her sene yeni oyuna yüzer lira bayılıp KONAMİ ‘yi zengin etmeye devam eder.

    Halbuki her sezon beş liraya resmi bir transfer güncellemesi satılsa…

    Eski İstanbul’da şemsiye tamircileri vardı. Evladiyelik şemsiyeler arıza yaptığında hemen gidip yenisi alınmaz, tamir ettirilirdi. Şimdiyse her yağmur yağdığında çöpler kırılmış şemsiyelerden geçilmiyor.

    Bugün bir sürü ürünün tamir edilmesi kasten engelleniyor (bkz Apple ürünleri). Bazılarını tamir ettirmek yenisini almaktan pahalıya geliyor. Kimi ürünlerin yedek parçasını bulmak başlı başına bir dert.

    Hatta resmi yetkili servisler bile arızalı ürünü tamir etmek yerine size yenisini almanızı tavsiye ediyor. Sistem bunun üzerine kurulu.

    Şimdi bir de bu sistemin yarattığı atık tepelerini, bu tezgâhı sürdürmek için yapılan reklam ve pazarlama harcamalarını, bu kadar üretimi yapmak için kullanılan enerjiyi, doğaya verilen zararları, kirletilen havayı, kesilen ağaçları, boşuna harcanan onca emeği düşünün…“Sadece büyümüş olmak için büyümek kanser hücresinin ideolojisidir” der Edward Abbey. Kapitalizm tam da bu ideolojiyle dünyayı ve üzerinde yaşayan insanları planlı bir şekilde eskitmeye devam ediyor.
    PLANLI ESKİTMEYE MARUZ KALMAYAN BİR ŞEYLER VARMI ?

    EVET VAR: Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde bağlı Livermore kentinde bulunan 6 numaralı itfaiye istasyonundaki bir ampul, tamı tamına 117 yıldır yanıyor.