• 68 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atamızın ne badirelerle savaşı kazandığını ,bunu fotograflarla,belgelerle,haritalarla destekleyerek anlatan 65 sayfalık ansiklopedik bir eser.
    Bir yandan okuyorsunuz bir yandan yanında ek olarak verilmiş bir çok haritayı inceleliyorsunuz.
    Ne kadar zor bir savaşmış.. Ne kadar çok kan akıtmışız !
    Yaşlısı,genci,çocuğu korkmadan yılmadan vatan sağolsun can vermeye hazırız diye hiç pes etmemişler.Ingilizler,Anzaklar gibi kaçan olmamışlar.650 kişilik bir tümende 15 yaşında bir çocuk olup karşınızdaki 8000 kişiyi görseydiniz siz ne yapardınız?Biz belki arkasına saklancağımız birini arardık kimbilir ? Ya onlar ? Şehadet şerbetini içmeye hazır ufak bünyeli koca yürekler , hiç korkmamışlar !
    Dizanteri hastalığının İngiliz,Anzak, Fransız askerlere musallat oluşu , haftada savaşmadan 1500 askerin tahliyesi, ölümü.Sonra savaş esnasında bizden daha iyi savaş tesisatlarına sahip olan ingilizle çatışırken atılan mermilerin kuru dalları,otları yakıp onları duman içerisinde bırakması ,yayılan dumanın onların görüş alanlarını kapatması askerimizin onların üzerine atağa geçmesi... Bazen Allah yardım etti deriz ya aynen bu olanlar rabbimin bize bir yardımı gerçekten.Fillere karşı ebabil kuşları bir savaşa yardım etmişti, burda da sinekler Türk askerinin yardımcısı olmuş.
    Çanakkale savaşını kazanan Türk eri diğer cephelere gönderilmiş.Kardeşi,komşusu,çocuğu ,babası,akrabası ölmüş Çanakkale topraklarında ama o yollara düşmüş vatan için .
    Hey kurban olduğum rabbim gül bizim de yüzümüze! Yüzyıllardır ne kadar çok kan döktük hâlâ da şehit kanıyla suluyoruz topraklarımızı ! Daha çok yazılacak cümlem var ama ...
    İçerisinde Çanakkale Savaşına dair 15 adet belge var. Özenli bir zarfın içinde çerçeve içerisine alabileceğiniz nitelikte.Bir kaçı :
    -Seferberlik Afişi
    -Teğmen Kemalin notu ( Teğmen Ahmet Kemal'in 14/15 Mayıs 1915te topu korumak için Mehmet Şefik'ten çuval istediği notu)
    -Anzak cephesindeki günlük hayatı anlatan bir mektup
    -Sigara paketi
    -Tasvir-i Efkar gazetesi...vb
    Evinizde olması gereken, çocuklarınıza fotograflarla belgelerle Çanakkale Destanı'nı anlatabileceğiniz donanımlı enfes, akıcı bir eser.


    Edit : Haritaları inceleyerek , yorumlaya yorumlaya okuduğumdan 4 günümü aldı.
  • 383 syf.
    ·5 günde·10/10
    "Emmim dediydi ki; Çukurova toprakları bereketlidir!"
    İflahsızın Yusuf bu sözü,
    arkadaşları Köse Hasan ve Pehlivan Ali'ye söyleyip,
    onları da ardına katıp Çukurova'nın yolunu tutmuştu...
    .
    BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE - ORHAN KEMAL >
    Orta Anadolu köylerinden birinde yaşayan bu üç yiğitin
    ekmek parası uğruna düştüğü Çukurova yollarını
    ve yaşadıklarını konu edinir kitap.
    .
    Her Orhan Kemal kitabında olduğu gibi,
    yine yazarın kalemine duyduğum hayranlık katlanarak devam etti.
    .
    1940 yılında Bursa Cezaevi'nde Nâzım Hikmet'le
    kaldığı yıllarda Nâzım,
    Orhan Kemal'i şiirden nesire yönlendirmişti.
    Ne de güzel birşey yapmış, ahh...
    .
    Orhan Kemal,
    Yaşar Kemal,
    Kemal Tahir ve
    Necati Cumalı ile lise yıllarımda
    tanışmıştım.
    Siyasi düşünceleri şekillenmeye başlayan her genci
    etkilemesi muhtemel yazarlardır bu isimler.
    Şüphesiz bende de aynı yöne bir etki yaratmışlardı.
    Anadolu...
    Çukurova...
    Patron zulmünden etkilenen işçiler...
    Açlıkla mücadele eden köylüler...
    İşledikleri bu konularla Proleteryanın gücünü
    Türk edebiyatına duyuran isimlerdir bu yazarlar.
    Çocuk yaşlarda boğazım düğümlenerek okurdum
    işçilerin bir parça ekmek mücadelesini,
    bu uğurda geri bıraktıkları ailelerinin yaşadıkları zorlukları.
    Yaşınız kaç olursa olsun,
    insan olan yerleriniz hala sağlamsa,
    yine aynı şeyleri hissediyor ve yaşıyorsunuz.
    .
    Köse Hasan'ın, çırçır makinesinin başında
    soğuktan kaptığı sıtmadan dolayı ölmesi,
    Pehlivan Ali'nin, patozun başında
    yorgunluktan kendini kaybedip
    makinaya bacağını kaptırarak ölmesi
    kalbimi yine aynı etki ile sızlatmaya yetti
    ve burjuvaya olan öfkemi diri tuttu.
    .
    Öyle ki yer yer kitapta anlatılan hikayenin içinde olmak
    ve işçilere seslenmek istedim.
    Sİzlere verilen kurtlu ekmeği,
    taşlı pilavı yemek zorunda değilsiniz!
    Siz olmadan iş yürüyemez, patronlar size muhtaç!
    "Dünyanın bütün işçileri birleşin!" diyen Marx'ı hatırlayın,
    gücünüzün farkına varın, insanca yaşam için örgütlenin!
    .
    #BereketliTopraklarÜzerinde #OrhanKemal #110119
  • Atsız okurum' vayy ırkçıı' derler.
    Sabahattin Ali okurum; vayy komünist demiyorlar 😂😂. neden Atatürk, Atsız, Türk Irkı sizi bu kadar korkutuyor?
    Ben bir Türk genci olarak her görüşteki eseri okurum, bilgi edinirim. Irkımı da seviyorum. Ne Mutlu Türküm diyene.
  • Sibirya soğuktur şimdi.

    Demiştik size, bir ay Hakkari'deyiz diğer ay Rusya'dayız. Ayda 1 kitap okuyarak bile bizimle birlikte dünyayı gezebileceğinizi söylemiştik.

    Siyasal içerikli ve din karşıtı şiirleriyle o zamanın çarı olan I. Aleksandr'ı öfkelendiren Aleksandr Puşkin , Yevgeni Onegin kitabını yazdıktan yaklaşık 200 yıl sonra bizi öfkelendirmek yerine konudan konuya sürüklenmemize sebep olmuştu. Sibirya'ya sürülmekten kurtulan Puşkin, kılpayı kendini Güney Rusya'da bulmuştu.

    https://i.hizliresim.com/WqYQd8.jpg

    Kendisinin tam da sürgünü sıralarında yazmaya başladığı Yevgeni Onegin kitabıyla birlikte Rusya'nın dondurucu soğuklarında aşklarıyla ısınmaya çalışan iki genç olan Tatyana ile Onegin'in aşklarına zamanın ötesinden gelerek İstanbul bakış açımızla konuk olmuştuk. Sahi, hatırlarsanız Puşkin de bir ara Erzurum'a gelerek ülkemize konuk olmuştu.

    Köy ve burjuva hayatları arasında savrulan iki genci biz gerek dönemin tarihsel, siyasi ve sosyopolitik koşullarıyla gerek 1825'te gerçekleşen Dekabrist isyanıyla gerekse de Rus Edebiyatı'nda kendisinden sonra gelen temsilcileriyle karşılaştırarak yorumlamaya çalışmıştık.

    Balzac'ın Modeste Mignon kitabıyla birlikte Sabahattin Ali 'nin çantasından çıkan bir diğer kitap olan Yevgeni Onegin kitabı bize Rusya'da o zamanki çeşitli halk katmanlarına karşı bir ışık tutuyordu. I. Petro, I. Aleksandr, I. Nikolay... İsimler değişir ama zorbalık değişmez diyordu bize Puşkin! Bu cesur adam neredeyse iktidarıyla bile bir düello yapmaya dünden razıydı, bunun için bu kitabın içerisine de kendisinin yerini tutan bir Lenski karakteri yerleştirdi.

    Bir sonraki toplantımız 10.02.2019 tarihinde olacak. Bu sefer de karıncaların ülkesi olan Karıncalar Diyarı ve Çukurova'ya gideceğiz, Türk Edebiyatı'nın demirbaşlarından ve öncülerinden Yaşar Kemal'le tanışacağız. Bizim okuma grubunda işler böyle ilerliyor. Bir ay Rusya'dayız, diğer ay Çukurova'dayız.
    Seçtiğimiz kitap: Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca

    Toplantıya katılan arkadaşlar:
    Oğuz Aktürk
    Selman Ç.
    Ebru Ince
    Osman Y.
    Bengü
    Turhan Yıldırım
    mecdbrs
    Fırat İnan SARIÇİÇEK
    Yaz
    1000kitap Yaşar Kemal Şubesi : Roquentin
    Esra Koç
    Esas Adam
    Şevval Erdemir ve arkadaşı
    Canan
    Sidar
    Serdal Şimşek
    Günay İlgar
    Selma
    Reklamlardan sıkılıp kitaplar hakkında konuşmak isteyen Taylan
    ve Rusya'nın karlı sokaklarında hızlı bir hayat geçirdikten sonra kendisini İstanbul'da bulan kedimiz : https://i.hizliresim.com/WqYYPq.jpg

    Toplu fotoğraf:
    https://i.hizliresim.com/Ll3Oda.jpg
    https://i.hizliresim.com/lq1bBB.jpg

    Diğer fotoğraflar:
    https://i.hizliresim.com/Ba2yXV.jpg
    https://i.hizliresim.com/ZXdO2g.jpg
    https://i.hizliresim.com/oX76nQ.jpg
    https://i.hizliresim.com/V9Y32y.jpg
    https://i.hizliresim.com/v64JYm.jpg
    https://i.hizliresim.com/alEEvO.jpg
    https://i.hizliresim.com/alEE8B.jpg
    https://i.hizliresim.com/qdBBa3.jpg

    Rus Edebiyatı ve Puşkin okurken gözü düello arayan adamlar:
    https://i.hizliresim.com/16dGjY.jpg

    Bir sonraki buluşma
    Okunacak Kitap: Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca
    Tarih: 10 Şubat 2019 Pazar
    Saat: 13:30
    Mekan: Okkalı Kahve Kadıköy
    Adres: Rasimpaşa Mahallesi, Halitağa Cd. No:42 Kadıköy/İstanbul
  • 2019 Sabahattin Ali yılı olacak.

    Hürriyet gazetesi kitapsanat eki
    A. Ömer Türkeş köşe yazısı




    Pek çok yayınevi, yazarın telif süresi biten kitaplarının yayını için hazırlıklarını yaptılar ve ocak ayının ilk günleriyle birlikte Sabahattin Ali’nin bütün eserleri yeni edisyonlarıyla okuyucularla buluşacak. Şarkılara, türkülere dökülen şiirleri, çığır açan öykücülüğü, her biri başyapıt niteliğindeki romanları ve trajik hayat hikâyesi ile Sabahattin Ali, edebiyat tarihimizin en büyük isimlerinden biridir. Hesabı sorulmamış, dosyası hâlâ kapanmamış cinayetlerden birine kurban giden Sabahattin Ali, büyük bir yazar olmasının yanı sıra baskılara boyun eğmeyen bir aydın figürü olarak da önemlidir.

    ‘BENİM MESKENİM DAĞLARDIR’
    Tan gazetesinde tefrika edildikten sonra kitap olarak ilk kez 1937 yılında -Yeni Kitapçı yayınevi tarafından- yayımlanan ilk romanı ‘Kuyucaklı Yusuf’un hikâyesi 1903 yılında Nazilli’nin Kuyucaklı Köyü’nde başlar, hızlı bir şekilde Edremit’e geçer ve II. Dünya Savaşı sürerken sona erer. Roman kahramanı, Yusuf isimli -ailesi eşkıyalar tarafından katledilmiş- kimsesiz bir çocuktur. Aydın bir adam olan Kuyucak Kaymakamı Salâhattin Bey tarafından evlat edinilir. Yusuf’u çocukluğundan delikanlılık çağlarına kadar izleyen hikâye, onu isyana sürükleyen süreci, birey ve toplum çatışmasını, çok canlı bir kasaba yaşantısı içinde adım adım anlatır.

    Yayımlandığı günden bu yana ‘Kuyucaklı Yusuf’taki isyan teması -doğal olarak- öne çıkarılmıştır. Ancak romanın bütünlüğünü sağlayan, kişileri, ayrıntıları kucaklayan ve isyanı tetikleyen tema Yusuf’un çocukluktan beridir sevdiği Muazzez’e duyduğu aşktır. Kasaba hayatını gözler önüne seren pek çok yan hikâyeciği dönüp dolaştırıp işte bu aşk hikâyesine bağlar Sabahattin Ali. Hayat acemisi Yusuf’un Muazzez’e tutkusunun derinliği romanın en hüzünlü tarafıdır ve bu hüzün, romanın her sayfasına serpilmiştir.

    Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanıyla ‘Dağlar’ şiiri arasındaki bağ dikkat çekici. Şiirine şu dizelerle başlar Sabahattin Ali; “Şehirler bana bir tuzak,/ İnsan sohbetleri yasak,/ Uzak olun benden, uzak,/ Benim meskenim dağlardır.”

    Romanını ise şu cümlelerle noktalar: “Yusuf bir oraya, bir de önündeki toprak yığınına baktı. Dişlerini ve yumruklarını sıktı, dudaklarını ısırdı; buna rağmen gözlerinden yanaklarına doğru iri damlalar yuvarlanmaya başladı. Bu yaşlar bütün manzarayı örtüvermişlerdi. Kollarının yeni ile gözlerini sildi. Hayvanına atladı. Bir kere daha dönüp geriye baktıktan ve ömrünün en korkunç senelerinin geçtiği bu kasabaya yumruğunu uzatıp tehdit eder gibi salladıktan sonra, atını ileriye, dağlara doğru sürdü.”

    MASUMİYETİN YİTİMİ
    Sabahattin Ali’nin ikinci romanı ‘İçimizdeki Şeytan’, 1939 yılında Ulus gazetesinde 87 bölüm şeklinde tefrika edildi, 1940 yılında kitaplaştırıldı. Yayıncısı Remzi Kitabevi’ydi. Avrupa’da faşizmin, Türkiye’de kafatasçılığın yükseldiği, tek parti yönetiminin hepten sağa kaydığı, ‘komünistler’e baskıların yoğunlaştığı yıllarda yazılan bu roman, hem üniversite gençliğini saran ırkçı, kafatasçı, Turancı görüşlerin hem de faşizmin iktidarına boyun eğen aydın kesimin eleştirisine yönelmesi açısından cesur bir tavırdır. 
    Siyasi tartışmalara kulakları tıkayarak yapılacak ‘tarafsız’ bir okumada, karşımıza bambaşka bir ‘İçimizdeki Şeytan’ çıkar. Öncelikle hüzünlü bir gençlik aşkı hikâyesidir anlatılan. İlk 100 sayfada kaderin cilvesiyle karşılaşan iki gencin birlikte yaşamaya başlamaları o dönem üniversite gençliğinin yaşam tarzlarıyla, umutlarıyla, heyecan ve hezeyanlarıyla birlikte titizlikle işleniyor, Sabahattin Ali bu ana hikâyeyi -tıpkı ‘Kuyucaklı Yusuf’ta yaptığı gibi- gençlerin hayatlarını karartan olaylar dizisiyle derinleştiriyor ve dolaylı olarak siyasetin alanına geçiyor.
    EN HÜZÜNLÜ AŞK HİKÂYESİ
    18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihleri arasında Hakikat gazetesinde ‘Büyük Hikâye’ altbaşlığı altında tefrika edilip 1943 yılında Remzi Kitabevi tarafından yayımlanan son romanı ‘Kürk Mantolu Madonna’ ise hiç şüphe yok ki edebiyatımızın en güzel ve en hüzünlü aşk hikayesidir. Aşk hikâyesi derken günümüzün ‘sabun köpüğü’ çok satanlarının ağdalı ve yapıntı aşklarını çağrıştırmasın. Derinlikli bir romandır ‘Kürk Mantolu Madonna’. Arkada yarım kalmış bir aşk şarkısı akıp giderken, faşizmi doğurtan Almanya atmosferini, taşrayı, taşra yalnızlığını, yabancılaşmayı, kısacası pek çok önemli meseleyi -hem de hakkını vererek- ele alır. ‘Kürk Mantolu Madonna’da silik bir taşra memurunun hayatına odaklanır Sabahattin Ali. Ne var ki Raif Bey’in o silik ve renksiz hayatının ardında büyük insani dramlar saklıdır. Raif Bey yıllar önce eğitimi için, I. Dünya Savaşı sonrasının Berlin’ine gitmiş, ilk başlarda bu yabancı kültürle kaynaşamamıştır. Sessiz, içine kapanık Türk genci Raif’i, içine kapandıgı kitaplar, düşler dünyasından, kendisi gibi duygusal yapıdaki bir Yahudi kızıyla yaşadığı tutkulu bir aşk çıkaracaktır. Biri Batı’dan, öteki Doğu’dan gelen, iki yaşam kaçağı, iki düş insanının karşılaşmasıdır bu.

    Sabahattin Ali gerek bizzat kendisinin maruz kaldığı gerekse de tanıklık ettiği olayların etkisiyle üç romanında da bireyin doğasına ve toplumsal yapıya yönelik karamsar bir bakış edinmiş, kötülük ve bencilliğin teşhirine yönelmiştir. Kurtarıcı lider tapıntısını, açgözlülüğü ve güç arzusunu farklı veçheleriyle ortaya koyan romanlarında söz konusu eğilim hem genel olarak toplum yapısına hem de teker teker bireylere içkindir. Sabahattin Ali, bir yazarın yapması gerektiği üzere, birey-toplum arasındaki ilişkileri bireyden yola çıkarak anlatır. Roman kişilerini psikolojik derinlikleri ile birlikte cisimlendirdiğini, roman kişilerinin dış dünyaları kadar iç dünyalarını da tahlil ve tasvir ettiğini, iç dünyaları ortaya koymak için yer yer bilinç akışına yaklaşan iç monologları başarıyla kullandığını söyleyebiliriz.

    Her üç romanındaki ana karakterler -‘Kuyucaklı Yusuf’un Yusuf’u, ‘İçimizdeki Şeytan’ın Ömer’i ve ‘Kürk Mantolu Madonna’nın Raif’i- birbirine benzer kişilikler sergilerler. Bu; ‘yazarın kafasında yepyeni çizgilerle iyice belirttiği çocukluk, gençlik, öğrenim yıllarının, velhasıl hayat macerasının, ülkülerinin, düşlerinin karma kişisidir’.

    Sabahattin Ali’nin her üç romanının belki de en önemli ortak paydası insanın içinde gördüğü şeytanı yani kötülüğü yakalamış ve yansıtmış olması... Günah keçiliğini üstlenen stereotipleştirilmiş ve basite indirgenmiş allah vergisi kötücül karakterlerle ya da ‘normal dışılıkla’ kavranacak şeytani bir kötülükle yapmıyor bunu. Hayatın içinde filizlenen, serpilip gelişen bir kötülüğü ve bu kötülüğü sıradanlaşan dinamikleri açığa çıkarıyor Sabahattin Ali. Gücü elinde tutup bu sayede güçsüzlere hükmetmeyi hak görenler, güçlülerin yanında pay tutarak pastadan pay kapmaya çalışanlar, arkadaşlarını ihbar eden muhbir vatandaşlar, yıkıcı dedikodular, dışlayıcı mekanizmalar... Bunları yaparken duyulan haz. Utanmak yerine övünmek. Hasetle, kinle, düşmanlıkla yoğrulmuş bir ruh hali. Sadece bize özgü değil; dünyanın her yerinde, her toplumda meydana gelebilecek türden olaylar ve insanlık halleri Sabahattin Ali’nin kaleminden teşhir edilmiştir. Belki de kendisine yönelik saldırıların nedeni, insanları görmek istemedikleri kişilikleriyle yüzleştirmesindendir. Sol düşüncelere sahip muhalif bir insandı ve kuşkusuz bütün yazdıkları bu duruşun etrafında oluşmuştur. Ancak hiç kimse Sabahattin Ali’de çıplak bir ideolojik manipülasyon, didaktik bir tonlama gösteremez. Her şey konunun ve ayrıntıların içinde kodlanmıştır. Neye karşı ise, karşı olduğu şeyi apaçık işaret etmez, okuyucunun gözüne sokmaz. Ne büyük laflar kelam eder, ne yaşananları abartır. Tam tersi, o yumuşak, pastoral üslubun kendisidir isyanımızı, hüznümüzü yaratan...

    http://www.hurriyet.com.tr/...-seytanlari-41070684
  • Usta savaşçılar, genç mücahitler
    İmkanıma hizmetime şahitler
    Başbuğ, ülküdaşlar, aziz şehitler,
    Susarsam hakkını helal etmesin.

    İçimde İslam'ın ince manası
    Önümde Türklüğün soylu davası
    Of'lu Kör Şakir'in Elif anası
    Susarsam hakkını helal etmesin.

    Sevdim, milletime gönlümü verdim
    Zalimin zulmüne göğsünü gerdim
    Kırıkhanlı Kazım, Niksarlı Nedim
    Susarsam hakkını helal etmesin

    Kemal'imiz, Turan'ımız, Hacı'mız
    Beraberdir sevincimiz, acımız
    Mut'ta davar güden Zeynep bacımız
    Susarsam hakkını helal etmesin.

    Mühim değil güceneni, küseni
    Allah sevmez haksızlığa susanı
    Yozgat'ın Yerköy'lü Yetim Hasan'ı
    Susarsam hakkını helal etmesin.

    Komünist, siyonist, pusudan çıktı
    Dinime saldırdı, töremi yıktı
    Gönen'li Gülizar, Bünyan'lı Sıtkı,
    Susarsam hakkını helal etmesin.

    Yurdun bir kağıttır ışık beyazı
    Üstünde insanlar mukaddes yazı
    Genci ihtiyarı gelini kızı
    Susarsam hakkını helal etmesin.

    Mazlumlar hakkını almayıp ele,
    Günü gün edersem zalimler ile
    Evdeşim, öz kızım, öz oğlum bile
    Susarsam hakkını helal etmesin.

    Allah rızasıdır arzum, emelim!
    Bu necip milleti ondan severim
    Hazreti Muhammed(S.A.V) gerçek rehberim
    Susarsam hakkını helal etmesin.

    Abdurrahim Karakoç
  • 312 syf.
    ·4 günde·4/10
    Beğenmedim. Herkes her telden bir şeyler yazacağına, bir hikâye tadında birbiri ardına bir konuyu işleselerdi daha güzel olacaktı bence. Zaten kolektif türü kitaplara da hep bu yüzden soğuk durdum. Nitekim tek bir ana kurgu üzerinden yapılmayıp da böylesine çeşit çeşit müstakil yazılar yazıldığı için sonuç da ister istemez kötü olabiliyor. Hele ki yazarlar da acemi ve toy olurlarsa işin acı boyutu daha da zirvelere çıkabiliyor. 18 Türk yazardan da sadece Orkun Uçar'ı tanıdım. O da eski zamanlarda okuduğum meşhur ''Metal Fırtına'' serisinden dolayı bir yakınlıktan tabii.

    18 yerli yazarımızın oluşturduğu bu kulübün kapılarını şöyle bir araladım, baktım, gördüm fakat misafirliğim pek iyi geçmedi. Bilim-kurgu hudutlarının dışına çıkmalardan tutun da, alt türlerle yapılan kötü yazımlara kadar hep bir bocalama içinde geçti. Birkaç tane yazarın iyi olduğunu, işinde meraklı, bilim-kurgunun ne olduğunu bilen, onu aç bir kurt gibi arzulayan, bilim uzmanlığına soyunan kişilerin de olduğunu gördüm tabii. Ama bu dediğim gibi çok az kişiden ibaret. Gerisi gerçekten bir hobi niyetinde yazmış.

    Bir de bilim-kurgunun tarihine bir yelken açarsak bu durum yıllar öncesinde başlıyor ve zaman aralıklarıyla daha bir değişken daha bir farklı bakış açılarıyla günümüze kadar gelmiştir. Lukianos'un bu türde babaların babası olduğunu biliyordum fakat bu türün ilk çıkış yerine hayret ettim ki onu da bu kitaptaki önsözle öğrenmiş oldum. Çıkış yeri Adıyaman'ın Samsat bölgesi olarak geçmiş tarih kitaplarına. Bu da bizim için önemli bir olaydır.

    Sonuç olarak; her kesimden yaşlısı genci, acemisi tecrübelisi, kısa kısa öykülerle biz okuyuculara sunulan bu eseri 18 yazarın bir numune kaydı olarak görüyorum. İlerde daha güzel eserlere imza atacaklarını temenni ediyorum. Ne de olsa çoğu insanın gönüllerinde taht kurmuş bir tür olan bilim-kurgu her zaman en iyisine layıktır. O bizim geleceğimizdir. Bilim-kurgu umuttur...