Geri Bildirim
  • "Uykulardasın şimdi bensiz uykularda
    Hala İstanbul’dasın ama deniz yok dalgalarda" YYK

    Sayısızca kültür, padişah, caz festivali, mimari ve sanat akımı, beyaz yaka, Suriyeli, Suriyesiz, kitap teması, şarkı ilhamı, cami, kilise, Rönesans'a yakışır insani proporsiyon, sonradan yine kendisine tepki olarak getirdiği barok bir öfke, askeri darbe, manevi arbede, mahalle kavgası, kavgalardan çok daha ateşli çiftleşme, dert, mutluluk, işkence, orgazm, kasvet, ütopya görmüş ve hala içinde barındırdığı çoğu canlısına göre kendisinden başka şehirlerin tebdil-i kıyafetine bürünmeye çabalayan kolektif bir varoluş salatasından -yani Proust'un kayıp zamanın izinde kaybedip aradıklarını, Paulo Coelho'nun Simyacı'yı yazarken arakladığı Takkeci İbrahim Efendi'nin hikayesi gibi bir arayıştaki esrarın sonucunu insanın yine kendisinde bulacağını bize pitoresk bir imgeyle alıcıyı harekete geçirme işlevinde buldurmaya çalışan- bir hafıza bahçesinden bahsetmeye çalışıyorum size : İSTANBUL.

    Hayatımın büyük bir kısmında İstanbul'un manevi basınç aurası altında gerek fiziksel gerekse de spiritüel mesafesinin çemberinde yaşadım. Türkiye'nin magması olan bu sıcaklığın verdiği, kendi merkezine çektiği bir İstanbulçekime, aynı Dünya'nın, çevresindeki Güneş, gezegen ve uydularının çekimine kayıtsız kalamadığı bir şekilde maruz kaldım. "O"ydu bizim hafıza bahçemizdeki en renkli ağacımız, "o"ydu Pessoa'nın dediği, düşünmenin yıkmak anlamına gelip de insanın düşünmeden önce parçaları -yani semtleri- algılayıp sonradan metropolitan bir tümevarımla şehrin bütününü düşünebileceğimiz bir bellek. Çünkü Pessoa'ya göre de, düşünce süreci, düşünülen şeyi parçalara bölmekle olurdu.

    Yüzyüzeyken Konuşuruz, Sandal şarkısında, bu kitaptaki Galip'in tükenmek bilmeyen bir kısır döngüdeki zamanın süregelen kaybının izinde, İstanbul'daki dalgalara denizi yakıştırmanın telaşı içerisinde, uykularını, gerçeklik ile düş arasındaki Musil'in ruhun bulanık sendeleme denklemi gibi yalpalayarak renkli "Rüya"lar oteliyle taçlandırdığı bir İstanbul hayal etmişti. Aynı Orhan Pamuk'un gayesi gibi.

    Şu anda bedenimin bulunduğu Batman, aklımın çarpık sokaklarının gezmeye çalıştığı, idam mahkumlarının son saniyelerinde çaresizce ve büyük bir arzuyla düşünmeye çabaladığı şehir algısını daha geniş bir algıyla beynimin önüne soyut çözünürlüklü bir görüntü olarak getirmeyi kendime askerlik idi edindiğim bir İstanbul ve çift haneli sayıyla sayabileceğim yıllardır ait olduğum ama bir türlü Maslow'un piramidinin en tepesindeki onu gerçekleştirme seviyesine erişemediğim bir İzmit düşüncesi ile Orhan Pamuk'un Galip, Celal ve Rüya üçgeni arasında spiritügeometrik bir bağıntı kurmak istedim.

    Baş karakter Galip, doppelgänger etkisiyle bir Tourette sendromlusunun aniden çıldırmaya başlayıp, bağırıp çağırması gibi bir merakla keşfetmeye çalıştığı İstanbul'u, sevgilisini, amcasının kızını, kendisini -artık her ne derseniz- yine kendisinden fiziksel olarak çok uzakta bir Stockholm vatandaşının sendromu gibi kendisini rehine olarak aldığı İstanbul'da aşkı ve yine kendisini bulmak isteyen, Raskolnikov'un Napolyon, Hint Devrimi zamanında insanların Mao, Küba Devrimi zamanında insanların Castro olma idinde yanıp tutuşan gençlerinin akson ve dendrit uzaklıkları arasında mekik dokuttuğu esrarlı bir gerçeklik arayışında, imgelerini, Boğaz'ın sularının Anadolu ve Avrupa yakasındaki en güzel yalılara, en uç insan yapımı anılara, köprülerin eteklerinin altından geçen hidrojen ve oksijenlerin sadece hamdığı, piştiği, yandığı değil de, kelimelerin sevgi, nefret, hüzün, aşk, şaşkınlık, şehvet, öfke gibi duyguların sinestezik lunaparklarında İstanbul'un en esrarlı köşelerinde Kara Kitap'ın beklenen konserinde yerini alabilmek için bilet sırası kovaladığı, kimilerine göre bir Dünya klasiği niteliği taşıyan kimilerine göreyse Alaaddin'in Dükkanı'na gelip de Alaaddin'in elinde olmayan salt nesnel gerçekleri değiştirmesini bekleyen bir kalabalık ordusu önderliğinde kurgulamıştı. İşte böyle bir cümle gibiydi İstanbul.

    Mimar Sinan, Yavuz Çetin, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Gaye Su Akyol, Münir Özkul, Vedat Türkali, Fatih Sultan Mehmet, Ete Kurttekin, Flört, Atatürk, YYK, Vedat Milör, Nusret, Peyk, Ara Güler, Sabahattin Ali, Birsen Tezer, Orhan Veli Kanık, Sezen Aksu gibi sanatkarlarımız bu şehirdeki yürüyüşlerini aynı Galip'in İstanbul sokaklarında yüzlerin, tarihin, kitapların, semtlerin esrarını çözmek ister gibi gerçekleştirmişlerdi.

    Kadıköy Yeldeğirmeni mahallesinin her sokağından uzakta denizin göründüğünü bilmek, Kuledibi'nde dolaşırken dümdüz bir sokakla karşılaşamayacağını tahmin edip de pitoresk ve bir o kadar da grotesk fotoğraflar yakalamayı şehvet edinen bir turistin varlığını Galip'e yakıştırmak, Kartal'dan Silivri'ye metrobüsle gidilemeyeceğinin bilincinde 500T hayalleri kuran bir İstanbulluyla, ecnebilerin Old Town diyerek turistik rant edindiği bir evrensel gezgin terminolojisiyle tefsirini 400 küsür sayfaya sığdırmak Orhan Pamuk'un harcı olmuş ise, sirkülasyon koridorları Boğaz'ın suları, giriş kapıları stratejik ve jeopolitik önemin diktatörlüğünde sabitleştirilmiş coğrafya dersi kitaplarındaki hudut bakımından komşuları, oturma odası, salonu Beşiktaş, Kuzguncuk, Sarıyer, Üsküdar, Eminönü, Kadıköy, mutfağı Karaköy, Beyoğlu, bir türlü sevilemeyen ev sahipleri Bağcılar, Esenler, Başakşehir, figürü Ruslara sıcak denizlere inme mastürbasyonunu mumyalatan, temeli eşsiz bir tarih, duvarları Darwin'in hiç de kıskanmayacağı bir şekilde, zamanla tarih kavramından Medusa'nın gözlerinin içinde kendilerine sorulduğunda büyüyünce taş olmak isteyen bakışların kıskanacağı bir brütlükte rant betonuna evrilen, milyarlarca yıl geçtikten sonra belki de en şanssız ev sahiplerini üzerinde ağırlamak zorunda bırakılan bir edebi-tarihi-mimari hafriyat kamyonunu, beynimizin nizamiye kapılarından dışarıda bir yerde düşünmemiz pek tabii ki de olanaksız olurdu sayın Pamuk, sen de haklısın.

    Neyse ki, Galip gibi Hey Douglas da doğmuştu. El mi yaman, Beyoğlu mu yaman demişti. Boşuna değildi Light in Babylon'un çığırmaları, camilerden gelen dinsel sesle, evlerden yükselen -insel kelimesinin önüne c ya da t harfi koymamın kararsızlığında insanın ağzından çıkan titreşimlerin karşılaştırılması. Boşuna değildi "Mimaride hiçbir detay boşuna değildir, çocuklar." diyen hocamı hatırladığım bir yaz gününde İstanbul'un sosyolojik mimari altyapısını bu tarihi zaman denen kavramı ezel mertebesine ulaşabilme isteğinde elinde oynatabilen bir detayla anlatma becerisine sahip olan ve İTÜ mimarlığı 3. sınıfta yarım bırakan Orhan Pamuk'un bunca çabası.

    https://www.youtube.com/watch?v=FbfHjOHq1FE
  • Bir saat sonra otelden ayrıldığımda karanlık ile birlikte kar yağışı artmış ama rüzgar dinmişti. Bir sevgili edinmiştim ve onun pençesine açmak için eve varmayı bekleyemezdim. Üsküdar vapurunda başladım "kitabım"ın sayfalarını çevirmeye. Heyecanlıydım. Hatırlıyorum; Boğaziçi'nde çok güzel bir akşamdı o!... Avrupa ile Asya'ya aynı anda romantik bir kar yağıyordu. Ve ben elimde Boğaziçi kadar güzel bir kültür yadigarı tutuyordum.
  • Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede 
    Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de 
    Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, 
    Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi 
    Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan, 
    Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan. 
    Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir, 
    Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir. 
    Bir geliş var!.. Ne mubarek, ne garib alem bu!.. 
    Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu... 
    Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir; 
    O seferlerle açılmış nice yerlerdendir. 
    Bu sükünette karıştıkça karanlıkla ışık 
    Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık; 
    Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya, 
    Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya. 
    Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor, 
    Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor. 

    Ordu-milletlerin en cok döğüşen, en sarpı 
    Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı. 
    En güzel mabedi olsun diye en son dinin
    Budur öz şekli hayal ettiği mimarının. 
    Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi, 
    Seçmis Istanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi; 
    Taşımış harçını gaazileri, serdarıyle, 
    Taşı yenmiş nice bin işçisi, mimariyle. 
    Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne, 
    Uhrevi bir kapı açmıs buradan gökyüzüne, 
    Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları.. 

    Bir neferdir bu zafer mabedinin mimarı. 
    Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum; 
    Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum; 
    Bir zaman hendeseden abide zannettimdi; 
    Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi, 
    Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim 
    Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim. 
    Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını 
    Görüyor varlığının bir yere toplandığını; 
    Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes 
    Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses; 
    Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi, 
    Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi! 

    Gördüm on safta oturmuş nefer esvaplı biri 
    Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i 
    Ne kadar saf idi simasi bu mu'min neferin! 
    Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin? 
    Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu 
    Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu, 
    Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,
    Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli; 
    Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz 
    Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz; 
    Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o, 
    Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
    Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde, 
    Hem de çoktan beri kaybettigimiz yerlerde. 

    Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahceleri, 
    Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri. 
    Gökte top sesleri var, belli, derınden derıne; 
    Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
    Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı? 
    Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı? 
    Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa, 
    Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa; 
    Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan, 
    Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan. 
    Ne kadar duygulu, engin ve mubarek bu seher! 
    Kadın erkek ve cocuk, gönlü dolanlar, yer yer, 
    Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını, 
    Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını. 

    Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor? 
    Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor: 
    Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan.. 
    Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an; 
    Belgrad'dan mi? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı? 
    Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı? 

    Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor? 
    Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!.. 
    Adalar'dan mi? Tunus'dan mi, Cezayir'den mi? 
    Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi 
    Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor; 
    O mübarek gemiler hangi seherden geliyor? 

    Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.
    Cok şükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine 
    Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahi. 

    Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı
  • “Beyazıt Kulesi’nden yangınlar gündüz sepet, gece ise fener asılarak duyurulurdu. Sepetlerin dili şöyleydi: İki yana iki sepet, yangın sur içinde demektir... İki yana birer sepet, yangının Kadıköy, Üsküdar tarafında görüldüğünün işaretidir... Bir yana tek, bir yana çift sepet ise yangının Beyoğlu tarafında olduğunu haber verir.”
    Sunay Akın
    Sayfa 183 - Türkiye İş Bankası Yayınları, 8.basım, 2017.
  • “Ödül olarak konulan 500 lirayı ‘Dar ül-Messi’ adlı bir hayır kurumuna bağışladığını duyuran Mehmet Akif Ersoy, o gün, alkışlar arasında mahcup bir halde dışarı çıkarken, cebinde bir arkadaşından borç olarak aldığı 2 lira vardır!.. Ve ne acıdır ki, yıllar yıllar sonra ‘İstiklal Marşı’ şairinin oğlu Emin Ersoy’un cesedi, Çetin Altan’ın kapısını çalıp para aldıktan kısa bir süre sonra sokaktaki çöp bidonlarının arasında bulunacak, bir diğer oğlu Tarık Ersoy parasızlık yüzünden tedavisini sürdüremeyip öldüğünde cenaze masrafları Üsküdar Belediyesi tarafından karşılanacak, kızı Suat Ersoy ise Beyoğlu’nda oturduğu evden kirayı ödeyemediği için torunlarıyla birlikte sokağa atılacaktır!..”
    Sunay Akın
    Sayfa 46 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8.basım, 2017.
  • Dostlara biri Çamlıca’da, biri evde iki ziyafet verildi: Ali Rıza Bey, ancak iki defa Üsküdar çarşısına inerek iki küfe erzak, beş altı eşek yükü de odun alabildi.